Bisiklet sporuna korsan teşvik sloganı; “mutluluk iki bacağınızın arasında...”

11 Haziran 2014

Dün öğlen, sevgili Ufuk’un ölüm yıldönümü nedeniyle katıldığım anma yemeğinin bitiminde Cengiz’le (Semercioğlu) Bebek’te Faruk Bayhan’a rastlıyorum...Mustafa Denizli için bir deyim vardır...-“Üç Büyük kulübün üçünde de hocalık yaptı... Şampiyonluklarına tanık oldu...” denir...Faruk Bayhan da öyledir;Bir zamanların “Dört Büyükler” olarak adlandırılan “SHOW, Kanal D, ATV, Star” televizyonlarının üçünün genel müdürlüğünü arka arkaya yaptı Faruk Bayhan...TRT’den SHOW’a transfer olmuştu...Yıllarca SHOW’un genel müdürlüğünü yaptı ve tantanalı bir transfer sonucu Kanal D’ye geçti...Kanal D’deki uzun genel müdürlüğünden sonra, bu kez STAR’ın genel müdürü olarak bu kanala transfer oldu...Dürt büyüklerin üç büyüğünde arka arkaya genel müdürlük yapmak, adınız Faruk Bayhan’sa mümkün olabilirdi...***Yıllar önce, Fransa’nın Cannes kentinde televizyon fuarında, stand’da duran yabancı film satıcıları, İngilizcesi vasat ölçülere zor yaklaşan olan bir televizyon genel müdürü gördüler...Faruk Bayhan’dı o genel müdür...Yabancı filmlere bir başından, bir ortasından bir de sonundan şöyle bir bakıyor ve filmleri ona göre seçiyordu...Dilini tam anlamadan, baştan, ortadan ve sondan iki dakikalık izlemeyle, bir televizyoncunun o filmin kanalında tutup tutmayacağını nasıl anladığını merak etmişti stand’dakiler...-“Filmde rating alacak noktalar, diyaloglardan ve uzun izlemelerden anlaşılmaz ki...” diyecekti Bayhan...Aldığım filmler, genel müdürü olduğu kanalları hep birinci yaptı yıllar yılı...***İşte o Faruk Bayhan iki laf etmek için oturduğumuzda şap diye manşetlik soruyu sordu:-“Bugünkü Habertürk gazetesinde, Bisiklet Federasyonu’nun reklamını gördün mü?..”-“Hayır...” dedim...Aslında bir süredir bir reklam tartışması olduğunu duyuyordum...-“İlanda ‘Türkiye Bisiklet Federasyonu’; demişler, üstte de bir slogan atmışlar:‘Mutluluk iki bacağın arasında...’ diye... Hiç böyle rezalet gördünüz mü?..”Oturduğumuz kafeden gazeteyi istettik...Durum aynen Faruk Bayhan’ın söylediği gibi...Katıla katıla gülüyordu ve söyleniyordu;-“Böyle rezalet olur mu?..”***Akşam saatlerinde Türkiye Bisiklet Federasyonu Başkanı’nın açıklamasını okudum...-“Bizimle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir sloganla ilgili bütün hukuki işlemleri yaptık ve yapıyoruz...” diyordu...Habere göre, Bisiklet Federasyonu’na muhalif grup bunu sosyal medyada yayıyordu...Gazetelerde nasıl yayınlatmayı başarıyordu bu korsanlar, orası tam bir muammaydı...***Türkiye’de güya bisiklet sporunu teşvik amacıyla, korsan ilanlar çıkıyordu... -“Mutluluk iki bacağınızın arasında...” diye...Zavallı Ersin İmer...TRT’de yıllar önce, bir Cumartesi gecesi geç saatte sunduğu Hava Durumu’nu, kar ve tipiye referans yapıyormuşcasına;-“Donsuz geceler diliyorum sevgili seyirciler...” diyerek bitirmişti...TRT hayat boyu bir daha ekran yüzü göstermemişti Ersin İmer’e...TRT’de program yaptığım sırada Ankara’da televizyon haberleri odasında bir tarafına “inme” inmiş halde görmüştüm Ersin İmer’i... İçim burkulmuştu...Çocukluğumun ünlü spikeri ekranlardan uzak, bir masada daktilonun tuşlarına yavaş yavaş vurmaktaydı...Küçük bir masada gencecik muhabirlerin arasında hüzünlü hüzünlü kam spiker yazıyordu...Tek bir espri bütün bir meslek hayatını yok etmiş, bir daha ekran yüzü görmemişti... O üzüntüyle öldü gitti rahmetli...Yüzü ironi saçan gözleri hala gözümün önünden gitmiyor...Rahmet...*****7 YIL ÖNCE KAYBETTİM SENİ...İnsan hayatında hiç unutamadığı dostları, arkadaşları vardır...O arkadaşlar, bütün bir meslek yaşamı boyunca, zorunlu bir rekabete rağmen arkadaş olarak kalabilmişlerse, dostluğun kıymeti daha bir fazla oluyor...Delice bir gazetecilik rekabeti bile, dostluğu bozmuyorsa, ona başka bir anlam atfediyor insan...***Ufuk Güldemir benim hayatımda, mesleğe ilk başladığım günden beri, doğal ve zorunlu rekabet halinde olduğum ve bu şartlar altında bile hiç bozulmayan dostluğuyla hayatımın en kıymetli dostlukları düzeyine gelen bir arkadaşımdı...7 sene önce dün kaybettim onu...Üç gün önce kardeşi Şafak ve son yayın yönetmeni Melih Meriç, beni ve dostlarını İstanbul Teknik Üniversitesi’nde açtıkları Ufuk Güldemir Yaban Hayatı Müzesi’ne anma yemeğine çağırdı...***Salona girdiğimde masada yemek yiyen dostlarına baktım Ufuk’un...Türk medyasının son 30 yılının krem de la kremi olan “ağır topları” oradaydı...-“Bunca adamı, ölümünden 7 yıl sonra toplasa toplasa ancak Ufuk toplayabilir” diye geçirdim içimden...İki arkadaş olarak başladık...Bir günden bir güne; “hangimiz daha üstün” demeden, arkadaşlığımızın dünya sahnesindeki perdesini dostça ve kardeşçe kapattık...İkinci perde öteki dünyada açılacak elbette...Masaları görseydi, ki yukarıdan görmüştür;-“Ufuk Güldemir’e bu yakışırdı” derdi...Bugün yaşasaydı, mutlaka ne dediğine yine bakılan ve herkesi ne diyeceği konusunda meraklandıran bir gazeteci olurdu...Nur içinde yat...*****KATILAMADIĞIM KRİSTAL FARE ÖDÜLLERİ...Medya Faresi’nin televizyon ve sanat dünyasına verdiği Kristal Fare ödülleri vardı dün gece...Geçen yılkinde Meryem Uzerli’ye vermiştim En İyi Kadın Oyuncu ödülü’nü...Bu yılkine katılamadım...***Televizyondan epey uzak kaldım galiba...Kendisinden ve hatta ödüllerinden...Medya Fare’si ve Kristal Fare’yi yaratanlara nice başarılar...Göz nuru ve alın teriyle geldiler bugünlere... Öyle de gidecekler...*****“FRANSA’DA DOĞDU... TÜRK BAYRAĞINI ÖPTÜ... HELAL OLSUN SANA... PASCAL NOUMA...”Türk bayrağının Diyarbakır’da “indirilmesi olayını” yazsam, “bu bir provokasyon” desem, derin güçler, derin projeleriyle “bana operasyon çekecekler...”-“İmralı zabıtlarının kamuoyuna sızdırılması barışa yönelik provokasyondur...” demiştim de, beni sindirebilmek için hemen arkasından, “ajan provokatör derin bir operasyon” çekmişlerdi bana...***Onun için Diyarbakır bayrak olayına “barışa yönelik çok ince bir provokasyon” falan demeyeceğim bu kez...Derdime dermanı bizim Pascal Nouma söylüyor...Twit atmış Türk bayrağını öptüğü resmiyle beraber...-“Bu ülkede yaşıyorsan ülkeye ve değerlerine saygı...” diyerek...Bu ülkedeyi; “bir ülkede” diye revize edebiliriz...Hangi ülke olursa olsun o ülkenin bayrağına ve değerlerine saygıyı içeriyor Pascal’ın mesajı...***Yazının finali onun için söylenen tribün şarkısının yeni biçimidir;-“Fransa’da doğdu...Türk bayrağını öptü..‘Yaşadığın ülkenin değerlerine saygı’ dedi...Helal olsun sana...Pascal Nouma... Pascal Nouma...”

