Haberin Devamı
Yaşamımın en heyecanlı ayıydı Haziran...
Okul biterdi...
Önünde koskoca bir yaz tatili olurdu...
Ölüm gibi Kaf Dağ’ının arkasındaydı, yeniden başlayacak okul günleri...
Bütün bir Haziran koşulacak, oynanacak, akşam sekiz buçuk dokuzlara kadar, kukalı saklambaç hatırına sokakta kalınacaktı...
Annelerin babaların bir şey diyemediği, demeyi içine sindiremediği tek aydı Haziran...
-”Derslerden uzak kalma, üstünden geç, biraz bak...” bile diyemezdi annesi Haziran ayında...
Onun için Ağustos ayını beklemek zorundaydı... Haziran’ın ilk günlerinde Ağustos bile Kaf Dağ’ının arkasında görünürdü çocuğun gözüne...
Futbol oynardı, saatlerce...
Basketbol...
Kukalı saklambaç...
Parasına misket...
Sonra Haziran ayları yavaş yavaş bulutlanır oldu gözünde çocuğun...
Lisede birde ilk kez tek dersten ikmale kaldı...
İkmale kalmak demek; “oyun oynarken, oyunun en heyecanlı yerinde bile ders çalışmamın hatırlatılması“ demekti onun için...
İkmale kalmaktan değil, ikmal üzerinden yarattıkları psikolojik baskıdan sıkılırdı...
İkmali veremezse “sınıfta kalacak ve ikinci defada okuldan atılacak“ korkusu yaratırlardı...
Zaten çocuğun yaşadığı ülkede, çocuklar, büyükler ve büyükleri yönetenler, hep beraber “korku duygusu beyinlere şırıngalanarak, kalplere salınarak“ yönetilirlerdi...
Üzerilerine “korku“ salınmayan hiçbir şey yoktu hayatlarında...
Ortadoğu “korku“ demekti...
Korkuyla yönetmek, korkuyla adam etmek, korkuyla adam ettiğini sanmak demekti...
İkmali veremezsen, sınıfta kalırsın...
İki defa sınıfta kalırsan okuldan atılırsın...
Serseri olur, işsiz kalırsın...
Herkes seninle alay eder...
Derslerin iyi olmazsa, öğretmenden azar işitirsin... Sınavı veremezsen, üniversiteye giremezsin, adam olamazsın...
“Korku“ hayatlarının bir parçasıydı...
“Korku salgılayarak“ ne yapması gerektiğini öğrenirlerdi...
Okulda, işyerinde, hayatta...
Lise ikide tam 5 dersten Haziran’a kaldı çocuk...
Bir sene öncesinin “ikmal ve çakma korkusunun yarattığı psikolojik baskının“ ürküntüsüyle; Haziran’da hepsini verdi, ikmale ders bırakmadı...
Lise sona geldiğinde ise, üzerinde yaratılan korkuyu atabilmek için; senenin ortasından “o yıl üniversiteye gitmeyeceğini“ ilan etti çocuk:
-”Liseyi bitirip, bir yıl dinleneceğini“ söyledi üniversite öncesi...
“Sınavda hiçbir soruyu yanıtlamayacağı“nı deklare etti...
Manen ve maddeten çok yorulduğunu söyledi daha 16 yaşını sürürken...
Yaptığı deklarasyon; “üzerinde yaratılacak üniversiteye giremezsen, işsiz kalır, 13. dereceden memur olursun“ korkusunu bertaraf etme yöntemiydi...
Aklınca üniversiteye o yıl baştan girmeyeceğimi ilan ederek, “üzerinde yaratacakları korkudan muaf tutuyordu...” kendini...
Zavallı çocuk!..
“Korkmamak için yaptığı deklarasyon“a, bağlı kalmak adına, üniversite sınavında soruları cevaplamadan salondan ayrılacaktı...
Deklarasyonuna sadık kalmış, böylece “aylaklar“ sınıfına gönüllü olarak dahil olmuştu...
