“İlhamlar yaşantına yön vermiyorsa, içgüdüleriyle yaşayan mahlukattansın!..”

9 Temmuz 2014

“Yüzeyde kaldığınız sürece, dalgalardan kurtulamayacağınızı bilmelisiniz...***Vermek zorunda olduklarınız almak istedikleriniz nispetindedir...***Zavallılık, karşındakinin sözlerini anlamadığın halde, anladım sanmakla başlar...***Aslı olmayan gölge gördünüz mü?..Gölge diye bir şey var mıdır?..***Halife her devirde mevcuttur...Sayısı değişenler, O’nu görebilenlerdir...***Avamın ölçemediği insan büyüktür...***Korkundan veya utancından değil, idrakinden dolayı işini Bilen’e bırak...***Ahmak ile aptal arasındaki fark, birincisinin izah edileni de anlamamasıdır...***Marifet, imtihan veya çileye tabi tutulanın ‘Allah işini bilir’ diyebilmesidir...***Yaradılışın hakikatine eremeden giden insan, a’madır!..***Kainatın genel yapısı ikidir,Sadece birinde kalmış olanlar pişmanlık duyarlar...***Avam; kendisinden evvelkilerden aldıklarına; kendinden bir şeyler eklemeden devreden kişiler topluluğudur...***Her insan, bir diğerinden başka bir mükemmeliyete sahiptir...***Kusurlarınızı yüzünüze vuranlar; bilin ki sizi sevmektedirler... Bazen çekememezlik etseler de...***Yapacağınız hareketlerin gerçek nedenini düşündükçe, kendinizden sıyrılır, neticeye erdiğiniz nispette de özünüzün gereğini yaşamaya liyakat kazanırsınız...***Her insan mükemmel olarak yaratılmıştır... Ancak bazıları yaşarken mükemmellik kavramından uzaklaşırlar...***Aklınıza gelenlerin değil, onların yönlendiriliş nedeninizin (istikametlendirilişinizin) doğal sonuçlarına katlanırsınız...***Kalbe dudakların etki ettiğini sananlar aldanırlar...Kalbe, tesir edenler kalplerdir...Dudaklar ancak kulağa erişebilirler...***Kendini tanımamanın sana verdiği zararı, dünyadaki tüm varlıklar birleşse sana veremezler...***Beynini gereğince kullanamıyorsan, tüm organların sana vebaldir...***İlhamlar yaşantına yön vermiyorsa, içgüdüleriyle yaşayan mahlukattansın...***Sigarayı terk edemeyen; benliğini nasıl terk eder?..***Terk edemediklerin kadar perdelisin!..***Gecenin hayallinde sultan olabilirsin... Hakikatin güneşi doğduğunda nereye kaçacaksın?..***Kolundaki, ayağındaki zincirden ölümle kurtulabilirsin...Ama beynindekinden asla!..***‘Koza’n seni gerçeğin alemine uçacak güce eriştirmiyorsa; ancak mezarın olur...***Günah, ‘senin’ varlığından meydana gelir...***Yaşadığın sürece üzüntülerin son bulmaz...Ben’liğinden kurtul ki selamete çıkasın...***Sevginin kaynağı sen’dedir...***Sahip olduğunu sandığın her şeyden kopmanın ızdırabını tadacaksın...***Değerin; duyguların kadar değil, idrak ettiklerini uygulayabildiğin kadardır...***Sevmeyi bilmeyen, sevildiğini anlayamaz...***Yaşam; öğrenmek ve öğrendiklerini yaşayabilmek içindir...***Tölerans olgunluğun dile gelişidir...***Yatarken; ‘kimsenin hakkı bugün de üzerime geçmedi’ diye düşünebiliyor musun?..***Gönüllerde yaşamak, gönüllere hitap edecek düzeye gelmekle mümkün olur...***Nankörlerin varacağı bir menzil vardır...Adına ‘hüsran’ derler...***Bir şey olabilmek için değil; bir şeyler verebilmek için çalışın...***Teslim olunuz ki; olanları seyredesiniz...***Gerçeğe erenler giyiniktirler...Kıyafet giydiklerine aldanmayın ki onları görebilesiniz...***Her şeye rağmen verenlerden olmaya çalışınız...***Ancak ve sadece gerçeğe erenler ayna olabilirler...***‘Ayna’ olduğunuz gün, aksettirilmemesi icap eden şeyler olduğunu unutmayınız...***Her şeyin sahibi vardır...Onun için sahip olmadığınız şeyler hakkında sahiplik davası gütmeyiniz...***Öldürmeyiniz ki; hayat bulasınız...***Hayvan ile insan arasındaki fark; birincisinin hayatının bittiği yerde ikincisinin hayatının başlamasıdır...***Hüsrana uğrayanlar geldikleri yeri unutanlardır...***Seyir; sırra erenin halidir; ki o artık daimidir...***Tek insandan kaçınız...O da ‘sadece ben biliyorum’ diyendir...***Çabada hararet; seyr’de sükun vardır...***Cehennem alevleri, gurur odunlarıyla tutuşmuştur...***Perden şartlanmalarından oluşan ‘zan’larındır...***Korkuların kadar gafilsin!..***Dğer yargıların şartlanmalarından oluşmuşsa, çevrenin robotusun...***Kendini tanımana yaramayan tüm fiillerin boşa geçen emektir...***Azı değerlendiriniz ki; çoğu bulasınız...***Haddini bilmemek, ‘samimiyet’ değildir...***Tecrübe isteği şüphedendir...***Her şeyin zıddı oluşur...***Zeka elektrik gibidir...Değerlendirişe göre faydalı veya zararlı olur...***Bulunduğunuz yeri idrake çalışınız... Ki haddini bilenlerden olasınız!..Ahmed HulusiRAMAZAN’DA BODRUM...Türk Bükü ve Yalıkavak‘a gitmemişsem, kendimi Bodrum’a gitmiş saymıyorum...Bodrum benim için son yıllarda esasen bu iki merkez halini alıyor...Bodrum’un içine bir kez bile gitmeden, Bodrum’a gitmişliğim çok...Çünkü Bodrum’un kendisi değil, Bodrum’u Bodrum yapan şey benim için Bodrum...***Türk Bükü’nün kıvrılan yollarına gireceğim ki; Ship A Hoy’da başlayarak sahilinde bir yürüyeceğim ki, kendimi Bodrum’a gelmiş hissedeyim...Bir de son yıllarda Yalıkavak...Marinası, Cipriani’si, albenisi ve gecesinin laciverti ile Yalıkavak...***Ramazan ayında, henüz patlama yapmamış bir güzeli andırıyor Bodrum...Kalabalıklar ölçülü...Mekanlar sakin...25’indeki bayram bekleniyor...Oysa ben Bodrum’un bu halini seviyorum...Denizin hışırtısını bu sakinlikte hissediyorum...Doğayı bu sessizlikte fark ediyorum...Hayatı bu sükutun ortasında anlamlı yaşıyorum...***Uzun yıllar sonra ilk 2005’de, o zamanlar yazdığım Sabah gazetesine, ilginç anekdotlar yazmak, yaz notları hazırlamak, okuyucuyla tatil dünyalarından iletişim kurmak için gelmiştim Bodrum’a...Dokuz yazdır Bodrum benim hayatımın yeni başlayan yaz yer değiştirmelerinin mekanı oluyor...Yazı burada geçirmeye; buradan yazmaya, okumaya ve hayatı aktarmaya çalışıyorum...50 gün geçirip; tek bir gecesini barında, sazında, sözünde, geçirmeden dönüyorum Bodrum’dan...Huzur, sakinlik, spor, doğa, deniz ve kıyılardaki akşam yemeği demek Bodrum benim için...Bir tatlı huzur...Ramazan’daki sükut; doğanın sesini dinletiyor bana...Mazhar Fuat Özkan‘ın sesi geliyor derinlerden;“Duygu biraz duygu...Bütün isteğim buydu...”

