Aramızdan ayrılması, stada adının konması için ilahi bir göstergedir...

15 Ağustos 2014

Ha­yat­ta bir fa­ni­nin ya­şar­ken yap­tık­la­rı şey­ler var...Yap­tık­la­rıy­la da ya­şa­dı­ğı şey­ler...Sü­ley­man Se­ba, ya­şar­ken yap­tık­la­rıy­la var ol­sa da, esa­sen “yap­tık­la­rıy­la ya­şa­ya­cak...”Tür­ki­ye Li­gi Şam­pi­yon­luk sta­tü­sü­nün be­lir­len­di­ği 57 yıl­da; Be­şik­ta­ş’­ın ka­zan­dı­ğı 13 şam­pi­yon­lu­ğun 5’i­nin al­tın­da Sü­ley­man Se­ba­’nın Baş­kan ola­rak im­za­sı var...4 Tür­ki­ye Ku­pa­sı­’nın...5 Cum­hur­baş­kan­lı­ğı ku­pa­sı­nın...2 Baş­ba­kan­lık...6 Spor Ya­zar­la­rı Der­ne­ği Ku­pa­sı­’nın al­tın­da onun Baş­kan­lık dö­ne­mi ya­zı­yor...***Aka­ret­le­r’­de­ki ku­lüp bi­na­sı onun ese­ri...Ful­ya te­sis­le­ri on­dan ka­lan ina­nıl­maz de­ğer­de bir mi­ras...BJK Pla­za onun ese­ri...Çi­lek­li te­sis­le­ri, BJK Ko­le­ji, Be­şik­ta­ş’­ı zen­gin ku­lüp­ler lis­te­si­ne so­kan mad­di ma­ne­vi ni­ce de­ğer onun ya­di­ga­rı...İn­san­lar ya­şar­ken yap­tık­la­rıy­la var olur­lar...Sü­ley­man Se­ba yap­tık­la­rıy­la ya­şa­yan­lar­dan­dır...***Ta­rih onu;İlk go­lü­nü at­tı­ğı sta­dın, san­tra­dan to­pa vu­ra­rak açı­lı­şı­nı ya­pan bir ef­sa­ne ola­rak de­ğil...“S­ta­dın adıy­la bir­lik­te ya­şa­ya­cak bir abi­de­“ ola­rak ya­şa­ma­sı­na hük­me­di­yor...***Sü­ley­man Se­ba, Be­şik­ta­ş’­a ka­zan­dır­dı­ğı bun­ca ba­şa­rı­nın, bunca asa­le­tin, bun­ca du­ru­şun, bun­ca va­kur­lu­ğun, bun­ca sportmen­li­ğin, bun­ca eşit­li­ğin, bun­ca kar­deş­li­ğin so­nun­da, stat bit­me­den so­lu­nu­mu yet­mi­ye­rek ara­mız­dan ay­rı­lı­ve­ri­yor...Bu stat­la ya­şa­mak Ba­ba Hak­kı ka­dar, Şe­ref Bey ka­dar onun Sü­ley­man Se­ba­’nın hak­kı...Bu ta­rih­sel ki­şi­lik­ler­le ara­sın­da­ki fark şu;Sü­ley­man Se­ba, sta­dın açıl­ma­sı­na ra­mak ka­la, ara­mız­dan ay­rı­lı­yor ve sta­dın açı­lış vu­ru­şu­nu ya­pa­ma­ya­rak ebe­di­ye­te in­ti­kal edi­yor...İs­mi bu stat­la ya­şar­sa, Be­şik­taş onun ka­zan­dır­dı­ğı de­ğerlerin ma­ne­vi gü­cü­nü ar­ka­sı­na alıp, o des­tek­le yo­lu­na de­vam eder...Stat­lar; al­dık­la­rı isim­le­rin ener­ji­le­ri­ni sa­ha­ya yan­sı­tır­lar...Sü­ley­man Se­ba is­mi, “Be­şik­ta­ş’­lı du­ru­şu­nu­n“ sem­bo­lü­dür...