Sadakat...

26 Temmuz 2014

“Ben şarkıcıları esasen şarkılarını sevdiğim için sevmeye başlamıştım...”Böyle demiştim bir gün yakınbir dostuma; hayatımın nirengi pasajlarından bir rezüme çıkartmaya çalışırken...“Söz Vermiş Şarkılar“; Murathan Mungan’ın yirmibeş yıl boyunca şarkılara hayat veren sözlerini ve dizelerini topladığı yapıtı...Onu okurken, “sevdiğim şarkılardan, sevmeye başladığım şarkıcılar“ aklıma geliyor...Ben şarkıcılardan dolayı şarkıları değil, şarkılardan dolayı şarkıcıları sevmiştim...-”Bilindiği gibi söz ile müziğin birlikte yazılmasına ‘şarkı yazmak’ denir...” diyor Murathan Mungan;-”Söz ve müziğin tek bir ruh hali içinde birbirini besleyerek iç içe geliştiği bu durum bence ‘ideal’ olanı...Eğer şarkı yazmayı bilseydim; bu sözleri kendi müzikleriyle seslendirmek, bunları yazarken içimde duyduğum ezgileri, kulağımdan geçen sesleri notalara döküp bir bütün olarak ortaya koyabilmek isterdim...”***Sanırım ben de...O zaman aşk hayatım bir miktar kısırlaşsa da; “yaratıcılığım bir nebze artardı...”Mungan’ın “Sadakat“ isimli çalışmasını bu halet-i ruhiye içinde okumaya başlıyorum...Buna nasıl bir beste yapılır bilmiyorum...Fakat sözlerin kendisinin bile “müziğini içinde barındıran bir şarkı gibi“ olduğunu hissediyorum...***“Bütün kapılar kapanınca bir gün;Bütün kapılar kapanacak...Bize nemli ve karanlık bodrumlar kalacak...Bütün pencerelerin ışığı söndüğünde;Sokaklardan umudu keseceğiz...Karanlıklardan, rastlantılardan;Sessizce döneceğiz kendi köşemize...Bütün gürültüler dinecek bir gün...Ne sözler, ne yeminler, ne yalanlar kalacak...Zorlama kahkahalar, gösterişçi gözyaşlarıHerkes gidecek bir gün...Herkes gidecek...Başka bedenlerde aradığımız hikayeler tükendiğindeBaşbaşa kalacağızKarşılıklı oturduğumuz masayı aydınlatan;Ölgün ışığın altında...Hayretle bakacağız...Birbirimize ihanet ede edeNasıl bir sadakati büyüttüğümüze...”“TELLİ TELLİ, OLMASA MEKTUBUN...”“Haris Alexiu’yu ilk dinlediğimde tam anlamıyla büyülenmiştim...” diyor Murathan Mungan “söz Vermiş Şarkılar“da...-”Bir daha da çözülmedi bu büyü... Yeni Türkü o sıralarda daha çok Ankara’da tanınan bir topluluktu... Konserlerinde seslendirdikleri Manos Loizos bestesi birkaç Yunanca şarkıya, büyük bir coşkuyla katılan seyircinin, sıra sözlere geldiğinde tutukluk çektiğini, hevesinin ve dilinin düğümlendiğini görmüş; göğüslerinde birikmiş soluğu boşaltacak Türkçe sözlere ihtiyaç olduğunu düşünmüştüm... Yeni Türkü için biraz da benim ısrarım ve dayatmam ile; birkaç Haris Alexiu şarkısına söz yazdım...Bunlardan bazıları; ‘Maskeli Balo’, ‘Telli Telli’, ‘Olmasa Mektubun’dur...”***Sözleri okuduğum esnada, dünyalar güzeli bir kızı görüyorum...Tam karşımda...Ege’ye inen akşamı “çello“ çalarak bütünlüyor...Ben ise “Olmasa Mektubun“u söylüyorum içimden...***“Olmasa mektubun, yazdıkların olmasa...Kim inanır senleAyrıldığımızaSanma unutulur kalp ağrısı zamanlaHer şeyi unutarak yaşanır sanmaYaşanır sanma...***Neydi bir arada tutan şey ikimiziBirleştiren neydi boşlukta ellerimizi...Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi...Sevmek birçok şeyi göze almaktırOlmasa mektubun, yazdıkların olmasaKim inanır senleAyrıldığımıza...***Baksana geçmişe ne çok anıyla yüklüNerde o taverna?Nerde sinema?..Harcanmış zamanlar yeniden yaşanmaz kiGeç kaldıktan sonra arama boşuna...”ESKİDENDİEge’ye akşam iniyor...Çellist kız, dinlenmek için ara veriyor müziğe...Güneş batmakta şimdi Ege’de...Kızıl bir güzellik tepelerin arkasından usul usul inmekte...O an sayfayı çeviriyorumve karşıma çıkıyor hayat klasiğim...“Hani erken inerdi karanlık,Hani yağmur yağardı inceden,Hani okuldan, işten dönerken,Işıklar yanardı evlerde,Eskidendi, çok eskiden.***Hani ay herkese gülümserken,Mevsimler kimseyi dinlemezken...Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,Eskidendi, çok eskiden.***Hani hepimiz arkadaşken,Hani oyunlar tükenmemişken,Henüz kimse bize ihanet etmemiş,Biz kimseyi aldatmamışken,Eskidendi, çok eskiden.***Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,Daha biz kimseye küsmemiş,Daha kimse ölmemişken,Eskidendi, çok eskiden.***Şimdi ay usul, yıldızlar eskiHatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzdenGeçen geçti,Geçen geçti,Geceyi söndür kalbimGeceler de gençlik gibi eskidendiŞimdi uykusuzluk vakti.”“TERS BİR ORANTI VARDIR HAYATTA... HER ŞEY PAHALILAŞTIKÇA İNSAN UCUZLAR...”Yapıtın sayfalarında dolaşırken, yavaş yavaş sona geliyorum...Mungan’ın o muhteşem aforizması çıkıyor karşıma bir şarkının sözlerinde...Şarkı sözünün kendisi değil, fakat o iki satırlık aforizma çarpıyor yüzüme;“Ters bir orantı vardır hayatta...Her şey pahalılaştıkça insan ucuzlar...”***Etrafımda her şeyin ne kadar pahalılaştığını fark ediyorum...Barışın...Dostluğun...Arkadaşlığın...Kardeşliğin...***Sevginin...Aşkın...Hayatın kendisinin...***-”Ters bir orantı vardır hayatta...Her şey pahalılaştıkça insan ucuzlar“diyor Murathan Mungan...Güneş tepelerin ardından batıyor...Akşam usul usul geceye kayıyor...Kendimle baş başayım şimdi...“Hayat tekrarları severYeniden başlamayıKuşlar dalları severKanatlarsa uçmayı***Aşk tesadüfleri severKader ayrılıklarıYıllar geçmeyi severİnsan aramayı...”

Devamını Oku

“Bir baba yalnızca çocuklarını kıskanmaz... Daha iyi olmalarına çabalar...”