Devamını Oku

Abdullah Gül Başbakan’lık mücadelesine mi hazırlanıyor?..

8 Temmuz 2014

Bodrum’da siyasetle ilgili değilim...Uzun yüzüşler gerçekleştiriyorum...Oğluma basketbol koçluğu yapıyorum...Kızlarımla, annemle, babamla ilgilenip güzel bir yaz geçirmelerine çabalıyorum...Yaz denizinin kıyılarında akşam yemekleriyle huzur bulmaya çalışıyorum...Üç kuşak insanın arasında harç olmanın kutsal amacının hazzıyla; kendimi yeni bir ruhani sınavdan geçiriyorum...***Belki de bu kadar uzakta kaldığım ve yüksekçe bir yamacın üzerinden bakabildiğim için; ağaçların önümü kesemediği alanları açık ve net seçebiliyorum...Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na kaymasından sonra, Abdullah Gül’ün çevresindeki yakın çemberin onu aktif siyaset için ikna ettiğini hissediyorum...Abdullah Bey’in önceki günkü konuşmasının, AKP Başkanlığı ve Başbakanlık için aktif siyaset işareti sayılabileceğini fark ediyorum...***Elbette fark ettiğim başka derin ve ince gelişmeler var...Onları şimdilik söylemeyeyim...Farkındayım ki; çevresinde ve kendisinde büyük bir hazırlık var Abdullah Gül’ün...Gül; artık Başbakan’lığın “Kendisine altın tepside verilmesini bekleme günleri“ni geride bırakmış...***Kendi partisi içinde yeniden liderlik mücadelesine hazırlanıyor...Amaç kendi deyişiyle; “Bugüne kadarki başarıları, bir üst lige çıkartacak, Türkiye’yi uluslararası hukuk ve demokrasi standartlarına uygun bir zemine taşıyacak bir hareket”in başlangıcı olmak...***Abdullah Gül’ü; Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Hüseyin Çelik, Abdülkadir Aksugibi AKP içinde üç dönemi sona eren, ağır toplar destekliyor...AKP’nin içinde genç bir kesim ise, Ahmet Davutoğlu ismini öne çıkartarak partinin yenilenmesi ve tazelenmesi gerektiğini söylüyor...Abdullah Gül’ün sloganı son yıllarda kaybettiğimiz; “Ulusal ve uluslararası uzlaşı ve hoşgörü“ olacak...Siyasette kılıçlar, Cumhurbaşkanlığı için değil, Cumhurbaşkanlığı sonrası için çekiliyor... Bu yeni siyasi yol ayrımı Türkiye’de Başkanlık sisteminin geleceğini de belirleyecek... Abdullah Gül Başkanlık sisteminin “Türkiye için bu şartlarda yararlı olmayacağını“ söylemişti...Olası Başbakan’lığında; Tayyip Erdoğan’ın Başkan yetkileriyle hareketinekarşı çıkar...***Kartlar yeniden dağıtılıyor...Türkiye çok farklı bir “siyasi mücadele“ zeminine kayıyor...Acaba Tayyip Erdoğan bu durumda ne düşünecek?..Yıllardır yol arkadaşı olan Abdullah Gül için ne söyleyecek?..AKP yeni durum gerçekleşirse, nasıl şekillenecek?..Süleyman Demirel Çankaya’ya çıktığı gün; elleriyle kurduğu partisinde Tansu Çiller’in gelişine engel olamamıştı...İsmet Abi hüzünlü bir şekilde kongre salonunu terk etmişti...Tayyip Erdoğan; Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu...Türkiye bu üç ismi bugüne kadarkinden çok farklı bir biçimde duyacağa benziyor...*****ÜÇ KUŞAK BODRUM GÜNEŞİ...2008 yılbaşında “50. evlilik yıldönümleri geliyor...” demiştim;-”Al anneni babanı yılbaşı için Viyana’ya götür... 50. evlilik yıllarına bir armağan olsun onlara...”Viyana’daki yılbaşı gecesinden ziyade, yılbaşının ertesi günü annem ve babamla yaptığımız uzun sohbet etkilemişti beni...Soyağacımla ve onların geçmiş yaşamlarıyla ilgili, o güne kadar pek kayda almadığım anekdotları dinlemiş, kuşaklar öncesi geçmişime dair; durmuş oturmuş bir duruş sahibi olmuştum...O günkü konuşmalarımız sonrası; dedelerimin ruhlarının rahatladığını, sıkışıklıktan kurtulduğunu, ferahladığını fark etmiştim...