Tut ki karnım acıktıAnneme küstümTüm şehir bana küstüBir kedim bile yokAnlıyor musunHadi gülümse...Sazlarım vardıIrmaklarım vardıÇakıl taşlarım vardı benimAma sen başkasınAnlıyor musunBaşkasın...Belki şehre bir film gelirBir güzel orman olur yazılardaİklim değişir Akdeniz olurGülümse...Gülümse hadi gülümseBulutlar gitsinYoksa ben nasıl yenilenirimHadi gülümse...
Galatasaray’ın Fenerbahçe Ülker Arena’daki final maçına bu şartlar altında çıkmayacağını yazdığım haberde şöyle demiştim:-“Böyle basketbol olur mu?..Bunun adı basketbol değil, fiili savaş...Basketbola milyonlarca dolar para akıtan uluslararası firmalar, marka değerlerini düşünüyorlarsa ve takımların fanatik taraftarı değillerse, basketbola sponsor olmaktan vazgeçerler...Basketbol rejimi ve sistemi değişmeden, markalar kendi değerlerini göz göre göre milletin gözünde heba etmezler...”***Basketbol; Türkiye’de savaş haline geldikten kısa bir süre sonra; Galatasaray erkek basketbol takımına sponsor olan LIV Hospital ile, kız takımının ana sponsoru ODEA Bank ‘yeni sezonda basketbola sponsor olmayı düşünmedik’lerini, sarı kırmızılı kulübe iletiyor...Basketbol gözlerimizin önünde katlediliyor ve kuşa çevriliyor...LIV Hospital geçen yıl Galatasaray’a 12-13 milyon dolarlık bir bütçe veriyor...ODEA Bank’ın Galatasaray Bayan Takımı’na verdiği sponsorluk parası yaklaşık 7 milyon dolar...Neresinden baksanız basketbol 20 milyon dolarlık bir bütçeden yoksun kalmak üzere...***Galatasaray yönetiminin Fenerbahçe deplasmanına gitmeme kararında, sponsorların savaş halini alan basketbola para vermeme kararının etkili olduğunu öğreniyorum...Öyle ya; orada saldırıya uğrayan formaların üzerinde LIV Hospital yazıyorsa, LIV Hospital niye sponsor olmak istesin ki basketbola?..Veya ODEA Bank?..Veya Ülker...Ticari markalar, “prestij ve tanınılırlık” amacıyla basketbola sponsor oluyorlar...Markalarına saldırılsın veya dayak yesinler diye değil...***Türkiye’de; basketbol bitmek üzere...Bu kararlar çıkarsa, artık kaliteli yabancı basketbolcu transferi rüya olacak...Takımlarımızın Avrupa Kupa’larında başarısı hayal bile edilemeyecek...Basketbol Federasyonu Amerika’lıların deyimiyle lame duck (topal ördek) konumunda...Yeni bir federasyon, yepyeni bir anlayış ve rejimle işe başlamaz, taraftar gibi davranan yöneticileri bu işin dışında tutmazsa, basketbolun ruhuna el Fatiha’yı hep birlikte okuruz...Aslında imam; “el Fatiha” dedi de...Cemaat komuta uymak için son bir umut beklemede...GALATASARAY SON DAKİKAYA KADAR KAMPTA KALIYOR...Galatasaray yönetimi “Fenerbahçe’yle bu şartlar altında maça çıkmayacağız...” dedi...Fakat maç anına kadar temaslar sürecek...Son dakikada her an bir şey olabilir...Bir son dakika gelişmesi yaşanabilir...Az ihtimal de olsa maçın oynanma şansı doğabilir, bir uzlaşma sağlanabilir...***Galatasaray takımı hala kampta...Ergin Ataman, dün kendi davranışlarında bir hata varsa “özür dilediğini” söyledi ve ekledi;-“Ancak Aziz Yıldırım’ın da bana karşı söylediği sözler nedeniyle özür dilemesi gerekiyor...”FİBA Başkanı seçilmesine karşın halen Federasyon Başkanlığı’nı yürüten Turgay Demirel dün çok üzüntülüydü...Sesi ağlamaklı çıkıyordu...Son bir kez sporculara ve Galatasaray’a maça çıkmaları için çağrıda bulundu...***Fenerbahçe-Galatasaray maçı bir basketbol sezon finali...Maçın başlama anına kadar her an her şey olabilir...Hiçbir şey sürpriz değil...*****BİR PARÇA HUZUR ALMAYA GELDİK KALAMIŞ’TA...O kadar çok karar değişti...O kadar çok karar bozuldu...O kadar çok pozisyon değişti...O kadar çok tavırlar zikzak çizdi ki...Artık tek umut; “insanların özgür kalarak, geçmişi arkalarında bırakmalarıdır...”Dün Anayasa Mahkemesi’nin önünde emekli bir koramiral gördüm...Balyoz kararı çıkmıştı...Anayasa Mahkemesi “hak ihlali” olduğuna karar vermişti... İstifa edip, emekliliğini isteyen koramiral, günlerdir Anayasa Mahkemesi’nin önünde nöbet tuttuklarını söylüyordu;-“Anayasa Mahkemesi’ne müteşekkiriz...” diyordu...-“Biz de uzun zamandır burada eylem yapıyorduk...”***Söylediğinden bir süre sonra kendi de tedirgin olmuş olacak ki, canlı yayında sözlerine açıklık getirme ihtiyacı duydu:-“Elbette Anayasa Mahkemesi’nin kararında; bizim eylemimizin hiçbir etkisi yok... Onlar hukuka göre karar verdiler... Bu ülkede vicdanlı ve hukuku ön plana alan hakimlerin varolduğunu gösterdiler... Onlara teşekkür borçluyuz...”***Koramiral’in konuşması bana eylemler sonunda hafif “ayağı yere basmış” eylemcileri hatırlattı... Bir koramiralin, genç bir eylemci taktikleriyle konuşması, davranması, hakime teşekkür etmesi, öncekileri eleştirmesi bana çok ilginç geldi...35 yıllık meslek hayatımda omuzu kalabalık komutanları hiç eylemci gibi davranırken görmemiştim...Demek hayatta herkesin, mağdur olduğu, mağdurun halinden anladığı anlar oluveriyor...***Kararları bu saatten sonra hukuki açıdan tartışmayı doğru bulmam...Dün Anayasa Mahkemesi’nin önünde gördüğüm, ailelerin duygusallığı, çocukların yaşlı gözleri, eşlerin haykıran bakışları, amirallerin eylemci gençlik tipi davranışları, bu işin artık bitmesi gerektiğini gösteriyor... Bir parça huzur almaya geldik Kalamış’ta şarkısı söylemenin zamanıdır şimdi...-“Bir parça huzur almaya geldik... Kalamış’ta...”