26 Temmuz 2014

Yüzmeyi öğrendiğimde sekiz yaşındaydım...Bir yaz kampında, suyun tam olarak üzerinde durmasını ve yüzmesini becermiştim...Yazları Yeniköy’de oturuyorduk...Evin bulunduğu yer vapur iskelesine yakındı...Yaşıtlarımın suya atladığı yer 8-10 metrelik bir derinlikti...O derinlikteki azgın suya atlamaya başladığımda, benliğimde müthiş bir özgüven hissetmiştim...Atladıkça, kıyıya çıkıyor yeniden atlıyordum...Bir daha...Bir daha...Akıntının gücü beni bir taraftan diğerine hızla sürüklüyordu...Akıntıya karşı yüzüyor iskeleye çıkıyor...Yeniden atlıyordum...İçimde doğmaya başlayan özgüven hissi benliğimden taşıyordu...***Bu yaz, beş yaşına gelen çocuklarıma her şeyiyle yüzmeyi, atlamayı, suda yaşamayı öğretmeyi düşünmüştüm...Babaları bu beceriyi sekiz yaşında elde etmişti...Kısmetse onlar şimdiden becerebilmeliydi...Babam, çocukken demişti;-“Bir baba hayatta sadece çocuklarını, hiçbir şeyden kıskanmaz... Kendinden daha iyi olmaları için uğraşır... Onlar kendinden ne kadar daha iyi olursa, o da o kadar mutlu olur...”***Bende de öyle olmaya başladığını hissediyordum...Çocuklar sekiz yaşına gelmeden çok önce, daha beş yaşından, suyla barışır, balık gibi yüzmeye başlayabilirlerse, hayatları daha erkenden kolaylaşacak ve çabuk keyiflenecekti...Babalarına göre, üç yıl önceden yüzmeyi öğrenmeleri, babamın dediği gibi, onlardan çok babalarını mutlu edecekti...***Tatile gelmeden önce başlamıştım onlar için, hafif derslere ve yüzme antrenmanlarına...Dün ikisi de havuzun başında onlarca defa suya atlamaya başladılar...Tıpkı 45 yıl öncesinde babalarının yaptığı gibi atladıkça atlamak istiyorlardı...Atladıkça öz güvenleri geliyor, daha ileriye atlamak istiyorlardı...-“Gerçekten başarılı olan insanlar, asla başkaları gibi olmaya çalışmazlar... Aksine önceki hallerinden daha iyi olmaya çalışırlar... Başkalarıyla yarışmayın... Kendinizle yarışın... Dün olduğunuzdan daha iyi olmaya çalışın... Olağanüstü şeyler karşınıza çıkacaktır...” diyordu Robin Sharma...***Sanırım çocuklarım üzerinden kendimle yarışıyorum...Onların beni geçmesini sağlamaya çalıştıkça aslında ben kendimi geçmiş oluyordum...Onlardaki “ben” bendeki “ben”i geçmeye çalışıyordu...Acayip bir oyundu bu...Hangimiz “ben” dik bilmiyordum...Onların suya benden iyi atlamalarını istedikçe, onlardaki “ben”in bendeki “ben”den güçlü olduğunu fark ediyordum...Onlar benden daha fazla “ben” diler...***Hayat dışarıda yine çok sert ve acımasız geçiyor...Ben ise dışarıdaki sert ve acımasız dünyada, kendi küçük ailemin “yeni mütevazı değerlerini ve potansiyellerini inşa etmeye çalışıyorum...”Kırk yıl önce, bana “dışarıda korkunç bir kavga varken, çocuklarına yüzme öğretmeye çalışan bir baba”dan söz etseler, onlara ne diyeceğimi pek kestiremezdim...Şimdi; cevap vermek bile hayatın enerjisini almak gibi geliyor bana...Her sabah onları kendi ellerimle nasıl daha iyi yüzdürebilirim, nasıl benden daha fazla özgüven inşa edebilirim diye uğraş veriyorum...***Değiştim mi ki?..Sanmıyorum...Belki yeni durumun getirdiği bazı zorunluluklar ön plana geçiyor...Ama daha önemlisi şu;“Beş yaşındaki çocuklara katmaya çalıştığım değerin, küçük mutluluğun, yaşamı kolaylaştıran sporun, özgüvenlerini oluşturan çabanın, babalarından üç yıl önce yüzmesini öğrenerek, hayata daha erken ve daha güvenli başlamalarını sağlayan mütevazı uğraşın yaşamın en önemli değerlerinden biri olduğunun bilincine varıyorum...”***Sekiz yaşında Boğaz’ın mütevazı bir kıyısında iskeleden atlayarak, vapurların arasında yüzmesini öğrenmeye çalışan çocuk, gün gelecek hayatının en yalnız gönüllü gittiği sürgün günlerinde “denizlerden ilham alarak” hayata karşı dirilmesini öğrenecekti...Ege’nin bir başka kıyısındaki “gönüllü sürgün” günlerinde, kimseciklerin olmadığı küçük koylarda tek başına kilometrelerce yüzerken, belki de çocuk yaşında hasbelkader kazandığı minik özgüvenini arıyor ve yok edilmeye karşı direniyordu...Çocuklar atlarken, o anları hatırladım...Her atlayışlarında inşa etmeye çalıştıkları özgüvenlerinin, onlara yol gösterici olması için dua ettim...Babamın dediği gibi;“Bir baba; yalnızca çocuklarının kendisinden her alanda daha iyi olmasından mutluluk duyar”dı...“Onları kıskanmaz... Daha çok olmaları için çabalar”dı...*****BOLLUK VE BEREKET...“Bolluk prensibi, başkalarına ne kadar verirseniz, o kadar kazanacağınızı söyler... Ben hayatımda bolluk ve refahın olması için, daha fazla vermemiz gerektiğini keşfettim...Bolluk dünyayı dolaşan bir enerjidir...Siz daha fazla verdiğinizde, size daha fazlası döner...İyi şeyler her zaman iyi işler yapan insanların başına gelir...”Robin Sharma’nın bu sözleri, Depak Chopra’nın defalarca alıntıladığım sözlerinin bir başka biçimde dile getirilişi...***Bu sözleri değişik yaşam gurularının, ruh dünyasının ustalarının sözlerinden bıkmadan usanmadan tekrarlıyorum...Yazın ortasında bayram tatiline girdiğimiz bu günlerde, “bolluk yasası”nı hayatınızın en temel yasası yapmanız için uğraşıyorum...Karşınızdakinden sakındığınızda değil, karşınızdakine verdiğinizde, “bolluk ve bereket size fazlasıyla geri dönüyor...”***Her şeyden önce verdiğinizde, mutlu oluyorsunuz...Çünkü “mutluluk almak değil vermektir”, bu yasayı işletiyorsunuz...İkincisi verdikçe, bolluk ve bereket size geri dönüyor...Bunu planlamadan, içinizden gelen niyetle yaparsanız ve hesaplı davranmazsanız, ne kadar çok bolluk ve bereketin size geldiğini görüp afallıyorsunuz...Bolluk dünyayı dolaşan bir enerji...Siz daha fazla verdiğinizde size daha fazla dönüyor...

Devamını Oku

'Gözünüzle hüküm verdiğiniz sürece yanılgıdan kurtulamayacaksınız...'