***İki üç kuşak torunları tarafından konuşulan geçmiş genetik; Viyana’da bir yılbaşı günü, ünlü bir ‘brasserie’de yeniden tescil ediliyordu sanki...Bir gün gelecek hepimiz bu dünyadan çekip gidecektik...Yaşarken “sadece biz varmışız” gibi geliyordu hayat bize...Oysa bizden önce yaşayanlar da muhtemelen aynen böyle düşünmüşlerdi...Oysa hayat kuşaklardan kuşaklara süzülen bir birikimin köprüsüydü...Dedeni doğru düzgün tanımıyorsan, aslında ksendini pek tanıyamıyordun...***Davranışlarındaki bilinmeyenler, geçmiş kuşaklarının üzerinde yarattığı genetik kodlanmalardı...Onların hayatları, yaşadıkları ve varoluşları bugün yaşarken sana uzak geliyordu...Oysa onlar sendiler; sense onlar...Bunu bugün daha iyi anlıyorum...***Altı buçuk yıl geçiyor Viyana’daki 50. evlilik yıldönümü kutlamasının ardından...Çok ağır sınavlardan geçiyoruz; meşakkatli, ızdıraplı, heyecanlı, mutlu, umutlu, zikzaklı ve öğretici bir dönemi arkamızda bırakıyoruz...Artık annemle babamı biz çocuklarla tatildeyken, İstanbul’da bakıcıyla tek başlarına yalnız bırakamayacağımı düşünüyorum...Onlar benim...Ben de onlar...-”Hadi hazırlanmaya başlayın...” diyorum...-”Bu yıl yaz tatiline üç kuşak hep birlikte çıkacağız... Hicret var Bodrum’a...”Üç çocuk, ben, anne ve baba...Altı kişilik muhteşem bir yaz ailesiyiz...Viyana’daki günlerimizde anne baba ben üç kişiydik o tatil mevsimi...Ailenin tarihini, genlerini öğrenmeye uğraşıyordum başbaşa görüşmelerimizde...Altıbuçuk yıl sonra üç kuşak, birarada, artık hayatı birarada yaşamak için tatildeyiz...***Tatillerimi her geçen gün bilinçli olarak zorlaştırdığımı düşünüyorum...Sömestr tatilinde üç çocuğumu alıp Amerika’ya gidiyorum...Zor ama çok öğretici bir tatil geçiriyoruz...Bu kez “anneyi babayı da alalım öyle gidelim” diyorum...Robin Sharma “yaşamın yenilenmesinden kaynaklanan rahatsızlık verici durumların, insanı daha sonra inanılmaz ölçüde geliştirdiğini” söyler...***90’lara merdiven dayayan iki insanla, 5 yaşındaki torunlarınınaynı masadaki birlikteliğinin yarattığı cümbüş beni yoruyor yormasına fakat;Bu durumlarda 14 yaşındaki manevi kızım imdadıma yetişiyor...Sonuçta hep beraber Bodrum’a hicret ediyoruz...İlk gün uzun uzun yüzüyorum...Kafamı boşaltmaya, sonsuz ve sınırsız sayıdaki sorunu ruhumda yumuşatmaya, arada 80 yıllık fark olan iki kuşağın arasında köprü olmaya ve hayata katkıda bulunmaya çalışıyorum...***Ben bir erkeğim...Bir kadının anaçlığının dışında yetiştiriliyorum...Evcimen bir erkek de değilim... Dışarıda; başarı için kodlanmış; koşullandırılmış, vahşi dünyaların ve ormanların ortasında, amansız savaşlardan bugünlere uzanan bir maziden gelmekteyim...Atina’da geçmiş yıllarım, savaş bölgelerinde geçmiş hayatım,televizyonlarda yatıp kalkan bir hatıratım, haber peşinde nice ölüm kalım mücadelesi vermiş bir fıtratım var...***Şimdi yaşadıklarım, o günlerden daha kolay değil; muhtemelen daha zor...Belki de onları geçtiğim için bugün görenlerin “Nasıl oluyor?..” diyecekleri bir hayatın içindeyim...Yaşamın kutsallığı galiba bu noktada başlıyor...Hayata katkıda bulunmak, değerli olanı ıskalamamak, mutluluğu tarihsel bir perspektiften görmek önemli sanırsam...Köklerden yeni kuşaklara uzanan çizgide, kendi yaşlılarınla, varsa kendi çocuklarına, bir değer katabiliyorsan anlamı büyüyor hayatın...O zaman nereden gelip, nereye gittiğini fark ediyor insan...İnsanlığın nereden gelip,nereye gitmeye çalıştığını anlayabiliyor...Bunları günlük hayhuyun içinde egosu patlak dolaşan yaygaracılara anlatmak pek mümkün değil...Güneş de yavaş yavaş batmakta zaten sahilde...

