“Kadınların hayallerine girebilen yeni bir cumhurbaşkanı adayı var mı?..”

1 Haziran 2014

Muhatabım bir kadındı...Okumuş, yazmış, kültürlü, dil bilen, siyasetin içinde aktif rol alan bir ünlü bir kadın...Karşılıklı beyin fırtınası yapıyor nasıl bir Cumhurbaşkanı adayının Türkiye’ye “ilaç gibi dokunabileceğini“ konuşuyorduk...Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül gibi bilinen adayların dışındaki isimleri kapsayan bir ufuk turuydu...Bir an bana dönüp;-”Kadınların hayallerini yakalayabilen yeni bir aday var mı ki?..“ dedi...-”Bazı yeni lider adayları, yeni isimler kadınlarla çok iyi iletişim kurduklarını söylüyorlar...“ dedim...-”İletişim ya da ilişki kurduklarını söyleyenlerden bahsetmiyorum...” dedi...-”Onların arasında kadınların hayallerini yakalayabilen birisi var mı?.. Hayallerden söz ediyorum, iletişim veya tek tek ilişkiden değil... Var mı böyle birisi?.. Yok... O zaman geçmiş olsun...”***Kadınların hayallerini yakalayabilmek!..Politikacıların bir kısmı, politikacılara gönüllü danışmanlık yapan gazetecilerin önemli bir bölümü ve elbette erkeklerin ezici bir çoğunluğu, “kadın hayallerini yakalamak meselesine; kadınla ilişki, ya da iletişim“ meselesi olarak bakar...Yakışıklı, hoş görünümlü, bakımlı, iyi giyimli, metroseksüel olup, kadınların elini tutan, ona hoş göründüğünü sanan; dokunmatik liderlerin; “kadınları etkilediğine“ inanır...Oysa bir politikacı için, kadınları etkilemek, onlarla ilişki kurmak ya da iyi iletişim sahibi olmak demek değildir...Onların “hayallerini etkilemektir, hayallerinde yer alabilmektir...”***“Kadını oy vermeye motive eden hayalin“, metroseksüellik olduğunu sanmak, hoşluk ve sempatik güzel görüntüleri, imaj parlatmaları, kadın dünyasının hayallerine girmek için yeterli saymak bu konuda hiçbir şey bilmemektir...Siyasette oyların ve sandığın trendini “kadın“ belirler...”Evi çekip çeviren, erkeği etkileyen, çocukları yönlendiren, mahallenin gündemini belirleyen odur...Kadının hayaline ve kalbine dokunmayan hiçbir siyasetçinin başarılı olma şansı yoktur...***Bu ülkede, sınırsız para gücünün her şeye muktedir görünen etkisiyle, siyasete yön vermeye çalışanların kafalarından geçirdikleri cumhurbaşkanı adaylarına baktıkça, hüzün kaplıyor içimi...Siyaseti belirleyen “kadın“ motifini bu kadar kaale almayan, bu derece hiçe sayan, bu kadar onu yok farz eden bir bakış açısı” baştan yenilgiye mahkum değil de nedir?..Ne diyordu okumuş, yazmış, politikayı yudum yudum içmiş ünlü kadın muhatabım;-”Kadınların hayallerini yakalayabilen yeni bir aday var mı ki?.. Onlarla iyi iletişim kurabilen, ya da kadınlarla ilişkileri iyi olanlar demiyorum... Hayallerini yakalayabilen, hayallerine girebilen yeni birisi var mı?.. Onu soruyorum... Yok... Öyleyse geçmiş olsun...”*****“YAŞAMSIZ BİR ORTAMDA... ORTAMSIZ BİR YAŞAMDA HARCANDINIZ MI?..”Çok küçük bir yalanıÇok büyük bir orantıdaDinlediniz mi?.. Çok büyük bir yalanıÇok yalın bir doğrultudaSöylediniz mi?.. Gecikmiş bir gizlemiBirikmiş bir özlemiSakladınız mı?.. Gelmeyecek bir gideni,Olmayacak bir nedeniBeklediniz mi?.. Bir gerçeği erken,Bir açlığı tokkenAnladınız mı? Hep mi hep ölecekmiş gibi,Hiç mi hiç ölmeyecekmiş gibiYaşadınız mı? Yalanı sürmeye sürmeye,Yanlışı görmeye görmeyeSaklandınız mı?.. Doğruluğun yönündeDoğruların önündeAklandınız mı? Ortamsız bir yaşamdaYaşamsız bir ortamdaHarcandınız mı?..Özdemir Asaf***Bana bugünün Türkiye’sinde yaşadığın hayatı anlat deseler, Özdemir Asaf’ın “Çağrışımlar“ şiirini anlatırdım herhalde... Şiiri ve edebiyatı, hayatı ve yaşadıklarımızı “geniş, derin ve duygularla bezenmiş bir pencereden anlatabildiği için“ seviyorum aslında...“Ortamsız bir yaşamda,Yaşamsız bir ortamdaHarcandınız mı?..” diyor Özdemir Asaf...***Birçoğumuzun yüreğinin derinliklerinde hissettiği sözü, bu derece veciz hangi satırlar anlatabilir?..Ortamsız bir yaşamda mesleğimi yapamıyorum...Mesleğimi yapabileceğim şartlar mevcut değil yaşadığım coğrafyada...Ortamsız bir yaşamım var yani...***Çevremde, yaşam varmış gibi de görünmüyor...Herkes güya yaşayabilmek ve ayakta kalabilmek için, karşısındaki öldürüyor...Ne bir mutluluk kıpırtısı, ne bir heyecan fırtınası, ne bir aşk çarpıntısı, ne bir yaratıcılık kasırgası...Hiçbirinden eser yok, çevremde ve civarımda...Özdemir Asaf’ın dizeleriyle “yaşamsız bir ortamda bulunmaktayım“ delicesine...Dizelerinde soruyor usta?..“Harcandınız mı?..” Buna “evet“ cevabı vermeyecek adamın zaten harcanacak bir şeyi yok demektir...***Kendimi geçtim...Çocuklara ne olma umudunu ve hayalini vereceğim istikbalde?..Dünya çapında bir sanatçı mı?..Bir piyano virtüözü mü?..Bir tenis şampiyonu mu?..Bir basketbol ilahı mı?..Dünya mimarisine adını yazdırabilecek bir meslek gustosunun rüyasını mı?..Amerikan televizyon şovları hazırlayacak bir televizyon starının ustalığına sahip olma hayali mi?..Objektif ve kimselere bağlı olmayan bağımsız bir gazeteci olma ihtimali mi?..Hangisini onlara “ihtimal olarak“ sunabileceğim...Hiçbirini...Burada bu koşullarda çocuklarımın dünya çapında olabilecekleri tek şey, şair ve yazar olabilmeleri...Ortam şiir ve roman, öykü yaratmaya müsait çünkü...Özdemir Asaf’ın dizelerindeki gibi;Ortamsız bir yaşamdaYaşamsız bir ortamdaHarcanmaktayız çünkü...

Devamını Oku

Yeniden yargılamanın mümkün olmadığını adalet bakanı kabul ediyor...