24 Temmuz 2014

Buz, kar, yağmur, dolu, buhar; hep denizden gelir, döner...Adları kalır yadigar...***Kar suda şeklini yitirmedikçe, adını yitirmez...***Kozmik tesirlerin beynindeki etkilerini fark etmemişsen, kendinin farkında değilsin...***İşaret; onlara bağlanmak için değil, gönderdiklerinin değerlendirilmesi içindir...***‘Göz‘ünle hüküm verdiğin sürece, yanılgıdan kurtulamayacaksın...***Zaafların aklının iradene söz geçirememesindendir...***“Yar“in en çok beraber olduğundur...***Uyandığında rüya ne ise, ölümü tattığında dünya hayatı aynı olacak...***Gam, keder, ...Hepsi bünyenin verdiği görüntüden ibarettir...***Aldanırsan görüntüye...Gömülürsün üzüntüye...***Sanatçı yer an yeni bir rol becerisinde olandır...***Ya O’nu görürsün...Ya da pek çok şeyi gördüğünü ‘zan’ nedersin...***Suçladığın kadar “perdeli“sin...***Kendine “yaş“ veremediğin anda şuurunda;Belli bir yaşta hissettiğinde ise ‘bedeninde’ yaşıyorsun demektir...***Bir yatakta uyuyan iki’nin biri kabus görüyor...Diğeri zevki yaşıyor...Birarada mı yatıyorlar?..***Dünyada bulunuşumuzun tek sebebinin, sadece ve sadece ölüm ötesi sonsuz yaşama hazırlanmak olduğunu fark edip, idrak ettin mi?..***Ömründe ‘defalarca değişen bedenlerden misin?..’Yoksa hiç değişmeyen ‘benlik misin?..’***Hükmü altındaki organlarına emredemeyen onların esiridir...Onların esiri iken “özgürlükten“ söz etme...***Organların bir varoluş sebebi de “bilincin imtihanıdır...”***Talip olduğun mertebeye göre, imtihana tabi tutulursun...***Talep eden bedelini öder...***Izdırap ve kederlerin, bağımlılıkların kadar sürer gider...***Yalnızlığı tadmadan asla “Vahdet“e eremezsin...***Kaybedecek şeylerin olduğu sürece, tasavvufun amacından uzaksın...***Sevgin sahip olmayı, aklın ise terketmeyi emreder...***Güdülerinin, dürtülerinin, organlarının değil, bilincinin sesine kulak ver...***İnsan bilincinin sesi ile, mahlukat organlarının iticiliği ile yaşar...***Sınırsız olan bilince, vehmin ve şartlanmaların ile kayıt getirdiğin sürece sair mahlukat gibi yaşarsın...Bilincin sınırsızlığına erdiğinde ise;Mahlukat yine bildiği gibi yaşamaya devam eder...***Umdukların kadar perdelisin...***Dünü ve yarını düşünmeden beraber olduğun kişi “Dost“undur...Dost senden dün ve yarını silendir...***İtimat ettiğini (güvendiğini) odüst seçebilirsin...Ancak dost seni itimaddan arındırandır...***Kalabalıkta gürültü asla eksik olmaz...***Dünün tekrarıyla gününü tüketen, dünden ileri gidememiştir...***Yarın kiminle beraber olmak istiyorsan; bugün de onunla beraber olmanın bedelini öde...***Her ortamın ve sistemin kendine özgü canlıları var...Güneşin de...***Evrende cansız ve şuursuz, tek bir zerre mevcut değildir... Algılamak istiyorsan, perdeni terket...***Huzurla yaşamak istiyorsan, borçlu olma ve beklentilerini terket...***Denizdeki balıkla pazarlık edilmez...***Televizyonda dalgalarında ses ve görüntü olur da, senin mikrodalga bedeninde nasıl olmaz?..***“Ruh“, beynin ürettiği dalgasal bedenin eski dillerdeki adadır...***Takdir edilen zaman gelmemiş ise; engellerden erilmez...***Kaderinizde varsa; zamanı geldiğinde size takdir edilen mutlaka erişecektir...***Kaderinizde olmayanı ise asla elde edemeyeceksiniz...***Tüm evren bir hayal sen ise gerçeksin öyle mi sanıyorsun?..***Muhakemesi olmayanın pişmanlığı olmaz...***Kaderini bilirsen şükretmiş; değerini inkar edersen küfretmiş olursun...***Anlık olaylara bakıp da asla hüküm vermeyiniz...***Güçlü kişi inandığı yolda etrafına rağmen yürüyebilendir...***Şerri en az olan duygu !”sevgi“dir...***Düşündüğünün ve hissettiğinin zıddı davranışlarının adı “riyakarlık“tır...***İnsanlar menf aat için yaşar...Menfaat duygularını aşanlar; melekiyetle vasıflanır...***Her şeyi gör, duy bil...Ancak hepsini olduğu gibi kabul etmesini de öğren...***Kimseden varoluş gayesinin ötesini bekleme...Aksi takdirde çok üzülürsün...***İsa; kendini satacak olanı son lokmayakadar yanından uzaklaştırmadı...Niye?..Senaryoyu ‘oku‘muştu da ondan...***Neticeyi merak etme...Ameline bak...Herkes hak ettiğini bulur...***Bilincinin boyutlarında sıçramalar yapamıyorsan, safralarını at...***Dün var olan bugün yok...Bugünkü de belki yarın olmayacak...Daha ne kadar; yarın seninle olmayacak şeyler peşinde koşarak ömrünü harcayacaksın?..***Bilmek asla arınmak için yeterli değildir...***Yaşam ders almak içindir; üzülmek için değil...***Sınırsızlık tüm boyuttadır...Beden, ruh, bilinç...***Sınırsızlık, bilincinde var sandığın “benliğinle“ sınırlanmaktadır...***Sınırsızlığı yaşamak “hiç“ olmakla mümkündür...***Gözden öze değil, özden göze bakmak gerek...***Sükun ve ebedi huzur “öz“ün gözün olduğunda başlar...***Özünü bilmeyen gözünün gam ve kasvetini yaşar...***Gördüğünü tanıyamayan, gözüyle yaşayandır...***Her hayvan, sürüsüyle yer içer, dolaşır...İnsan ise aklıyla bilim doğrultusunda yürür...***Dışarıda arayıp bulduğun her şey bil ki “öz“ünde mevcuttur...***Kaybetmeyi öğrenmeden, onu hazmetmeden, kazanmayı bilemezsin...Ahmed Hulusi

Devamını Oku

Beşiktaş; Fenerbahçe-Galatasaray savaşından kendini uzaklaştırarak 'çarşı'laşmalı...