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı gibi...

5 Temmuz 2014

En sevdiğim maçlardan birini izliyorum...Çocukluğumdan beri vazgeçemediğim bir klasik o...Almanya-Fransa oynuyorlar, çeyrek finalde Dünya Kupası’nda...Öğleden sonra Milli Takım’ın yeni tesislerinin açılışı için Riva’ya gidiyorum...Tayyip Erdoğan, Yıldırım Demirören, Fatih Terim hepsi oradalar...Dünya Kupası oynanırken, “Türkiye, dünya çapında başarıların altında imza atsın” diye “Hasan Doğan tesisleri bir yıl içinde yapılıyor ve hizmete açılıyor...”***Tayyip Erdoğan’ı izliyorum...Bir başbakandan çok bir cumhurbaşkanını andırıyor...Salona girişi, oturacağı yere yönelişi, kürsüye çıkışı, konuşmasındaki vücut dili artık hırslı bir Başbakan gibi değil...Sakin bir cumhurbaşkanı gibi...Konuşma stili yumuşamış...Tayyip Erdoğan’ı ilan ederlerken, “Başbakan ve Cumhurbaşkanı adayı”diye lanse ediyorlar...O da bir pek de alışık olmadığımız bir yumuşaklıkta konuşuyor...***Açılışı yapmak için kürsüye rahmetli arkadaşı Hasan Doğan’ın eşini çağırıyor...Yıldırım Demirören, Fatih Terim, Spor Bakanı, eski Federasyon Başkanları kürsüye çağırılıyorlar...Hep birlikte kurdela kesiliyor...Fatih Terim’e gözüm kayıyor...Milli Takım’a gelmek için bir önceki teklifini rahmetli Hasan Doğan yapmıştı...Rahmetli o öğle üzeri teklifi yaptıktan sonra, kalp krizi geçirmiş ve vefat etmişti.. Terim’i daha sonra uzun bir mücadelenin sonunda yeniden Yıldırım Demirören milli takım için transfer edecekti...***Milli Takım’ın yeni Riva’daki tesislerine rahmetli Hasan Doğan ismi verilmesinden herkes mutlu...Oğlu; Tayyip Erdoğan’ın yanında bir konuşma yapıyor...-”Şu anda en mutlu,en heyecanlı olan babam“ diyor...Salondan güçlü bir alkış kopuyor Hasan Doğan ismi duyulunca...150 günlük federasyon başkanlığı sırasında tanımıştım Hasan Doğan’ı...Adam gibi adam dedikleri türden bir kişiydi...Beşiktaş’lıydı...Süleyman Seba’nın fıtratından gelen bütün Beşiktaş’lılar gibi, “kimsenin hakkı, kimselere geçmesin“ diyenlerdendi...***Onu sevmiştim...Adına kurulan Riva kampından çıktım eve döndüm...Onlarca işin arasında, Almanya-Fransa karşılaşmasını azar azar izlemeye çalıştım...Fenerbahçe’yi hatta Adanaspor’u çalıştıran Low Almanya’nın başındaydı...O Almanya Fransa’yı devirip;yarı finale adını yazdırıyordu...Ne ki; Türkiye dünya kupasında yoktu...Başbakan; “5-10 milyonluk küçük ülkeler, dünya kupasında... Biz 77 milyonuz yokuz...” diyordu...Bir yıl gibi kısa bir sürede inanılmaz bir tesis yapılmıştı Milli Takım için...Artık Milli Takım, seyyar satıcılar gibi oradan oraya değil, İstanbul’un bitişiğinde sabit ve muhteşem tesislerin içinde hazırlanacaktı maçlarına...Başında UEFA Kupası’nı kazanan bir teknik direktör vardı...Maddi manevi; her şey ama her şey hazır görünüyordu...Bu derece sevilen bir spordu futbol...Milletçe bu derece aşık olunan bir etkinlikti...***Ne eksikti de, futbol tarihimiz bir türlü dünya klasmanının üst sıralarında kendisine istikrarlı bir yer bulamıyordu?..Bu kıvama gelmek için artık her şey vardı...Gelinmesi için her olanak seferber edilmeye başlanmıştı.Futbol Türkiye’de bir gün dünya çapında olacaktı..Mutlaka!..*****YAZ TATİLİ...Bir miktar deniz...Bir miktar güneş...Bir miktar huzur...Bir miktar sessizlik...Uzun yüzmeler...Dalga sesinin içinden geçerek, hışırtının ortasında beyni ve ruhu yıkamak...***Her kış ağır, çetrefilli, meşakkatli ve ızdırablı geçiyor...Her gelen yazı iple çekiyorum...Çocuklar okulların tatil olduğugünden bu yana 15 gündür tatil tatildiye sayıklıyorlar...Yaşadığımız çevrede sanki birmıknatıs var...O mıknatıs bizi tatile göndermemek için çabalıyor...Görünmez bir el, meçhul bir enerji, huzuru barışı, denizi, güneşi, sakinliği, aşkı, sevgiyi bloke etmeye çalışıyor...Oysa hayat denizin, suyun, kumun, güneşin, barışın olduğu yerde cıvıl cıvıldır...***Yaz denizlerine gitmek istiyorum...Yaz denizlerinde kalmak istiyorum...Yaz denizlerinde yıkanmak istiyorum...Yaz denizlerinde huzur bulmayıarzuluyorum...Yaz denizlerinde keyif yapmak, tatilin rehavetini içime çekmek istiyorum...Yazı istiyorum...AYDINLIK VE KARANLIK YANIMIZ...Her birimizin bir aydınlık yanı olduğu gibi, bir de karanlık yanı vardır...Hepimizin düzeltilmesi gereken kusurları bulunur...İçimizdeki yaralar iyileşmek için haykırırlar...Her birimizin parçalara ayrılmış bir ruhu vardır...Mükemmel olmama durumu aslında bizi insan yapan şeydir...Robin Sharma