“Şe­re­f“­li du­ruş­la­rın şam­pi­yon­luk­lar­dan önem­li ol­du­ğu­nu, Hak­kı­’y­la ka­za­nı­lan şam­pi­yon­luk­la­rın kim­se­le­rin hak­kı­nı ye­me­den ya­şa­na­bi­le­ce­ği­ni gös­te­ren yü­ce bir ör­nek­tir...Bu sta­dın adı; “Vo­da­fon Are­na Sü­ley­man Se­ba Sta­dı­“ ola­rak tes­cil­len­me­li, Türk fut­bo­lu ebe­di­ye­te in­ti­kal eden bir ef­sa­ne­nin mi­ra­sın­dan “fa­ir play adı­na is­ti­fa­de et­me­li­dir...”ŞAM­Pİ­YON­LUK­LAR­DAN ÖNEM­Lİ OLAN SI­FA­TIN “ŞE­RE­F“­Lİ OL­DU­ĞU­NU GÖS­TER­MEK­SE EĞER BE­ŞİK­TAŞ...Eğer Be­şik­taş ra­ki­bi­ne say­gı, ra­ki­bin hak­kı­nı ye­me­mek üze­ri­ne ku­ru­lan bir va­kur du­ru­şun ku­lü­büy­se...Eğer Be­şik­taş şam­pi­yon­luk­lar­dan zi­ya­de, şe­ref­li ikin­ci­lik­le­rin adıy­sa...Eğer Be­şik­taş sat­ma­dan, al­ma­dan, Şe­re­f’­iy­le oy­na­yıp, Hak­kı­’y­la ka­zan­ma­nın sem­bol ol­du­ğu, ana­sı­nın ak sü­tü gi­bi he­lal ku­pa­la­rın, şe­ref­li ikin­ci­lik­le­rin ta­kı­mı ol­mak­sa...Eğer Be­şik­taş; bel al­tın­dan vur­ma­mak, kar­şı­sın­da­ki­ni kır­ma­mak, ra­ki­bi­ni yok edip, ezip geç­me­mek­se...Eğer Be­şik­taş si­ya­hın ve be­ya­zın asa­le­tiy­se... Eğer Be­şik­taş kim­se­nin hak­kı­nı ye­me­yen bir sport­men­lik;Eğer Be­şik­taş ömür bo­yu vaz­ge­çi­le­me­yen bir tut­kuy­sa...Eğer Be­şik­taş mü­te­va­zi­lik, ka­dir­şi­nast­lık, hak bi­lir­lik ve sa­de­lik­se...Eğer Be­şik­taş in­san­la­rı al­dat­ma­mak;Her za­man doğ­ru­nun ya­nın­da ol­mak, “şe­re­f“­ini şam­pi­yon­luk­la­ra sat­ma­mak­sa...***Ve eğer, şam­pi­yon­luk­lar­dan da­ha önem­li sı­fa­tın “Şe­re­f“­li ol­mak ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­se ha­yat ve Be­şik­taş;Be­şik­taş; Sü­ley­man Se­ba­’dır...Sü­ley­man Se­ba da Be­şik­taş...Baş­ka ku­lüp­le­re say­gı, sev­gi­dir Sü­ley­man Se­ba...On­lar ta­ra­fın­dan ken­di baş­kan­la­rı ka­dar se­vil­mek, say­gı du­yul­mak­tır...Fa­ir pla­y’­dir...Baş­ka­la­rı­na ver­di­ğin sev­gi­nin ve de­ğe­rin, ken­di üze­ri­ne yan­sı­ma­sı, ken­di ru­hu­nu yü­celt­me­si­dir...Ay­nı sev­gi ve de­ğer üze­rin­den in­sa­nın yü­cel­me­si ve in­sa­nın kut­sal­laş­ma­sı­dır...Son­suz­lar ka­dar ebe­di...Son­suz­lar ka­dar kar­tal...Son­suz­lar ka­dar si­yah be­yaz kal...Sen son­suz­luk­lar­la pa­yi­dar­sın Bü­yük Baş­kan...