Devamını Oku

Bir gün çocuklar evden gittiğinde yalnız kalacaksınız!.. Gloria...

10 Haziran 2014

58 yaşında bir kadın Gloria...Dul; 13 yıl önce eşinden boşanıyor...31 ve 27 yaşında biri kız biri erkek iki çocuğu var...Oğlu evli ve minik bir bebeği var...Kızı İsveç’li bir dağcıdan hamile kalıyor...Bebeğinin babasıyla beraber olmak için Şili’den, İsveç’e gitmeye karar veriyor...***Gloria “kendisine eskisi kadar ihtiyaç duymayan iki yetişkin çocuğuyla beraber olduğu zamanlarda hoşça vakitler geçiriyor...”İki çocuğu da annelerine düşkünler, annelerini seviyorlar...Ancak esasen o yalnız bir kadın artık...Ve kendisine “yeni bir hayat kurmanın gerektiğini“ fark ediyor... Müzik kulüplerinde dans ediyor, genç insanlarla birlikte...İçki içiyor, eğleniyor, hatta bir ara cesaretlendirmek için ot bile içmeyi deniyor o yaştan sonra...Kendisinden yedi yaş küçük ancak, o da iki çocuk sahibi olan bir eski bahriyeliyle beraberlik yaşıyor...Adam eşinden boşanmış olmasına rağmen, karısının ve yetişkin kızlarının sürekli bakımının sorumluluğunu hissediyor...Onlardan gelen telefonla paralize oluyor ve kendi özel hayatında rahat hareket edemiyor...Telefon geldiğinde, her şeyi bırakıyor onların yanına gitmeye çalışıyor... ***En iyi yabancı dildeki filmler kategorisinde Oscar adayı oldu Gloria son Akademi Ödülleri töreninde...Şili, İspanya yapımı...Gloria, eşi ve kızlarından gelen bir telefonla kendisini otelde yapayalnız bırakan, adamla sorunlu ilişkisini bitirmek istiyor...Ancak ne yapacağını ve nasıl yapacağını bilmiyor...Danstan, içkiye, ottan, değişik çevrelere yönelmeye kadar arayışlara giriyor...Yalnızlık...İnsanlığın ve elbette kadınlığın en temel açmaz noktalarından biri Gloria’nın hayatının temelini oluşturuyor...Film Gloria’nın yalnızlığını buram buram işlerken, buna umutsuzca çare bulma arayışlarına yer veriyor...Romantik ve nostaljik İspanyol parçaları eşliğinde...Ve elbette Gloria parçasının eşsiz güzelliğiyle... ***43 yaşıma kadar kendimi hiç yalnız hissetmediğimi fark ediyorum hala vizyonda olan filmi izlerken...O yıllarda genç olduğumdan değil, uğruna savaştığım mesleğim, ideallerim ve kutsadığım hedeflerim olduğundan kendimi hiç yalnız hissetmediğimi fark ediyorum...Atina’da boşanmış yapayalnız yaşarken bile, “yalnızlığımın“ bir mutsuzluk ve çaresizlik değil, bir kahramanlık öğesi yaşattığını hissediyorum o anda...Ne Atina’da, ne İstanbul’da, ne Ankara’da yalnızlık duygusunu tatmıyorum, yürüdüğüm ve kutsal saydığım idealler eşliğindeki “salt gazetecilik“ mecraında...***Bir gün üzerimde yıllardır yürütülen ‘derin‘ operasyonlar sonunda sonuç veriyorlar ve çok taraflı, çok profesyonelce planlanmış bir tezgahla beni “hayatta idealize ettiğim ve kutsadığım mesleğimden“ uzaklaştırıyorlar...Yaptığım işten uzaklaşmak değil, kutsadığım mesleğimden kopmak zorunda bırakılmak, yarattığım ideallerin kafamda tuzla buz olması beni içinden kolay çıkamadığım “kopkoyu bir yalnızlığa“ itiyor...40’lı yaşlarımın ortalarında, yalnızlığın aslında “yaşla hiçbir ilgisi olmadığını“ fark ediyorum...İdeallerin yok edilmesi, uğruna savaşılacak şeylerin tarumar edilmesi, dayandığım esaslı manevi güçler ve kendi ellerimle kurduğum bir aile yoksa, “yalnızlık duygusunu kopkoyu bir karanlığın dehlizlerine soktuğunu“ ayrımsıyorum...***Dehlizden çıkış, Michael Douglas’ın başrolünü oynadığı “Game“ filminin korkutucu, ürkütücü ve bitmek bilmeyen gerilim öyküsü gibi geliyor bana...O korkunç gerilimden, ürkütücü atmosferden, hayatın amaçlarını yeniden yakalayarak çıkıyorum...İdeallerimi revize ederek onlara yeniden kavuşuyorum...Kutsadığım değerlerin “kuşaklar boyu devam ettirilecek manevi vurgularını“ başka insanlara ve gelecek kuşaklara aktarmaya girişiyorum...O anda, bir zamanlar, elimden mesleğimi alarak “beni yalnız ve biçare bırakmaya çalışanların“, aslında onu başaramayarak kendilerinin yalnızlaştıklarını fark ediyorum...Temiz yüreğimden, fışkıran sevgi, merhamet, doğruluk, dürüstlük, hak yememe ve insanları ezmeme üzerine kurulu, kutsanmış ideallerimin, şimdi “çoğalarak“ mütevazı bir konvoy halini aldığını görüyorum...***Biz çoğalıyoruz;Onlar yalnızlaşıyorlar...Yalnızlık, kimseler tarafından paylaşılmayan idealler demektir...Yalnızlık, insanlık için varolan kutsal bir hedefin kalmaması demektir...Yalnızlık fiziksel değil; ruhsal ve kalbidir...Çok uzun yıllar sonra, çoğul gelerek bana operasyon yapanların şimdi “yalnızlaştığını“ görüyorum...Bizlerin ise “çoğalarak gelmekte olduğumuzu“ fark ediyorum...Gloria filminin finali bu kadar güzel değil...Fakat finaldeki unutulmaz “Gloria“ parçasını dinlerken, kendi paylaşılmış kutsal ideallerinizi görebilir, “yalnız olmadığınızı“ hissedebilirsiniz... Parçadaki melodi şimdi içimi vuruyor;“Gloria...”*****YAŞAMIN NE OLDUĞUNU ÖLÜMDEN KISA SÜRE ÖNCE KEŞFEDERİZ- “İnsanların çoğu, ölümlerinden kısa süre öncesine kadar, yaşamın gerçekte ne olduğunu keşfedemez...Gençken günlerimizi, toplumsal beklentileri karşılamak için çaba harcamakla geçiririz...Yaşamın büyük hazlarının peşinde koşmakla öylesine meşgul oluruz ki; yağmurlu bir günde çocuğumuzla parkta çıplak ayak dans etmenin, bahçeye gül ekmenin ya da güneşin doğuşunu izlemenin değerinin farkına varmayız...” diyor Robin Sharma;-”En yüksek dağları fethettiğimiz, ama kendimize hakim olamadığımız bir çağda yaşıyoruz...Daha yüksek binalarımız var, fakat sabrımız yok...Daha tutkuluyuz, ama daha mutsuzuz...Zihinlerimiz daha dolu, ama yaşamlarımız boş...Yaşamın anlamını ve onun içindeki değerli rolümüzü keşfetmek için ölüm döşeğinde olmayı bekliyoruz...”