Cumartesi günü, güvendiğim kaynaklarım hemen yetiştiriyorlar bana haberi:-”Galatasaray; kendi sahasındaki maçı alır, ezeli rakibi Fenerbahçe’yle skoru 3-3’e eşitlerse, ‘can güvenliği olmadığı gerekçesiyle Ülker Arena’daki finalin son maçına çıkmayacak...”Durumu bütün çıplaklığı ve derinliğiyle ortaya çıkartacak soruları, önüne geçemediğim bir refleksle muhatabıma soruyorum...Verdiği cevaplar; Galatasaray’ın kararının ciddi olduğunu gösteriyor bana...En önemlisi yılların tecrübesinden süzülmüş sezgilerim...Şöyle düşünüyorum içimden;- “Basketbol; basketbol olmaktan çıkmış... Savaş halini almış...Galatasaray’ın “savaş” yapılan yerde deplasmanda maçı almasına imkan yok...İki takımın rakip salonlarda karşılıklı can güvenlikleri kalmamış...Her an saldırıya uğramayı bekleyen coach’lar oyuncularını nasıl motive edecekler?..Oyuncular nasıl rahat basketbol oynayacaklar?..Bu maça Galatasaray çıkmıyorum dese; ‘Kimse niye çıkmıyorsun?..’ demez...Can güvenliğim yok diyecek...Üstelik kamouyunun önemli bir kesiminde haklı olacak...Zaten biliyorlar ki, rakip sahadaki savaşı kazansalar bile oradan rahat çıkamazlar...Aynı şey Fenerbahçe için de geçerli...Onlar da son maçı, normal seyirciyle Abdi İpekçi’de oynasalar aynı şey onların da başına gelecek...Sonuçta Galatasaray’ın coach’u Fenerli yöneticinin kendisine açıkça “küfürlü tacizde” bulunduğunu söylüyor...Tacizde bulunduğu söylenen yöneticinin durumu da ondan farklı değil...O da önceki maçta, rakip takım taraftarından salonun ortasında yumruk yedi...”***Böyle düşünüyorum...Bilgilerimi birleştiriyorum...Cumartesi akşam “haberi yazmaya karar veriyorum...”Galatasaray Pazartesi günü evinde kadın ve çocuklara maç oynayacak...Pazartesi benim yazım yok...Salı yazısına bıraksam, bu sefer Galatasaray maçı alamamış, Fenerbahçe galip gelmiş ve zaten 7. maçı oynamaya gerek kalmamış olabilir...Gazetecilik deyimiyle haber “elimde patlamış olur...”***Kendimi biliyorum...Elimi tutamayacağım ve yazacağım haberi...Başıma ne bela gelirse gelsin yazacağım...Benim genlerim “haberci...”Haber gördüm mü heyecanlanıyorum ben...Haberin sonuçlarına bakarak elimi tutamıyorum...Son yıllarda “herkes millete kendisinin gazetecilik yaptığını zannettirerek güya gazetecilik yapıyormuş gibi, karşı tarafı suçlama yarışına giriyor...Ben girmiyorum...Namusumla açıklıyorum ki; “Türkiye’de gazetecilik yapamayacağım... Kendimi ve üstelik daha beteri okuyucumu aldatmanın bir alemi yok... ‘Gazeteciliği bıraktım’ derim, en azından namusumla gazetecilik yapmadığımı anlatmış olurum... Kimseyi aldatmam... Benim yazımı okuyan bir ‘yazarı’ okumuş olur; bir gazeteciyi değil...”***Böyle diyorum ama haber Galatasaray-Fenerbahçe basketbol maçı finali olarak da gelse, heyecandan yerimde duramıyorum...Elim başka bir yazıya gitmiyor...Yalanlanmam çok büyük olasılık...Son anda bir orta yol formülü bulunup, “bu kararı hiç açıklamama” ihtimali mevcut...Spor dünyasında kararlar ‘devlet kararı’ değil...Son anda şartlar değişir ve karar rafa kalkar; bunun da farkındayım...Ama ne yazık ki; ben hayatımda, bütün şanımı, şöhretimi, paramı, derin merkezlerin operasyonlyarından değil, salt haberden habercilikten kazandım...Benim kimyam, fiziğim, geometrim, trigonometrim, genetiğim bu...35 yıl önce “Fransa’ya ithalat durduruldu” haberimden dolayı 12 Eylül darbecileri Milliyet’i nasıl toplattılarsa, yine başıma bela gelebilir farkındayım...STAR televizyonunda “F-16 uçakları alımında 2 milyar dolar rüşveti kim yedi” haberini yaparken nasıl kapının önüne konduğumda, hiç “pişman olmadımsa” yine pişman olmayacağım...Yazacağım ben bu haberi...35 yıllık ismimi çizdirme pahasına yazacağım o haberi...Çünkü ben hayatta her şeyimi “hiçbir önyargı olmadan yaptığım deli habercilikle kazandım...”Haber beni yanıltsa da haber beni satmaz... Haber beni eleştiriye uğratsa da velinimetim olma özelliğini yitirmez...Jübilemi yapsam da, jübile maçlarım bitmez...Gün gelir ben biterim...O bitmez...Hiç hiç hiç bitmez...EKMELEDDİN İHSANOĞLU OLAYI... 2015 SEÇİMLERİNDE, CHP-MHP SEÇİM KOALİSYONUNA GİTMEYİ DÜŞÜNÜYOR...Gazetecilikte madem 35 yıllık gazeteciliğimin jübile maçları heyecanı kalemimi sardı...O zaman bir özel haber daha vereyim...Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı, 2015 seçimlerinde CHP ile MHP arasında seçim koalisyonu hazırlığının ilk büyük işareti...CHP ve MHP tavanı, hangi seçim bölgesinde partilerden hangisi önde ve kazanacak gibi duruyorsa, o bölgede geride kalan partinin, öndeki partiyi desteklemesi formülünü benimsiyor...İki parti, yanlarına Saadet Partisi ile HDP’yi de alarak, seçim öncesi ilan edecekleri seçim koalisyonunu, seçim sonrasına taşımak istiyor...***Bunun ilk deneyini CHP ile MHP Ankara’dayapıyor...Mansur Yavaş seçimi kazanamasa da, aldığı oylar Melih Gökçek’le atbaşı gidiyor ve CHP ile MHP tavanına göre, “maya tutuyor...”İkinci deneyi Yalova’da gerçekleştiriyor CHP ve MHP...Burada da CHP adayı kazanıyor...Üçüncü deney Ağrı’yı kapsıyor...Orada da HDP adayı kazanınca, “seçimden sonra değil, seçimden önce koalisyona gitme“ fikri ağırlık kazanıyor...***Ekmeleddin İhsanoğlu Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamayabilir...Ancak iyi bir oy alırsa, 2015 seçimlerinde “CHP, MHP, belki Saadet ve HDP’nin geniş seçim koalisyonunun şapka Başbakan adayı olarak ilan edilebilir...”Partiler kendi genel başkanlarıyla kalıp, şapka Başbakan adayının altında geniş çaplı koalisyona gideceklerini söyleyebilirler... Ekmeleddin İhsanoğlu formülü; bir Cumhurbaşkanlığı meselesi gibi gözükse de aslında parlamenter demokrasinin Başbakan adayı formülüdür...Muhalefet böyle düşünüyor...