31 Mayıs 2014

- “Yeniden yargılama ile ilgili değişik alternatifler bakanlığımıza önerildi... Bakanlıktaki uzmanlar pek çok formül üzerinde çalışmalar yaptı... Formüllerin hiçbirinin geleceğini tam göremiyoruz... Yasal düzenlemeye tarih koyar; Anayasa Mahkemesi de iptal ederse bütün dosyalar kapsama girer... Kaosa yol açabiliriz... Dosya numarası verirsek bunun siyasi ağırlığı fazla olur... Objektif kriteri hayata geçirme imkanımız gözükmüyor...Bireysel başvuru sürecinde Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararlar en sorunsuz yol gibi gözüküyor... AİHM süreci de var... Bu süreçler uzun... Kanun düzenlemesi kısa yol olabilir... Bakanlık olarak önümüzü gören formülü ortaya çıkaramadık...” ***Bu itirafı Adalet Bakanı Bekir Bozdağ iki gün önce yapıyor...Yeniden yargılama denilen şeyin kime şamil olacağının; kime olmayacağının, nasıl olacağının, Anayasa Mahkemesi iptal ederse ne olacağının sorularının cevaplarını veremediklerini söylüyor...Bekir Bozdağ bu hükümetin Adalet Bakanı’dır...Başbakan kendisine “yeniden yargılama yönünde düzenleme yapılması talimatı verdiği halde“, bunu bakanlık olarak yapamayacaklarını itiraf ediyor...***Bu köşenin yazarı ilk günden beri, yeniden yargılamanın büyük kaosa yol açacağını, içinden hiçbir zaman çıkılamayacak kaotik sorunlar yaratacağını söylüyor ve yazıyor...İnsanların birbirinin cellatı olduğu, karşılarındakini boğazlamaya çalıştığı, siyasi kumpasların, psikolojik derin harekatların bir parçası olmadım hiçbir zaman hayatta...Bu kumpasların içinde olmadığımdan, “vicdanların kabul edebileceği insani formülü“ başından itibaren görüyor ve söylüyorum...Bu formül devlete karşı işlenen suçları kapsayan bir affın çıkması, çıkartılması...Bu af, toplumsal yaraları bir miktar sarar...İstikbale yönelik yeni “hesaplaşmaların, yeni infazların ve yeni intikamların“ bir nebze önüne geçer...Topluma son bir kez “sıfırdan başlama, yeni bir beyaz sayfa açma“ şansı verir...Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte, insanları daha fazla mağdur etmeden, affın çıkartılması zaruridir...Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, bireysel başvurularda Anayasa Mahkemesi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitme sürelerinin çok uzun olacağını kendisi açıklıyor...Bunları; kendi bile bir çözüm olmak görmüyor Adalet Bakanı... ***Bugün Gezi Parkı olaylarının birinci yıldönümü...Gezi Parkı eylemleri; kim haklı kim haksızdı sorusundan daha önemlisi;Toplumsal kutuplaşmanın zirveye ulaştığı... Çatışmaların tüm toplumu sardığı günlerin adıdır...Bu günlerin birinci yıldönümünde “artık müsebbibi aramak yerine, toplumsal barışı aramanın zorunlu olduğunu görüyor gözlerim...”Herkesi kucaklayacak, toplumsal gerilimi düşürecek, Alevileri, Sünnileri, Kürtleri, Türkleri, Lazları, Çerkezleri, hapiste çile çeken ordu mensuplarını, milletvekillerini, siyasi parti liderlerini, KCK tutuklularını, gazetecileri, Salih Mirzabeyoğlu gibi cezaevinde gün sayanları ve daha nicelerini, içine alan geniş kapsamlı olağanüstü bir af hayatı bir nebze rahatlatacak...Eğer Mısır’dan, Suriye’den, Libya’dan, Ortadoğu’nun bu kanlı coğrafyasındaki hesaplaşmaların ötesinde bir İmparatorluğun ve Cumhuriyet’in imbiğinden geçmiş nispeten gelişmiş demokratik bir gelenekten geliyorsak, bunu yapmamız tarihsel misyonumuzdur... Gezi Parkı’nın yıldönümünde “insani ve vicdani bu talebi seslendirmiş olmayı“ insanlık vazifesi olarak addediyorum...TAYYİP ERDOĞAN ADAY ÇIKARSA, BAYKAL İHTİMALİ ZAYIFLAR...Devlet Bahçeli’nin kafasında ağırlıklı “çatı adayının Deniz Baykal“ olduğunu yazdığım yazının sonuna küçük bir cümle ekliyorum...-”Baykal’ın aday çıkmaması ihtimali de var... Ama bu yazının içinde o ihtimalin hangi durumlarda olacağını speküle etmek istemiyorum...”Baykal’ı Cumhurbaşkanı çatı adayı olma konusunda mütereddit davranmaya itecek şey, Tayyip Erdoğan’ın aday olacağını açıklamasıydı...Baykal ve Baykal’ı Çankaya’ya çıkarmak isteyen çevreler; Deniz Bey’i bir kutuplaşmanın parçası olarak değil, bir konsensüsün ortak ismi olarak düşünüyorlardı... ***Geçen günler içinde çok ilginç olaylar cereyan etti...Hürriyet gazetesinde aniden beklenmedik bir haber çıktı...Manşet habere göre şöyleydi:-”Devlet Bahçeli Abdullah Gül’e ‘Bizim çatı adayımız olur musunuz’ demişti...”Hani dört başı mamur haber derler ya...Bu haber de dört başı sakat bir haberdi...Yanlıştı...Devlet Bahçeli, Kemal Kılıçdaroğlu’na danışma gereği duymadan, kendi çatı adaylarının Abdullah Gül olmasını düşünüp bunu Cumhurbaşkanı’na sormazdı...Siyasi teamüle aykırıydı...Koskoca iki partiden oluşan muhalefet kendi yüzde 50’lik tabanına “Bula bula bir AKP kurucusunu mu aday olarak buldunuz“ lafını ettirtmezdi...Siyasetin doğasına aykırıydı...Ancak haber Hürriyet’e manşet oldu...***Manşetten sonra gelişmeler hızlandı...Bu köşede “kafasındaki çatı aday Deniz Baykal“ yazısına günlerce hiç ses çıkartmayan Devlet Bahçeli, birkaç saat içinde haberi yalanlayıverdi...Yanında aynı kökten geldikleri Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı vardı...Ona da jest yaptı haberi yalanlarken;-”Bizimle aynı köklerden gelen kardeşlerimize söylemediğimiz bir teklifi; Cumhurbaşkanı’na söylememiz mümkün değildir...” diyerek... Kemal Kılıçdaroğlu da yalanladı Abdullah Gül’ün çatı adaylığını...Gül; bir anda “muhalefet tarafından cumhurbaşkanlığı için düşünülen, sonra da düşünülmediği ortaya çıkan ve haberi yalanlanan bir konuma sokulmuş oldu...”***Bu öylesine çetrefil bir durumdu ki, Abdullah Bey’in, muhalefetten geçtik; kurucusu olduğu AKP içindeki konumunu bile tehlikeye atıyordu...Muhalefetin düşündüğü ya da düşünmediği haberini sızdırdığı bir isim haline düşürülerek, AKP içinde Gül hakkında güven sorunu yaratılıyordu...Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı ihtimali, bu haberin çıkmasıyla altüst oldu...Muhalefet haberi yalanlarken, kurucusu olduğu AKP olaya “kuşkuyla yaklaşmaya başladı...”Tüm bunlar Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya bir adım daha yaklaştıran gelişmelerdi...Belki bu sızıntıyı yaratanlar tersini planlamışlardı...Ne ki, umulan değil bulunan buydu...***Şimdi gelelim yazının en başına...Daha doğrusu ‘Baykal’ın çatı aday’lığını yazdığımız yazının son satırlarına... O yazıda o gün speküle etmek istemediğim ihtimal; “Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı halinde, Baykal ihtimalinin zayıflayacağı“ idi... Tayyip Erdoğan, kendi cenahında tek doğal rakibi Abdullah Gül’ün elimine olmuş gözükmesiyle “Çankaya’ya bir adım daha yanaşıyor“ gibiydi...Abdullah Gül’ün elinden “muhalefet kartı“ gitmişti çünkü...Bu da “toplumsal polarizasyonun değil, konsensüsün adayı olma fırsatı arayan Deniz Baykal’ın elini zayıflatıyordu“...Cumhurbaşkanlığı borsasında son durum Tayyip Erdoğan’ın elinin çok güçlendiği şeklindeydi...Bu köşeyi izlemeye devam edin...Objektif olanları öğrenmek ve manipülasyona gelmek istemiyorsanız eğer...