Devamını Oku

Mutsuz insanların ülkesi...

7 Haziran 2014

-”Mutluluğun sırrı basittir...” diyor Robin Sharma;-”Yapmayı sevdiğiniz bir şeyi bulun... Tüm zihin gücünüzü, tüm enerjinizi bu sevginize yöneltin...Bolluk yaşamınızdan adeta akacak ve tüm arzularınız kolayca yerine gelecektir...” Bu ülke “mutsuz” bir ülke...Bu gerçeği, bu ülkede yaşayan insanlar kendileri de itiraf ediyorlar...-”Biz mutsuzuz...” diyorlar... Dünya kamuoyu araştırma kuruluşları çeşitli ülkelerde yaptıkları araştırmaların sonuçlarını yayınlarken,“Türkiye’de yaşayan insanların çoğunluğunun kendilerini ‘mutsuz’ addettiklerini” açıklıyorlar...***Oysa Robin Sharma isimli guru mutluluğun sırrının çok basit olduğunu söylüyor:-”Sevdiğiniz bir şey bulun ve tüm enerjinizi bu sevginize yöneltin... Bolluk yaşamınıza akacak, tüm arzularınız yerine gelecek...”Bu basit şeyi yapamıyor buranın insanları... Kalpten sevecek bir şeyi bulmuyorlar... Yaşamlarını o sevdikleri şeye yöneltemiyorlar...Enerji ve zihinlerini sevdikleri şeye yöneltmedikleri için mutluluğu yakalayamıyorlar...Mutluluğu yakalayamayınca; mutlu olmak için başkalarının mutsuz olmalarından medet umuyorlar... ***Başka insanların mutsuzluk halleri, onları herkesin gözünde başarısız kılıyor...Böylece başkalarının başarısızlığı ‘mutsuz insanları‘ rahatlatıyor ve mutlandırıyor...-”Bak onlar bizden daha başarısız ve mutsuz...” diyerek göreceli bir züğürt tesellisinden medet umuyorlar... Bu aslında bir “Yengeç Sepeti”Yavuz Özkan Yengeç Sepeti filminde; başlarda mutlu bir aile tablosu oluşturan bireylerin, bir süre sonra kendi iç çatışmaları ve bireysel sorunlarının su yüzüne çıkmasıyla ‘birbirlerine yönelik ağır hesaplaşmalara dönüşen hayatlarını’ anlatır...***Aynı sepete konan yengeçlerin birbirini yedikleri gibi, mutsuz insanlar da ‘yengeç refleksi’ göstererek, birbirlerini yerler o filmde... Türkiye de “Yengeç Sepeti” gibi, insanların aynı sepette aç kalmamak için birbirini yediği bir ülke... Kendi iç sorunlarını, hesaplaşmalarını, mutsuzluklarını ‘başkalarını yok ederek, üstüne giderek, biçare bırakarak’ dengelemeye çalışıyorlar, bu coğrafyada insanlar...‘Sevdiği bir şeyi bulamayıp, zihin gücünü ve enerjisini sevdiği şeye veremeyen Yengeçler Ülkesi burası...Aynı sepette, türdeşlerini öldürerek yaşıyorlar onlar...HAGİ’NİN YANINDAKİ KÜÇÜK ROMEN KIZ BİR NUMARA’YA GİDİYOR...Dün akşam Roland Garros’u izliyorum...Finalde toprak kortlarda, eski başarısızlıklarını aşıp son yıllarda başarıdan başarıya koşan Rus Sharapova var...Bu turnuvayı kazanırsa, bugüne kadar kazandıklarıyla teniste toplam 30 milyon euro’luk ödülle, dünyanın en fazla kazanan ikinci kadın tenisçisi olacak...3 numarada maç öncesi; Venus Willams’ı geçerek 2 numaraya çıkacak, para ödülü açısından...Önünde bir tek Serena Williams kalacak...***Sharapova, bildiğimiz Sharapova...Mükemmel fiziği, güzelliği, 4 yaşından beri oynadığı tenisi, şampiyonlukları ve tenis dışında kazandığı paralarla en fazla tartışan isimlerden birisi...Oysa Sharapova’nın karşısına çıkan, tenis kortlarında son zamanlarda çok sık gördüğüm finalist kız benim daha çok ilgimi çekiyor...Onun ismi Simona Halep...22 yaşında bir Romen kızı o...Sharapova karşısında inanılmaz bir maç çıkartıyor...İlk seti 6-4 Sharapova kazanıyor...İkinci seti ünlü şampiyonun elinden 7-6’yla alıyor Simona...Son sette arka arkaya birbirlerinin servislerini kırıyor tenisçiler...***Sonunda Sharapova, tecrübesini konuşturup final setini 6-4 kazanıyor ve üç saatlik maçı alıyor...Şampiyon Sharapova; fakat Romen Simona Halep çok daha fazla alkış alıyor inanılmaz mücadelesiyle, Fransız tenisseverlerden...Hagi ünlü bir futbolcuyken, Simona küçük bir kız...Hagi’nin yanında ünlü futbolcuyla resim çektiriyor o tarihlerde...O resimler bugün eski günlerin hatırası olarak yayınlanıyor...Babası Romanya’da futbolcu Simona’nın...Şimdi bu harika kız, bütün dünya kortlarında fırtına gibi esmeye hazırlanıyor...Romanya dünya çapında bir tenisçiyi kortların huzuruna çıkartıyor...Türkiye; Arda’yla yakaladığı başarının tesellisinde; “Yengeç Sepeti” filmini ulusça oynamaya devam ediyor...PELİKAN DOSYASIÖnceki gece “Pelikan Dosyası” filmini, üçüncü kez izliyorum...Julia Roberts’ın “Ucu Beyaz Saray’a uzanan üst düzey hukuk adamı cinayetlerinin” şifresini çözdüğü ve bu yüzden derin devletin suikast hedefine girdiği bir hukuk öğrencisini canlandırdığı muhteşem filmin içinde kayboluyorum...Elbette benim daha çok ilgimi çeken, Denzel Washington’un oynadığı hukuk öğrencisinin cinayetleri ortaya çıkartmak için işbirliğine başvurduğu Washington Post muhabiri...***“Sadece gazeteci ve iyi gazeteci” olan bir Amerikalı gazetecinin, büyük bir skandalı ortaya çıkartmak için başvurduğu meslek trikleri, kaynağını koruma ve hedefi bozma yöntemleri, bütün duygularımı altüst ediyor...Acaba; çevremdeki gazetecilik hiçbir zaman salt gazetecilik değildi de; ben nahif ve şizofrenik yaşadığım için öyle hissettim kim bilir?..Yine de 35 yıl yaptığım bir meslekte, filmlerde bile kalsa, “muhteşem gazetecilik örneklerini izlemek” beni hüzünlü bir mutluluğun çekim alanına sokuyor... ***Amerikan Başkanı’na seçim kampanyasında 4 milyon dolar bağış yapan petrol arama şirketinin, sondaja çevre nedenleriyle izin vermeyen yargıçların ikisini öldürmeleriyle başlıyor film...Bunun, Başkan’ın yakını milyar dolarlık firma tarafından yapıldığını bilebilecek hiç kimsecikler yok etrafta...Bir hukuk profesörünün sevgilisi olan hukuk öğrencisi Julia Roberts’ın dışında...Onun safiyane öğrenci ve araştırmacı dürtüleriyle hazırladığı dosyayı, hukuk profesörü sevgilisi FBI’daki arkadaşına veriyor...Ve öldürülüyor...Eline dosyayı alan, yok ediliyor filmde...Muhteşem bir film, muhteşem bir oyunculuk, muhteşem bir gazetecilik ve hukukçuluk...Sanal olsa bile; sanki gerçekmiş gibi insanı mutlu etmeye yetiyor...