24 Temmuz 2014

Bu yazıyı yazmadan önce; uzunca bir süre, kafamda eskizler yapıyorum... Doluyu boşa, boşu doluya koyuyorum...İnce eliyor sık dokuyor, kafamda iyiden iyiye tartıyorum...Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti, son yıllarda ezeli bir rekabetin ötesine taşıyor, başka anlamlar taşıyor...Ezeli bir “kavga“ var sanki de onun tamtamları çalınıyormuş gibi bir hava estiriliyor...Bunun ne kadar önüne geçmeye çalışsanız da geçilmiyor...Galatasaray’lılar; Fenerbahçe’lilerden en hafif deyimiyle uzak duruyor...Fenerbahçe’liler Galatasaray’lılardan en nahif anlatımla “haz etmiyor...”***Camiaların liderleri yöneticiler, “taraftar“ gibiler...Her geçen gün “sözlerindeki şiddeti bir doz büyütüyorlar...”Camialar, birbirinden uzaklaştırılırken, ezeli dostluk ve rekabetin bünyesindeki birliktelik ve kardeşlik buharlaştırılıyor...“En büyük kim?..” kavgası verilirken, tez ve antitez birbirine attıkları fırça darbeleriyle, renklerindeki güzelliği tuvalden siliyorlar...Güzel ve değerli yerine, kavgacı ve kavgalı bir hal alıyor, iki ezeli rakip birbirine karşı...***Beşiktaş; ne Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti adı altında devam eden bu kavganın...Ne Beşiktaş-Galatasaray veya Beşiktaş-Fenerbahçe şeklinde oluşacak herhangi bir kavganın, zıtlığın, çatışmanın, çarpışmanın, rekabet adı altındaki kör döğüşünün parçası olmamalı...Beşiktaş camiasını yönetenler; “Çarşı“nın yıllar içinde yarattığı, takımlar ve kulüpler üstü sempati algısını ve markasını, Beşiktaş’a da şamil etmeliler...***Beşiktaş; “üç büyükler arasında anlamsız bir kör döğüşünün ‘ben en güçlüyüm’ diye iddia eden hezeyanların bir parçası değil ‘en sempatiğin, herkesin sevip saygı duyduğu vakur bir büyüklüğün’ algısı ve markası olmalı...”Beşiktaş’ı yönetenler, Karakartal’ın tarihine, duruşuna, ilkelerine, karakterine ve dokusuna tam uyan “bu algıyı ve marka“yı tüm Türkiye’ye tescilleyecek şekilde bir kampanya başlatmalı...“Zaten öyle davranıyor“ diyenler olacak...Zaman zaman o izleri taşısa da, tam olarak öyle değil...“Beşiktaş sevgidir, haktır, şeref’tir ve bunu rakibi için de hissetmektir...” diye başlatılacak bir kampanya ile yönetim tarzı, Beşiktaş markasını; Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu, özlediği bir sempati, sevgi ve adiliyet mertebesine ulaştırır...***Beşiktaş; hiçbir zaman, hiçbir yönetiminde; ezeli iki rakibiyle, “rekabetin getirdiği kavgaya, nifaka, düşmanca demeçlere, rakibinin kuyusunu kazmaya yönelik bel altı darbelere“ girmemeli...Bunu, kamuoyuna, taraflı tarafsız tüm camialara deklare etmeli...Beşiktaş üç büyükler arasında “kim en büyük?..” tartışmasının zinhar bir unsuru değil, Çarşı’nın Fenerbahçe, Galatasaray ve tüm camialar üzerinde taşıdığı sevecen, sempatik algının futboldaki yansıması halini almalı...“Şeref“iyle oynayıp, “Hakkı“yla kazanan bir camiaya yakışan davranış futbolun “Çarşı“sı olmaktır...Haydi rastgele!..'BACAKSIZ'O küçük çocuğu “bacaksız”ı görüyorum aniden Vatan Internet sitesinde dün...- “Abi siz neden her sabah tek ayak üzerinde duruyorsunuz öyle?..” diye soran ‘bacaksız’ı...Hababam Sınıfı’ndaki abilerinin komik hallerine, düştükleri acıklı duruma; küçüklüğüne, minikliğine ve bacaksızlığına aldırmadan dalga geçen o küçük çocuğu görüyorum...Kıkırdamayla karışık ‘he he he he‘ diye başlayan gülüşünü tek ayak üzerinde duran Hababam Sınıfı’nın bütün kodamanlarının önünde, bir süre devam ettiriyor ve içinden gelen muziplikle Hababam Sınıfı’ndaki abilerini fena halde ti’ye alıyordu o çocuk...***Ele avuca sığmayan, bütün Hoca’lara “illallah“ dedirten, her sınıfı çift dikiş gitmekten yorgun düşen, Damat Ferit, Güdük Necmi, İnek Şaban ve nice Hababam Sınıf öğrencisi, “bacaksız”ın sabah sabah kendileriyle tüm okulun önünde dalga geçmesinden rezil olduklarını düşünüyor ve ne yapacaklarını bilemez halde onu azarlamaya çalışıyorlardı...-”Ulan bacaksız...” diye başlayan tek ayak üzerine takılı fırça eskizleri, karşılarında kıkırdamakta olan ‘bacaksız’ın gülüşü karşısında ‘eriyor’ ve trajikomik bir hal alıyordu...O sahneyi izlerken; gülmeye başlar, gülerken ağlardım...Gözlerimden yaşlar akarken, çocukluğum ve gençliğim gözümün önüne gelir, bir dönem tek bir sahneyle dramatize olurdu gözümde...***Hepimiz Hababam Sınıfı’ydık...Hepimiz hem “Hababam Sınıfı hem de, onunla alay eden ‘bacaksız’dık...”Sinemanın “tarihe geçen bütün filmleri izleyiciyi, filmin kahramanlarından biriyle özdeşleştirir...”İzleyici karakterlerinin birinde kendini bulur...Kendini bulduğu, özdeşleştirdiği kahraman, ya da karşı çıktığı nefret ettiği anti kahramanıyla, filmi içselleştirir...Beğenir, beğenmez, sever sevmez ama içselleştirir... Hiçbir karakterinde kendini bulmadığı, kahraman veya antikahraman yaratamadığı filmlere, yabancılaşır, uzaklaşır, o filmlere karşı kayıtsızlaşır...***Sinema tarihinde “sinema izleyicisinin hepsinin birden, filmin tüm kahramanlarında kendisini bulduğu, kendini özdeşleştirdiği, onlarmışcasına ağlayıp, onlarmışcasına güldüğü, onlarmışcasına hüzünlenip, onlarmışcasına sevindiği, onlarmışcasına haylazlaşıp, onlarmışcasına yufkalaştığı başka bir film yok...”***Kültür Bakanlığı’nın “En İyi 100 Türk Filmi“ yarışmasının halk oylamasında, Hababam Sınıfı’nın birinci sırada olduğu haber veriliyor...Hababam Sınıfı, sınıfla alay eden 7-8 yaşlarındaki “bacaksız“ını bile tüm Türkiye ile özdeşleştirebilen bir sinema harikasının adı...Gelmiş geçmiş Türk filmleri arasında en iyisi, en güzeli, en yaratıcısı, en haylazı, en yufkası, en muhteşemi ve en bizdeni...Tuncay Akça’nın ‘bacaksız‘ı oynarken, iki abi’nin önündeki o unutulmaz duruş anın resmine bakıyorum...***Bir sahne bu kadar mı “muhteşem!“ olabilir?..Bu kadar mı içten?..Bu kadar mı çocuk?..Bu kadar mı genç?..Bu kadar mı nahif?..Bu kadar mı haylaz?..Bu kadar mı gırgır olabilir?..Kalbimin en derinlerinde yer alan o sahne, çocukluğunu kaybetmeyenler için, “bütün çocukluğumuzu anlatan resim“dir...Ağlamak isterken gülüyorum o sahnede...Halit Akçatepe’nin repliğinde ise gülerken ağladığımı fark ediyorum...

Devamını Oku

“Hayat kazanmanızı istiyor biliyor musunuz?..”