Devamını Oku

'Hayatıma girecek hiçbir kadın, çocuklarımın annesi olmayacak...'

30 Mayıs 2014

Benim yaşımda bir çocuktu Ömercik... Benden farkı “benim yaşımda bir çocuğu ablası rolündeki Ayşecik’le birlikte sinemada oynamasıydı”...Benle aynı yaştaydı...Ben büyürken o da büyüyordu...Farkı o Yeşilçam’da filmlerde oynayarak büyüyordu...Ben onu seyrederek büyüyordum... Hayatıma yön veren masumluğun... Kötülük yapmaktan uzak duran iyiliğin... Elli yıldır birlikte yaşamayı öğrendiğim nahifliğin...Bilinçaltındaki gizli kahramanıydı Ömercik...***Birbirini seven, ve fakat kaderin ayırdığı annesiyle babasını birleştirmek isteyen, yaramaz, afacan, dünya tatlısı, büyümüş de küçülmüş çocuk kahramanıydı sinemanın...-“Hiç çocukluğumu yaşamadım...” demişti...-“Oynuyordum ama, yalnızca filmlerde... 15 günde iki film bitirirdik...”Beni bir gün telefonla aradığında Show Haber’de bülteni bitirmiş, yayın sonrası toplantısına hazırlanıyordum...Çocukluğumun çocuk kahramanı beni izlemiş, beni aramış, bana kendini anlatmak istemişti...70’e yakın filmde rol aldıktan sonra, bir gün gözüne batan tornavida sol gözünü almış, hayatı ondan sonra bir daha yerli yerine oturmamıştı...***Çocukluk kahramanım, gençlik yıllarında ülkeyi saran “seks filmleri furyasında oynamayı reddetmiş”, ergenlik çağıyla birlikte, adım adım sinemadan kopmuştu...Bir ara yapımcıların gayretiyle İkinci Bahar dizisinde rol almış, sonra sinemadan tamamen kopmuştu...Dün bana gönderdiği “Ömercik” isimli albümün kapağını açtım...Maddi olarak sıkıntıdaydı ve Yeşilçam’ın vefasızlığına üzülüyor, ancak sesini çıkartamıyordu...Ayşecik’le yanak yanağa resimlerine baktım... İki kardeşi oynarlardı...Kardeşlerin babaları zengin bir ailenin yakışıklı erkeği, anneleri ise mütevazı bir ailenin dünya iyisi tatlı ve güzel kızı olurdu...Murat Soydan, Ayhan Işık ya da Kartal Tibet babayı, Hülya Koçyiğit anneyi canlandırırdı...Filmde; “Babaların zenginliğinden ve yakışıklılığından hareketle, onunla evlenmeye çalışan hesapçı bir üvey anne adayı” gelirdi evlerine nişanlı olarak....Ayşecik’le Ömercik, üvey anne adayına türlü oyunlar oynayarak, onu canından bezdirir ve evden kaçmasını sağlarlardı...***Ömercik’i bu filmlerde izlediğim sıralarda 8-10 yaşlarındaydım...Bu filmleri izlemek çoğu zaman beni duygusallaştırır, kendimi bazen Ömercik’in, bazen de babasının yerine koyardım bilinçaltımda, farkında olmadan...Üzerinden kırk yıl geçti, Ömercik ve Ayşecik’in filmlerinin üzerinden...***Çocuklarımın annesinden ayrıldığıma kararı verdiğimde, minikler bir yaşındaydılar...Uzun ve çetrefilli bir sürecin sonunda, çocukları anneleriyle babaları arasında, ikisinin de sevgisinden mahrum kalmayacak bir düzenin içinde büyümelerinin şartlarını oluşturduk...O süreçte ve sonrasında birkaç kez annelerine şöyle dediğimi hatırlıyorum:-“Hayatıma girecek hiçbir kadın, çocuklarımın nezdinde, senin yani annelerinin yerine geçmeyecek... Buna hiçbir zaman müsade etmiyeceğim...”***Dün Ömercik’in Ayşecik’le yanak yanağa çektirdiği filmlerdeki fotoğrafını görünce, kendi geçmişime gittim...Kırk yıl öncesindeki çocuk geldi gözlerimin önüne...Onun filmlerinde duygusallaşan, sinemanın karanlık salonlarında gözlerindeki yaşları, ebeveynlerinden saklamaya çalışan küçük çocuk beliriverdi gözlerimin önünde... Muhtemeldi ki; kırk yıl sonra, kendi çocuklarının annelerine; “Hayatıma girecek hiçbir kadın, senin yerine çocuklarımın annesi olmayacak...” diyen ünlü gazetecinin arkasında, o küçücük çocuk yatmaktaydı...Ömercik ve Ayşecik’le sinemanın karanlık salonunda aynı kaderi paylaştığını düşünen o küçük çocuk... Çocuklarının annelerinin yerine hiçbir kadının geçemeyeceğini düşünen gazeteci, aslında Ömercik’le Ayşecik’i yaşlı gözlerle izleyen o küçücük çocuktu...Hayat çoğu zaman bir sinemadır...Sinema da çoğu zaman hayat...“Benim Sinemalarım” Füruzan’ın öyküsünün adıdır...Benim de hayatımın...GÜZEL HAVALAR...Beni bu güzel havalar mahvetti...Böyle havada istifa ettimEvkaftaki memuriyetimden.Tütüne böyle havada alıştım...Böyle havada aşık oldum...Eve ekmekle tuz götürmeyiBöyle havalarda unuttum,Şiir yazma hastalığımHep böyle havalarda nüksetti,Beni bu güzel havalar mahvetti...NİSAN 1940- ORHAN VELİ...***Bazen; günlük siyasetin ölümcül acımasızlığında, insan yemenin merhametsiz cellatlığında, bana neden “gündem dedikleri aculluğu takip etmediğimi, onun üzerine bir şeyler yazmadığımı” sorarlar...Yıllar önce onlardan birisi; “bu adamın hayatı okuma biçimiyle haber yaparsanız; sahip olduğunuz bankaları kurtaramazsınız” demişti...Ne acı, itiraf dolu, ibretlik bir sözdü...“Gazetecilik yoluyla banka kurtarabileceğini savunabilecek kadar alçalmış bunu itiraf etmekten çekinmemişlerdi”...***Oysa Orhan Veli “Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti” şiirini, 1940 Nisan’ında yazdı... Yarım asırdan daha fazla bir süre öncesi...74 yıl önce...Bugün 2014 yılının 30 Mayıs’ında aynı şiir; hiç eskimemiş bir duygu fırtınasının ürünü olarak, kalbimin tam ortasından geçiyor...Hiç birimiz için güncelliğini yitirmiyor... Güncelliğini katlayarak bugünlere geliyor...Orhan Veli’nin yarım asra dayanan ve yüzyıllara dayanacağı belli olan eserlerinin yıkılmaz abidesi karşısında, yazdıkları karalamaları aynı gün değerini kaybeden, cellatların kördövüşleri bu Mayıs gününde hiç çekilmiyor...Sen çok yaşa Orhan Veli...