Devamını Oku

Uluslararası planın kodları;

4 Temmuz 2014

Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye Başbakan olma sürecini çok iyi hatmetmek gerekiyor...Merkez sağın iki büyük partisinin liderleri uzun süre birbirlerini dövüyorlar...Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz’ın bitmeyen ve birleşmek bilmeyen kavgası, Türkiye’nin “merkez sağ” partilerini bitiriyor...Boşalan merkez sağa; islamcı ve muhafazakar sağın temsilcisi olarak yükselen güç AKP ve Tayyip Erdoğan oturuyor...Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol ve ANAP’la vücut bulan merkez sağ bilinçli bir oyunla boşaltılmasa, bir Recep Tayyip Erdoğan ve AKP gerçeği olmayacak...Siyasetin doğası açısından olmayacak...Tayyip Erdoğan ustası Erbakan’ın popülaritesini aşamayacak...Bütün belagat gücüne ve kitleleri peşinden sürükleme becerisine karşın, Refah ya da Saadet Partisi’nin oy barajının çok üstüne geçemeyecek...Çünkü ortada geniş kitlelerin gittiği bir ana ırmak varlığını sürdürecek...***Osman Bölükbaşı da zamanında hitabet gücü yüksek bir politikacıydı...Ancak onun muhteşem belagatı bir türlü merkez sağın ana ırmağına akmıyordu...Bölükbaşı siyasi tarihe “sekiz saatlik meydan konuşmasını kesintisiz kitlelere dinletebilen ancak muhteşem belagatını oya tahvil edemeyen bir politikacı“ olarak geçiyordu...80 yaşını geçtiği günlerde otel odasında kendisini ziyaret etmiştim...Ankara Stat Oteli’nin mütevazı bir odasında kalıyordu...O yaşında bile ettiği laflar, belagatın şehvetiyle kullandığı ifadeler; hayretten ağzımı açık bırakmıştı...***2000’li yılların başında dışarıdan birileri, “Türkiye’deki merkez sağı bilinçli olarak“ boşalttılar...Kavgalarla...Birbiriyle kavga eden, ama asla uzlaşmayan küçük parçacıkların temsilcisi liderlerle uyguluyorlardı bu planı...Ki boşalan liberal, muhafazakar, cumhuriyetçi ve milliyetçi “merkez sağ“ın yerine “islami değerlerle bezenmiş daha koyu tonda bir muhafazakarlık“ın önü açılsın...O hareketin ismi AKP’ydi...Erbakan ve arkadaşlarının Milli Görüş’ünü kaynak alarak geliyordu...Ancak onun çok ötesine taşacak; Türkiye’nin Demokrat Parti’den başlayarak, Adalet Partisi ve ANAP’la devam eden merkez sağdaki kitlesel gücün yerine ikame edilecekti...AKP’den sonra, geleneksel merkez sağ bir daha iflah olmadı Türkiye’de...Demirel onca çabalamasına rağmen, bir daha destek verdiği hiç kimse toparlayamadı o kaybolan siyasi kitleyi...***Merkez sağ buharlaştırılmıştı sanki...Şimdi “uluslararası derin güçler“, aynı senaryoyu “merkez sol“ için uyguluyorlar... CHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu ismiyle açtığı Cumhurbaşkanlığı kampanyası, Türkiye’nin “sosyal demokrat, cumhuriyetçi, laik, Atatürkçü ve merkeze yakın solcu“ “kütlesel çoğunluğunu“ dağıtmaya yönelik...Tıpkı Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP’ta vücut bulan kitlesel çoğunluğun derin bir siyasi operasyonla dağıtıldığı gibi, CHP de dağıtılacak ve yerine BDP merkezli bir ana muhalefet yavaş yavaş oturtulacak...Türkiye’de merkez sağın yerinde nasıl AKP oturuyorsa, merkez solun yerinde de ana muhalefet koltuğunda artık Kürt, Alevi ve sol merkezli bir oluşum oturacak...***Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı bu sürecin hızlanmasına yönelik...İngilizlerin ve Amerika’lıların low profile dedikleri türden düşük profilli, uzlaşmadan yana ideolojik özellikleri olmayan bir aday Ekmeleddin İhsanoğlu...Amaç bu profildeki bir adayla, ideolojik olmayan söylemler eşliğinde, sosyal demokrasinin kütlesel gücünün, hoparlörlerini kısmak ve yaygınlığını azaltmak...***Bu analizi bazı unsurlar arka arkaya gelmese, ilk bakışta yapamıyordum..Dün sosyal demokrasinin, cumhuriyetçiliğin, laikliğin ve merkez solun yerine gayet ustaca ve ince bir örgüyle, ikame edilmeye çalışılan; “siyaset“i fark ediyorum...Selahattin Demirtaş’a o siyasetin “temsilcisi“...Merkez solun bilinçli olarak boşaltıldığı alanı, bilinçaltlarında doldurmaya aday, gençliği, temiz yüzü, solcu politikaları ile Alevi’ler ve Kürtler açısından taşıdığı önemle, sempatik yeni bir solcu figür gibi çıkıyor...Orta sol CHP’nin ince bir fırça darbesiyle, BDP’lileşmesi süreci bu...Kaderin ilginç tesadüfü...Selahattin Demirtaş BDP’nin adayı görünüyor... Ekmeleddin İhsanoğlu CHP’nin adayı olarak gözüküyor...***Bu bilinçli hazırlanmış optik bir çarpıtma sanki... CHP tabanı için Selahattin Demirtaş; Ekmeleddin İhsanoğlu’na göre daha fazla oy verilesi bir Çankaya adayı CHP’li seçmenin gözünde...Zaten günlerdir bu karışıklık kamuoyunu meşgul ediyor...Oyunu kuranlar, ustaca hazırlanmış optik çarpıtmayla CHP adayı olabilecek bir “algı“sal kişiliği; Selahattin Demirtaş’ı BDP adayı yapıyor... CHP adaylığına ise, “İslama yakın bir uluslararası akademisyen diplomatı“ uygun görüyor...Bu aday CHP’nin kitlesel tabanından bilinçli olarak uzak seçilmiş bir aday...***Zaten kısa bir süre içinde, Selahattin Demirtaş, solcu, genç, dinamik, Alevi ve Kürtlere sempatik haliyle merkez solun potansiyel adayı haline geliyor...Amaç;Türkiye’nin iki ana siyasi ekseninin bir yanına “İslamcı muhafazakar merkez sağ parti olan AKP’yi koyup...”Diğer yanına, yani ana muhalefete, İslamcı’nın karşıtı olarak Kürt etnik merkezli... Alevi destekli...Solcu esaslı bir oluşumu; Yani BDP’li bir siyasi denklemi oluşturmak...***Demirel ve Ecevit’li veya Özal’lı ve İnönü’lü yıllar bitiyor...Şimdi Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş’lı, ya da Demirtaş’ın temsil ettiği adı belli iradeyle AKP’nin; iktidar ve ana muhalefet şekillendirdiği bir döneme giriyoruz...Düşük profilli Ekmeleddin İhsanoğlu projesinin ismi altında kurulan oyunun merkezinde, Selahattin Demirtaş ve temsil ettiği hareketi “ana muhalefet“e oturtmak var... Hey gibi CHP hey!..KOLOMB’UN YELKENİ...-“Kolomb’dan önceki bütün denizciler, çevredeki kıyılara ve kıyıdan görünen alanlara yelken açtılar...Bu o yıllarda genel kabul gören yelkencilik biçimiydi...Fakat Kolomb farklı bir cesaret ederek denedi...Başkalarının yaptığı yelkencilik anlayışını reddetti...Risk aldı...Kıyıya dik biçimde doğruca denizin içine doğru yelken açtı...Bilineni bir kenara bırakıp, bilinmeyene doğru yelken açtığı için, tarihin en büyük kahramanlarından biri oldu...”***Robin Sharma böyle diyor...Ancak eklemeliyim ki;“Kendine güveneni, açık denizlerde dikey yelken yapmaya çalışan yok etmeye çalışan çok olur...Hem denizin kendisi tehlikelidir, hem de diğer yelkenciler onun cesaretini kırmak için her yolu denerler...Mesele burada yenildiğinizi zannettiğinizde, yenilmediğinizi bilmektir...Sabrederseniz, asla yenilmediğinizi, gerçekte sizi yendiğini zannedenlerin yenildiklerini görürsünüz...Evren; iyi niyetle yapılan, insanlara ve hayata katkıyı amaçlayan her davranışı mutlaka ödüllendirir...Tersini ise cezalandırır...Ama bugün ama yarın...Sabrederseniz o “yarın“ı yaşarsınız...

Devamını Oku

Acaba muhalefet gizliden gizliye Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nı mı istiyor?..