23 Temmuz 2014

“İyi işler yapın ve iyi birisi olun...Dünyamız sizi yaratan ve buraya getiren gücün belirlediği bir dizi değişmez kuralla yönetilir...Kuralları bilmeden golf gibi bir oyunu oynayamazsınız...Yaşam da pekala bir oyun gibi...Oynayabilmek ve kazanabilmek için kuralları bilmeniz önemli...Hayatınızı bu kuralları yanınıza alarak yaşayın, işe yaradığını göreceksiniz...”***Çok basit ve herkesin yapabileceği bir şeymiş gibi görünüyor Robin Sharma’nın söyledikleri...Basit olmasına basit öneriler...Fakat insanlar bu basiti “önyargıları ve kendi etraflarına ördükleri yüksek ego duvarları nedeniyle“ uygulamıyorlar...İyi işler yapmak ve iyi birisi olmak basit bir kural...Fakat insanlar; kendilerini ve egolarını savunma adına, diğer insanları yaralıyor, mecazi ve fiili olarak öldürüyorlar...***Oysa Sharma’ya göre, “Dünya bizi yaratan ve buraya getiren gücün belirlediği bir dizi değişmez kuralla yönetiliyor...”İyi insan olmak ve etrafına iyi işler yapmak, bu kuralların en altın değerinde olanı...-”Hayat kazanmanızı istiyor... Bunu biliyor muydunuz?..” diye soruyor Sharma...-”Sadece gittiğiniz yolu bırakıp oyunun kurallarını olabildiğince hızlı keşfetmeniz gerekiyor... Bu kuralları öğrenmek için biraz çaba, sessiz bir ortamda derin derin düşünme ve samimi olarak bir filozof olma isteği lazım...”***Hayatımda geçmişte; “neye, kime ve hangi olaya karşı nefret, kin ve düşmanlık beslediysem“ o olayın beni, bir süre sonra esir aldığını gördüm...Olayı nefret ettiğim, kin duyduğum, düşmanlık beslediğim şeyle savaşarak çözmeye çalıştıkça, “karşımdaki arzuladığım gibi kaybetse de, ben huzuru ve mutluluğu“ yakalayamadım...***Üstelik “savaşarak çözme“ mantığının yarattığı gerginlik ve doğru bir iş yapmamanın verdiği bilinçaltı endişe, yaşamın barışçı huzurunu elimden aldı...“Rahatsızlık“ duygusunun bilinçaltım üzerinden beni etkilemesinin önüne geçemedim...***Birkaç yıl önce, “savaşarak kazanmış görünsem de gerçekte hiçbir şekilde kazanamayacağım bir savaşın içinde buldum kendimi...”Öyle bir savaştı ki bu; “ben kazansam da kaybediyordum... Kaybetmesem zaten kaybediyordum...”Bu savaşı verirsem iki halde de ya kazanarak kaybedecek, ya da kaybederek kaybedecektim...Egomu, duygularımı, önyargılarımı, hayal kırıklıklarımı terkettim ve savaşarak değil, barışarak kazanmayı seçtim...Şimdi, olayda kaybedenin olmadığı, herkesin kazandığı bir hayatı yaşıyorum...Karşımdakinin kaybetmesinden, acı çekmesinden, mutsuz olmasından mütevellit bir “manevi doyum“ hali yok şimdi...Ne ki “karşımdaki için bela okuma tandanslı“ manevi doyumlara gem vurduğum için; kazanmaktayım esas şimdi...Herkesin kazanmasını arzuladığım, hayatın kazanmasını, herkesin bundan kazançlı çıkmasını, mutlu olmasını, nasiplenmesini istediğim için herkes kazançlı ve mutlu şimdi...Altın kural aslında çok basit ve kolay...***Karşındakinin kötülüğünü istemeye yönelik kötücül duygulara gem vurabilmeyi öğrenmek altın kuralın işleyiş şekli...-”Hayat kazanmanızı istiyor... Bunu biliyor muydunuz?..” diyor Robin Sharma;-”İyi işler yapın ve iyi birisi olun... Hepsi bu...”*****BİR AYRILIK ANINDA ÇOCUKLARIN DURUMU...Bir arkadaşım geçen gün eşinden ayrılacağını söylüyor bana...Çocukların durumunun ne olacağıyla ilgili endişesinin olduğunu anlıyorum sorularından...Oysa anne baba olarak çocuklara ne sunarsanız, çocuklar sizden onu alıyorlar...Boşanmanız veya ayrılmanız çok önemli değil...Esas olan boşandıktan ve ayrıldıktan sonra ne yaptığınız, çocuklarla iletişimi nasıl sağlayacağınız, kendi aranızdaki sorunları aşıp aşamayacağınız...***Eğer ayrıldığınız eşinizle varolan sorunu kendi içinizde aşamadıysanız; kendinizle ve hayatla barışamadıysanız, ona kin, nefret ve intikam beslemeye devam ediyorsanız; yetiştirdiğiniz çocuk ve çocuklar sizin bu duygularınızdan nasiplenirler...Onlardan etkilenirler...Bunun önüne geçemezsiniz...Duruma göre anneye veya babaya karşı düşmanlık biriktirirler...Çocuklar rol model aldıkları ebeveynlerinin davranışlarını benimsemeyi doğal bulurlar...O davranış ve duyguların doğru olduğuna inanırlar...***Hayatın anahtar kuralı; ayrılmanın çok doğal bir şey olduğunu kabul etmek ve anlaşmanın sağlanmadığı durumlarda, eşlerin ayrılarak, ayrı ayrı çocukları sevecekleri, koruyacakları, onlarla hayatı paylaşacakları bir ortam sağlamak şeklinde tezahür eder...Hele çocuklar; anne ve babalarının kendileriyle ilgili konularda işbirliği yaptıklarını görürlerse, bundan büyük keyif ve haz alırlar...Mutlu olurlar ve bunu yansıtırlar...***Fakat anne veya baba, ayrılığın acısını çocukla paylaşıp, karşı tarafı suçlarcasına bir hayat yaşamaya başlarsa; benzer etkiler bir süre sonra, yansıma şeklinde çocukta da görülür...Ebeveyn ayrılığı kafasında çözemez, bitiremez ve aşamazsa, çocuk da ayrılığı kafasında çözemez, bitiremez ve aşamaz...Ayrılığı bir felaket, sorumlusunu da gaddar olarak görür...***Oysa ayrılık bir felaket değil, hayatın yeniden düzenleniş biçimidir...Yeni duruma göre, çocuklara sevgi gösterme, onları paylaşma, hayatlarını kolaylaştırma halidir...Durumu felaket gören anne babalar, çocuğa da “olmayan felaketleri“ aşılarlar...

Devamını Oku

Musevi bir şarkıcının ağzından; Filistinli çocuklar için unutulmaz bir şarkı...