Devamını Oku

Picasso, Beethoven, Mozart, Einstein ve Da Vinci solaktılar oğlum!..

14 Ağustos 2014

Miniklerin anneleri Deniz Uğur dün cep telefonuma mesaj atıyor...-“Bugün (dün) 13 Ağustos Dünya Solaklar Günü’ymüş... Umarım oğlumuz Poyraz solak olarak kalır...))”Böyle yazmasının bir nedeni var...Tenis antrenmanlarına başlattığımızda, Mina rakete hemen uyum sağlıyor, forehand, backhand, smach hepsini birkaç denemeden sonra öğrenerek toplara vurmaya başlıyor...Poyraz biraz daha yavaş hareket ediyor...Tenis Hoca’ları, “erkek çocuğun kız çocuktan biraz daha geç geliştiğini“ hatırlatıyorlar...***-”Öyle de...” diyorum...-”Bu durumun benim oğlumla bir alakası yok... O esasen solak... Siz ona sağ eliyle tenis raketini tutmasını söylüyorsunuzdur...”-”Öyle mi?..” diyorlar...-”Fark etmemiştik... Solak mı?..”-”Evet...” diyorum...Poyraz’ı elime aldığım üç günlük halinden beri, çocuğun benim davranışlarımla paralel inanılmaz benzerliklerini fark ediyorum... Poyraz’ı gördüğümde bir canlının çocuğunun nasıl kendisi gibi olabileceğini fark ediyorum...Tabiatın bir mucizesini gözlerimle görüyorum...***Poyraz bir süre sonra ufak ufak hareketleniyor...Birkaç yıl sonra onun da benim gibi, gerçekte bir “solak“ olduğunu fark ediyorum...Annem bendeki solaklığı anlayınca, ilkokul birinci sınıfta, solla yazmaya başlayan elimi, sağ elime geçiriyor...Biraz direnç gösteriyorum baştan...Sonra fazla itiraz etmeden, sağ elle yazmaya başlıyorum...Sağ elim yıllar içinde biraz tutuk kalıyor...Elle yazı yazarken sıkılıyorum...Bir süre sonra elle yazı yazmak bana keyifli bir uğraş gibi gelmiyor ve yazılarımı doktor reçetesi gibi yazmaya başlıyorum...Kendi gelişimimden, oğlumun sağ elle yazmasının ilerde yaratacağı komplikasyonları fark ediyorum...***Yıllar sonra spor yaparken, topu potaya sol bileğimle atıyorum...Futbol oynarken annem yanıbaşımda olmadığından, sol ayağımı kullanıyorum...Bir süre sonra sol ayakla bir defada topu yere değdirmeden 350 kez sektirmeye başlıyorum... Adrese teslim, hiç kaçmayan penaltılar, sol açıktan ortalar ve sol ayakla atılan goller; ilk gençliğimin en güzel anıları olarak kalıyor belleğimde...***Bunu bildiğimden; tenis Hoca’sına da, basketbol coach’una da aynı şeyi söylüyorum...-”Solla oynatın onu... Göreceksiniz neler yapacağını...”Sonra Google’da Vikipedi’ye giriyorum dünya solaklar günü için...Şöyle yazıyor dünyanın en ünlü solaklarıyla ilgili:SOLAK ÜNLÜLER“İnsanların sağ ve sol ellerini kullanmalarının nedenleri tıpkı göz rengi gibi genlerle açıklanıyor...” Tarihe ismini altın harflerle yazdıran Leonardo Da Vinci, Picasso, Beethoven gibi pek çok “deha“ solak...İşte solak meşhurlardan bazıları: Napolyon, Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Rafael, Büyük İskender, Sezar, Albert Schweitzer, Beethoven, Picasso, Mozart, Charlie Chaplin, Mark Twain, Colin Powell, Fidel Castro, Michael Landon, Prens Charles, Ronald Reagan, Bob Dylan, Danny Kaye, Peter Fonda, Demi Moore, Ringo Starr, Tom Cruise, Bruce Willis, Whoopi Goldberg, Mark Spitz, Bill Clinton, Jim Hendrix, Paul McCartney, Oprah Winfrey, Matt Dillon, Phil Collins, Einstein, Ben Stiller...SOLAKLAR YÜZDE 10Araştırmalara göre dünya nüfusunun yüzde 10’u solaklardan oluşuyor... Türkiye’de ise sağ elini kullananların oranı yüzde 66,1, iki elini kullanabilenlerin yüzde 29,4, solakların yüzde 5,5...Hiçbir din ve gelenekte sol elini kullanmak hoş karşılanmıyor olsa da solak futbolcunun sağ ayağını kullanandan daha fazla rağbet gördüğü de bilinen bir gerçek...Dünya tarihine damgasını vurmuş birçok meşhur insan solak... Uzmanlara göre solaklık çok küçük yaşlarda belli oluyor.***Yrd. Doç. Dr. Enver Yolcu’nun araştırmasına göre, sağ veya sol yanlılıkla ilgili teoriler, iki gruba ayrılıyor...Bir grup bilim adamı bunu doğrudan doğruya bünye ve yaratılış farklarından olduğunu söylüyor... Diğer grup ise öğrenme ve alışkanlık sonucu olduğunu kabul ediyor...Bünye ve yapılış farkı teorisini tutanlar, bunu soyaçekim, iç organların eşit olmaması, vücudun her iki tarafındaki temiz kan damarlarının aynı hızla gelişmemiş olması, kol kemiklerinin aynı büyüklükte olmaması ve çocuk henüz doğmadan ana rahmindeki duruşunun yaptığı bünye farkları gibi şeylerle anlatmaya çalışıyorlar...