Devamını Oku

Beşiktaş için şerefli ikinciliklerin bile yeterli olmayacağı noktadayız!..

28 Mayıs 2014

Bir futbol sezonu bitiyor...Yeni sezon için transfer dönemi başlıyor... Bu yılki şampiyonluk yarışı; Fenerbahçe ve Galatasaray’ı 19 lig şampiyonluğunda birbirine eşitliyor...Önümüzdeki sezon Fenerbahçe ve Galatasaray arasında dördüncü yıldızı ilk takmak için inanılmaz bir savaş başlayacak, dananın kuyruğu kopacak...Bunun işaretleri transferin her noktasında görülüyor...***Fenerbahçe Diego Ribas’la anlaşıyor ve Atletico Madrid’li futbolcuya sarı lacivertli formayı giydirmeye hazırlanıyor...Amaç, Ersun Yanal’ın dediği gibi önümüzdeki sezon ne yapıp edip sarı lacivertli formaya dört yıldızı takmak...Galatasaray harıl harıl Drogba’nın yerine gelecek ismi arıyor...Sarı kırmızılılar bire birde geçen yılki Beşiktaş’tan çok daha iyi bir kadroya sahipler...Hiçbir Beşiktaş’lı, “Kendi sahamızda oynasaydık, ligi şampiyon ya da ikinci bitirirdik...” diye kendi kendini aldatmasın...Beşiktaş’ın Galatasaray’la oynadığı derbi maçlar iki takımın kadroları arasındaki klas farkını ortaya koyuyor...Beşiktaş, geçen sezon Galatasaray’ın kadrosunda oynatmak için yer bulamadığı Dany’yi, kiraladı...Kadro kalitesindeki fark açısından başka söze hacet yok...***Bunları geçmiş bir sezonun, boşa çıkmış bir muhasebesi olsun diye söylemiyorum...Geçen yıl geçen yılda kaldı...Beşiktaş’ın daha fazla para harcamamak için, onlarca geçerli nedeni vardı...Ancak bu yıl geçen yıl değil...Kadro olarak Beşiktaş’ın bir hayli üstünde olan Galatasaray, harıl harıl Drogba’nın yerine gelecek ismi belirlemeye çalışıyor...Fenerbahçe zaten şampiyon bir kadronun sahibi...Yeni takviyelerde Beşiktaş’ın görüştüğü transferi Diego’yu siyah beyazlıların elinden kapıyor...Beşiktaş bu yıl iki ezeli rakibinin çok üstünde bir kadroyu hazırlayıp sahaya sürmesi lazım...Ligin ilk yarısını, stadı bitmeyeceğinden yine kendi evinde oynayamayacak olan Beşiktaş’ın, şampiyon olabilmesi, çok iyi ve nokta transferler yapmasına bağlı...Almeida büyük olasılıkla gitti...Fernandes zaten yok...Durum hiç iç açıcı değil...***Benim futboldaki pozisyonum, Beşiktaş içindeki konumum, hırlamama, şarlamama, ucuzundan muhalefet yapıp ismimi parlatmama, olur olmaz zırtapozluklarla prim yapmama müsait değil...Böyle dertlerim yok, ama ben bir Beşiktaş’lıyım... Konu Beşiktaş olduğunda, sadece Beşiktaş’ın çıkarını düşünürüm...Beşiktaş’ın yaşça benden büyük olan Süleyman Abi’den sonraki son üç başkanı da yakın tanıdığım, dostum ve arkamı döndüğümde gözümün arkada kalmayacağına inandığım arkadaşlarım...***Beşiktaş’la ilgili söylediğim hiçbir şey, halihazırdaki Beşiktaş başkanına bir serzeniş, ima dolu bir gönderme, kulüp içinde pozisyon almaya yönelik bir tavır amacını gütmez... Beşiktaş’ın içindeki herkes benim bu amaçları gütmeyeceğimi bilir...Malum-u ilam’ı şimdi söyleyeceklerimi rahat söyleyebileyim diye yaptım...Beşiktaş hızla iki ezeli rakibinin gerisinde kalıyor...Bu kulübün ligde şampiyonluk sayısı 13...Formasına üç yıldızı takabilmesi için iki şampiyonluk daha alması lazım...Fenerbahçe ve Galatasaray dört yıldızı takarken, Beşiktaş’ın formasında iki yıldızla kalması, Beşiktaş’lının kabul edebileceği bir şey değil...***Futbolu bilmeyenler Beşiktaş’ın şampiyonluk sayısında hep Fenerbahçe ve Galatasaray’ın gerisinde olduğunu zannedebilirler...Geçtik arka arkaya beş kez kazanılan İstanbul şampiyonluklarını, benim lise ve üniversite yıllarım bile, Beşiktaş’ın şampiyonluk sayısında Galatasaray’la başabaş mücadele ettiğini, kılpayı geçildiğini gösterir...Beşiktaş’lı; iki ezeli rakibinin formalarında kendisinden iki yıldız fazla takıp oynamalarını içine sindiremez...Bu gerçeği dibine kadar bilmek Beşiktaş’ı yönetenlerin ve yöneteceklerin görevidir...Hülasa;Bu yılın meselesi, bu yıldan bile ibaret değildir Beşiktaş’lı için...Beşiktaş önümüzdeki iki sezonu arka arkaya şampiyon olarak tamamlamalı ve formasına üç yıldızı, rakiplerinin dört yıldızından önce takmalıdır...Elbette şerefiyle oynayarak; hakkıyla kazanarak...Ancak Beşiktaş için; “şerefli ikinciliklerin bile yeterli olmayacağı noktadayız...”*****YAKTILAR; YANDIM ARTIK...Şiirin en dokunaklı tarafı, şairin duygu anlatımındaki dil estetiği başarısıysa, şiirin paylaşımındaki çokluk, duygusal izdüşümlerindeki derinlikle koşuttur... Bu gerçeği, kendimden parçalar bulduğum Özdemir Asaf’ın “İmiş“ şiirini okurken bir kez daha hissediyorum... ***“Ben bir ayna idimBaktılar; baktımGördüler; baktımBaktılar, gördüm...Ne düğünler, ne doğumlar,Ne ölümler gördüm.En çok yalanlara öldüm.Kırdılar...Kırıldım artık.***Ben bir ağaçtımBaltalandım.Yonga yonga yongalandım,Yongalarda yandım,Mangallarda sobalarda,Yangınlarda yandım.Budaklarda budaklandım,Cilalandım, boyalandım.Yaktım, yandım,Yaktılar...Yandım artık.***Ben bir çağlayandımBir ırmağa aktım,Irmak oldumBir dereye vardım,Dere oldumBir nehire vardım,Nehir oldumBir denize vardım.Hep baktılar...Aktım artık.”Özdemir Asaf...