Kemal Kılıçdaroğlu’nun sürpriz adayı Ekmeleddin İhsanoğlu Türkiye’nin siyasetinde “çok sarsıcı“ deşiklikler yapmaya aday...Bundan böyle hiçbir şey siyasette düne benzemeyecek...Hangi partide neler değişeceğini ve Türkiye’nin ne gibi gelişmelere gebe olduğunu teker teker analiz edeceğim...Fakat Ekmeleddin İhsanoğlu’nun CHP-MHP ortak adayı olmasının ilk sonucunu hemen söyleyeyim...-”Ekmeleddin İhsanoğlu, Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkmak için aday olmaya mahkum ediyor...”***Tayyip Erdoğan “ince eleyip sıkı dokusa da“, Çankaya’ya çıkmayı istiyordu...Yine de AKP içinden bazı yakın çevreler, Erdoğan’ın AKP başında ve Başbakan olarak kalmasının daha yararlı olacağını söylüyorlar ve Erdoğan’ı ikna etmeye uğraşıyorlardı...Ekmeleddin İhsanoğlu’nun CHP-MHP adayı olması, Tayyip Erdoğan’ın elini Cumhurbaşkanlığı adaylığına mahkum bırakıyor...Erdoğan bu noktadan sonra kendini Cumhurbaşkanlığı’na daha fazla mahkum hissedecek...SÜRPRİZ ADAY EKMELEDDİN İHSANOĞLU İLE TÜRK SİYASETİNDE SARSICI DEĞİŞİKLİKLER: BAYKAL VE EKİBİ CHP’DEN KOPABİLİR...Büyük bir sürpriz yapıyor Kemal Kılıçdaroğlu...Kimsenin dillendirmediği, seslendirmediği, CHP adayı olarak kesinkes düşünmediği ismi ortaya atıyor...Ekmeleddin İhsanoğlu...İslam Konferansı Örgütü’nde 24 yıl direktörlük, 2005’den 2014 yılının başına kadar da 9 yıl da İslam Konferansı Örgütü’nün Genel Sekreterliği’ni yapıyor...Bir profesör...İsmi, kariyeri, uluslararası repütasyonu üzerinde hiçbir tartışmaya mahal vermeyecek ölçüde başarılı...İhsanoğlu; en üst düzeyde uluslararası bir İslami örgütte görev yapan bir profesör olma özelliği taşıyor...Bu ismin MHP adayı değil de bizzat CHP adayı olarak açıklanması büyük sürpriz...CHP’de homurdanmalar başlıyor...***Dün ilk tepkiyi Halk TV’de görev yapan ünlü programcı Hulki Cevizoğlu gösteriyor...-”Ben Halk TV’de program yapmam...” diyor...Halk TV; CHP’nin televizyonu olarak bilindiği için, Hulki Cevizoğlu’nun istifası bir televizyoncunun profesyonel istifasından ziyade, ulusalcı ve Kemalist bir siyasi protesto olarak algılanıyor...İlk anda CHP’nin ulusalcı kanadından Nur Serter gibi isimler de ağır tepki gösteriyorlar...Ancak onlar daha önce Baykal’ı işaret ettiklerinden, o kervana başka katılımlar olur mu henüz bilinmiyor...***Kesin olan, uluslararası düzeyde isim yapan bir İslam profesörünün, CHP’den aday gösterilmesi, CHP tabanının bir kesiminin kolay hazmedebileceği bir şey değil...CHP’de bir süre sonra bazı kopmaların yaşanması sürpriz olmayacak...Bu kopmaların yoğunluğu ve şiddeti, partinin geleceğini ve lider kadrosunu da etkileyecek...Baykal ve ekibi bu gelişmeden sonra CHP’den kopabilir...Bu olay ilk aşamada Kemal Kılıçdaroğlu’nu rahatlatmış gözükse de esasen bir süre sonra Mustafa Sarıgül’ü rahatlatır...Sarıgül’ün CHP içinde serpilip gelişmesinin önündeki engel Baykal ve ekibi çünkü...***Deniz Baykal; partiden ayrılmayabilir ve Kılıçdaroğlu ile geride Sarıgül’e karşı yeni bir mücadele başlatabilir...Bunun ne sonuç vereceği, Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra belli olur...CHP artık eski CHP olmaz...Çok şey değişir...ABDULLAH GÜL; TAYYİP ERDOĞAN’I MI EKMELEDDİN İHSANOĞLU’NU MU DESTEKLEYECEK?..Ekmeleddin İhsanoğlu, Saadet Partisi, Cemaat, AKP’ye muhalif muhafazakar çevrelerde “sempatiyle“ karşılanacak bir isim...Hatta Abdullah Gül’ün yakınlarında bulunmuş, onun gayretleri ve lobi faaliyetleri sonucu İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği’ne gelen bir isim...Bu noktada Abdullah Gül’ün nasıl bir rol oynayacağı derinden büyük önem kazanıyor...Abdullah Gül tercih konusunda inanılmaz bir ikilemle karşı karşıya şimdi...Bir tarafta, siyasi kader arkadaşı, partiyi birlikte kurduğu Tayyip Erdoğan...Diğer yanda, İslam Konferansı Örgütü’ne genel sekreter çıkması için büyük uğraş verdiği, bizzat lobi yaptığı Ekmeleddin İhsanoğlu...Abdullah Gül’ün tavrı, sadece Gül’ü değil, bir kısım AKP’liyi de etkiliyor...İSLAMİ KİŞİLİKLER ÇERÇEVESİNDE ERDOĞAN VE EKMELEDDİN İHSANOĞLU...Türkiye, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun CHP tarafından aday gösterilmesiyle, çok ilginç ve yeni bir tabloyla dünyanın karşısına çıkıyor...En güçlü iki Cumhurbaşkanı adayı, Tayyip Erdoğan ve Ekmeleddin İhsanoğlu ile “çok değişik bir resmi“ sunuyor dünyanın gözleri önüne...İki Cumhurbaşkanı adayı da “İslami kişilikleri ön planda olan isimler...”***Türkiye’de böylece bir ezber bozuluyor...“Muhafazakar kesimin muhafazakar adayı, Cumhuriyetçi, laik ve Atatürk’çü kesimin de, kendi resmine uygun adayı olur“ düşüncesi yerle bir oluyor...Ancak Tayyip Erdoğan’la, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun arasında uluslararası çevreler açısından önemli bir fark var...Ekmeleddin İhsanoğlu, “Batı sistemine uzak durmayan, onunla entegre bir çizgi“ taşıyan bir kişilik...Mısır’daki son darbeye karşı olmakla birlikte, Mısır’ın yeni liderleri ile görüşme yapmaktan kaçınmıyor...Kendine göre, devrik lider Mursi’nin durumunu düzeltmek ve ülkedeki istikrarı sağlamaya katkıda bulunmak amacını taşıyor bu temasları...Her halükarda Batı’nın Mısır politikasıyla paralellik taşıyordu bu duruşu...***Tayyip Erdoğan ise ilk zamanlarda “Batı tarafından alkışlanan ve önü açılan bir lider olmasına karşın“, son zamanlarda “Batı’yla arasında belirgin bir mesafenin oluştuğu“ bir lider portresi çiziyor... Buna karşın Tayyip Erdoğan’ın, Ekmeleddin İhsanoğlu’na göre, Türkiye’de halk üzerinde çok büyük bir popülerlik ve karizmatik olma avantajı var...Erdoğan ister İslamcı gözüksün, ister muhafazakar temel özelliği itibariyle, çok popüler bir lider...Popülerliği, İhsanoğlu’nun bilimadamlığı ve diplomatlığına karşı büyük bir avantaj...