Öğrenme teorisini ileri sürenler ise çocuğun sağ veya sol yanlı olmasının, ana-babanın yahut dadı veya mürebbinin çocuğa verdiği alışkanlıklara bağlıyor...***Ben anne eğitimi sonucu solaklıktan güya sağ yanlıya geçiriliyorum...Oysa biliyorum ki, orijinal olarak bir solağım ben...Bana davranış ve fizyoloji olarak inanılmaz benzerlikler gösteren oğlum da orijinalman bir solak...Dün Dünya Solaklar Günü’ydü dün...Esasen benim ve oğlumun günüydü, yüzmilyonlarca solak gibi...Einstein, Picasso, Da Vinci, Mozart, Beethoven da solaktı oğlum... Hayatta keyiflerin ve başarıların bol olsun...TE-LE-VİZ-YON NE ZAMAN DOĞRU HECELENEREK YAZILACAK?..Birkaç gün önce burada te-le-viz-yon başlıklı bir yazı yazıyorum... Çocukken derste, Hoca’nın bir kısım öğrenciye bir türlü öğretemediği hecelemeyi...Sınıfta öğrencilerin büyük bir kısmı “Nuh deyip Peygamber“ demiyorlar ve sözcüğün te-le-viz-yon biçimindeki hecelemesini, tel-ev-iz-yon diye yanlış bölmeye devam ediyorlardı...***Yazıyı yazıyorum; çünkü benim de gazetedeki köşemde satır sonunda hece bölen arkadaş, tıpkı öğrencilik yıllarımda arkadaşlarımın yaptığı gibi, heceyi yanlış yerden bölüyor ve bundan sonraki kuşaklara da yanlış öğretilmesine yol açıyor...Başlıktan te-le-viz-yon diye veriyorum ki, yanlış hece bölünmesinin önüne geçebileyim...***Heyhat!..Benim bu yazıyı yazdığım tarihten itibaren bir hafta içinde iki ayrı günde benim köşem yine iki defa aynı şekilde televizyon kelimesinin yanlış hecelenen biçimiyle çıkıyor...Tel-evizyon şeklinde...***Yılmıyorum ilk hatayı gördüğümde yazı işlerine söylüyorum...-”Arkadaşlar biliyorum önyargı ve yanlışı değiştirmek, atomu parçalamaktan zordur... Ama biraz daha dikkat edelim lütfen...” diye...-”Haklısınız...” diyorlar...Ertesi günü (dün) sözcük bir daha aynı hatayla çıkıyor...Şimdi “çocuktur fark etmez“ diyerek kendi çocuklarımıza verdiğimiz yanlış kodların, hatalı yargıların; onlar üzerinde yarattığı hasarın büyüklüğünü anlayabiliyor muyuz?..***Başlıktan verdiğim, yazı konusu yaptığım halde; göz göre göre, hatalı heceleme değişmiyor... Çocukluktan edinilen “yanlış“ bir yolunu bulup, bilinçaltından yine nüksediyor...Kızmıyorum bunu yapan arkadaşa...Çünkü; çocukluktan aldığımız yanlış bilgilerin, geçersiz önyargıların, hatalı kodlamaların bir ömür boyu hayatımızı nasıl mahvettiğini biliyorum...Psikoloji disipliniyle uğraşanlar, yaşam koçları “sigaradan zayıflamaya, içkiden, uyuşturucuya“ birçok alanda tedaviye “çocukluk ve gençlikteki geçmiş yanlıkodlamaları“ değiştirmeye çalışmakla başlıyorlar...Dünü değiştiremezlerse, “bugünü değiştirmek imkansız;“ biliyorlar.***Te-le-viz-yon sözcüğünün yanlış hecelenmesinin önüne üç defa geçemeyen bir “önyargı gücüyle“ karşı karşıyayız...Çocuklukta anne baba veya çevreden aldığı ‘kendini değersiz bulma ve sevmeme‘ duygusuyla; ilerki yaşlarında kendilerine sigara içerek zarar veren ve bundan mazoşist bir zevk alan insanların tekrarladıkları geçmiş ritüel, te-le-vizyon sözcüğünü yanlış hecelemekten çok mu farklı sanki?..***Yanlış ister televizyonda, ister sigarada, ister hayatın yanlış şırıngalanmış herhangi bir noktasında nüksettikçe, ben doğru üzerindeki ısrarımı sürdürmeye karar veriyorum... Bu yanlışın devamına izin verirsem, bu yanlışla büyüyecek çocuklar da bir daha yanlışlarını değiştirmeye yeltenmeyecekler...Te-le-viz-yon sözcüğü yanlış hecelene hecelene, doğru hecelenmesinden sapacak ve yazdığımız ve yaşatmaya çalıştığımız Türkçemiz, bir kez daha delinecek...Gazetede hatayı kimin yaptığını bilmiyorum... Bunun önemi yok bu yazı için...Sayfa editörü Üner Önder kardeşime sorarak sorumluluğu ona havale ediyorum;Üner Kardeş;-”Bu sayfada “te-le-viz-yon ne zaman doğru yerden kesilerek ve hecelenerek yazılmaya başlanacak?..”