Devamını Oku

Marine Le Pen ve babası...

28 Mayıs 2014

Marine Le Pen’i izliyorum...Esip gürlüyor Fransız haber kanalında...Arkasında “Brüksel’e Hayır, Fransa’ya Evet” gibisinden popülist bir slogan eşliğinde konuşuyor... Türkiye’nin Avrupa Birliği’ni kesin veto edeceklerini söylüyor...Fransa’nın Avrupa Parlamentosu seçimlerinde patlama yapıyor Marine Le Pen...Tıpkı İngiltere’deki aşırı sağcılar gibi... ***Bu hanımın babası da 1986 yılında Fransa’yı kasıp kavuruyordu...Jean Le Pen o yıllarda yüzde 35’ler civarında oy almış, Fransa’da yabancı düşmanlığı tavan yapmıştı...Paris’te Cite Univercitaire’de kalıyordum...Yılbaşında kız arkadaşımla, Portekiz’deki bir arkadaşımıza gidecektik...Le Pen’in tetiklemeleri, Fransa’daki yabancı düşmanlığının yaptığı tavan sonucu, Charles De Gaulle havaalanında, polis “vizemin sahte olduğunu iddia ederek” beni tecrit odasına götürmeye kalkmıştı...***Gösterdiğim tepkinin boyutunu, sesimin havaalanında yaptığı yankıdan anlamıştım...O kadar büyük bir tepki göstermiştim ki; “Jean Le Pen ve yabancı düşmanlığıyla şırıngalanan pasaport polisleri, bir nebze de olsa kuşkuya düşmüşlerdi...-“Ya yaptığımız yanlışsa...” diye...Oysa Paris, 20 yaşından beri caddelerinde sabahlara kadar zaman geçirdiğim, sokak sokak ezbere bildiğim, gençliğimin ve hayatımın şehriydi...O şehrin havaalanında sırf Türk pasaportumdan dolayı bana yapılan muameleyi, içime hiç sindirememiştim...İçeri girip, Fransız hapishanelerinde bir süre kalıp, onları yazılarla rezil etmeyi düşünmüştüm...Kız arkadaşımla Lizbon’da yılbaşı geçirmeyecek olsam, muhtemelen pasaport polisiyle gerilimi artıracak ve bunu yapacaktım...O derece tepki duymuştum, havaalanının ortasında, bir suçlu gibi, kapıların yüzüme kapanıp, bir odaya sokulmama...***Şimdi kızı Marine Le Pen’i televizyonda izliyorum...Deli dolu tavrı, Alman saldırısında hayatını kaybetmiş bir dedenin, Fransa’da aşırı sağcı kimlikle, ünlenen ve kimlik kazanan bir babanın kızı o...Fransız orta sınıfına has şovenlik ve tutuculuk, yabancıları ötekileştirme ve bir miktar tradisyonel küstahlıkla sosladığı tavrıyla, sözde Fransa’daki yabancılardan ve Türk’leri snobize ediyor ve Fransa’da bulunmalarının intikamını alıyor...***Paris’teki üçüncü dünya ülkelerinin gençlerinin durumları geliyor gözlerimin önüne...Marine Le Pen’in yakaladığı popülarite, eski mekanım Cite Univercitaire’de kimbilir ne hüzünlere sebep oluyor...Zor bela Fransa’daki oturma müsadelerini uzatmaya çalışan, üniversite gençliği kim bilir, ne korku dolu ve üzüntülü günler geceler geçiriyor...Fransız orta sınıfının didaktik eğitimlerinin yarattığı, hayatı aşamayan komplekslerle bezenmiş, tradisyonel küstahlığıyla karşılaştığımda, nedense hep gözümün önüne bir Suriye’li genç öğrenci gelir...Sorbonne’de okuyan...Birkaç gece, Paris’in güneyinde kiraladığı bekar evinde oturup onunla sohbet etmiştim...Beraberimde Fransızlar, Yunanlılar ve başka Suriye’li üniversite öğrencileri vardı...Hep korkuyordu...Süresinin uzatılmamasından ve Paris’ten atılmasından...O yıllarda baba Esad iktidardaydı ve o GENÇ, ülkesinde kendisini ölümün beklediğine inanıyordu...Ne zaman bir orta sınıf Fransız politikacının şovenlikle harmanlanmış yabancı düşmanlığından kaynaklı küstahlığıyla karşılaşsam, o Suriye’li genç gözlerimin önüne gelir...Böyle anlarda içimden hep şöyle geçer;-“Ne iyi ettim de yavrularımı Fransız mektebine vermedim...” Gözümün önüne, Amerika’nın insanları ötekileştirmeyen, göçmeni bol, kültürü rengarenk kozmopolit yapısı geliyor...Oradaki sinerjiyi fark ederken, Avrupa’nın yeniden “hortlayan faşizminden” yayılan kakafoniye bakıyorum ...Omuz silkmek bile gereksiz; bu berbat kakafoni için...AVRUPA’DAKİ AŞIRI SAĞCI YÖNELİM, İSLAMİ HAREKETLERİ PATLATACAKEtki; tepkiyi oluşturur...Bu diyalektik sözü öğrendiğimde 15 yaşındaydım...İngiltere ve Fransa’daki aşırı sağcı trendler, oralarda yaşayan yabancıları, göçmenleri kendi içine döndürecek...Fransa, Almanya, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde İslami hareketler aşırı güçlenecek...***Şımarık ve orta sınıf şovenisti politikacıların, yabancıları aşağılayan, ülkelerinde yaşama hakkı tanımayan, sosyal politikaları eleştiren, ülkelerinden gitmeleri için nabız yoklayan tutumları, beyaz İngiliz’leri, beyaz Fransız’ları, beyaz Alman’ları mutlu etse de, toplumsal çalkantıyı artıracak...Paris’in kuzeyinde Gare du Nord civarında hiç yaşamamış birisi, Berlin’de Kreuzberg’u solumamış bir nefs, Londra’da Enfield’de ne olduğunu bilmeyen bir adem; “hayatın ve evrenin sentezini anlamayan Avrupalı aşırı sağcı politikacıların şımarık şiarlarından“ etkilenebilir...Ne ki hayat; Başka insanları ötekileştirdiğin, kimlikleri küçümsediğin, kültürleri yok farz ettiğin, varlıklarına tahammül edemediğin bir evrensel düzenin adı değil...***Avrupa, sinerji yaratamadığı için, başka kültürlerle beslenmediği, onları içine almadığı, alamadığı için statik kalıyor, gelişemiyor ve yaşlı bir katı olarak donuk kalmaya mahkum kalıyor...Bu eğilim, Avrupa’da İslamcı hareketleri serpilip güçlendirecek...Kültürel çatışmayı, siyasi kamplaşmayı, toplumsal polarizasyonu köpürtecek...Türkiye’de ellerini ovuşturarak Avrupa’daki faşist trendi, sevinçle karşılayanların olduğunun farkındayım...Böylece Türkiye’nin gerçekleşmesi mümkün olmayacak Avrupa macerasının sonuna gelindiğini düşünüyorlar... Onlara da Avrupa’daki aşırı sağcı kader arkadaşlarına ve yoldaşlarına da şunu hatırlatmalıyım... Tarih kamplaşmaları ve ötekileştirmeleri, kendi çöplüğüne atacak...Birbirlerine, kültürlerine, hayatlarına ve tarzlarına saygı duyan insanların sinerjisi, gün gelecek galebe çalacak...O güne kadar bayram edebilirler...Ama tarih önünde, onları bayram değil, matem bekliyor...Üzgünüm Leyla...