Bize Kolej’de basketbol sporunu öğretenler, bu sporun futbola benzemediğini söyleyerek işe başlamışlardı...Basketbol; futbola benzemezdi...Seyirci ve sporcu kalitesi, sıradanlıktan ve midiokr (vasat) bir düzenin çok yukarısındaydı... Basketbol “kalitenin“ adıydı... Futbol “arabesk“se, basketbol “batı“lıydı... Öyle öğretmişlerdi Kolej’de basketbolu öğretenler...***Basketbol maçlarında seyirci kızlı erkekliydi; Tamamen karışık gruplar halinde giderdik maça... Erkek erkeğe gittiğimiz hiçbir basketbol maçı hatırlamıyorum o günlerde...Birinci ligde Kolej; İTÜ, Efes, Karşıyaka, Eczacıbaşı gibi takımlar oynardı...Basket maçları, Cumartesi Pazar öğleden sonraları disko ve kafeler gibiydi...Kızlarla flört ettiğimiz, kız arkadaşlarla sosyalleştiğimiz, ‘çıkma’lar teklif ettiğimiz, romantizm saatler geçirdiğimiz, yeni aşklar yaşadığımız; bu arada basketbol seyredip takımızı alkışladığımız yerlerdi... Biz basketbol maçlarında yaşamın rengarenkliğinde; “hayatın gökkuşağını“ yaşardık...***Bugün gazetede okuyorum ki; Fenerbahçe-Galatasaray maçında; takımlardan birinin koçu; rakip takımın yöneticisinin kendisine “burada pantalonunu çıkartır s... seni“ türü laf ettiğini söylüyor...Eğer böyleyse, durum vahim noktasını aşmıştır... Eğer böyle bir şey yoksa, durum vahimden de öte rezildir... Fenerbahçe’yle Galatasaray basketbol takımları final oynuyorlar...Fenerbahçe’nin evi Ülker Arena’da Fenerbahçe fark atıyor...Galatasaray’ın evi Abdi İpekçi’de Galatasaray... İki üç gün arayla oluyor bu maçlar...***Oysa basketbolle ilgilenenler bilirler ki, basketbol şans faktörünün çok az rol oynadığı spor dallarından biridir...Daha kaliteli olan takım, şans faktörüne bakmadan genelde maçları alır götürür...Basketbol rakip takımla aranızda farkın sonuca yansıdığı bir spor dalıdır...Futboldaki gibi sürprizler çok yaşanmaz basketbolda...Fenerbahçe ile Galatasaray 3 gün arayla birbirlerine tersten fark atacak ekipler değiller... Böyle fark oluyorsa, bunun tek nedeni oynadıkları salon karşılıklı 20 sayılık bir farka etki yapıyor demektir...Basketbol böyle yapılamaz...Bunun adı spor değil, savaştır... Savaşa dünyanın hiçbir yerinde spor denmez...***İki takımın yöneticilerinin sözleri, küfürleri, atışmaları, dövüşmeleri gösteriyor ki; Fenerbahçe ile Galatasaray maçları “basketbol“ olmaktan çıkmışlardır...Dün güvenilir bir kaynaktan öğreniyorum ki; Galatasaray kendi evinde sadece kadın ve çocuklara oynayacağı maçı alır ve Fenerbahçe’yle durumu 3-3’e getirirse; Fenerbahçe’nin deplasmanına Ülker Arena’daki son final maçına çıkmayı düşünmüyor...-”Bu salonda can güvenliğimiz yok... Maç oynayamıyoruz...” diyerek büyük ihtimalle son maça çıkmadan “hükmen mağlup olmayı göze alacaklar...”Ceza almayı da...***Galatasaray’ın maça muhtemelen çıkmama ve hükmen mağlup sayılma kararı basketboldaki bu felaket ortamı düzeltir mi?..Hayır...Türkiye’de basketbol bu şekilde devam eder mi?..Hayır...Basketbol sporunda (aslında herhangi bir spor dalında) böyle kulüp yöneticiliği olur mu?..Hayır...Bu rezilliğe spor denir mi?..Hayır...Canım Kolej...Canım İTÜ...Canım Eczacıbaşı...Geçmişe nostalji yapmayı hiç sevmem ve doğru bulmam...Ancak basketbol bu haliyle Türkiye’de, futboldan daha berbat durumda...Kapalı salonda, dar alanda seyirci baskısı, “aleni savaşa dönüşüyor...”Ev sahibi takım, rakibini ne yapıp edip savaş ortamında boğuyor...Üç günde bir yapılan maçlarda, tersten 10 sayılık farkın olmasının nedeni bu...Üstelik kulüp yöneticileri, bu savaşın planlayıcısı, azmettiricisi ve stratejisti... Bunun adı hiçbir şekilde basketbol değil...Yöneticilere kesin yasaklar ve yaptırımlar gelmeden, yeni bir basketbol sezonu başlayamaz...BASKETBOL SPONSORLARI “BU BASKETBOLA SPONSORLUKTAN VAZGEÇSİNLER!..”LIV Hospital, Ülker, Integral Forex gibi markalara soruyorum şimdi...-”Siz bu basketbola mı sponsor olmaktasınız?..”Basketbolda gelinen bu nokta, milletin gözünde sizin marka değerlerinizi düşürüyor...Bundan böyle ben artık sadece yöneticileri değil; Ülker’i LIV Hospital’ı, eğer Beşiktaş’lılar da aynısını yaparsa Integral Forex’i ayıplamaya başlayacağım... Bu basketbola para yatırıp marka değerlerini böylesine düşürmeyi göze alan bir marka benim için “değerli olamaz...” ***Bu markalar, takımların fanatik holigan taraftarı değil, ticari ve güvenilir birer markaysalar, bugünden tezi yok; “Yeni bir basketbol rejimi ve düzeni yerleştirilene kadar sponsor olmaktan vazgeçerler...” Eğer gerçekten saygınlarsa tabii... Ve saygın olarak kalmak istiyorlarsa...EFES PİLSEN ONE LOVE FESTİVAL’MİŞ!..Ayşe Nazlı’yı küçükken, annesi Nilüfer’le beraber onu sık sık Park Orman’a götürürdük...