Devamını Oku

Haziran korkusu...

7 Haziran 2014

Yaşamımın en heyecanlı ayıydı Haziran...Okul biterdi...Önünde koskoca bir yaz tatili olurdu...Ölüm gibi Kaf Dağ’ının arkasındaydı, yeniden başlayacak okul günleri...Bütün bir Haziran koşulacak, oynanacak, akşam sekiz buçuk dokuzlara kadar, kukalı saklambaç hatırına sokakta kalınacaktı...Annelerin babaların bir şey diyemediği, demeyi içine sindiremediği tek aydı Haziran...-”Derslerden uzak kalma, üstünden geç, biraz bak...” bile diyemezdi annesi Haziran ayında...Onun için Ağustos ayını beklemek zorundaydı... Haziran’ın ilk günlerinde Ağustos bile Kaf Dağ’ının arkasında görünürdü çocuğun gözüne...Futbol oynardı, saatlerce...Basketbol...Kukalı saklambaç...Parasına misket...***Sonra Haziran ayları yavaş yavaş bulutlanır oldu gözünde çocuğun...Lisede birde ilk kez tek dersten ikmale kaldı...İkmale kalmak demek; “oyun oynarken, oyunun en heyecanlı yerinde bile ders çalışmamın hatırlatılması“ demekti onun için...İkmale kalmaktan değil, ikmal üzerinden yarattıkları psikolojik baskıdan sıkılırdı...İkmali veremezse “sınıfta kalacak ve ikinci defada okuldan atılacak“ korkusu yaratırlardı...Zaten çocuğun yaşadığı ülkede, çocuklar, büyükler ve büyükleri yönetenler, hep beraber “korku duygusu beyinlere şırıngalanarak, kalplere salınarak“ yönetilirlerdi...Üzerilerine “korku“ salınmayan hiçbir şey yoktu hayatlarında...Ortadoğu “korku“ demekti...Korkuyla yönetmek, korkuyla adam etmek, korkuyla adam ettiğini sanmak demekti...***İkmali veremezsen, sınıfta kalırsın...İki defa sınıfta kalırsan okuldan atılırsın...Serseri olur, işsiz kalırsın...Herkes seninle alay eder...Derslerin iyi olmazsa, öğretmenden azar işitirsin... Sınavı veremezsen, üniversiteye giremezsin, adam olamazsın...“Korku“ hayatlarının bir parçasıydı...“Korku salgılayarak“ ne yapması gerektiğini öğrenirlerdi...Okulda, işyerinde, hayatta... ***Lise ikide tam 5 dersten Haziran’a kaldı çocuk...Bir sene öncesinin “ikmal ve çakma korkusunun yarattığı psikolojik baskının“ ürküntüsüyle; Haziran’da hepsini verdi, ikmale ders bırakmadı...Lise sona geldiğinde ise, üzerinde yaratılan korkuyu atabilmek için; senenin ortasından “o yıl üniversiteye gitmeyeceğini“ ilan etti çocuk:-”Liseyi bitirip, bir yıl dinleneceğini“ söyledi üniversite öncesi... “Sınavda hiçbir soruyu yanıtlamayacağı“nı deklare etti... Manen ve maddeten çok yorulduğunu söyledi daha 16 yaşını sürürken...***Yaptığı deklarasyon; “üzerinde yaratılacak üniversiteye giremezsen, işsiz kalır, 13. dereceden memur olursun“ korkusunu bertaraf etme yöntemiydi...Aklınca üniversiteye o yıl baştan girmeyeceğimi ilan ederek, “üzerinde yaratacakları korkudan muaf tutuyordu...” kendini...Zavallı çocuk!..“Korkmamak için yaptığı deklarasyon“a, bağlı kalmak adına, üniversite sınavında soruları cevaplamadan salondan ayrılacaktı...***Deklarasyonuna sadık kalmış, böylece “aylaklar“ sınıfına gönüllü olarak dahil olmuştu... “Haziran korkusu“nu 1976 yılında böyle aşmıştı! çocuk!..Ertesi yıl üniversiteye girmeyeceğinden, tek dersten kaldığı ikmalinde, annesiyle babası başında boza pişiremeyecekti artık...Korku’dan eser kalmamıştı...O yıl üniversiteye gitmeyecekti... Üzerine bulaştırılmaya çalışılan korkuyu baştan bertaraf etmişti...***Çocuk; okul bittiğinde bu korkuların. bir daha geri gelmemek üzerine biteceğini düşünürdü o günlerde...Lise bitecek, 18 yaşına gelinecek, reşit olunacak ve artık kimsecikler başında boza pişiremeden, özgür, mutlu ve huzurlu bir hayatın kapısını aralayacaktı...O günlerde, bütün toplumun bir habis gibi korkuyla yönetildiğini bilmiyordu çocuk...Korkuyla yönetilen, o insanların gün gelip kendilerinden sonraki kuşakları ve yönettikleri toplulukları da “korku“ üzerinden yöneteceğini, ayar vereceğini, cezalandıracağını hiç aklına getirmemişti...“Korku“ habisi sonrasında da bütün bir toplum üzerinde sürdü gitti...Üniversite yıllarında “ölüm“le korkuttular ve “öldürdüler“ onları...İş hayatına girdiğinde ağır ve kesif bir “haber atlama“ korkusu yaşattılar onlara...Haber atlarlarsa, işten de atılırlardı...İşten atılma korkusu, haber atlama korkusuyla atbaşı gitti...Yıllar yılları kovaladı...“Korku“nun çocuğun bilinçaltına aşılandığı günlerin üzerinden neredeyse 50 yıl geçti...***Yine bir Haziran ayında; toplumun dört bir yanından buram buram fışkıran “korkuya“ bakıyordu şimdi çocuk...Gelecek korkusu, işten atılma korkusu, ölüm korkusu, hapis korkusu ve daha nice korkular toplumu dört bir yanından sarmaktaydılar...Bir zamanlar yaşadığı ikmal ve sınıfta kalma korkusunun; bu kadar “basit ve nahif“ bir korku olarak kalabileceğini tahmin etmemişti hiç...Bugünleri görünce; o günler bile nostaljik bir sıcaklık yaratıyordu içinde...Büyük ve küçük bütün çocuklar zavallıydılar bu coğrafyada...Hep “korku“yla yaşayacaklar, hep “korku“yla adam olmaya çalıştırılacaklardı...”Bu makus talihin kırılacağı günler, henüz çok uzaklardaydı...“OLAĞANÜSTÜ OLMAYI VAROLMA BİÇİMİNİZ HALİNE GETİRİN...”-”En iyi fikirler, genellikle en çok rahatladığınız anlarda ortaya çıkar...” diyor Robin Sharma...-”Çalışmadığınız saatlerin güzelleştirilmesi, çalıştığınız saatleri inanılmaz derecede etkili kılar...Kendilerini iyi hisseden insanlar, büyük ve kayda değer işler başarırlar...Bunun karşılığında mükemmelliklerini daha üst seviyeye ulaştırırlar... Olağanüstü olmayı varolma biçiminiz haline getirin...Bunu her zamanki haliniz yapın...”***Robin Sharma’nın dedikleriyle, “korku aşılayarak yönetilen toplumları“ bir kıyaslayın...Korku üzerinden, bir insanın olağanüstü özelliklerini ortaya çıkarma şansınız olur mu?..Ondaki mükemmelliği, onu sürekli tedirgin ederek sağlayabilir misiniz?..Bir toplumun olağanüstü muhteşem özelliklerini; onu korkutarak ortaya çıkartabilir misiniz?..Yapabilir misiniz bunu?..Konuşsana, anlatsana onlara Abidin!..