Devamını Oku

Altın Palmiye ödülünün acaba gizli kodları var mı?..

26 Mayıs 2014

Nuri Bilge Ceylan’ın kazandığı ödül töreninde dikkatimi çekenler:1) Nuri Bilge Ceylan ödülü aldığında sağ kolunu yarım kaldırarak yumruğunu sıkıyor...2) Bu görüntü, Yılmaz Güney’in 1982 yılında Yol filmiyle aldığı Altın Palmiye ödülü esnasındaki görüntüsünün tıpkısının aynısı...3) Herkes Nuri Bilge Ceylan için “32 yıl önce ödülü alan Yılmaz Güney’in hareketinin aynısını yaptı...” diyor...Aynısını yaptığı doğru...Ancak Nuri Bilge Ceylan’ın aynı hareketinin nedeni, Yılmaz Güney’le arasında benzerlik kurmak mı, yoksa YOL filmiyle KIŞ UYKUSU arasında, Türkiye ile ilgili bir benzerlik algısına gönderme yapmak mı?..4) Yılmaz Güney’in YOL filmi Altın Palmiye ödülünü 12 Eylül 80 darbesinin Fransa’da yarattığı ‘askeri diktatör’ algısı zemininde alıyor...Cannes Film Festivali jürisi 12 Eylül koşullarında, “Türkiye’den bir filme verdiği ödülle, Türkiye’deki muhalefete ödül verme duygusunu pekiştiriyor 82 yılında...”5) Bugünkü ödül ise; Türkiye ile ilgili özellikle Avrupa’da yaratılmaya çalışılan “Sivil Diktatör” algısına referans yapma amacı taşıyor olabilir mi?..***6) Nuri Bilge Ceylan; bir Yılmaz Güney değil...Hiçbir zaman öyle siyasi bir lider sanatçı olmayı amaçlamadı...Hiçbir zaman öyle bir portre çizmedi...7) Hal böyleyken, Yılmaz Güney’in hareketinin aynısını yapma yolunu seçmesinde “politik bir mülahaza olabilir mi?..”8) Kendisi buna ‘yok’ diyecek... Siyaseti direkt hedef almamaya büyük özen gösterse de, “Ödülü son 1 yılda Türkiye’de ölen gençlere ithaf etmesi” dünya ve Avrupa kamuoyu açısından net bir mesaj...9) Filmin siyasetle hiç ilgisi olmayan ismi “başka çağrışımlar” yaratıyor...Uluslararası medya “Kış Uykusu” filminin, isminin ironik çağrışımlarına referans yapmaktan geri durmuyor... ***10) Nuri Bilge Ceylan aynı zamanda çok iyi bir fotoğraf sanatçısı... Resim seçicilikten geçerek yönetmenlik koltuğuna oturanlardan...Üç Maymun filmini izlerken, kadraja giren görüntülerinin mükemmelliğini yaratmak için gösterdiği özeni görüp hayran kalmıştım...Bu kadar mükemmel bir kadraj ve renk cümbüşü, ancak bir fotoğraf sanatçısının yönetmen elinden çıkabilir...11) Ben köşemde film eleştirileri, yapan ve sinemaya büyük zaman ayıran bir sinema severim...Haftada 5 ila 10 arası film seyrediyorum...Okuyorum, yazıyorum ve sinemayla ilgili ne var ne yoksa takip ediyorum...Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü gibi en büyük ödülü alan bir Nuri Bilge Ceylan filmini “film olarak eleştirmek, onun üzerine konuşmak ve yazmak” isterdim...Ne yazık ki; bunu yapamıyorum...Filmi henüz izleme fırsatı olmadı...Ancak filmle ilgili o kadar çok politik mesaj ve durum var ki, bir film eleştirmeni olarak hiç istemediğim halde filmi değil, politik anlamları ve mesajları yazmak zorunda kalıyorum...12) Film eleştirmenini geçtik bir sinemasever olarak bu durumdan hicap duyuyorum...TAYYİP ERDOĞAN’IN NURİ BİLGE CEYLAN’I TEBRİĞİ, CUMHURBAŞKANLIĞI MESAJI MI?..Nuri Bilge Ceylan, Kış Uykusu filminin ödül töreninde “Hükümete gönderme yaptı mı?..” “Gezi Parkı olaylarında ölen gençleri hatırlatarak, siyasi bir eleştiride mi bulundu?..”Son bir yılda gençlerin ölümlerinden söz ederek, dünyanın dikkatini buralara mı çekmeyi amaçladı?..Bunlar üzerinde uzun konuşulacak derin sorular?..***Ancak Tayyip Erdoğan bugüne kadar kolay kolay yapmadığı bir şeyi yapıyor bu kez...Nuri Bilge Ceylan’ı telefonla arayarak tebrik ediyor...Bir Başbakan’ın kendisine dolaylı mesaj gönderdiği varsayılan bir sanatçıyı aldığı ödül dolayısıyla arayarak tebrik etmesi, uzun zamandır görmeyi arzuladığımız zarif bir davranıştır...***Başbakan Tayyip Erdoğan bu davranışıyla, “bizden ve bizden olmayan ayrımını ve algısını” ilk kez bu kadar açık biçimde dumura uğratıyor... “Acaba” diyorum, Erdoğan’ın bu davranışının altında Cumhurbaşkanlığı’na çıkma arzusunun ve “tüm Türkiye’nin Cumhurbaşkanı adayı olacağım” duygusunun payı yok mu?..Erdoğan henüz son kararını vermedi Cumhurbaşkanlığı konusunda...Ancak Almanya Köln’de yaptığı konuşmada; salon dışında kendisini protesto edenler için “Onlar da bizim vatandaşımız” yollu bir açılımı ilk kez yapıyor...Alman Başbakanı Merkel için çok yumuşak ve samimi mesajlar veriyor... İsrail’e; Soma nedeniyle Milli Gün resepsiyonunu iptal ettiği için teşekkür ediyor...Ve nihayet, dün dolaylı olarak kendi iktidarına gönderme yapan Nuri Bilge Ceylan’ı telefonla arayarak aldığı ödülden dolayı kutluyor...Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olup olmayacağını bilemem...Ama Başbakan olarak kalsa da, böyle davranmaya devam etmesi, hem kendisi hem de Türkiye için çok hayırlı...

Devamını Oku

Kadınlardan erkekliği öğrendim... Küçük kızımdan kadınları öğreneceğim...