Çocuklar için çok güzel oyun yerleri vardı...Güzel bir açık yüzme havuzu...Yeşillik içinde yürüyüş parkuru, bale okulu, kafeleri, restoranlarıyla bir doğa harikasıydı...Sonra bir şeyler oldu Park Orman’a...O güzelim yerler bilmediğim nedenlerle kapatıldı...Ayşe Nazlı’yı oralara götüremez olduk...Sonra büyüdü kızımız, biz gitmez olduk...***Dün minikleri Darüşşafaka’da yüzme ve tenis antrenmanına bıraktıktan sonra; spor yaparken yokuşu tırmandım ve karşıma Park Orman çıktı...-”Yıllar var ki buraya gelmedim...” diye düşündüm...-”Şimdi belki güzelleşmiştir yeniden... Çocukları getirir, yeşillikler içinde doğa harikası ormanda güzel saatler geçiririz... Ayşe Nazlı’yla yaptığımız gibi...” diye geçirdim içimden...Kapıların birinde gençlerin oluşturduğu küçük bir kuyruk vardı, öteki kapıdan görevlilere selam verip “yarım saat içeride ne gibi değişiklik olduğuna“ bakacağımı söyledim ve yürüyüp girdim...***Görevli beni buyur etti...Bir süre yürüdükten sonra, arkamdan geldiğini gördüm... -”Bugün festival var yürüyüş yolu kapalı...” dedi...-”İyi“ dedim;-”Ben de zaten yürümeyeceğim... İlerde gelir miyim diye ne olup ne bittiğine bakacağım... Yarım saat sonra çıkarım...”-”Peki“ dedi; yine gitti...Biraz yürüdüm, bu sefer bir başka görevli arkamdan koştu...-”Bugün buraya giriş yasak...”Sinirlenmemeye gayret gösteriyordum...-”Yavrucuğum basın kartım burada... Üstelik basın şeref kartı... Festival mi var?.. İyi gazeteci olarak olaya bakmaya geldim... Bir sorun mu var?..”-”Gazeteciler için özel festival kartı çıkardınız mı?..” -”Hayır çıkarmadım... Al basın kartımı festival için akreditasyon kartı çıkart... Rahatlayacaksan...”***Böyle diye diye genç bir kızın yanına gittik...O da “bir telefon edeyim“ dedi...Bıkkınlık kapladı içimi...Böylesine duyarsız, bu kadar olumsuz, bu kadar insan ruhuna anlayışsız bir tavrın nasıl olup da “Love“ festivali yaptığına akıl sır erdiremedim...Efes Pilsen grubu yapıyormuş “One Love Festivali’ni...”-”Basın ve halkla ilişkiler grubu yok mu bu festivalin..” dedim...-”Var... Pozitif grup“ demezler mi?.. Ferit Şahenk dostuma benden bir tavsiye...Ya yeni aldığı Pozitif grubu satın aldığı kişiye iade etsin...Ya da grubun ismini “Negatif“ olarak değiştirsin... Tuncay Özilhan dostuma da küçük bir öneri... Bu festivallerin adını “Love“ koymaktan vazgeçirsin yetkilileri...Kapıdaki görevlilerin hali Love’dan çok Hatred bir duygu içermekte çünkü... Sonunda; -”Boşver...” dedim içimden,-”Belli ki Park Orman gelinecek bir yer olmaktan uzak hala... Hoşçakal Efes...Hoşçakal Pozitif adı altındaki negatif...” Merhaba özgürlük...Günaydın Babalar Günü...
İtiraf edeyim fikri Habertürk com’da manşete taşınan haberden alıyorum...“Babalar Günü’ne özel filmler“ başlığı taşıyor araştırma haber...Güzel düşünüyorlar, “Babalar Günü’nde izlenmesi yararlı bulunan“ filmlerden bir potburi yapıyorlar...Ne ki, “önerdikleri filmleri görünce büyük bir hayal kırklığına uğruyorum...”***Sinema hayatımın önemli bir parçası...Baba olmak da öyle...Hayatımı etkileyen, ona yön veren bu derece etkili iki konu mesele olunca, “Babalar Günü“ne özel haberdeki filmlerin hepsine bir çırpıda bakıyorum...O anda kendi “Babalar Günü“ne özel filmler listemi yapmaya karar veriyorum...***Bu filmleri bugünden tedarik etmenizi salık veriyorum...Gece veya yarın gün boyu çocuklarınızla bir arada, bu mümkün değilse eşinizle ya da yalnız başınıza izlemenizi öneriyorum...Bu filmleri izlemek, içinizdeki “baba“lık duygularını baştan aşağı yıkayacak, sizi korkulardan arındıracak, içinizdeki “baba“yı serpilip geliştirecek...*****BABA OLMAK BİR FEDAKARLIK DEĞİL, MUHTEŞEM BİR ÖDÜLDÜR...Elbette Babalar Günü için kronolojik sırayı takip edersek izleyeceğiniz birinci film Kramer versus Kramer olur...Dustin Hoffman’ın Meryl Streep’le oynadığı bu film, evlilik hayatının monotonluğundan sıkılıp, kocasından ayrılmaya karar veren bir kadının kararının ertesinde çocuklarıyla ilgili yaşananları anlatır...Dustin Hoffman oğlunu yalnız başına yetiştirebilmek için, hiç alışık olmadığı başlarda çok ürkütücü olan bir mücadelenin içine girer...