Devamını Oku

Robin Williams’ın ölüm nedeni olan depresyon...

13 Ağustos 2014

Yakın dostlarıma son zamanlarda insan yaşamında oluşan “dram“ın tarifini şöyle yapıyorum:-”Çocukluk yıllarında bize ne yapacağımızın öğretilmediği haller ve durumları, hayatın karşımıza çıkardığı anlarda, içine düştüğümüz biçarelik halinin üzerimizdeki izdüşümüdür...”Öğrenmediğimiz, çıkarsıma yapamayacağımız ve ne yapacağımızı bilemediğimiz durumlarda, biçare kaldığımız anlarda, hayatla nasıl başedeceğimizi bilemediğimiz durumlarda yaşadığımız acı ve ızdırap hali, bizim “yaşam dramlarımızın esas temeli...”***Robin Williams’ın menajeri dün ünlü aktörün son zamanlarda “depresyon geçirmekte olduğunu“ söylüyor...Williams’ın ölümüyle sarsılıyorum...Hayatta kazanılmış başarıların, depresyon anlarında hiçbir anlam ifade etmediğini kendi yaşadığım tecrübelerden biliyorum...Yirmibir yıl önce, hayatta yaşamakta olduğum şeyler gayet iyi ve güzel gözüküyordu...Mutlu olduğumu düşündüğüm bir beraberliğim vardı...Atina’dan dönmüş İstanbul’da oturuyor ve bir dergide köşe yazıyordum...Televizyona haber program yapıyordum...İstanbul Ankara arası mekik dokuduğum TRT’de programlarımdan dolayı ağır baskılar hissettiğim bir dönemdi...***Bir haftalık mavi turdan dönüyorduk arabayla...Kız arkadaşım vardı yanımda ve dostumuz olan evli bir çiftle bir hafta denizde kalmış tatil yapmıştık...Dönüşte Ankara’da kendimi yeniden yoğun baskı altında hissedeceğim televizyon programı günleri beni bekliyordu...Gitmek istemiyor, hayatla karşılaşmaktan korkuyordum...Bir anda Ankara’daki televizyon programı da, İstanbul’da beni bekleyen hayat da bana yabancılaştılar...***Midemde bir “bulantı“ başlamıştı...Bir süre sonra başımın da dönmeye başladığı fark ettim... Dura kalka İstanbul’a geldik...Ne ki, başımın dönmesi ve midemin bulantısı İstanbul’da da geçmek bilmedi...Günler geçiyordu, ancak benim ne baş dönmelerim ne mide bulantılarım, ne kusmak istemelerim, ne yemek yiyememelerim geçmek bilmiyordu...Hayatta bundan çok daha ağır üzüntüler geçirmiş, çok daha dramatik olaylarla karşılamış, çok daha derin kırılmalar yaşamış, ancak hiç böyle “duygusal zeminin altımdan kaydığı“ hissini yaşamamıştım...***İçimdeki yaşam köklerimden koptuğumu, zeminin kaymakta olduğunu, bir yerlere tutunamadığımı hissediyorum...Bir türlü kendi içimdeki kaydırakta kayarken, bir dala tutunup, benliğimi “güvenli ve emniyetli bir yere“ oturtamıyordum...İçimdeki kaygan zeminde kaydıkça, midem bulanıyor, başım dönüyor, çıkarmak istiyordum...Hiçbir şey yemediğimden bir şey de çıkartamıyordum...***Bir aya yakın sürdü depresyon hali...O güne kadar “depresyon“la ilgili söylenen şeyleri pek ciddiye almazdım...İnsan bilincinin, beynin kontrolünü kolay kaybetmeyeceğine inanırdım...O sıralarda, kendime en güvendiğim alanda böylesine kaygan bir zeminde kaymam, allak bullak etmişti beni...Bütün mesele duygusal alabora altında, yaşadığım kayganlıkta; “ruhumun demirleyeceği çıpayı, tutunacak dalı nereden bulup rahatlayacağım“dı...***Yaşadığım ilişki, birlikte olduğum sevgili, televizyonda yaptığım haber programı, yazdığım köşe yazısı, yaşadığım çocukluk semtindeki sevdiğim ev; hiçbirisi beni kendime getiremiyordu...Tersine hepsi üstüme üstüme geliyor bende korku ve panik hali yaratıyordu...Arkasından korkunç bir yabancılaşma benliğimi sarıyor, mide bulantısı, baş dönmesi, çıkarma isteği sıklaşıyordu...***Bir sabah Yeniköy’deki evimin hiç girmediğim çalışma odasına girdim...Atina’dan döndüğüm günlerde; oradaki gibi Yeniköy’deki evin de en güzel manzaralı odasını kendime çalışma odası yapmıştım...Fakat İstanbul’da dergide, Ankara’da televizyonda çalıştığımdan o odaya artık hiç uğramaz olmuştum...***Odaya girdim...Çocukluk yıllarımdan, hayatımı anlamlandıran en değerli ve önemli duygularımı o odada içimden çıkardım...O duygulara sarıldım...Duyguların saklandıkları yerden ortaya çıkmaları ve benim onlara sarılmamdan sonra, bir anda mide bulantımın geçtiğini, baş dönmelerinin etkisini yitirdiğini hissettim...En önemlisi, içimdeki zemin artık kaymıyordu...Ayaklarım yere basmıştı; kendi içimde ayakta durmaya başlamıştım...Hayat yeniden anlamlı hale gelmiş ben rahatlamıştım...***Dün bu olayı intihar ettiği görünen Robin Williams’ın menajerinin “ünlü aktörün uzun zamandır depresyonda olduğu açıklamasının“ ardından yeniden hatırladım...Dünyaya çok değerli katkılar yapan, duygusal, sevecen ve muhteşem bir aktör olan komedyenin, ölümü bende “depresyon“ duygusunu anlatma ihtiyacını tetikledi...Çok kişinin; “Hayatta her şeyi vardı... Her şeyi olduğu için bunalıma girdi...” yollu yalan yanlış klişe değerlendirmeler yapacağını bildiğim için, “depresyon“ duygusunun insan hayatında yarattığı onulmaz yaraları aktarmaya çalıştım...***Ölü Ozanlar Derneği’nden başlayarak bizleri onlarca yıldır mutlu eden, hayatımıza anlamlı değerler katan muhteşem aktörün, yaşadığı depresyonun nedenlerini bilmesek de varlığını hissetmemizin, onu bir parça anlamamızı sağlayabileceğini düşünerek kaleme aldım kendi depresyon tecrübemi...Ünlü aktör daha bir ay önce, kızının doğum gününde, onun fotoğrafını instagramına koymuş; “Benim için o hala bir bebek“ demişti...Birkaç hafta önce bu notu düşen bu derece duyarlı bir babanın, hayatını sonlandırmasındaki dilema “ucuz klişelerle” bayağılaştırılacak bir olay değil...Seni seviyorum ve çok önemsiyorum Robin Willams...Sevgiyle kal...*****KAFA KARIŞIKLIĞI...“Kafa karışıklığı zamanla açıklık kazanır ve tüm yeni öğrenilen şeylerin aklınız tarafından mükemmel bir biçimde hazmedildiği bir an gelir...Bu gerçek bilgeliğin başlangıcıdır...***Kafa karışıklığına sempatiyle yaklaşın, onu kucaklayın, ondan korkmayın, ürkmeyin...O sadece büyümenizin bir yansımasıdır...Bilmenin Güvenli Limanı’ndan ayrılmak; ve Yeni Okyanuslara yelken açmak her zaman biraz karmaşıktır...”Robin Sharma

Devamını Oku

Abdullah Gül’ün “üzgünüm, partime dönüyorum” çıkışı...