22 Temmuz 2014

Anneannesi ve dedesi Musevi olan bir sanatçıydı Bob Dylan...1963’te çıkardığı (Blowin’ In The Wind) parçası ‘cevabı havada uçuyor’ dediği savaş ve insan olmakla ilgili sorular soruyordu...Blowin’ in the Wind tüm zamanların en iyi 500 parçası arasında yerini alıyordu...Dün sabahın çok erken saatlerde Bob Dylan’ın “Blowin’ In The Wind” parçasını dinliyordum...Sabahın o saatlerde kendimi dinlemeyi amaçlamıştım...***Bob Dylan’ın parçasıyla kendimi dinlemeyi planlarken kendimi bir anda Gazze’de öldürülen çocukların çaresiz trajedilerinin ortasında buldum...Kendimi dinlemekle başladığım şarkı; Gazze’de ölen Filistin’li çocukların biçare haykırışlarını bana anlatır hale geldi...51 yıl sonra, Bob Dylan’ın Blowin’i In The Wind’i “Cevap Havada Uçuyor” isimli klasiği, yaşadığım hüznün acısını buram buram kalbime ve yüzüme çarpıyordu...Parçayı bir kez daha dinletebilmek, anlamını hissettirebilmek ve Filistin’li çocukları gözünüzün önüne getirebilmeniz için yayınlıyorum sözlerini...Belki 51 yıl sonra Dylan’ın şarkısı Gazze’de Filistin’li çocukların ölümünü durdurabilir...***“How many roads must a man walk down(Bir adamın katetmesi gereken ne kadar yol var)***Before you can call him a man(Ona erkek demeniz için)***Yes, ‘n’ how many sees must a white dove sail?..(Evet; ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin?..)***Before she sleeps in the sand...(Kumlardan uyumadan önce...)***Yes ‘n’ how many times must the cammon balls fly?..(Evet; ve top gülleleri kaç kez fırlatılmalı?..)***Before they’re forever banned...(Sonsuza kadar yasaklanana dek...)***The answer my friend is blowin’ in the wind...(Cevap dostum; rüzgarda uçuyor...)***The answer is blowin’ in the wind...(Cevap rüzgarda uçuyor...)***How many times must a man look up?..(Bir adam kaç kez yukarı bakmalı?..)***Before he can see the sky...(Gökyüzünü görebilmesi için...)***Yes ‘n’ how many ears must one man have?..(Evet; ve bir adamın kaç kulağı olmalı?..)***Before he can hear people cry...(İnsanların ağladığını duyabilmesi için...)***Yes; ‘n’ how many deaths will it take till he knows?..(Evet; ve onun bileceği kaç ölüm daha olmalı?..)***That too many people have died...(Ki anlayabilsin çok fazla insan öldüğünü...)***The answer my friend is blowin’ in the wind...(Cevap dostum; rüzgarda uçuyor...)***The answer is blowin’ in the wind...(Cevap rüzgarda uçuyor...)***How many years can a mountain exist?..(Bir dağın kalabilmesi için kaç yıl geçmeli?..)***Before it’s washed by the sea...(Deniz tarafından yıkanmadan önce...)***Yes; ‘n’ how many years can some people exist?..(Evet; ve kaç yıl geçmeli bazı insanların yaşayabilmesi için?..)***Before they’re allowed to be free...(Özgür olmalarına izin verilmeden önce...)***Yes; ‘n’ how many times can a man turn his head?..(Evet; ve bir adam kaç kere çevirebilir başını?..)***Pretending he just doesn’t see...(Görmezden gelmek için...)***The answer my friend is blowin’ in the wind...(Cevap dostum; rüzgarda uçuyor...)***The answer is blowin’ in the wind...(Cevap rüzgarda uçuyor...)”***Şimdi diyebilirler ki;Bob Dylan 1963 yılında yazdığı o şarkıyı özellikle Filistin veya Filistin’li çocuklar için yazmamıştı...Doğru...Şarkıların evrenselliği zaten burada...Bob Dylan’ı biliyorum...Söylediği parçalardan... Şarkılarındaki ruhtan...Sanatçının kişisel tarihinden...Size ne söylerlerse söylesinler...Bilin ki Blowin’ In The Wind “Rüzgarda Uçan Cevap” Gazze’deki Filistin’li çocuklar için de söylendi ve söyleniyor...Dün sabah onu dinlerken çünkü;Ben Gazze’deki çocukların ölüm anındaki yüzlerini görüyordum...*****‘TUTMADIĞINIZ HER SÖZ KARAKTERİNİZDEN BİR PARÇA GÖTÜRÜR...’“Ne kadar ufak ya da önemsiz gözükürse gözüksün, tutmadığınız her söz karakterinizden bir parçayı söker atar...Yerine getiremediğiniz her vaat, siz ve yaşamanızdaki insanlar arasındaki bağlarda kopukluk meydana getirir...”***Robin Sharma’dan alıntıladığım bu sözler; dışarıdan nasıl göründüğümüzü anlamamız açısından çok önemlidir...Verdiği sözleri tutmayan, tutmadığı sözlerle ilgili hep bir bahane uyduran dostlarınızı ve arkadaşlarınızı nasıl görürsünüz?..Güvenilmez değil mi?..***Siz, tutmadığı sözlerin sahiplerini nasıl güvenilmez ve iş yapılmaz olarak görüyorsanız, siz de verdiğiniz sözleri tutmadığınız zaman başka insanlar tarafından aynı şekilde değerlendirileceksiniz...***Çok sevdiğim bir sınıf arkadaşımız vardı...Gırgır, şamata, çelebilik, tatlı dil, sevecenlik her şeyi vardı... Tek sorunu “verdiği sözleri tutmaması, bol bol palavra sıkması, sıktığı palavralardan da gurur duymasıydı...”Bunları “matah bir şey yapıyormuşçasına“ anlatırdı... Sınıfta ve sonraları hep sevildi o arkadaşımız... Ama hiç kimse ona güvenmedi... Ne sınıfta, ne de sonrasında...İş hayatındaki iniş çıkışları çok keskin oldu...Hiç kuşku yok ki bunda bu özelliğinin payı büyüktü...Yeni tanıyanlar, tatlı diline hayran oluyor, onunla büyük işlere girerlerdi...Sonra sözlerinin ‘fazla ciddi olmadığını’ anlarlar, büyük sorunlar yaşar ve yaşatırlardı...***Hayatı bu özelliğinden dolayı çok tehlikeli mecralara kaydı...Herkes “Allah Allah ne yaptı bu çocuk da böyle tehlikeli sulara daldı?..” diye soruyordu...Oysa biliyordum ben gerçek nedeni...“Yapmayacağı şeylerin garantisini veriyor, tutmayacağı sözleri tutacakmış gibi söylüyordu...”Bunları da her zamanki gırgır haliyle yapıyordu...Hayat onun çocuksu gırgırını kaldıramayacak ölçüde ağır cevaplar vermişti ona...

Devamını Oku

Kane’nin hayatında Gonca Gül’ün sihri neydi?..