Çocuğu ve yetişmesi hakkında hiçbir şey bilmemektedir... İçindeki inanılmaz sevgi, hiç bilmediği bir konuyu, sabır, metanet, sevgi ve bitmek bilmeyen bir azimle öğrenmesine yol verir...Oğluyla aralarında kolay kolay görülmeyen olağanüstü bir iletişim kurulur...***Öyle ki gün gelip, çocuğuna kendi elleriyle bakmak isteyen annenin kurduğu doğal iletişimin bile çok ötesindedir Kramer’ın oğlu Kramer’la kurduğu inanılmaz iletişim...Gerçek bir baba olmak, çocuğunun ilgilenilmesi gereken her şeyinin sorumluluğunu hissetmek demektir... Okula gitmesinden, alınmasına, yemeğinden, hastalığına, sosyalleşmesinden, geliştireceği yeteneklere katkıda bulunmaya kadar, bir erkeğe en zor gelecek uğraşları, sevgiyle ve sabırla yapabilmektir...Bir fedekarlık değildir böyle bir baba olmak...Bir ödüldür... Kramer versus Kramer bir babanın çocuğu için yaptığı bu fedekarlığı değil, onun sevgisinden kazandığı ödülü anlatır...*****ÇOCUĞUNU GİZLEYEBİLMEK İÇİN ÖLÜME GİDEN BABA...“Babalar Günü“nde bir baba olarak, ruhunuz sıkışmadan bu filmi izleyebilir, fenalaşmadan kaldırabilir misiniz bilmem, ama günün esas filmi “Hayat Güzeldir“ isimli İtalyan klasiğidir...Roberto Benigni, Nazi toplama kampına gönderilen bir Yahudi olan Guido’yu canlandırır...Yanında çocuğu vardır...Toplama kampındaki Nazi subaylarından ve askerlerinden saklamak zorundadır çocuğunu...Bulunursa çocuk öldürülecektir...***Guido; çocuğuna toplama kampında yaşadıklarının bir oyun olduğunu söyler...Bir yarışmanın içindedirler ve bin puan toplarlarsa kazanacaklardır...Bir babanın, çocuğu için yapamayacağı hiçbir fedakarlığın olmadığını, yaşamın en dramatik ve trajik öğeleriyle senaryolaştırılan filmin finalini, izlemekten son beş yıl içinde hep kaçındım...En sonunda birkaç ay önce, tüm cesaretimi toplayıp sinemadan sonra bir kez daha izleyebildim...Bugün yarın bu filmi izlerseniz, rahatlamanız için bir önerim var...***Filmin bitiminde, ruhunuzda oluşacak kesif ve ağır havayı dağıtabilmek için, Hayat Güzel’dir filminin yönetmeni ve başrol oyuncusu Roberto Benigni’nin Oscar aldığı ödül töreninin görüntülerini Google’dan indirin...Sophia Loren’in Roberto Benigni’yi ilan edişini, sahneye çağırışını, İtalyan yönetmenin, zıplaya zıplaya sahneye gelişini filmin devamıymışcasına izleyin...İngilizcesi hatalarla dolu İtalyan aksanlı, duygusal konuşmasını gözünüzü kırpmadan izleyin...Hayat Güzeldir filminin mutlu sonu, esasen o Oscar ödülü sahnesidir...Filmin normal bitişine aldanmayın, onu final zannetmeyin...Filmin finali, zıplayarak sahneye gelen Benigni’nin o Oscar ödül törenidir... Baba olmanın hüznü filmde, gururu o sahnededir...*****SENDEN BANA KALAN...Babalar Günü’nün sizin için seçtiğim üçüncü filmi, George Clooney’nin oynadığı; “Senden Bana Kalan“ isimli filmdir...Kronolojik olarak bu üç film arasında en son filmdir ve hikayesiyle işlenişi, olağanüstü gerçekçi ve bir baba için çok öğreticidir...Babadan toprak zengini bir avukat olan iki kız çocuk sahibi olan Matt King, bir güntekne kazasında karısını hastane odasında ölümün yanıbaşında bulur...Karısı bilincini kaybetmiştir...Hastanede tüm vücut fonksiyonlarını yitirmiş bir şekilde yatarken, hayat Matt King’e (George Clooney), hesaplaşması ve yüzleşmesi gereken bütün gerçekleri vermeye başlar...***İki kızını teker teker kazanma ve yetiştirme mücadelesine girer...Bir taraftan karısının yaşadığı ilişkiyi öğrenir...Onunla yüzleşmek zorundadır...O bu gerçekle yüzleşirken, karısı bütün vücut fonksiyonlarını yitirmiş bir şekilde hastanede odasında uyumaktadır... Doktorlar ölümün geldiğini söylerler...***Karısını kaybeden bir erkeğin, çocuklarını kazanmak zorunda olan bir babanın, hayatın getirdiği korkunç komplikasyonları aşmak zorunda kalan bir erkeğin, bütün acı gerçeklerle bezenmiş sıradışı mücadelesini anlatır film... George Clooney’i sevdiğim ve klasik aktörler arasına koyduğum film o filmdir...Babalar Günü’nde bu film, size muhteşem bir baba olma gücü verecek, hayatta kendinizin bile inanmakta güçlük çekeceği potansiyelinizi ortaya çıkartacak... ***Karısının annesi ve babasıyla konuştuğu anda, kızlarına annelerini yeniden sevdirirken verdiği uğraşta, bir baba ve bir erkek olmanın ne olduğunu anlatır oyunculuk gücüyle George Clooney...“Senden Bana Kalan...”Bu filmi hiçbir zaman unutamazsınız...