11 Ağustos 2014

Yakından biliyorum...Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yakın çevresi; uzun zamandır “Gül’ün siyasete bu şekilde veda etmesi”ni uygun bulmuyordu...-”AKP’nin kurucususunuz... Siyasete nokta koymak için yaşınız genç... Bu şekilde emekli edilmek doğru değil...” ısrarları uzun zamandır Abdullah Gül’e iletilmekteydi...***Abdullah Gül’ün Tayyip Erdoğan’la ilginç bir ilişkisi ve kimyası var...İkili uzak düştükleri zamanlarda, “çevrenin etkisiyle birbirlerine karşı zaman zaman bilenebiliyorlar...”Sonra bir araya geldiklerinde, “bu bilenme ilginç bir şekilde sona eriyor...”Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na çıkmadan, partiyi bir an önce dizayn edip, gözü arkada kalmadan Çankaya’ya öyle çıkmak istiyor...Kongre kararını 27 Ağustos’a aldırtması, yeni Genel Başkanı ve Başbakan’ı seçtirip, Çankaya’ya öyle çıkmak istemesi bunun bir işareti...***Kongrenin dün 27 Ağustos’ta yapılacağının duyulması Abdullah Gül’de kırgınlık yaratıyor...-”Benim Cumhurbaşkanlığı’mın bitmesini bile beklemeden kongre kararı almak, biraz da benden partimi kaçırmak anlamına geliyor...” diyor...Yakın çevresi de Abdullah Gül’e “yapılanın haksızlık olduğu“ temasını işliyor...Gül’ün çıkışı; “Partisine döneceğini ilanı ve üzgün olduğunu açıklaması“ bu serzenişin sonucu...Amaç ise bir serzenişi seslendirmekten çok, “Ben buradayım“ mesajını topluma ve AKP tabanına iletmek...***Abdullah Gül’e; “Tayyip Erdoğan’ın aldığı yüzde 51.8’lik oy oranının, halkın ‘Cumhurbaşkanlığı’na evet, Başkanlık sistemine hayır” dediği anlamına geldiği söyleniyor...Abdullah Gül’ün çıkışının altında bu ısrarlı söylemlerin payı büyük...AKP içinde üç dönem milletvekilliği yapıp, siyasete bir dört yıl için ara vereceklerin sayısı hiç azımsanmayacak miktarda...Partinin “Ahmet Davutoğlu ve onunla birlikte hareket eden genç ekibe teslim edileceğinin” belli olması, AKP içindeki rahatsız milletvekili sayısını artırıyor...Partinin ağır topları, bu seçimde, dört yıllığına aktif siyasetten uzak kalacaklar...Çoğu bu dönemin sonunda yeni bir AKP oluşacağını ve artık kendilerine fazla yer kalmayacağını düşünüyor...Bu ekip de, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkmasından sonra, Abdullah Gül çevresinde toplanmayı ve politika yapmayı istiyor...*****GÜL’ÜN ÇIKIŞINDAN SONRA TAYYİP ERDOĞAN’IN AKP’DEKİ LİDER İŞARETİ...Seçim sonuçlarının belli olmasıyla birlikte dün sabah saatlerinden itibaren korkunç bir trafik başlıyor Ankara ve İstanbul’da...Ankara’daki trafik; İstanbul’da paralel yoğunlukta ve derinlikte sürüyor...Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıktıktan sonra Ahmet Davutoğlu’yla devam edeceği ihtimali her çevreyi teyakkuza sürüklüyor... Ulusal ve uluslararası derin çevreler, finans merkezleri, antenlerini bütünüyle AKP MKYK’sından gelecek habere çeviriyorlar...Amaçları ilk aşamada; AKP’nin yeni genel başkanını ve Başbakan’ını seçeceği kongreyi 15 gün içinde yaptırtmamak...Geniş bir uluslararası çevre; Abdullah Gül’ün tamamen dışında kalacağı bir AKP kongresinin alelacele yapılmasını istemiyor...Kozların Gül’ün de içinde olacağı bir kongrede paylaşılmasını arzu ediyor...***Ancak Ahmet Davutoğlu, Efkan Ala ve onlarla birlikte hareket eden ekip; partinin bir an önce gençleştirilerek, yeni isimler ve taze kanla yola devam etmesinden yana... Onlar Kongre’nin hemen yapılmasını istiyorlar...Tayyip Erdoğan da öyle istiyor...