19 Temmuz 2014

Charles Foster Kane öldüğünde ortalık birbirine girdi...Foster Kane, inanılmaz serveti, gücü, ilişkiler ağı olan bir adamdı...Amerikan toplumsal yaşamının entepe zirvelerinde, güç, para, servet, medya ve iş dünyasının labirentlerinde ülkeyi yöneten karar verici elitinen önemli isimlerindendi...Hayatından geçen değişik kadınların albenisinde yaşadığı hayat insanlara ‘sihirli ve muhteşem’ görünüyordu...***Charles Foster Kane, yaşama aniden veda etmeden, ölümünden hemen önce sayıklarcasına son bir söz söyledi;-”Rosebud...”İngilizce’de rosebud ‘gonca gül’ anlamına geliyordu...Milyarder işadamının, yakınları, servetini yöneten profesyonelleri, gazeteciler, dedektifler “gonca gül” demek olan rosebud’ın ne anlama geldiğini bulabilmek için kolları sıvadılar...‘Rosebud’ın anlamı, Amerikan iş dünyasının sihrini açığa çıkartacak bir ifşaat, Charles Foster Kane’nin kişisel yaşamının kara kutusunu ortaya dökecek bir itiraf, kuytuda kalmış bir “saklı”nın varlığını ispat edecek bir anahtar olabilirdi...***Jerry Thompson bir gazeteciydi...Amerika’ya hükmeden, milyarder medya imparatoru, kalantor işadamı Foster Kane; aniden ölürken “rosebud” diye sayıklamıştı...‘Gonca gül...’Neyin nesiydi bu gonca gül?..Ölümün arkasında varolan bilinmeyen bir nedenin şifre sözcüğü mü?..Gizli kalmış bir aşkın, ‘şifre kodu’ mu?..Bilinmeyen bir sevgiliye ‘sadece kendisinin seslendiği bir aşk sözcüğü mü?..’Yoksa Amerikan siyasetinin ve iş dünyasının gizli kodlarını açığa çıkartacak bir “skandalın”, ölürken ifşa edilmeye hazırlanılmış tek kanıtı mı?..Thompson aile yakınlarından başlayarak herkesle görüştü...Ne yapıp edip ‘gonca gül’ün yani ‘rosebud’ın anlamını bulacaktı...***Orson Welles senaryosuyla Oscar alan, tarihin gelmiş geçmiş en iyi filmleri listesinde en başta yer alan Yurttaş Kane (Citizen Kane) filminde Amerika’da dönemin en ünlü medya patronu milyarder işadamı Willam Hearst’ün hayatını anlatıyordu...9 dalda Oscar’a aday gösterilen filmin, Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından tarihi, kültürel ve estetik değerler açısından önemli filmler kategorisine alınarak ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verildi...Film gazeteci Thompson’un; milyarder işadamı Kane’nin hayatındaki ‘Gonca Gül’ün şifresini çözmeye çalışmasıyla, bunun için dedektiflikten, gazeteciliğe her yolu denemesiyle geçiyordu...Orson Welles muhteşem bir film tekniğiyle, milyarder işadamının ağzından dökülen şifre sözcükten harekete geçerek, onun hayatının sırlarına doğru maceralı bir yolculuğa çıkıyordu...O yolculukta Amerikan iş dünyasının labirentleri, zirveleri, medyanın geldiği noktaları bütün unsurları filmografik bir anlatımla seyirciye sunuluyordu...***Gazeteci Thompson uğraşlarınarağmen, bir türlü bulamıyordu ‘Rosebud’ın yani Gonca Gül’ün gerçektene anlama geldiğini?..Ne iş dünyasının girift ilişkilerinde, ne aşk dünyasının sihirli sözcüklerinde, ne ailesinde, ne sevgilisinde, ne evinde, ne barkında, ne bankasında, ne kasasında ‘rosebud’dan eser yoktu...Filmin sonunda tesadüf eseri ‘rosebud’ın yani ‘gonca gül’ün milyarder işadamı için taşıdığı ‘büyük anlam’ ortaya çıkacaktı...Rosebud yani gonca gül, milyarder işadamı Charles Foster Kane’nin “çocukken üzerinde kaydığı kızağın adıydı...”***Milyarder işadamının ölürkenaklına gelen şey, çocukluğunda kaydığı kızaktı...Onca şatafattan, acımasızlıktan, beladan ve servetten arta kalan tek şey “çocukluğunda kaydığı kızak“tı...Sadece onu hatırlayarak ölüyordu...Küçükken, küçücükken...Hayatla ilgili hiçbir şeyi öğrenmemişken, çocukluk nahifliğini yaşamaya çalışırken; kaydığı kızak...***Hani Murathan Mungan‘ın şiirinde anlattığı o çocukluk günlerindeki zamanları anlatıyordu sanki Kane’nin ‘Gonca Gül’ü, yani ‘Rosebud’ı...“Hani erken inerdi karanlık...Hani yağmur yağardı inceden...Hani okuldan işten dönerken...Işıklar yanardı evlerde...Eskidendi,Çok eskiden...***Hani ay herkese gülümserken...Mevsimler kimseyi dinlemezken...Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken...Eskidendi,Çok eskiden...***Hani hepimiz arkadaşken...Hani oyunlar tükenmemişken...Henüz kimse bize ihanet etmemiş...Biz kimseyi aldatmamışken...Eskidendi,Çok eskiden...***Hani şarkılar bizi çok incitmezken...Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden...Daha biz kimseye küsmemiş...Daha kimse ölmemişken...Eskidendi;Çok eskiden...”***Yurttaş Kane, “bunları söylemek“ istercesine “Rosebud”ı hatırlamıştı ölürken...Çocukken kaydığı kızağı...“Gonca Gül”ünü...Yine Murathan Mungan’ın aynı şiiri geliyor hatırıma;“Şimdi ay usul...Yıldızlar eski...Hatıralar gökyüzü gibi...Gitmiyor üstümüzden...Geçen geçti...Geçen geçti...Geceyi söndür kalbim...Geceler de gençlik gibi...Eskidendi...Şimdi uykusuzluk vakti...”***Ünlü sinema tarihi ustası Mahmut Tali Öngören bir kış günü, ben 19 yaşındayken sınıfta bu filmi anlattığında; “çocukken kaydığım kızak” aklımagelmişti...Onun “içimde yarattığı mutluluk,kayarken verdiği heyecan, yanımdataşırken verdiği sevgi dolu sıcaklıkhayatım boyunca unutamayacağım”bir olguydu...O gün içimden şöyle demiştim;-”Çocukluğunu terk etme...”Çocuk saflığını yitirme...Kızak kayarkenki nahif mutluluğunu eksiltme...Seneler geçiyor...Çocuk hala kızak kayıyor...Adı neydi acaba?..Karşımızda oturan Amerikalıçocuktan 25 liraya aldığım o kızağın?..Adı yoktu...Üzerinde İngilizce bir şeyler yazıyordu...Onunla uçarcasına kayardım... Duyduğum heyecan, gözlerimden taşmakta, ağlamakta şimdi...Hoş geldin çocuk!..BEREKET...“Yaşama sevgisi oluşturmak için ne yapmanız gerekiyorsa onu yapın...Hayatın çocukken bizi neşelendiren küçük hazlarına zaman ayırın...Çoğumuz kaybetmeden elimizdekilerin kıymetini bilmeyiz...***Hayatını gerçek anlamda sürekli bir şükran duygusu ve olumlu beklentilerle yaşayan bir insan olma yoluna girin...Büyük hayaller kurun...Ama içinde bulunduğunuz durumun ve yerin tadını çıkartmayı ihmal etmeyin...Yol da hedef kadar güzeldir...Bu anlayışa sahip olursanız, bolluk yaşamınıza adeta yağacaktır...Robin Sharma”

Devamını Oku

O çocuklar yarın büyüyüp ‘militan olacak’ diye öldürüldüler!..