3 Temmuz 2014

Baba dostu Ekmeleddin İhsanoğlu CHP’den çatı aday olarak deklare edilince, herkes gibi ben sürpriz gelişmeyi içime sindirmeye çalışıyorum... İlk günler özellikle derin sessizliğe bürünüyorum...Kendimi biliyorum...Yıllar önce olsa;-’CHP’yle ne ilgisi var Ekmeleddin Bey’in?..’ diyeceğim...Fakat geçen yıllar beni olgunlaştırıyor...Bir adayın toplumsal karşılığını anlayabilmek için, bir süre beklemenin yararlı olacağını fark ettiriyor...İlk günlerde tepki göstersem; “kamuoyunu manipüle etme tehlikesini“ beraberimde taşıyacağım...Bunu istemiyorum ve derin bir sessizliğe bürünüyorum...***Ancak bu tip olaylarda ilk düşündüğünüz şey, genelde doğru çıkar...Bu olayda da öyle oluyor...Tanıdığım CHP kitlesi Ekmeleddin Bey ismine sıcak bakamıyor...Karşı çıkmasa da, onun için seçim sandığına gitmeye hevesli görünmüyor...Birçok gazeteci ve yazar kolay yolu bulup CHP’yi eleştiriyorlar...Ben CHP’yi eleştirmek istemiyorum...Kolay bir yol bu çünkü...İktidarı eleştirirken, cimri davranan kalemlerle eller, konu muhalefet ve CHP oldu mu, alabildiğine hırçınlaşıyor...Bir maliyeti yok nasılsa muhalefeti eleştirmenin...***Bu olayın “bile bile lades“ olması ihtimali büyük...CHP’nin başında bürokrasinin tepelerinden gelme bir siyasetçi var...Onun Ekmeleddin Bey’in; Tayyip Erdoğan karşısında tutmayacağını bilmemesi imkansız...O zaman konu ne?..Niye bunca görüşmeden, temastan, nabız yoklamadan, hava koklamadan sonra Ekmeleddin Bey’de karar kılınıyor?..Böyle bir yenilginin riski niye göz göre göre alınıyor?..***Bunun geçerli tek bir nedeni var...Kemal Kılıçdaroğlu; Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkmasını, kendisi ve partisi açısından kullanılabilecek bir pozisyon olarak görüyor...CHP; Tayyip Erdoğan’sız bir AKP arzuluyor...Onu dişine kestiriyor...Erdoğan’ın bir süre sonra, siyasetin doğası gereği, Cumhurbaşkan’lığında yalnız kalacağını, partinin kendi başına iktidarda zorlanacağını, bir seçimi kolay kaldıramayacağını, CHP’nin, MHP’yle koalisyon yaparak yeni bir kapı açacağını hesaplıyor...***Muhalefet ve onu etkileyen çevreler, açıktan Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı yolunu açıyorlar...Erdoğan hangi aday gelirse gelsin; Cumhurbaşkanı seçilecekti muhtemelen...Fakat muhalefet onu ilk turda seçtirecek bir zaferi, altın tepside sunarak, başka bir planı yürürlüğe sokuyor...Bir süre sonrası için; Erdoğan’sız AKP’yle hesaplaşmaya gitmeyi düşünüyor...Bu stratejinin ne olacağını ve neye yarayacağını beraber göreceğiz...***Şu anda hiç kimse Tayyip Erdoğan’ın doğal lideri, AKP’nin her şeyi olduğu bir düzenekte, Tayyip Erdoğan sonrası AKP’nin dönüşebileceğine milim ihtimal vermiyor...Bana da AKP değişirmiş gibi gelmiyor şu anda...Ne ki gözümün önüne Doğru Yol Partisi’ni Zincirbozan’da sürgün yediği o korkunç günlerde birkaç arkadaşıyla kuran, partinin doğal lideri, her şeyi, eski Başbakan’ı ve hareketin çağlayanı Süleyman Demirel geliyor...Doğru Yol’un ismi, Demirel’in Zincirbozan’da yürüdükleri patikadan geliyordu...Yol dosdoğru giden bir yoldu...Arkadaşlarıyla aralarında “Büyük Türkiye Partisi kapatılırsa, partinin adı Doğru Yol“ olsun demişlerdi...Zincirbozan günlerinden yadigar...***Demirel Zincirbozan’da elleriyle kurduğu partiyi bırakıp; Çankaya’ya Cumhurbaşkanlığı’na çıkarken, geride, kırk yıllık kader arkadaşı İsmet Sezgin’i lider diye bırakmıştı...İsmet Abi kongreye girdiği esnada, yanında tesadüfen ben vardım...***Lady’nin Topuk Sesleri diye çıkıyordu gazeteler...Beyazlar içindeki Tansu Çiller, Süleyman Demirel’e rağmen, gümbür gümbür DYP’nin başına ve Başbakan’lığa geliyordu...Zincirbozan’da sürgünde kurulan partinin başına Demirel’in hiç istemediği Tansu Çiller geliyordu...Çok kişi Tayyip Erdoğan’ın bir Süleyman Demirel; AKP’nin ise Doğru Yol olmadığını söyleyecektir...Doğrudur söyledikleri...Ne Tayyip Erdoğan, Süleyman Demirel’e benzer...Ne AKP, Doğru Yol’a...Benzeyen insan kimyası, gelecek kaygısı ve istikbal hesabı ve siyasetin doğasıdır...Tayyip Erdoğan AKP’nin başına “Abi“ formülünü işletmiyor; Muhtemelen bu örneği bildiği ve gerekli dersi çıkardığı için...***Ancak öteki formülün sonu da hüsrandır maalesef...“Abi“ formülünün işlemediği durum ANAP’ta Turgut Özal’dan sonra çıkan Mesut Yılmaz örneğidir...Bu tecrübe ise farklı nedenlerle; hem ANAP hem Özal açısından büyük hayal kırıklıklarıyla dolu acı bir tecrübedir...Sanırım iki durumu da bilenler; Tayyip Erdoğan’ın bir an önce Cumhurbaşkanlığı’na çıkmasını istiyorlar...Doğal liderin, kitleleri peşinden sürükleyen büyük önderin, Çankaya’ya çıkışından sonra işlemiş ve başarıya ulaşmış bir “makbul“ yok çünkü...İsmet İnönü’yü bile, Gazi Mustafa Kemal’le kıyaslarsanız ne demek istediğimi anlarsınız...Siyaseti dizayn edenler, sanırım Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkmasını en çok bu vakalar nedeniyle istemekteler...ERKEN BASKIN SEÇİM...Erdoğan sonrası, siyasi durumun güçleşeceğini gören AKP erken bir baskın seçime gidecek gibi görünüyor...Sonbahar ayları bitmeden, erken baskın seçimin albenisi AKP kadrolarını derinden sarsıyor...Siyaset sonuç alma sanatı demek...AKP kadroları farkında ki, Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen sonra Tayyip Erdoğan’ın konsolide ettiği oylar, baskın bir genel seçim sonucu AKP’ye yazarlar...***Bu seçimlerin yapılmadığı arada geçen süre, muhalefetin toparlanmasına, yeni adaylarla vitrine çıkmasına ve taze rüzgarlar estirmesine yarar...AKP; Tayyip Erdoğan’ın gönlünden geçmese de, baskın erken seçimi gündemine alacak gibi görünüyor...

Devamını Oku

Neo Osmanlı döneminin egzersiz çalışması...