“Bebekken mükemmel oluruz... Dünyayı yaratan güçle hala bağlantı halinde kalırız...Ama büyüdükçe çevremizi saran dünyanın, korkularını almaya başlarız...Anne babamızın bizi sevmesini ve bize hayran olmasını isteriz...Bu nedenle onları örnek alır, onlara daha fazla benzemek için korkularını, sınırlı inançlarını ve yanlış varsayımlarını kendimize mal ederiz...Bütün bunlar sırf sevgilerini arzu ettiğimiz için olur...***Şu an olduğumuz kişi biz değiliz...Bu dünyada var olan her-hangi biriyiz...Çevremizdeki dünyadan devraldığımız tüm korkulardan kurtulmak için, geriye dönüp korkularımızın kaynağını incelemeliyiz... Ancak o zaman, korkuları ruhumuzdan söküp atana kadar, onların üzerinde çalışabiliriz...***Bir araştırmaya göre, dört yaşında sıradan bir çocuk, günde üç yüz kere gülüyor... Sıradan bir yetişkin ise günde on beş kere gülebiliyor...Zorunluluklarımız, korkularımız, stres ve gün boyu yapmak zorunda olduklarımız bize gülmeyi unutturuyorlar...Robin Sharma...” ***Bundan 5 yıl önce, ikizlerin yeni doğduğu günlerde annelerine; -”Bu çocukları nasıl yetiştireceğimi bilmiyorum... Kafamda net değil... Sen biliyor musun?” diye sormuş; -”Benim hayatta başarı dürtülerim mi onlara yön verecek, yoksa çok iddiasız fakat rahat ve nispeten huzurlu bir güzergah mı yaşamlarının rotası olacak?.... Bilmiyorum...” demiştim...O günlerde kafam hiç net değildi...***Yaşam boyu yaptıklarım ve yaşadıklarım, başarıyla sonuçlanmış gibi gözükse de, bedeli ve meşakkati ağır, mutluluk ve huzur ve dinginlik yerine, yarışma, rekabet ve stresle doluydu...***Bir babanın veya annenin en temel özelliği, kendisi için reva gördüğü şeyleri çocuğu için görmemesiydi... Meşakkati ve ağır bedeller ödemeyi kendime reva görsem de çocuklara göremiyordum...Kendi yaşamış olduklarımın çocuklarım tarafından yaşanacak olması huzursuz ediyordu beni...O zaman ne olacaktı?..Ne yapacaktım?..Bir ikilemde kalmıştım...Hayatın meşakkatini göğüslemekten uzak, iddiasız ve yüksek hedeflerden ırak, amaçsız bireyler olarak mı kalacaklardı?..Bilmiyordum...Annemin hayata yönelik iddialı bakışıyla, ‘çocuklarımın acımasız rekabetlerde karşılaşacağı belden aşağı mücadelelere’ gönül rahatlığıyla ‘evet’ diyemiyordum...***Diğer yandan, amaçsız ve hedefsiz, savruk insanlar olmalarını da istemiyordum...50 yaşına gelmiştim ve bunca tecrübenin sonunda hangisinin doğru olduğuna karar veremiyordum...Hayat; o günden birkaç ay sonra, benim yaşamıma Game’i andıran inanılmaz bir “gerilim filmini” vizyona soktu...İzlerken, yüreğimin sıkıştığı filmde olduğu gibi Michael Douglas‘ın başına gelenler benim de başıma gelmeye başladı...Hayatta sahip olduğumu sandığım her şeyi kaybetmeye doğru gidiyordum...Benim sandığım her şey elimden, ani darbelerle kayacak gibi oluyordu... Kendimden kuşkuya düştüğüm günlerden, ‘acaba öğrendiğim her şeyi yanlış mı öğrendim’ noktasına savrulduğum dehlizlerden geçiyordum... *** Kazandığımı sandığım, elde ettiğime inandığım, yaptıklarımla hak ettiğimi düşündüğüm şeyler bana hak etmediğim ve elimden uçabilecek şeyler gibi gösterilmeye başlanıyordu...Tek bir konuyla, hayatın herhangi bir parçasıyla sınırlı değildi bu; her alanda böyle olmaya başlıyordu...***O zaman, kendimi nasıl revize edeceğimi, çocuklarımı ilerde “hangi duygusal ve mental bir güzergahın üzerinde yürüteceğimi“ öğretti bana hayat...Onları dünyaya geldikleri esnada hissettikleri gibi anlamsız korkulardan ve sınırlamalardan arındırılmış olarak, özgüveni yüksek yetiştirmenin daha doğru olabileceğini anlattı...Şimdi hayatı ve evreni yaşayabildikleri ölçüde özgür ve sınırsız bir güzergahı yaşamalarına çalışıyorum...Ne olacaklarına, ne yapacaklarına, nasıl yapacaklarına onlar karar verecek... Ancak duygusal ve mental olarak, “kendilerine güvenmenin, her şeyi yapabilmek için temel anahtar olduğunu” bilerek yapacaklar bunu...Bir baba olarak, “özgüven vermekten başka” ne yapabilirim ki çocuklara?..İçten gülebilecekleri bir ortamı beraberinde vermeyle çalışmak dışında...MUHALEFETİN CUMHURBAŞKANI ADAYI KİM OLMALI?..Yıllar önce PİŞTİ programını yapıyorduk Abdullah Oğuz’la birlikte...Haftanın konularını seçiyor, üç konukla bazen esprili ve hicivli, bazen ciddi, bazense güleryüzlü konuşuyor, tartışıyor ve haftanın değerlendirmesini yapıyorduk... Programın kimselerin fark edemediği ilginç bir sosyal matematiği vardı...Moderatörlüğü ben yapıyordum...Karşımda “mahallenin yakışlı çocuğu, annelerin medar-ı iftiharı olan Beyaz” vardı...Onun sözleri ve tutumu doğal haliyle “mahallenin yakışıklı, başarılı ve imrenilen gencinin“ söylemesi gereken retorikti...Yanında Hülya (Avşar) vardı...Mahallenin güzel ve alımlı kızı... Dişi ve çarpıcı karakteriydi...Cesur tavırların mahalledeki sözcüsü Hülya’ydı...Ortalama bir mahallede olduğu gibi... Üstelik anneydi ve mahalledeki geniş kesimin anne olarak seslendireceği şeyleri seslendirmekte duyarlıydı... Üçüncü olarak Demet Akbağ vardı programda...Mahallenin bilmiş, entellektüel kızını ve vicdanını temsil ediyordu... Karakterler toplumun belli bir yüzünü temsil ettiğinde program oturuyor ve yürüyordu...Mesele en şöhretlileri yakalamak değil, toplumun geniş kesimlerinin ortak noktalarını temsil edecek popülerleri bulabilmek meselesiydi... ***Bu olayı anlatma nedenim, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhalefetin adayının hangi özelliklerde olması gerektiğini söylemek... SONAR dün bir araştırma yayınlıyor...Deneklere; Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı adayı olursa, hangi adayın ne kadar oy alacağı soruluyor... Tayyip Erdoğan’a yüzde bir farkla en fazla yaklaşan çatı aday Deniz Baykal...İlhan Kesici, Yılmaz Büyükerşen ve Abdüllatif Şener de küçük farklarla Baykal’ın arkasında sıralanıyorlar...Tayyip Erdoğan, “Muhafazakar, merkez sağda, otoriter, kontrolcü ve dediğim dedik bir lider“ karakteri çiziyor...***Bu durumda bir seçimde; karşısındaki adayın, toplumun zıt kesimlerinin temsilcisi ve duygularının tercümanı olması gerekiyor... Demokrasinin işleyişi buna uygun işliyor.. Tayyip Erdoğan’ın karşısındaki aday, merkeze yakın biraz solda, ve fakat milliyetçi özellikleri bilinen, ismi ‘uzlaşmacı ve kavgacı olmayan‘ bir intiba veren, ‘hukuk, demokrasi gibi evrensel değerlerde sakin ve bilge durabilen‘ birisi olmalı... Bu algıyı yaratabilen aday, Erdoğan’ın karşısında durmalı... Algı, toplumsal karşıtı ve zıttı sembolize etmeli...Demokrasi bu şekilde iki tarafıyla, madalyon da iki yüzüyle toplumda karşılık bulmalı...Kimin kazanacağı önemli...Ama daha önemlisi demokrasinin kazanması ve toplumun her kesiminin bu seçimlerde kendisinin de temsil edildiğine inanması...