19 Temmuz 2014

Babasını ve tüm ailesini öldürmeye geldiklerinde 12 yaşındaki Matilda aşağıdaki marketten süt alıyordu...Annesinin, babasının, kardeşinin teker teker öldürüldüğü katliamdan habersiz, sütü alıp evinin bulunduğu kata çıktığında “katil tipli adamların“ evin önünde olduğunu ve içerden silah sesleri geldiğini fark ediyordu...Ani bir önseziyle “kirli adamların ailesini öldürmekte“ olduğunu anlıyor ve katliamdan canını kurtarabilmek için, korku içinde ‘o evde yaşamıyor, başka bir dairede ikamet ediyormuşcasına’, katta yer alan diğer daireyeyöneliyordu... O dairenin kapısınıçalarak, yandaki dairede oturuyormuş izlenimi vermeye çalışıyordu...Katiller o sırada küçük kızı izliyorlardı...Çaldığı kapı açılacak mı diye tetikte bekleyerek...Sonradan dünyanın en ünlü aktristleri arasında yer alan Oscar’lı Natalie Portman‘ın 12 yaşında çevirdiği ilk filmindeki karakterdi Matilda...***Kapısını çaldığı “profesyonel tetikçi, iyi kalpli Leon (Jean Reno)”, kapı komşusundaki katliamı izliyor, kapı deliğinden, küçük kızın kendi dairesine yöneldiğini görüyordu...Matilda kapıyı çaldıktan sonra birkaç saniye boyunca beklemeye başlıyordu...Ölüm arkasında duruyordu 12 yaşındaki kız çocuğunun...Ölümün bir çocuğun ensesinde en korkutucu efektleriyle durduğu andı...Jean Reno kapıyı açmasa, babasını öldürmeye gelen ve tüm aileyi katleden katiller, onun yan dairede oturmadığını anlayacak ve aynı evin kızı olduğunu fark edeceklerdi...Leon kapıyı açmazsa, süt taşıyan küçük kız oracıkta infaz edilecekti...Kapı deliğinden bakan Leon’un gözleri önünde...***Katiller, arkalarında iz bırakmak istemiyorlardı...Görgü tanığı olmasını kabul etmiyorlardı...Gözleri önünde katlettikleri bir ailenin, geride kalan kız çocuğunun, ölmeyerek bu ibret dersiyle büyümesini arzu etmiyorlardı...Onun için gözlerini kırpmadan ailenin son ferdini öldüreceklerdi...Eğer o olduğunu anlarlarsa...O birkaç saniyede Leon (JeanReno) kapıyı açıp açmamakta kararsız kalacaktı...***Kendi profesyonelliğinde adam öldürürken, başka işlere ve cinayetlere bulaşmamayı öğrenmişti...Başkalarının işlerine karışmanın “hayatına mal olacağını, başına belalar alacağını” bilecek kadar işinin ehli bir profesyoneldi...O birkaç saniye içinde bunları aklından geçiriyordu...***Profesyonel bir kiralık katil olmasına rağmen, kalbi bir çocuk kadar saf ve nahifti Leon’un...Hayatında hiç kimsesi yoktu ve olmamıştı...Kapıyı açmazsa öleceği aşikar olan küçük kız, hayatında ulaşabileceği tek muhtemel “sevgi“ potansiyeliydi...Karar vermekte zorlanmasının nedeni oydu...Sonunda kapıyı açmaya karar verecekti...Sevgiyi kapısından içeri alacak ve “bir çocuğun elinden gelen muhteşem sevgi hayatının en değerli armağanı“ olacaktı...Leon kendi ölümü pahasına hayatındaki tek varlığı olan saksı içindeki çiçeğinin yanıbaşına; elinde süt şişesiyle kapıda bekleyen Matilda’yı koyacaktı...***9-12 yaşındaki dört Filistin’li çocuk dün oyun oynadıkları plaj bombalanırken kaçmaya başladılar...Bombalardan kaçıyorlardı...Olayı otel terasından izleyen İngiliz gazeteciler; çocuklar kaçarken, ikinci bir bombalamayla öldürüldüklerini söylediler...-”Onların çocuk olduğu belliydi... Buna rağmen öldürüldüler...” dediler...Matilda’dan biliyordum; söyledikleri doğruydu...Filistin’li çocuklar “arkada olayın tanığı çocuklar kalmasın“ diye öldürülmüşlerdi...Bombayı atan pilot ve komutanı, “9-12 yaşındaki çocukların üç beş yıl sonra yaşadıkları ibret görüntülerinin etkisiyle, kendileriyle savaşan birer militan olacağını“ görmüşlerdi...-”Yanlışlıkla oldu...” diye açıklama yapmaları, doğru değildi...O çocukları bu katliamları görüp, üç beş yıl içinde kendilerine karşı savaşan bir militan olacağı düşünülerek öldürüyorlardı...***Matilda’yı da öyle öldürmek istemişlerdi...Onu da canlı tanık kalmasın, yarın başımıza bir bela gelmesin diye ortadan kaldırmak istemişlerdi...Cinayet işleyenlerin “çocuktanıkları öldürmekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerini Matilda’yıöldürmek istemelerinden” biliyorum... Çocuklara yönelik değildiyorlar “savaş...”Hayır çocuklara yönelik...Çocukların bir gün büyüyüp, o savaşın içinde, kendilerine karşı silah doğrultacaklarını biliyorlar ve onun için çocukları da savaşın içine katıyorlar...***Matilda Leon’un kapıyı açmasıyla hayatını kurtarabiliyordu...Leon ise bu davranışının bedelini kendi hayatını kaybederek ödeyecekti...Değil mi Matilda?..SHOW HABER-ATEŞ HATTI EKOLÜNE İADE-İ İTİBAR...Ramazan Kurnaz arıyor dün akşam saatlerinde beni...-”Abi haber sitelerinden duymanı istemedim... Show Haber’in başına geçmem istendi... Seni haberdar etmek istedim...” diyor...Ramazan ve onun gibi SHow Haber ekolünü yaratmış televizyoncular ne kadar farkındalar bilmiyorum; ancak ‘onlar Türkiye’de televizyonculuk tarihinin en büyük sihirbazlığını yapıp, en büyük başarılara imza atıp, en fazla hakkı yenen televizyoncular’dır...***Türkiye’deki televizyonculuk tarihine, en çarpıcı tartışmaları, canlı yayında rüşvet skandallarını, inanılmaz haberleri, başarılamayacak gazetecilik başarılarını getiren bir ekip Ateş Hattı-Show Haber ekolü...Bugün Star TV Genel Yayın Yönetmenliği’ni, A Haber’in idaresini, Show Haber’i, TGRT Haber’i, Artı 1 Haber’i; ATV programlarını ve daha nicelerini onlar yönetiyorlar...Türk televizyonlarına onlar damgalarını vuruyorlar...***Onlara zamanında Türkiye’deki televizyonculuk tarihinin mesleki en büyük haksızlığıyapıldı...Yedi yıl boyunca 30 ortalama izlenmepayıyla birinci yaptıkları haber bülteni itibarsızlaştırılmaya, siyasi kavgalara mezeyapılmaya çalışıldı...***Onların çok gerisinde kalan televizyonculuk ekolleri ön plana çıkartılmaya çalışılırken, bu alanda rakipsiz olan televizyon sihirbazları “yok farz edilmeye çalışıldılar...”Şimdi bir kez daha inanılmazı başararakgeldikleri yeni görevlerinde onlardan bir şeyi yapmalarını bekliyorum...“Geldikleri ekolün medar-ı iftiharı olarak, o ekolün bayrağını en yükseğe diksinler...”O ekol Türkiye’deki televizyonculuk tarihinin en pırıltılı ekolüdür...Ekolleriyle gurur duysunlar...Ekolleri onlarla gurur duyuyor...Bu meslekte çok duayen bir ustanın onlardan birine söylediği gibi;-”Bu ekolden gelenlerin bakışları bir başka oluyor... Gözleri bir başka türlü bakıyor...”Bu sözleri hiç unutmasınlar...

Devamını Oku