İşi sürüncemede bırakmak, arkasında ne olacağını bilmeden işi şansa bırakmak istemiyor...Tayyip Erdoğan’ın siyaseten ne olacağını planlamadan, Çankaya’ya çıkacağını düşünmek saflık olur...O da kafasındaki planı adım adım uygulamaya sokuyor dünden itibaren...***AKP MKYK’sında kongre kararı çıkınca, Abdullah Gül’ün çevresi bastırıyor...Acil bir çıkış yapması isteniyor...Geniş bir çevre siyaset dışında kalma ihtimaline karşı, pozisyon almaya çalışıyor...Bu çevre Gül’den;-”Partimde politika yapacağım” diye açıklama yapması için yoğun çaba harcıyorlar...Gül dün öğleden sonra bu açıklamayı yapıyor...Çok zor, derin ve kaçınılmaz bir hesaplaşmaya giriyor iktidar partisi...Bu da Erdoğan’ın Cumhurbaşkan’lığına çıkacağının belli olmasının hemen ertesinde ortaya çıkıyor...Abdullah Gül’ün çevresi, partinin 2015 seçimlerine, Gül’ün başbakanlığında ve genel başkanlığında gitmesini savunuyor...Partinin oylarını ancak böyle muhafaza edebileceğini, istikrarı sağlayabileceğini, Türkiye’yi hoşgörü zemininde böyle rahat ettirebileceğini söylüyor...***Gül’ün kamuoyundaki bilinilirliğinin, hoşgörülü ve uzlaşmacı algısının Türkiye’yi ve AKP’yi rahatlatacağını söylüyor...Ancak Tayyip Erdoğan; kendisinin ve partisinin yeni bir döneme girdiğini düşünüyor...Abdullah Gül’le çatışmak istemiyor...Çatışır görünmek de istemiyor...Ancak geminin kendi çizdiği rotadan çıkmasına da müsaade edecek gibi gözükmüyor...*****ÇATI ADAYIN AMACI SEÇİMLERİ İKİNCİ TURA BIRAKMAKTI...Hesap açık şekilde ortaya çıkıyor...30 Mart yerel seçimlerinde, AKP’nin oyları iki farklı değerlendirmeye göre yüzde 43-45 olarak tescilleniyor...CHP ve MHP’nin oylarının toplamı da yine iki ayrı değerlendirme şekline göre, yüzde43-45 bandında...Ekmeleddin İhsanoğlu’nda karar kılan iki muhalefet partisinin lider kadrosu; İhsanoğlu’nun İslami çevrelere hitap eden muhafazakar kimliğini gözönüne alarak, “muhalefet oylarının yüzde 43-45 bandının biraz üstüne çıkabileceğini hesaplıyor...”-”İhsanoğlu aday olursa Tayyip Erdoğan ilk turda Cumhurbaşkanı seçilemez...” diyorlar...Erdoğan ilk turda seçilemezse, ikinci tur pazarlıklara gebe... Selahattin Demirtaş’ın ne yapacağı anahtar rol oynayacak ve Erdoğan’ı zor günler bekliyecek bu hesaba göre...***Ancak Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterildiği anda kamuoyunda oluşan ilkreaksiyonlar, işlerin istendiği gibi gitmeyeceğini gösteriyor...CHP’nin özellikle Atatürk’çülüğü her şeyin üzerinde tutan, laiklikle özdeşleşen kesimi, İhsanoğlu ismini içine bir türlü sindiremiyor...İhsanoğlu kaliteli bir isim... Ona karşı çıkmıyorlar... Ama İhsanoğlu’na oy atmak da kolay kolay içlerinden gelmiyor...Seçimler 10 Ağustos’a denk düşünce CHP’li seçmen İslam Konferansı eski Genel Sekreteri’ni CHP’nin Cumhurbaşkanı yapmak için, tatilini yarıda kesip oy sandığına gitmeyi içine sindiremiyor...***Durum bu kadar açıkken ve bir kısım CHP’li bilinen nedenlerle “Partisinin adayını içselleştirememişken“, onların içselleştiremedikleri adaya oy vermemelerinin “vatana ihanet“ olacağı söylenmeye başlanıyor...Ortada enteresan bir durum var...Bir kesim; “Biz adayı istediğimiz gibi belirleriz... Sen bizim belirlediğimiz adaya oy vermezsen vatan haini olursun“ demeye başlıyor...***Vatana ihanetin, bir partinin belirlediği adaya oy vermemekle eşdeğer tutulmaya başlandığı bir anlayışın hakim olduğu acayip bir coğrafyada ve mentalitede yaşıyoruz...Her şeyin çivisinin çıktığı, herkesin birbirini casuslukla itham ettiği bir ortamda, vatana ihanet de bir adaya oy vermemekle eşdeğer bir sıradanlık halini alıyor...Burası Avrupa falan değil... Burası dibine kadar buram buram Ortadoğu...