25 Mayıs 2014

Büyük kızımdan öğrenemiyorum... Fırsatım olmuyor... Haftanın büyük bölümü annesinde kalıyor...An be an gözlemek, babasıyla ilişkisinden, erkeklerle müstakbel ilişkilerine çıkarsıma yapmam mümkün olmuyor...Ancak Hürriyet’te İzzet Çapa’ya röportajında söylediğim gibi, “Kadınlardan erkek olmasını öğrenmiştim... Kadınları ise küçük kızımdan öğrenecektim...”***Kısa aralıklarla yanıma geliyor küçük kızım...Bana sarılıyor...-”Seni bugün çok sevdiğimi söylemeliyim babacığım...” diyor...Yaklaşıyor, sarılıyor ve öpüyor...Sırtını bana dayayarak yanımda uzanıyor...Beni deniyor...İsteklerine nasıl cevap vereceğimi sınıyor...İsteklerinin babası tarafından, her zaman yapılabileceğini görmek istiyor...Deney başarılı oldukça mutlanıyor...Mutlandıkça yeniden deniyor...Babasını çok sevdiğini hissediyor...Hissettiriyor...Söylemekten çekinmiyor...Dokunuyor...Burnunu burnuma değdiriyor...Saçını okşatıyor...İlgi başkasına kaydı mı; mutlaka ilgi çekecek bir şey buluyor...***İlgi yeniden kendisine dönmezse huysuzlanıyor...Hıncını bulduğu birinden, yoksa o birisi; bizzat sahibinden yani babasından çıkartıyor...Babası üzülürse, bu sefer onu üzdüğüne üzülüyor, bu sefer kendisine sinirleniyor ve ağlıyor...Her halükarda haksız duruma düşmemek için, demagojiye yelteniyor...Kesin olan tek şey var;Baba sevgisini kaybetmemek için, her yolu deniyor, deneyerek öğreniyor...***Babasının aşkı olan, bir kız arkadaşım; baba-kız aşkının hayattaki yansımasını anlatırken, ilk erkek arkadaşının kendisine söylediği bir sözü aktarıyor...Genç erkek; kız arkadaşıma şöyle diyor:-”Hayata alacaklı gelmiş gibisin... Neden acaba?..”Kız arkadaşım bu sözün; babasıyla her şeye kadir ilişkisinin; erkek arkadaşına yansımasının neden olduğunu söylüyor...Sonra da devam ediyor;-”Babam için ben her şeydim... Ama hayat böyle kalmadı... Yaşam sivriliklerimi törpüledi... Ben de zamanla erkeklere; babama davrandığım gibi davranamaz oldum...” ***Kız arkadaşım bu sözleri kendisinin nasıl normalleştiğini anlatmak için aktarıyor...Güya bu şekilde normalleştiğini, zaaflarından kurtulduğunu, erkeklere acı çektirmekten vaz geçtiğini anlatıyor...Oysa o anda gözümün önünden bir gölge geçiyor...Kızımın yaşayacağı “törpülenme süreci“ denilen şeyin; erkeklerle nice inişli çıkışlı ilişkide; nice acılarla, sayısız dramlarla, şeylerin onun isteklerine göre belirlenemeyeceği gerçeğinin yüzüne vurulmasıyla, oluşacağını fark ediyorum...Bir hüzün beliriyor yüzümde... Bir gölge geçiyor gözlerimin önünden...***Çok ünlü ve çok güçlü bir babanın bir zamanlar; damadıyla ilgili söylediği o söz geliyor aklıma...Damadını nasıl bulduğu sorusuna şöyle diyordu;-”Nasıl olursa olsun?.. Beni ilgilendirmez... Kızımı üzmesin yeter...”Hayret ediyordum, güçlü ve ünlü babanın bu sözlerine o zamanlar...Türkiye’de milyonları sarsan bir karizmanın damadından bütün beklentisi;“Kızımı üzmesin yeter“den ibaret mi olmalı diye düşünüyordum...***Zeka cinse göre değil kişiye göre değişiyor...Ve fakat zeka seviyesi ne olursa olsun, kadınlar erkeklere oranla çok daha akıllı oluyorlar...Erkek saflığının aksine, kadınlar daha komplike ve çok boyutlu bir zekanın sahibi gibiler... Kızımı adım adım izliyorum...Bir kadının oluşum sürecini, çocukluk yıllarından itibaren, bire bir yaşıyorum...Her şeyi “tereyağından kıl çeker gibi almaya uğraşıyor...”Bunu çoğu zaman başarıyor; babasını hemen hiç tartışmaya girmeden ikna ediyor...***Ne ki arada bir, isteklerinin anlamsızlığından, veya kendi dışındaki nedenlerden, arzuları gerçekleşmediğinde, ne yapacağını bilemez bir hal alıyor...Saldırganlaşabiliyor...Kardeşinin ya da başkalarının haklarına tecavüz edebiliyor...Durumu bir şekilde kabullenmeye yanaşmıyor...Kadınların, istekleri olmadığı zaman ne kadar tehlikeli olabilecekleri durumları, çocukluktaki ilk izdüşümlerinden, 5 yaşındaki kızımın üzerinde izliyorum...Yine de gölge bir türlü gitmek bilmiyor gözlerimin önünden...Kızlarımın; hayatın ve erkeklerin karşısındaki doğal törpülenme süreçlerine nasıl katlanacak acaba bu yürek diye soruyorum kendi kendime?..Hayatta kalarak katlansa bir dert, hayatta kalmadan öteki dünyadan katlanmak zorunda kalsa daha büyük bir dert... Gölge, sis oluyor gözlerimin önünden geçerken...Yüreğim sıkışıyor...Yavrum!..ORHAN VELİ’NİN AŞK HEZEYANLARI...Çok büyük bir hata yaptım... Orhan Veli’yi çok sevdiğimi bilen bir kız arkadaşım; şairin hayatına damgasını vuran sevgilisi Nahit Hanım’a yazdığı aşk mektuplarını içeren kitabıyla, Yapı Kredi’nin yayınladığı şiir kitabını bir paket yapıp bana gönderdi...Paket; gazeteden gelen kolilerle karıştığı için, yayınları “Yapı Kredi Yayınları bana göndermiş“ dedim yazımda Orhan Veli’nin mektuplarını alıntılarken...Oysa Yapı Kredi sadece basmış o kitapları...Bana gönderen, benim Orhan Veli’yi çok sevdiğimi bilen bir kız arkadaşım...Bu hata iyi oldu aslında...Hatayı düzeltirken; bugün Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a yazdığı bir aşk mektubundan birkaç satır yazma fırsatı doğdu...***“Nahit,Beklediğim mektubunu aldım...Alıncaya kadar çok neşesizdim...Şimdi o neşesizlik bir hayli geçti, ama büsbütün de dağılmış sayılmaz...Mektuplarında tuhaf bir hava var, yadırgıyorum...İstemeye istemeye yazıyormuşsun, zorla yazıyormuşsun gibime geliyor...Buna hem seyrek yazışından, hem kısa yazışından, hem de hiçbir şey söylemeyişinden hükmediyorum... Hani seninle konuşurduk...Ben sana; ‘Mektuplar seyrekleşir, seyrekleşir, günün birinde hiçbir şey yazılmaz olur...’ derdim...Beklemiyorsan, yazdıklarım seni hiç alakadar etmiyorsa, boşu boşuna senin rahatını kaçırmayayım...kendi o halde düşündükçe ne kadar çok keyfim kaçıyor bilemezsin... ...İyi şeyler yazarsan sevineceğim...Anlatabiliyor muyum canım sevgilim?..Orhan Veli...”

Devamını Oku

Enerjimiz nasıl çalınır?..