2 Temmuz 2014

Tayyip Erdoğan’ın konuşmasının iki ana ekseni var...Ülke içine yönelik büyük mesajı öteki yazıda yazacağım...Tayyip Erdoğan’ın İslam dünyasına verdiği Cumhurbaşkanlığı adaylığı mesajı ise çok derin ve iddialı...Erdoğan sanki Türkiye’ye Cumhurbaşkanı seçilmiyor...İslam dünyasına “Başkan“ seçiliyor sanki...***Konuşmayı büyük bir ustalıkla “Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı’ndan, İslam dünyasının mazlum halklarının liderliğine doğru kaydırıyor...”İslam ülkelerinin liderliği sonuçta “sizin inisiyatifinizde bir mesele değil aslında...”İslam coğrafyası sizi lider görmek istemedikçe, sizin verdiğiniz mesajların o günkü şartlarda bir anlamı olmuyor...Fakat anlaşılıyor ki, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı bir “Başkanlık modelinden çok“ bir “neo Osmanlı modelinin“ egzersiz çalışmasıdır...***2023 vizyonu uzun zamandır öne çıkartılıyordu...Dünkü konuşmayı dikkatlice dinledikten sonra 2023 vizyonundan, “Osmanlı’yı var eden başka unsurların da yavaş yavaş hayata geçirilmeye çalışıldığını“ anlıyorum...Padişahlık falan değil bahsettiğim unsurlar...İslam dünyasının üzerinde çok etkili olacak başka enstrümanlar var belli ki faaliyete geçirilmesi düşünülen...Çok değişik ve çok ilginç bir mecraya yöneliyor Türkiye; Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na halk oyuyla gidişiyle...Ortası olmayan, uçurumu ve muhteşem manzarası bitişik; köşeli ve tehlikelerle dolu bir yol bu...*****TAYYİP ERDOĞAN OTOBANI...Tayyip Erdoğan dün tam anlamıyla ‘one man show’ yapıyor...Dört bin kişilik bir salondan, onlarca televizyon kanalıyla, Türkiye’ye ve dünyaya en dokunaklı hayat hikayesinin üzerinden sesleniyor...Hayatından kesitleri anlatan duygusal bantlar, toplumun en ince damarlarına yönelik olarak montajlanıyor...Tayyip Erdoğan dün, Cumhurbaşkanlığı’na aday olmaya değil, değiştireceği ve dönüştüreceği Türkiye’de yeni bir “çağın başlagıcının mimarı olmaya” soyunuyor... Karısından af diliyor...Çocuklarından özür diliyor...Rakiplerinin eleştirdiği gibi otoriter bir figür gibi değil, duyarlı ve kalbi yaralı bir baba gibi... Çok ince dokunmuş duygusal dokumalarla örülüyor konuşması...Pakistan’lı kız, Pınarbaşı cezaevine kapısında “Bizi unutma diyen kız çocuğuna” kadar toplumun damarını titretecek örnekler var konuşmada...***Bir cumhurbaşkanı adayı böyle bir şov yapabilir... Bu kadar etkili bir propaganda çalışmasında kampanyayı açabilir...İlk gün çıtayı bu kadar yükseğe koyması anlaşılabilir...Ve fakat görünen o ki; “Tayyip Erdoğan güçlü belagatıyla tek başına otobana çıkmış yarış arabasındaki bir pilot edasındadır...” Karşısında onunla polemiğe girecek bir Ekmeleddin İhsanoğlu yok... Polemiksizlik, uzlaşı, hoşgörü ve medeniyet kavramları açısından ilginç gelebilir birilerine...Ne ki Tayyip Erdoğan Türkiye’de 12 yıldır icraatın başındadır...İcraatın başındaki kişinin eleştirilmediği bir seçim kampanyası olmaz...Böyle bir seçim kampanyası sadece Erdoğan’a yazar... Tayyip Erdoğan polemiksiz geçecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerini daha baştan zaferle kapar... ***İcraatının ve kendisinin tartışılmadığı bir kampanyada, Tayyip Erdoğan’ın en büyük avantajı olan belagatı büyüdükçe büyür... Belagat ustalığı karşısında, onun icraatlarını polemik konusu yapmamak, mitinglerle karşısına çıkmamak, onu ve Türkiye’yi polemiksiz bırakmak tek bir anlama gelir... Tayyip Erdoğan tek başına otobana çıkan bir pilot gibidir...İstediği hızı yapacak, istediği an yavaşlayacak istediği an gaza kökten basacak, one man show’u istediği tarzda yönetecektir... Polemiksiz bir Cumhurbaşkanlığı seçiminin Türkiye’yi götüreceği yer, solo bir Erdoğan konseridir...Konserin öyle bir one man show ki; konserin sonunda “star”ın düet yapmasına bile gerek kalmayacak...Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı nasıl bir karardır anlamak mümkün değil...*****İSİM DEĞİL GERÇEK BİR RADİKAL DEĞİŞİKLİK DÜŞÜNDÜĞÜ...Tayyip Erdoğan’ın dünkü konuşmasının ülke içine yönelik derin mesajının adresi; “dışarıyla ittifak arayışındaki mihraklara ve onlarla iş tutmaya çalışan dış dünyadaki güçlere...”Erdoğan şöyle demeye çalışıyor bu çevrelere;-”Cumhurbaşkanı’nı halk oyuyla seçmeye başlayınca biz, artık istediğiniz vesayeti kuramayacaksınız... Bugüne kadar bu vesayeti, Başbakan’lara karşı Cumhurbaşkan’ları üzerinden kuruyordunuz... Şimdi halkın oylarıyla milletin Cumhurbaşkanı çıkıyor ve kurduğunuz oyun bozuluyor...”***Erdoğan halk oyuyla seçileceği Cumhurbaşkanlığı döneminin, Abdullah Gül’den çok farklı olacağını bu sözlerle anlatıyor...Dün Milliyet Gazetesi’nde 32 yıl önceki genel yayın koordinatörüm Tarhan Erdem’in “Bu şartlarda Abdullah Gül’ün Başbakan’lığa soyunacağını“ söylediği açıklamayı görüyorum...32 yıl önceki genel yayın koordinatörümle ayrı tellerden çalmak hiç hoşuma gitmez...Fakat dünkü konuşmayı dinledikten sonra, ben Abdullah Gül’ün Başbakanlığı’nı düşünmediğini hissediyorum Tayyip Erdoğan’ın... Konuşmanın kodları, Ahmet Davutoğlu gibi bir siyasetçiyi işaret ediyor gibi...Radikal değişikliklere hazırlanıyor Erdoğan Cumhurbaşkan’lığıyla birlikte... Tarhan Erdem ustaya söylemeliyim ki;“Radikal gazetesi gibi bir radikal değişiklik değil, gördüğüm kadarıyla Tayyip Erdoğan’ın düşündüğü...”İsim değil, gerçek bir radikal diyeyim şimdilik...

Devamını Oku

Ağlama anne... Benim için ağlama!..