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı aday senaryoları... Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı ve sonrası...

6 Haziran 2014

Siyasette son raunda geliniyor...Dün birbirinden çok uzakta bulunan iki siyasi figürün birbirlerini izlerken yaptığı açıklamalar ilginç bir şekilde çakışıyor...Dikkatli bakamayan gözler için, iki siyasi lider ve figürün aynı saatlere denk düşen açıklamalarında bir hikmet aramak abes...Oysa muhalefetin yeni “Cumhurbaşkanı adayı“, siyasetin Türkiye’de yeniden dizayn edilmesinde çok önemli bir rol oynayacak...Daha bu turlar hiç ortada yokken, hatta 30 Mart seçimleri bile yapılmadan, çok önemli saydığım bir yazı yazdım...-”Baykal’a dikkat...” dedim...Tayyip Erdoğan yerel seçimlerde yüzde 38-42 aralığında kalsaydı, Deniz Baykal; Devlet Bahçeli üzerinden aday gösterilip, Tayyip Erdoğan yerine Cumhurbaşkanlığı’na rahat gidecekti...***Ama seçimlerde sonuç muhalefetin istediği gibi olmadı...Tayyip Erdoğan yüzde 45 oy aldı...Bu sonuçlardan sonra Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması ihtimali çok arttı...Erdoğan adaylığını koyarsa, seçimleri kazanacak...Bu konuda pek bir tartışma yok...***Tartışma şurada...Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olunca, partiyi kime bırakacak?..Bırakacağı kişi, AKP’yi toparlayabilecek mi?..İl yönetimleri arka arkaya istifa eden, ya da ettirilen partide, Tayyip Erdoğan sonrası birlik nasıl sağlanacak, seçimler nasıl kazanılacak?..Anayasa değiştirecek çoğunluk AKP için imkansızdan nasıl imkanlı hale getirilecek?..Bu soruların cevabı yok...AKP açısından Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nın önündeki esas handikap bu...***Buna karşın, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na aday çıkmaması halinde ne olacak?.. Abdullah Gül çıkarsa seçilebilir...Gül çıkmazsa, bir başka adayın muhalefetin güçlü adayına karşı seçilmeme ihtimali yüksek...Bu da “AKP adayı seçimi kaybetti“ propagandasına neden olacağından, iktidar partisini sıkıştıracak...Bilinen tek şey, Tayyip Erdoğan aday olursa, Cumhurbaşkanı seçileceği...Ancak bu sonuç çoğu kişinin şimdiden göremediği bir “ihtiyacı“ gündeme getirecek...Tayyip Erdoğan’dan boşalan yerde Türkiye’nin lideri kim olacak?..*****İKİNCİ BAYKAL-SARIGÜL SAVAŞI...Dün kader CHP’nin genel başkanlığı için savaşan iki eski siyasi rakibi, yine karşı karşıya getiriyor...Mustafa Sarıgül dün İngiliz parlamentosunda bir konuşma yapıyor...Konuşmanın manşete çıkan ilginç bir vurgusu var...Şöyle diyor Mustafa Sarıgül:-”Ortak aday ortada kalır... Ortak adayın sahibi olmaz... Ortak adaya kimse destek vermez...”Mustafa Sarıgül gibi tecrübeli bir politikacı, İngiliz parlamentosu gibi kırk yılda bir geldiği yerde vurgu yapmak için, bula bula ortak aday konusunu bulması ilginç...“Ortak aday ortada kalır“ demesi ve ortak adayı hedefe oturtması çok manidar...Sarıgül açıkça; “Deniz Baykal’ın aday gösterilmesinin önünü tıkamayı amaçlıyor...” İngiltere’de...İngiliz parlamentosunda...***Kaderin ilginç bir tesadüfü...Aynı saatlerde, Deniz Baykal da aylardır sürdürdüğü suskunluğu bir anda bozuyor...-”Toplumun değişik çevreleriyle fikir alışverişi ve görüşmeleri ortak Cumhurbaşkanı adayının bizzat kendisi yapması gerekir... Yöntem yanlış...” diyerek; kendini ortaya atıyor... Baykal’ın sözleri ve mesajı çok açık;-”Benim aday olduğumu açıklayın... Eski Cumhurbaşkan’larıyla, toplumun sivil toplum önderleriyle, değişik katmanlarıyla görüşmeleri aday olarak bizzat ben yapayım... O zaman bu görüşmeler kamuoyunda etkili olur... Zaman kısaldı... Çıkacak aday için kendini ortaya koyma zamanı kalmıyor...”***Baykal kendisi üzerinde bir zemin yoklandığının farkında...Eğer adı üzerinde mutabakat olursa; bunun bir an önce yapılmasını istiyor ki, ön alabilsin...Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığının açıklanmasından sonra kendi etkisinin azalacağını düşünüyor...***Her zaman olduğu gibi, Mustafa Sarıgül; Baykal ne düşünüyorsa onun tersini düşünüyor...Sarıgül Baykal’ın Cumhurbaşkanı adayı olmasını istemiyor...Ortak aday çıkmasının önünü kesmeye çalışıyor...Esasen Sarıgül, Tayyip Erdoğan’ın sorunsuz bir şekilde Cumhurbaşkanı seçilmesini ve siyasetin rahatlamasını istiyor...Biliyor ki; Tayyip Erdoğan’sız bir seçimde, “kendi ismi Türkiye’nin liderliği için gündeme gelecek...”Bunun ittifakları ve zemini mevcut...Tayyip Erdoğan varken, bu hiçbir zaman mümkün değil...Mustafa Sarıgül, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkmasını ve boşalan ortamda, CHP’nin başına geçerek olası bir koalisyonun temellerini atmaya çalışıyor...Sarıgül’ün kafasındaki koalisyon genel seçimler sonrası AKP’li ve AKP’siz olabilir...MHP’li veya MHP’siz olabilir...Her halükarda yeni siyasi tablonun içine kendisini de yerleştiriyor Sarıgül...*****İŞ DÜNYASININ ZİRVELERİ CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ İÇİN NE DÜŞÜNÜYOR?..Bu inanılmaz satrançta, iş dünyanın krem de la kreminin bir kesimi de, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkmasına sempatik bakıyor...İsmini şimdi speküle etmek istemediğim bu kesime göre; Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkması, Türkiye’yi rahatlatacak...Bir yıl sonraki genel seçimlerde, yeni adayların çıkmasının önünü açacak...Mustafa Sarıgül de bu adaylardan elbette birisi...AKP içinden ise Ali Babacan ismine dikkat...***İş dünyasının krem de la krem’inin bir başka kesimine göre ise, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na çıkmamalı...Çıkartılmayarak yenilgiye uğratılmalı...Yenilgiye uğratılarak yeni adayların önü açılmalı, muhalefete ivme kazandırılmalı...İş dünyasının zirvelerinde bu iki görüş ve strateji çarpışıyor...864 rakımlı tepe, adına yakışır bir şekilde, bütün Türkiye’nin üzerine hesap ve strateji yaptığı bir tepe niteliğine bürünüyor...

Devamını Oku

Bayram kutlaması yapılmıyor...