24 Mayıs 2014

“Hepimizin başına gelir... Çok keyifli olduğumuz bir gün bir arkadaşımız gelir... Mutsuzdur... Hayata ve ilişkilere dair başına gelen tüm olumsuzlukları teker teker anlatır... Ayrılırken;-”Ohh içim rahatladı... İyi ki varsın... Teşekkür ederim...” der ve gider...O gittikten sonra oturduğunuz koltuğa yığılır kalırsınız...Fark edersiniz ki kolunuzu kıpırdatacak haliniz bile kalmamıştır... Arkadaşınız tüm enerjinizi bir sünger gibi çekip almıştır...Bu nedenle onun titreşimi yükselirken, sizin enerjiniz yerlerde gezinmektedir...Kendimizi gayet keyifli ve mutlu hissederken, bazen tek bir insan bir söz eder...Saniyeler içinde öfkeye kapılırız... Kendimizi hararetli bir tartışmanın içinde buluruz... Bazen ağzımızdan hiç istemediğimiz sözler dökülür...Aslında olan şudur;Karşımızdaki insanın düşük titreşim alanına girmiş, onun bizi etkilemesine izin vermişizdir...Farkında olmadan,onun düşük frenkansına uyumlanmışızdır...”***Bu sözleri Serpil Ciritçi’nin Kuantum’un Gücü kitabından alıyorum...Serpil; “Enerjimiz Nasıl Çalınır“ dediği bölümde, “Enerji yasaları gereği, düşük frekansta titreşen enerjiler, yüksek frekansta titreşenlerin enerjisini çeker...” diyor ve ekliyor:“Dikkat edersek fark ederiz ki, bize sunulan düşük enerji de bize yabancı değildir... İçimizde vardır... Zaten olmasa bizi etkilemesi mümkün olmazdı... Bizdeki enerjiyi harekete geçiremezdi...Hepimizin içinde tüm duygular farklı frekanslarda vardır...Eğer karşımızdaki insan, biraz öncekinin aksine bize anlayış ve sevgiyle yaklaşsaydı, biz de yumuşayıp daha sevecen hale gelecektik...Hangi titreşimi harekete geçireceğimiz daima bize bağlıdır...Her şey bizim elimizdedir...Eğer trafikte bir başka insanın yaptığı hatanın bizim enerjimizi düşürmesine izin verirsek, kısa zamanda bir sinir küpüne dönüşebiliriz...***Bizim yapmamız gereken hangi enerjiyi arzuluyorsak, onun bulunduğu titreşim alanlarına yönelmemizdir...Ancak çoğu zaman isteklerimize tamamen zıt ortamlarda bulunuruz...Etrafımızda korku ve kuşkularıyla bizi zayıflatan, hayal ettiğimiz şeylerin gerçekleşmeyeceğine bizi inandırmaya çalışan insanlar bulunur...Onların titreşim alanlarında fazla kaldığımızda bir süre sonra biz de kendi kendimizden şüphe etmeye başlarız... Kendimize olan inancımız zayıflar...O yüzden sık sık nasıl ortamlarda olduğumuzu kontrol etmeli, bizi daha ileriye taşıyan insanlarla daha çok bir arada olmaya çalışmalıyız...”*****ÇEVREDE ENERJİMİZİ DÜŞÜREN FAKTÖRLER...Serpil Ciritçi’nin “Enerjimiz Nasıl Çalınır“ başlıklı yazısını okuduktan sonra, şimdi yaşadığımız çevreyi, ülkeyi, insanları ve tartışılan gündemi gözümüzün önüne getirelim...Çevremizde varolan titreşim alanlarına göz attığımızda, “Türkiye’de sürekli bir çatışma, sürekli bir hesaplaşma, sürekli bir tartışma, sürekli bir kavga ve uzlaşmazlık hali seziyoruz...”Birkaç ay önce çevremdekilere şöyle diyorum;-”Şartlar müsait olursa, çocuklar biraz büyüyüp, lise çağına geldiklerinde onları Los Angeles gibi şehir enerjisinin daha barışçıl ve enerji titreşiminin daha yüksek frekansta oluştuğu yerlere götürmek istiyorum...”***Çevremde birçok kişi;-”Ama buradaki okullar Amerika’dakinden daha kötü değil ki... İstanbul’un okulları, şehrin güzelliği, her şeyin var olması, en yüksek standartların bulunması bir sır değil ki...” diyorlar...Oysa mesele, Boğaz’ın eşsiz güzelliği, yemeklerin muhteşemliği, şehirdeki hayatın benzersizliği değil ki...Bu alanlarda, İstanbul; dünyanın hiçbir yerinden aşağı kalmaz...Çoğunun üstünde özelliklere sahip...***Ancak bu coğrafya, mütemadiyen hesaplaşma, birbirini yeme, karşındakini yok etme, infaz etme, demir parmaklıklar arkasına sokma, yok etme üzerine inşa ediliyor...Çocuklarımız kavga etmeyi, hesap sormayı, birbirini dipsiz kuyulara göndermeyi iyi öğreniyorlar...Buna karşın, çevrede oluşan enerji ortamı, dünya çapında sanatçılar ve sporcular yetiştirmek için teşvik edici değil...titreşim düzeyi hesap sormaya yönelik ve düşük...İspanya arka arkaya dünya çapında tenisçiler çıkartıyor...Barselona’da açılan tenis okulları, dünya standartlarının üzerinde sporcular yetiştiriyor...Amerika’da Florida, keza her bir yanından dünya tenis şampiyonları çıkartıyor...***Ilıman havanın yarattığı sinerjide, Florida’da ve Barselona’da günde 3-5 saat arası tenis oynayan onbinlerce genç arasından, dünya şampiyonları çıkıyor...Barselona dünyanın en iyi tenisçilerini yetiştirirken, dünyanın en büyük ve pahalı futbol kulüplerinden biri olan Barselona’nın da kenti olabiliyor...Elbette basketbolda da bir dünya markası...Bir şehir düşünün, mimarisi dünyanın en gözde kenti olsun...Teniste dünyanın en ünlü raketlerini yetiştirsin... Futbol takımı dünyanın en büyük markası olsun...Şehrin mekan olduğu Vicky-Christina Barcelano filmi yapılsın diye dünyanın en ünlü yönetmenlerinden Woody Allen, Scarlett Johansson’ı, Penelope Cruz’u, Xavier Bardem’i oynatıp, dünyanın gözünü bu şehrin üzerine diksin...Ve bu şehir, İstanbul’un onda biri büyüklükte bile olmasın... ***Barselona’ya gidenler bilirler...İstanbul’un megalığının ve ihtişamının yanında sönük kalır Barselona...Keza Florida...Keza Kaliforniya...Ne ki; oralar yüksek enerji titreşimleriyle dünya standartlarının üzerinde yetenekler çıkartan, yaratıcılıkta sınır tanımayan kentler, bölgeler...Bu coğrafya; insanını birbiriyle çatıştırarak, üste çıkmaya heveslenen enerji titreşimlerinin ülkesi...Bu gerçeği görmek, ülkeyi ve insanını hakir görmek anlamına gelmiyor...Gerçeği görüp, bu muhteşem ülkenin, eşsiz coğrafyanın yüksek titreşimli enerjilerle, yaratıcılıkta kanatlanmasını, yetenek patlamasıyla coşmasını arzulamak anlamı taşıyor...

Devamını Oku