30 Haziran 2014

İlkokul beşinci sınıfa başlayalı bir ay oluyor...On yaşındayım...12 Ekim 1969...Beynimin kayda aldığı ilk genel seçimi o gün yaşayacağım...Sınıfta, “hangi parti kazanacak“ diye oylama yapıyor çocuklar...Anne babalarının partilerini kendi tuttukları parti olarak söylüyorlar...Ben CHP’liyim...CHP’nin sınıftaki oylarını ben sayıyorum...Bizim sınıftan CHP çıkıyor...Doğal bir sonuç gibi geliyor bu bana...Çoğunluğun Cumhuriyet’i kuran parti olan CHP’li olduğunu sanıyorum...Annem evde; Adalet Partisi’nin “havadan para kazananların, kolay yoldan zengin olanların“ rağbet ettiği parti olduğunu söylüyor...Ben de söylenenlerden kendime ideolojik misyonumu ediniyorum...Merkez sağ partiler “vergi kaçıranların, vurguncuların, kolay yoldan zengin olduğunu sandığımız işadamlarının yakın durduğu partiler oluyorlar“ gözümüzde...-”Biz memurların, akademisyenlerin, okumuş yazmış münevverlerin, devlete vergisini ayın ilk gününden zorunlu olarak ödeyen, vergi kaçırmayan beyaz yakalıların partisine oy vereceğiz... Biz CHP’yi tutuyoruz biz CHP’liyiz!..” ***Çocuk beynime yapılan ilk ideolojik bu...Babası öğretim üyesi, annesi öğretmen bir münevver aile çocuğunun değişmez siyasi kalıbı, ilkokul beşinci sınıftan beynine enjekte ediliyor... Tam kırkbeş yıl önce bugünler...Ne ki; seçimleri Süleyman Demirel’in Adalet Partisi İsmet İnönü’nün Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı; yüzde 27’ye; yüzde 46’lık ezici bir çoğunlukla kazanıyor...İlk seçimlerimle birlikte ilk siyasi hayal kırıklığımı yaşıyorum...Memurların ve okumuş yazmış münevverlerin partisi! seçimleri kaybediyor!..***Ertesi günü, Kolej’de çocukların çoğunluğunun aileden Adalet Parti’li olduklarını fark ediyorum...-”Ne yapacaksınız; kolay yoldan zengin olanlar da çocuklarını Kolej’e veriyorlar...” diye oya gibi işlenen aile yargısı bir kez daha beynime kazınıyor...***1973 seçimini lise birinci sınıfta yaşıyorum...Bülent Ecevit’in CHP’sinin Adalet Partisi’ni tarihte ilk kez geçtiği, inanılmaz bir zafer kazandığı 14 Ekim 1973 seçimlerini...Ne ki bizim evde yine matem var...Ecevit seçimleri kazanıyor kazanmasına fakat, bizim aile o seçimlerde Adalet Partisi’ne oy veriyor...Sebep; aile o günlerde Ecevit’in “komünist“ olduğunu düşünüyor...Münevver memur aile “komünizm tehlikesine karşı vergi kaçıranların! rağbet ettiğini düşündüğü partiye oy veriyor...”Sandık bizim aileden kaçarcasına sürekli karşı tarafı galip ilan ediyor...Bu kez de Ecevit’in CHP’si AP’ye karşı seçimi kazanıyor...***Nihayet 1977’de ana oğul Ecevit’te birleşiyoruz...Baba merkez sağda kalıyor; “olası komünizm tehlikesine karşı!..”Biz “Ecevit“ diye haykırıyoruz...Ecevit yüzde 41’le inanılmaz bir zafer kazanıyor, Adalet Partisi’nin yüzde 36’sına karşı... Gece 23’e kadar zafer çığlıkları atıyoruz evimizin yanıbaşındaki Farabi Sokak’taki CHP genel merkezinin önünde...Sonra yine hüsran var...Yine bize esmer günler düşüyor...CHP tek başına iktidarı yakalayamayınca oluşturulan dörtlü ittifaka karşı muhalefete düşüyor...***İki yıl sonra 1979’da ara seçimler oluyor... 5-0’lık felaket bir mağlubiyeti var CHP’nin...Ecevit istifa ediyor...80 darbesiyle zaten CHP heptenkapatılıyor...Uzun bir zamana yayılan, hemen hep yenilgilerle dolu geçen bir sürecin sonunda;bir türlü “Okumuş yazmış, münevver takım, vergi kaçırdığı söylenen, kolay yoldan zengin olanların rağbet ettiği partiyi geçemiyor...”Geçse de direkten dönüp iktidar olamıyor...Olsa da yağ kuyruklarıyla iktidardan alaşağı ediliyor...Makus bir talihi var CHP’nin...İlkokul beşinci sınıftan beri “beynime şırıngalanan o mahut ideoloji bir türlü kazanamıyor kitlelerle bütünleşemiyor...”Özal’ın ANAP’ında bir miktar kurtuluyorum o ideolojiden...Ne ki, yine de oyumu Özal’a vermeye elim gitmiyor...CHP’den daral geldiği için Ecevit’in DSP’sine oy veriyorum...Sessiz sedasız, gizli saklı...İktidar olabilsin diye değil, yüzde 10’luk barajı aşabilsin diye...***45 yıldır hep hüsranla dolu bir siyasi türbülansın içinden geçiyorum...“CHP’li bir aileden gelip CHP ideolojisinin gıdasıyla büyümüş olarak...”Cumhuriyet’i kuran, laiklik ve Batı’lı hayat tarzıyla bütünleşen, şapkayla, baloyla, harf devrimiyle, içkiyle perçinlenen; okumuş yazmış, memur, münevver; vergi kaçırmayan; maaşlı olduğu için vergisi ilk günden devletçe metazori kesilen bir ailenin ferdiyim ben...45 yıllık zaman diliminde, “mağlubiyetlerden galibiyetlere hiç geçemiyorum...”Bu durum hafif bir travma yaratsa da; varlık nedeninden taviz vermeyen bekareti temsil eden duruş, bir keyif abidesi olarak içimde ışıldayıp duruyor...CHP’yi deli gibi eleştirsem de televizyon programlarındaki eleştirilerim; bir ara Deniz Baykal’ın benim programlarıma CHP’li üyelerin çıkmasını yasaklamasına yol açsa da bir gerçek değişmiyor...***İlkokul beşinci sınıfta “ideolojik şırıngasını ‘züğürt tesellisi’ memur münevver merhemden alan laik, Cumhuriyetçi demokrat, Atatürkçü çocuk“ CHP’yi kalbinin hep bir yerlerinde saklamaya çalışıyor...Siyasi hüsran “alışkanlık“ olsa da, “laik, Atatürkçü ve batılı demokrat duruş“un verdiği tandans dik durmamı sağlıyor benim...Nihayet bu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde; kırkbeş yıldır ilk kez, genlerimin bile züğürt tesellisi niyetine var olmadığı bir seçime tanık olacağımı hissediyorum...2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ne Atatürk’çülüğün, ne laikliğin, ne Cumhuriyetçiliğin ne de batılılaşmanın, hiçbir lider tarafından tartışılmayacağı ilk seçimler oluyor...Recep Tayyip Erdoğan; Ekmeleddin İhsanoğlu; Selahattin Demirtaş;Her biri olan ve olmakta olan ideolojilerin, kuşku yok önemli temsilcileri...***Ne ki memur, münevver, Atatürkçü laik, Cumhuriyet’in kurucusu ideoloji adına kimsecikler yok görünürde...Issız bir yerde “Sessiz bir Gemi var“ kalkıyor yavaş yavaş rıhtımda... -”Artık demir almak günü gelmişse zamandan...Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol...Sallanmaz o kalkışta ne mendil; ne de bir kol...”diyerek...***Selda Bağcan da anneme söylüyor benim içimden geçenleri benim adıma şimdi;-”Ağlama anne...Benim için ağlama...Ben de herkes kadar aldım acılardan...Ağlama anne...Benim için ağlama...Ben de herkes kadar yandım...”

Devamını Oku