4 Haziran 2014

TÜRKİYE’DEKİ İKİ FRANSIZ OKULUNDA, TÜRK ÖĞRENCİLER RESMİ BAYRAMLARI KUTLAYAMIYORLAR... CUMHURİYET BAYRAMI, 23 NİSAN VE 19 MAYIS’TA ÇOCUKLARA TATİL HAKKI VERİLMİYOR...Uzun yıllardır tanıdığım arkadaşım; ilkokula giden çocuğunun; 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda okulunun tatil olmadığını söylüyor bana...Şaşırıyorum,-“Nasıl yani?..” diyorum...-“Okul Fransız mektebi Pierre Loti... Fransız eğitim sistemine bağlı... Fransa’da 23 Nisan tatil olmadığı için burada da olmuyor...”Tabii 19 Mayıs ve 29 Ekim için de geçerli bu uygulama...***-“Böyle bir şey yapamazlar ki ama...” diyorum...-“İnsan haklarına aykırı...”Arkadaşım bu uygulamanın okulca gerekçe gösterilen nedenlerini açıklamaya kalkıyor...-“Türkiye’deki diğer Fransızca eğitim veren okullarda bu uygulama yok... Ama İstanbul ve Ankara’daki Fransız Eğitim Bakanlığı’na bağlı faaliyet gösteren Pierre Loti ile Ankara’daki Charles De Gaulle lisesi, Türkiye’de dini olmayan resmi bayram günlerini, tatil yapmıyor... Okul devam ediyor... 23 Nisan’da ben çocuğumu göndermesem de okul devam etti, çocuk derslere gitmemiş oldu...”***Emin olmak için arkadaşıma bir daha soruyorum...-“Bu okullarda Türk öğrenci sayısı fazla değil mi?..-“Evet, okullar Türk öğrenci dolu...”-“Öğrencinin kendi memleketinde yasalarla belirlenmiş, resmi tatil gününde, okula gelmesini istemek, insan haklarına aykırı bir durum değil mi?.. Okulun Fransız eğitim sistemine bağlı olması, Türkiye’de faaliyet gösterirken, Türk öğrencilerin resmi tatil günlerinde okulda eğitim almalarını zorunlu tutmak anlamına gelmez ki... Bu memlekette eğitim yapan Türk çocukların, 29 Ekim’de, 23 Nisan’da ve 19 Mayıs’ta tatil olmaları ve okula gitmemeleri hakları...” diyorum...***Arkadaşım;-“Ama dini bayramlarda Ramazan ve Kurban Bayram’larında, okul tatil oluyor...” diyor...-“Onda da olması lazım, 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs’da da...” diyorum...Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Dışişleri Bakanlığı’nın, kendi ülkesinde eğitim yapan bir eğitim kuruluşunda Türk öğrencilerin bu hakkına saygı gösterilmesi için, gereken girişimleri yapacağını umuyorum...Bu konu, bir Türk’lük ya da etnisite meselesi değil... Bir insan hakları sorunu...Bu ülkenin çocukları, İstanbul’da Ankara’da Fransız mektebine gidiyor diye, kendi ulusal bayramlarından mahrum olamazlar...Bunu dünya çapında cumhuriyetçiliği ile öğünen bir ülkenin; Fransa’nın bir okulunun yapması daha da üzücü...***Bu konuşmadan sonra bir hüzün kaplıyor içimi... Hayat öğretici ve garip tesadüfleri gazetecilik hayatımda hep Fransa’yla ilgili karşıma çıkartıyor... Oysa Fransa ve Paris hayatımda Türkiye’den sonra en sevdiğim ülke, en rahat ettiğim şehir, anılarıyla hayatıma rota çizmiş bir megapol...Buna karşın en acımasız ve garipsediğim olaylar, meslek hayatımda Fransa’dan geliyor...Ben kendi memleketimden sonra en sevdiğim şehrin ve ülkenin uygulamalarına aktif olarak karşı çıkmamın, hüznünü yaşıyorum... ***12 Eylül 80 darbesi sırasında Milliyet Gazetesi’nde genç fakat çarpıcı haberlere ve manşetlere imza atan cıva gibi bir muhabirdim...Çok sevdiğim bir arkadaşımın, çok etkin bir konumda olan diplomat babasından “Türkiye’nin Fransa’dan bütün ithalatı durdurduğunu“ öğrenmiştim...Haberi aldığım andan itibaren elim titremeye başlamıştı...Türkiye Ermeni meselesinde Fransa’nın olumsuz tutumundan dolayı, Fransız firmalarından bütün ithalatı durdurmuştu...Bu habere manşet kelimesi yetmezdi...Ertesi günü yer yerinden oynardı... Gençtim; böyle bir haberin Milliyet gibi bir gazetede manşetten yayınlanmasının sonrasında çıkacak spekülasyonları nasıl kaldıracağımı bilemiyordum...Haber doğruydu, arkadaşımın babasının bana yalan söylemesi için hiçbir neden yoktu... Kendi oğlu gibi severdi beni...Ne ki içimi kurt kemiriyor, “ya yalanlarlarsa ne yaparım“ diye mesleğimin en keskin virajlarından birini yaşıyordum...***Haberi yazdım gönderdim...İstanbul’da gazete ayağa kalkmıştı...Haberi birinci sayfadan manşete taşıyorlardı...Gazetenin Ankara temsilcisi Orhan Tokatlı; gece 22’de bakanı arayıp çek etti...Bakan Sermet Pasin; haberi duyunca telefonda irkildi;-“Nereden duydun bu haberi Tokatlı?..” dedi... Orhan Tokatlı soruyordu;-“Doğru mu haber sayın bakanım?..”Cevap 12 Eylül günlerinin özeti gibiydi...-“Nereden duydun bu haberi Tokatlı?..”Sonunda Tokatlı duyacağını duymuş; telefonu kapatmıştı...Bana dönmüş;-“Hiçbir şey söylemiyor... Nereden duydun deyip duruyor... Demek ki haber doğru... Manşet yapıyoruz dedim Bakan’a...” diye konuşmuştu...***Akşam saatlerinde ben de Fransız Büyükelçisi’ye konuşmuştum... Beyaz saçlı kurt bir diplomattı...Beni rezidansında ağırlamış; -“Yok böyle bir şey nereden çıkartıyorsun?.. Genç bir gazetecisin...Yanlış bir haber meslek hayatını mahveder...” demişti...Bende şüphe uyandırmış, acaba haberim yanlış mı diye karnıma ağrılar sokmuştu...Amaç, beni haberimle ilgili şüpheye düşürüp, haberi yazdırmamaktı...Rahmetli Orhan Tokatlı haberi bakandan teyid edince, yazmıştım gönül rahatlığıyla...Gece kutlamak için Tokatlı bizi, “içmeye götürmüştü...”Arka arkaya şarap kadehlerini deviriyordum... Birkaç haftaya kadar Atina’ya gidecektim... Mesleğimin, gençliğinde ve zirvesindeydim...***Ertesi sabah, gazetede haber yoktu...Fransız büyükelçisi ve ekonomiden sorumlu Bakan birlikte, 12 Eylül rejiminde haberi sansürlemişlerdi...Gece vakti matbaaya geçilen bir teleks mesajında “kamu yararı açısından, haberin yayınlanmaması, aksi halde, gazetenin dağıtımının durdurulacağı ve sorumlular hakkında cezai işlem yapılacağı“ söyleniyordu...12 Eylül darbesinde Milliyet gazetesine yapılan sansür, o günkü Fransız Büyükelçisi’nin girişimi ve Devlet Bakanı Sermet Refik Pasin’in inisiyatifiyle gerçekleşmişti...Demokrasi kahramanı, demokrasinin beşiği ülkelerin, iş çıkarlara geldi mi askeri rejimlerle nasıl ittifak yapabileceğini 80 darbesi esnasında gencecik bir gazeteciyken görmüştüm...***Haberimin sansür yemesine, genç gazeteci rüyalarımın kesintiye uğramasına rağmen, ne Fransa’dan nefret ettim, ne de Paris’i en hatırlı şehrim olarak saymaktan vazgeçtim...30 yıl önce 30 yıl sonra...Yine bir Fransa haberi...Ve Türkiye’deki Fransız mektebinde, Türk çocuklara resmi Türk Bayram’larında tatil yapma hakkının verilmemesi, bayramlarını kutlamalarına olanak tanınmaması ve Fransız müfredatının resmi bayram günlerinde hiçbir şey olmamışcasına devam etmesi...Milliyetçiliği geçtim...Dünyanın hiçbir yerinde insan hakları bunu kabul etmezdi...30 yıl önce... 30 yıl sonra...Bu kez de, Türkiye’deki iki Fransız okulunda uygulama haberi önüme düşmüştü...Yazmamazlık edemezdim...Yazmasaydım, kanımda dolaşan Fransız yazarlar Jean Paul Sartre’la ve Albert Camus’nün varoluşçu ruhlarına ihanet etmiş olurdum...Yazacak ve insan haklarına uygun bir şekilde demokratik davranılmasını isteyecektim...Bu sefer 30 yıl önce 24 yaşındayken yaptığım gibi, Fransız büyükelçisini aramadım...O bu haberi bugün Vatan gazetesi’nden öğrenecek... Ne olur ne olmaz!..Aramamak ve haberi çek etmeye kalkmamak daha doğru...Nasıl olsa haber doğru...Ve ben geçen sefere göre 30 yıl daha tecrübeliyim...