Hakkında çok az yazı yazdığım, televizyon programları ve ana haber bültenlerimde, en az dokunduğum, en teğet geçtiğim konu Kerkük-Musul,Misak-ı Milli ile oradaki petroller konusu... Çok az yazıyorum, televizyonlarda hemen hiç gündeme getirmiyorum, röportajlarda mümkün mertebe geçiştiriyorum, çünkü bu konularda bir “önyargı taşıyorum ve genetik olarak yaralıyım...”***Dedesinin babasını, dedesini, kendi dedesini, halalarını, kuzenlerini ve çocuklarını; duvarın veya sınırın öteki tarafında bırakmış, “Berlin Duvarı“ gibi bir sınırla “ailesi bölünmüş parçalanmış“ bir genetiğin şimdilik çıkartabildiğim dördüncü kuşağıyım ben...Ailemin benden ve babamdan önceki kuşaklarının mezarları orada...Kerkük’te yatıyorlar...Kuzenlerim, halalarım duvarın ve sınırın öbür tarafında kalıyorlar...***Türk Konsolosluğu’nun basılıp 49 kişinin rehin alındığı Musul’a 8-9 yaşlarımda, annemin babamın yanında ailemin bölünmüş parçasını görmek, evlerinde kalmak, babaannemin kokusunu içime çekebilmek için bir Şubat sabahı gidiyorum...Gardan çıkıp, taksiye binip Kerkük’e geçiyoruz...Benim için o topraklar, petrol kuyularından çok öteye anlamlar taşıyorlar...Milyar dolarlardan çok daha başka, ailevi, genetik, duygusal anlamlar içeriyorlar...***Oynanan oyunları, yaşanan dramları, birbirini boğazlatmaya varan trajedileri, duvarın öbür tarafında kalmış ailesinin gözlerinden okuyan bir gazeteciyim ben...Kerkük-Musul konusuna bir petrol kuyusu, bir şanlı sefer, kullanılmaya müsait bir kart gözüyle bakamıyorum...Hamasetten uzak kalmaya gayret gösteriyorum...-”Hadi kalkalım, gidip oraları alalım...” yollu tezahüratların bedellerini acı dramatik ölümlerle, şehitlerle ödemiş bir ailenin efradıyım ben...***Bölünmüş ve parçalanmış geniş bir ailenin, anavatanda doğmuş, büyümüş ve kalmış bir nadir temsilcilerinden biriyim aynı zamanda...Ailenin birleşmesini istediğim kadar, dedemin ve aile efradımın mezarlarının duvarın öteki tarafındaymışcasına kalmasını kolay sindiremiyorum elbet...Ne ki sonu bilinmez maceralara kalkışarak, sağ kalan aile efradımın da oralarda katledilmiş ve şehit edilmiş hallerinin trajedisini artık yaşamak istemiyorum ben... Konu Kerkük ve Musul meselesine gelince, hafifçe bir duralıyorum...8-9 yaşlarında Musul’a giden ve oradan taksiyle Kerkük’teki babaannesinin evine giden küçük çocuk geliyor gözlerimin önüne...***Beyaz tülbentli babaannesinin temiz kokusunu, onu sarıp hasretle öpen, okşayan nur yüzünü hatırlıyor...Onu öpüp koklayan babaannesinin mezarı orada kalıyor...Hayatında topu topu iki sömestre sıkıştırılmış iki 15 günlük seyahatin “çocuksu hatıratları“ canlanıyor gözümde...Duvarın öbür tarafında kalan Doğu Berlin gibi Kerkük o çocuğun gözünde...***Kerkük!..Irak’a Amerikan saldırılarının olduğu günlerde, SHOW Haber’in başında olmama karşın, gazeteci olarak bana vize vermeyen ülkenin şehri...Dedemin ve babaannemin o vakitler vize alamadığım mezarlarını göremediğim, dua edemediğim şehir... Babamın memleketi...Ecdadımın şehri...***Sakin ve dikkatli gözlerle izliyorum Musul’daki Türk konsolosluğu baskınını...Heyecan yapmamaya çalışıyorum...Kendimi heyecanlandırmadan, doldurmadan, gaza getirmeden, olayları izliyorum...Babaannem gözlerimin önüne geliyor...O bembeyaz yanaklarına öpücükler konduruyorum...Ona torununun, hiç uzaklarda olmadığını söylemek istiyorum...Şimdi sanki onun dizlerinin dibinde, onun öpücüklerinde boğuluyorum...*****“EGEMENLİĞİNİZİ SORGULATIRIZ...” DİYORLAR...İki olay birbiriyle bağlantılı...Yapanlar aynı değil...Ama amaçları aynı algıyı yaratmak...Diyarbakır’daki “Türk bayrağının” indirilmesi, “askeri garnizonunda kendi bayrağını bile koruyamayan Türkiye” algısı yaratmayı amaçlıyor...Eylemi yaptıranlar biliyor ki;“Göndere çıkan çocuğu asker vurursa, ‘çocuk öldürüldü’ denecek, Güneydoğu’nun fitili ateşlenecek...”“Göndere çıkıp bayrak indiren genç vurulmazsa, ‘Bayrağını bile koruyamayan Türkiye’ algısı işlenecek...”“Egemenliğini koruyamayan Türkiye” algısı pekiştirilecek...***Bayrak olayının hemen ardından IŞİD, Musul’a giriyor ve Türk konsolosluğunu basarak, başkonsolos dahil 49 kişiyi rehin alıyor...Amaç, “bayrağını ve konsolosluğunu koruyamayan Türkiye” imajına ikinci büyük vurguyu yaparak algıyı pekiştirmek...Bölgede saflar belirginleşiyor... Bir tarafta, ‘Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi, Kürt peşmergeler, Barzani, petrol kuyuları, Türkiye (AKP iktidarı) ve içerde onunla hareket eden Abdullah Öcalan ve ona bağlı güçler...Diğer tarafta, Kuzey Irak petrollerini Türkiye’nin Kürtlerle ortak kontrolüne vermek istemeyen Irak’ın başındaki Maliki, Suriye’de Esad, İsrail yönetimi ve Amerika’nın bir kesimi...IŞİD bir konsorsiyum örgütü... Açılımı Irak Şam İslam Devleti olan örgüt aslında bölgede Türkiye’nin Irak’taki Kürtlerle petrolü ortak kontrol etmesini engellemeye çalışıyor...Bir tarafından İran da bu işin içinde...***Bölgedeki karşıt konsorsiyum Türkiye’ye şu mesajı veriyor;-“Böyle gidersen, içerde ve dışarda egemenlik hakkını zedelerim...” Askeri garnizonun sancağından Türk bayrağının alınıp götürülmesi...Musul’daki Türk konsolosluğunun basılıp 49 kişinin rehin alınıp götürülmesi...Aynı muhteviyat, aynı anlam, aynı mesaj ve aynı algıyı yerleştirmek için...-“Egemenliğinizi sorgulatırız...”