“Haziran korkusu“nu 1976 yılında böyle aşmıştı! çocuk!..
Ertesi yıl üniversiteye girmeyeceğinden, tek dersten kaldığı ikmalinde, annesiyle babası başında boza pişiremeyecekti artık...
Korku’dan eser kalmamıştı...
O yıl üniversiteye gitmeyecekti...
Üzerine bulaştırılmaya çalışılan korkuyu baştan bertaraf etmişti...
Çocuk; okul bittiğinde bu korkuların. bir daha geri gelmemek üzerine biteceğini düşünürdü o günlerde...
Lise bitecek, 18 yaşına gelinecek, reşit olunacak ve artık kimsecikler başında boza pişiremeden, özgür, mutlu ve huzurlu bir hayatın kapısını aralayacaktı...
O günlerde, bütün toplumun bir habis gibi korkuyla yönetildiğini bilmiyordu çocuk...
Korkuyla yönetilen, o insanların gün gelip kendilerinden sonraki kuşakları ve yönettikleri toplulukları da “korku“ üzerinden yöneteceğini, ayar vereceğini, cezalandıracağını hiç aklına getirmemişti...
“Korku“ habisi sonrasında da bütün bir toplum üzerinde sürdü gitti...
Üniversite yıllarında “ölüm“le korkuttular ve “öldürdüler“ onları...
İş hayatına girdiğinde ağır ve kesif bir “haber atlama“ korkusu yaşattılar onlara...
Haber atlarlarsa, işten de atılırlardı...
İşten atılma korkusu, haber atlama korkusuyla atbaşı gitti...
Yıllar yılları kovaladı...
“Korku“nun çocuğun bilinçaltına aşılandığı günlerin üzerinden neredeyse 50 yıl geçti...
Yine bir Haziran ayında; toplumun dört bir yanından buram buram fışkıran “korkuya“ bakıyordu şimdi çocuk...
Gelecek korkusu, işten atılma korkusu, ölüm korkusu, hapis korkusu ve daha nice korkular toplumu dört bir yanından sarmaktaydılar...
Bir zamanlar yaşadığı ikmal ve sınıfta kalma korkusunun; bu kadar “basit ve nahif“ bir korku olarak kalabileceğini tahmin etmemişti hiç...
Bugünleri görünce; o günler bile nostaljik bir sıcaklık yaratıyordu içinde...
Büyük ve küçük bütün çocuklar zavallıydılar bu coğrafyada...
Hep “korku“yla yaşayacaklar, hep “korku“yla adam olmaya çalıştırılacaklardı...”
Bu makus talihin kırılacağı günler, henüz çok uzaklardaydı...
“OLAĞANÜSTÜ OLMAYI VAROLMA BİÇİMİNİZ HALİNE GETİRİN...”
-”En iyi fikirler, genellikle en çok rahatladığınız anlarda ortaya çıkar...” diyor Robin Sharma...
-”Çalışmadığınız saatlerin güzelleştirilmesi, çalıştığınız saatleri inanılmaz derecede etkili kılar...
Kendilerini iyi hisseden insanlar, büyük ve kayda değer işler başarırlar...
Bunun karşılığında mükemmelliklerini daha üst seviyeye ulaştırırlar...
Olağanüstü olmayı varolma biçiminiz haline getirin...
Bunu her zamanki haliniz yapın...”
Robin Sharma’nın dedikleriyle, “korku aşılayarak yönetilen toplumları“ bir kıyaslayın...
Korku üzerinden, bir insanın olağanüstü özelliklerini ortaya çıkarma şansınız olur mu?..
Ondaki mükemmelliği, onu sürekli tedirgin ederek sağlayabilir misiniz?..
Bir toplumun olağanüstü muhteşem özelliklerini; onu korkutarak ortaya çıkartabilir misiniz?..
Yapabilir misiniz bunu?..
Konuşsana, anlatsana onlara Abidin!..