Devamını Oku

50 dolarlık banknot...

3 Haziran 2014

Ünlü bir konuşmacı, seminerine 50 dolarlık bir banknotu izleyicilere göstererek başladı...-”Elimde tuttuğum 50 doları kim ister?..” dedi... -”Parmak kaldırsın...” Salonda yaklaşık 200 kişi vardı...Eller havaya kalkmaya başladı...Salondaki dinleyicilerin hepsi 50 dolarlık banknotu istiyorlardı...***Konuşmacı; bunun üzerine 50 dolarlık banknotu aldı ve avucunun içinde iyice buruşturdu...Para kırışık, buruşuk bir hal aldı...Bu haliyle, doğru düzgün ütü tutulmadan, 50 dolarlık banknotu alışverişte kullanmak bile kolay değildi... Konuşmacı; kırışık, buruşuk 50 doları tekrar parmaklarının ucuna aldı ve havaya kaldırdı.-”Söyleyin bakalım...” dedi...-”Şimdi kim bu kırışık, buruşuk 50 doları ister?..”Salondaki dinleyicilerin hepsi, bir kez daha parmaklarını kaldırdılar...Paranın buruşması bir şey ifade etmiyordu onlar için...Hepsi 50 doları kırışık da, buruşuk da olsa istiyordu...***Bunun üzerine konuşmacı, gösteriyi iyice şiddetlendirdi...50 dolarlık banknotu yere attı...Ayakkabılarının altıyla banknotun üzerine bastı, ezdi, banknotu kirletti...Biraz önce kırışık, buruşuk bir hal almış olan banknot, bu sefer tozlanmış, kirlenmiş, elle tutulamaz bir hale gelmişti...Konuşmacı yine oralı olmadı...Ayakkabısının altında ezilmiş olan banknotu yerden aldı...Parmaklarının ucuyla elinde tuttu, havada salladı ve izleyicilere sordu:-”Şimdi bu kirli, tozlu, pis, kırışık ve buruşuk 50 dolarlık banknotu kim almak ister?..”Salonda hiçbir değişiklik olmamıştı...Bütün eller yine havaya kalkmıştı...İzleyicilerin hepsi, buruşuk da olsa, kırışık da olsa, kirli, paslı, tozlu da olsa 50 dolarlık banknotu istiyorlardı...***Ünlü konuşmacı bunun üzerine şöyle dedi:-”Arkadaşlar burada çok önemli bir şey öğrendiniz... Görünen o ki, burada paraya ne yaptıysam, önemsemiyorsunuz... Onu istemeye devam ediyorsunuz... Çünkü benim 50 dolarlık banknota yaptığım şeyler, onun değerini düşürmediler... O hala 50 dolar sizin gözünüzde...***Hayatınızda çoğu zaman verdiğiniz kararlar veya hayat şartları nedeniyle, tıpkı bu 50 dolar gibi hırpalanabilirsiniz... Canınız acır... Yerden yere vurulursunuz... Kendinizi kötü hissedersiniz... Ancak ne olduğu ve ne olacağı önemli değildir... Hiçbir zaman değerinizi kaybetmezsiniz... Temiz ya da kirlenmiş; hırpalanmış ya da kırılmış hiçbiri önemli değildir...Önemli olan şudur,Sizin değeriniz aynıdır ve değişmeyecektir...Sizi sevenler sizin ne kadar değerli olduğunuzu her zaman bileceklerdir...Siz, sevenlerin ve değerinizi bilenlerin gözünde hiçbir zaman değer kaybetmeyeceksiniz... Kendi gözünüzde kaybetmediğiniz gibi...“Böyle dedi, ünlü konuşmacı...***Burçin Alpacar’dan aldığım bir öykü bu...Gözümün önüne 13-14 yaşlarımda çocukluktan gençliğe geçtiğim ilk günler geliyor...Aynanın karşısında kendime, çıkmakta olan bir iki sivilceme, alnıma düşen küçük kahkülüme, dalgalı saçlarıma baktığım, gözlerimle aynada kendimi seyrederken, ruhumla konuştuğum, o ilk gençlik günlerime gidiyorum...Bugün banyodaki aynada; kendisine hala aynı saflık, nahiflik, mahcubiyet ve masumiyetle bakan çocukla hala her şeyiyle aynı olduğunu fark ediyorum 40 yıl önceki silüetimin ve ruhumun...Aradan geçen 40 koca yıl, o çocuğun aynada gördüğü kendi ruhsal silüetini hiç değiştirmiyor...Gözlerini, bakışlarını, alnını, duruşunu ve en önemlisi kalbinin şeklini hiç değiştirmeden duruyor... ***O gün yaşadığı gençlik stresinden, baskılarından ve sıkıntılarından arda kalan endişeyle, bugün aradan geçen 40 yılın bagajlarıyla yüklenen yüzdeki “aynılığı“ fark ediyorum...Dehşet bir şey bu...***Alnımın iki yanına oturan iki çizgi var şimdi...İkisinin de arka arkaya olduğunu hatırlıyorum...Birkaç ay arayla Atina’da...Bir sabah banyoda aynaya bakmış, alnımın sol tarafında oluştuğunu gördüğüm derin ayrıktan korkmuştum...28 yaşındaydım...Birkaç ay sonra, aynı ayrığın biraz daha hafifini sağ tarafımda görmüştüm... O günlerde gazetedeki streslerin yaşattığı hırpalanma; alnımdaki ayrıkları hatıra olarak bırakmış ve zaman içinde hayatımdan kopup gitmişti...Amerikalı ünlü konuşmacının gösterdiği 50 dolarlık banknot gibi...Ezilmiş, horlanmış, hırpalanmış, kırıştırılmış, buruşturulmuş bir banknot gibi...Ne ki, konuşmacının söylediği gibi ben yine aynı banknottum...Ruhum aynıydı...Değerim aynı...Üstüne üstlük, 50 dolarlık banknottan farklı olarak, konferans salonunda beni isteyen ve istemeyenlerin sayısı beni ilgilendirmiyordu... Ben aynı ruh olduğumu biliyordum...Kendi gözümdeki silüetim ve değerim aynıydı...Ne bir milim artmış ne bir santim azalmıştı...Emindim...Ayna öyle söylüyordu...Ne acı vardı ne tatlı...Aynadaki silüet aynıydı...TARİFSİZ KEDERLER İÇİNDE...İstanbul’da Boğaziçi’ndeBir fakir Orhan Veli’yim...Veli’nin oğluyum...Tarifsiz kederler içinde...Rumelihisarı’nda oturmuşum...Oturmuş da bir türkü tutturmuşum...‘İstanbul’un mermer taşları,Başıma da konuyor, konuyor aman martı kuşları;Gözümden boşanır hicran yaşları;Erdal’ımSenin yüzünden bu halım.’İstanbul’un orta yeri sinema,Garipliğim, mahsunluğum duyurmayın anama,El konuşur sevişirmiş bana ne...Sevdalım...Boynuna vebalim!..İstanbul’da Boğaziçi’ndeyim,Bir fakir Orhan Veli;Veli’nin oğlu,Tarifsiz kederler içindeyim...(Ülkü, 1-2-1945)

Devamını Oku

Bir pazar öğleden sonrası...

2 Haziran 2014

Anneleri Pazar öğlen miniklerin tenis antrenmanlarına geldi...Darüşşafaka’da tenis hocasıyla; forehand, backhand, smash çalışıyorlar, boyları büyüklüğündeki tenis raketleriyle, yüzme sonrası...Tenis Hoca’sı;-“Oğluna dikkat edin...” dedi;-“Konsantrasyonunu kaybetmezse, ileride çok iyi tenisçi olur...”Antrenmanlarını seyrediyorum;Kız daha iyi vuruyor toplara...-“Seni doğru mu duyuyorum?..” diye soruyorum tenis hocasına...-“Evet...” diyor...-“Bu yaşlarda kız çocuklar erkeklere göre daha gelişmiş olurlar... Erkekler sonra aradaki farkı kapatıp, geçerler...”***Yarım saat önce, yüzme antrenmanında kız için Yüzme Hoca’sının söyledikleri aklıma geliyor...-“Bu kız gerçekten beş yaşında mı?.. Akıl sır erdiremiyorum...”Oysa ben hiç oralarda değilim...Annesine şöyle diyorum;-“Oynasınlar eğlensinler... Tenis oynayıp, yüzüp eğlensinler diye para ödüyorum... Büyük sporcu olmaları için değil... Oynarken bir şey öğrenerek eğlensinler... Sistematize olarak kendilerini geliştirsinler, oynasınlar, eğlensinler...”***Zaman içinde hayatın ne kadar değiştiğini fark ediyorum...Annem her yaptırdığı şeyde, bana derslerimde başarılı olacak bir şeyler öğrettirmeye çalışırdı...Oynamak, eğlenmek, ancak çok çalışılırsa, mola, ödül olarak yapılacak şeylerdendi...Zaman içinde eğitim anlayışının, çocuk yetiştirme seçiminin ne kadar değiştiğini fark ettim...Kim bilir belki de; kendi çocukluğumda “ne kadar oynamış olursam olayım, hep bir kısıtlanacak korkusu duyduğumdan“; çocuklarıma, oynama ve eğlenme konusunda olabildiğince cömert davranıyorum...Hayat ve öğretiler değişiyor zamanla... Kendi gittiğim Kolej’in çocuklarımın devam ettiği İstanbul şubesine; -“Spor yapsınlar, özgüven kazansınlar, İngilizce öğrensinler... Başka bir şey istemiyorum sizden...” demem o yüzden...Oysa annem ne iftiharlar, ne teşekkürler, ne matematik, fizik, fen, kimya, İngilizce” özel derslerinin bitmek bilmeyen maratonunda büyütmeye kalkmıştı beni...***Spordan sonra, uzun bir yemeğe çıkıyoruz... Bir anneleri bir babaları arasında, koşup duruyorlar, yemek yiyor, keyif yapıyorlar...Onları izlerken; son günlerde favori parçamı İphone’umdan indiriyorum...Kulaklığımı takıp, çocukları izlerken Orson Welles’i dinliyorum;“I know what it is to be young...(Ben genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum...)But you don’t know what it is to be old... (Oysa sen yaşlı olmanın ne demek olduğunu henüz bilmiyorsun...)Someday you’ll be singing the same thing... (Bir gün sen de aynı şarkıyı söylüyor olacaksın...)Time ticks away, so the story is told(Kayıp gidecek zaman, hikaye böyle anlatılacak...)***I’ve asked so many questions Of the wise men i met... (Çok sorular sordum; karşılaştığım bilge adamlara...)Couldn’t find all the answersNo one ; has, as yet...(Kimse daha Henüz bütün cevapları bulamamış...) There’ll be days to remember Full of laughter and tears...(Gözyaşı ve kahkahalarla doluHatırlanacak günler olacak...)After summer comes winterSo goes the years...(Yazdan sonra kış gelirÖylece geçip gider yıllar...)***So my friend lets make music together... (Öyleyse dostum; gel beraber müzik yapalım...) I’ll play the old; While you sing me the new...(Ben eskileri çalayım; Sen bana yenileri söylerken...)In time when your young days are over There’ll be someone, sharing their time with you...(Zamanla senin gençlik günlerin bittiğinde Seninle de vaktini böyle paylaşanlar olacak...)***İlk gençlik yıllarımdan beri, Orson Welles’in o tok ve hafif kısık sesinden, bu muhteşem parçayı dinlemekten müthiş keyif alırdım...Çocuklar oynarken, onları izledim...Orson Welles bana hayatın muhteşem döngüsünü anlatıyordu...Onbeş yaşından beri mırıldandığım o bölümü, ruhumun nakaratı olarak tekrarladım...-“So my friend; lets make music together...I’ll play the old; When you sing me the new...”“DÜNYANIN DÖNÜŞÜNÜ ANLAMLI KILAN KADINLAR...”“Affetmek için iki kişilik erdem lazım...Hem onu affetmek, hem de onu affettiğin için kendini affetmek...***Birçok insan dolu ağızla konuşamayacak kadar terbiyelidir...Ama aynı insanlar boş kafayla konuşmakta, sakınca görmezler...***Dünyayı döndüren kadınlar değildir...Ama o dönmeyi anlamlı kılan onlardır...***Hollywood fena değildir...Kötü olan filmlerdir...***Delikanlı sen yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsun...Fakat ben gençliğin ne olduğunu biliyorum...***Yalnız doğarız...Yalnız yaşarız...Yalnız ölürüz...Sadece sevgimiz ve arkadaşlığımız sayesinde, bir an için yalnız olmadığımız illüzyonunu yaratırız...”Orson Welles...***İkiz çocuklarımın doğum gününde; 6 Mayıs’ta; ancak onlardan 94 yıl önce dünyaya geldi George Orson Welles...2 yaşındayken, yetişkin bir insan gibi konuşabildi...3 yaşındayken her şeyi okuyabiliyordu...5 yaşındayken Shakespeare oyunlarını ezbere biliyordu...Kral Lear’ı tek başına oynuyordu...10 yaşında gazeteler “karikatürist, oyuncu, şair ve sadece 10 yaşında” diyordu onun için...Başrolünü oynadığı Citizen Kane (Yurttaş Kane) filmi, birçok eleştirmene göre, bugüne kadar yapılan gelmiş geçmiş en iyi filmdir...Dünyanın tüm zamanların en iyi filminin başrol oyuncusu, müzikte dünya klasikleri arasında en büyük yapıtlardan biri sayılan “I know What It Is To Be Young” şarkısını seslendiren sanatçı; bütün bu evrensel başarılarına rağmen, Hollywood’da yeterince tutulmadığını düşündüğü için Avrupa’ya göç etmek zorunda kaldı...Mezarı İspanya’nın Endülüs Özerk Bölgesi’nde bulunan küçük bir yerleşim birimi olan Ronda’dadır...Bazen şarkıyı mırıldanırken, Orson Welles’in hayatından kendine teselli bulurum...“Dünyanın en yaratıcı ve dahi insanlarına bu kadar anlayışsızlık ve hırtlık gösterildikten sonra, bizdeki bu hoyratlık belki kabul edilmese de anlaşılabilir...” diye...Orson Welles’in dünyaya geldiği günle; bugün arasındaki koskoca bir yüzyıl olduğu gerçeğini unutabilirsek eğer!..

Devamını Oku