Devamını Oku

Ersun Yanal’ın kaderi...

10 Ağustos 2014

Rixos’da bir önceki maçın aksaklığını gidermek için, olağanüstü bir çaba harcıyor otel yönetimi...Önceki gece; Chelsea, Beşiktaş, Fenerbahçe arasında oynanacak Soma Turnuvası için, dışarıda mükemmel bir mekanda perde kuruyorlar...Localar yapıyorlar...Fenerbahçe’yi, Beşiktaş’ı, Chelsea’yi birbirleriyle maç yaparken izleyeceğim...45’er dakikalık üç maç halinde...Keyifli bir gece olacak derken, maçlar başlıyor ve Ersun Yanal’ın yüzünü görüyorum...***Yüzünde acımtrak bir ifade var...İçinin ağladığı, kısa süreli bir özgüven problemi yaşadığı anlaşılıyor...Aziz Yıldırım, birkaç saat önce, Yanal’ın izin verdiği futbolcuları topluyor ve onlara, ağır fırça kayıyor...Ersun Yanal’ın verdiği izni sona erdirdiğini söylüyor...Bu toplantıya Yanal’ı çağırmak gereği duymuyor...Belli ki “atacağı fırça“ esnasında Hoca’yı orada ayrıca zor durumda bırakmak istemiyor...***Aziz Yıldırım’ı sinirlendiren olay;Fenerbahçe’de disiplinin elde gidiyor hissine kapılması...Yanal’ın bir hanım misafirinin iki kez tesislerde kendisini ziyaret ettiğinin söylenmesi...“Teknik direktör böyle yaparsa futbolcu ne yapmaz“ düşüncesiyle;Fenerbahçe takımının temposunun düşeceği, takımın bundan zarar göreceği endişesi Aziz Yıldırım’ı “çıldırtıyor...”Başkan’ın kendi kriterlerine göre; buna müsamaha etmesi imkansız...Hazırlık maçlarında takımın durumunu beğenmiyor...Hazırlıkların iyi yapılmadığını düşünüyor...2.5 aydır tatil yapıldığını söylüyor ve siniri tepesine çıkmış bir halde “kalay“ı basıyor...***Toplantı bitiyor...Futbolcular “zılgıt“ı yiyor...Ersun Yanal ise karizmasının “çizildiğini“ düşünüyor...Soma Turnuvasında Yanal’ın yüzündeki o acı ifade; “karizmanın çizilmesinden, futbolcuları karşısında zor durumda kalmanın acısından ve özel hayatındaki duygusal çalkantıların, olayın tuzu biberi olmasından“ kaynaklanıyor...Bir insan; kariyerinin zirvesindeki bir teknik direktör için çok zor bir durum...O gece önce Beşiktaş’tan bir gol, arkasından Chelsea’den iki gol yiyip, turnuvayı sonuncu kapatıyor...Gecenin geç saatlerinde yaptığı ve hiçbir soru almadığı birkaç dakika süren basın toplantısını izliyorum...-”Chelsea takımını izlemek fırsatı bulduk...” diyor...-”Beşiktaş’ı tebrik ederim...” diye ekliyor...-”Biz de durumumuzu gördük...” deyip, soru almadan basın toplantısını terk ediyor...-”Yarın geniş konuşuruz...” ifadesini ekleyerek...***Uzun yıllar önce, Show Haber’i yeni aldığım günlerde, teker teker transfer ettiğim ve haber merkezi için yeni kurduğum kadroya karşı çıkan ve yerlerinden olacağı endişesi taşıyan eski muhalif grubun; televizyonun yönetim kurulu başkanını; “yeni elemanlara ve bana karşı nasıl manipüle ettiği“ gözümün öngeliyor...O günlerden bir gün yönetim kurulu başkanı bizi ekiple beraber Boğaz kıyısındaki evine toplantıya davet ediyor...Haber Merkezini alalı birkaç ay olmuş ve ben ne olacağını hiç bilmiyorum...***Orada inanılmaz bir toplantı yapılıyor...Yönetim Kurulu Başkanı, benim aldığım haber müdürü ve editör arkadaşlara karşı çok ağır eleştiriler yapıyor...Genel Yayın Yönetmenliği için çok genç sayılacak bir yaştayım...Tecrübesizim, toyum...Benim haber merkezi için aldığım ve görev verdiğim adamlara, bu derece ağır saldırılması gururumu çok incitiyor...Bana direkt olarak hiçbir şey söylenmiyor...Ama benim yönettiğim haber merkezindeki çocuklara öyle ağır eleştiriler yapılıyor ki; hazmedemiyorum...***O evin uzun yemek masasını hiç unutmuyorum...Oradan çıktığımızda, “istifa mektubunu verip vermemek arasında“ gidip geliyorum...Haber müdürleri “yapma“ diyorlar;-”Bunu yapma, diğerlerinin istedikleri zaten o...”***1996 yılının Ekim ayında oluyor bu “acayip“ olay...Operasyonu yapan ve yönetim kurulu başkanını bize karşı manipüle eden, grup beni tanıdığından, toplantı sonrası “dayanamayıp çekip gideceğimi“ hesap ediyor...Benim de bütün duygularım, istifa etmekten yana...Bir ses, içimden gelen tek bir ses;-”Gitme...” diyor...-”Ne olduğunuzu ne olacağınızı herkeslere göstermeden sakın gitme... Tepkini içine göm... İçinde saklı tut... Sonra çıkartırsın...”***O derinden gelen kısık sesi dinliyorum...-”Ne olduğumu ve ne olduğumuzu önce göster...” diyorum kendi kendime...O yıldan başlayarak tam 7 yıl, Show Haber, dünya televizyonculuğunun en büyük ve uzun süreli haber rating başarısına imza atıyor...Diğer kanalların haber bültenlerinin hepsi birden, tek başına bir Show Haber kadar izlenmiyor...Yıllar sonra o günü ve o toplantıyı defalarca yaşıyor ve o günle yeniden hesaplaşıyorum...Egomun incinmesini ön plana alsam;-”Benim aldığım elemanlara nasıl böyle davranırsınız?..” deyip istifa etsem, o gün orada Türkiye’deki televizyonculuk tarihi değişik yazılacak...O gün içimdeki kısık ses; “Bekle“ diyor;-”Ne olduğunu ve ne olduğunuzu herkese göstermeyi bekle...”***Ersun Yanal’ın gözlerinin içine bakıyorum önceki gece...Acı içinde kıvranıyorlar...Belli ki Aziz Yıldırım’ın fırçasını bizzat üzerine alıyor, içselleştiriyor, üzerinden atamıyor...Goller kalesine girdikçe, yeni taktik veremiyor; kafasında sadece; “bu bana yapılamaz“ duygusu depreşiyor...Başkan’ın futbolcuları toplayıp fırça attığı zaman; teknik direktörün karizmasının çizileceği söyleniyor Ersun Yanal’a... Tıpkı Fatih Terim’in Fiorentina’da Başkan Cecchi Gori’yle kavga edip ayrıldığı günkü gibi...Fiorentina Başkanı Cecchi Gori; bir maçtan sonra soyunma odasına giriyor “futbolculara esip gürlemeye başlıyor...”Fatih Terim “Bu bana yapılmaz“ deyip tepki koyuyor, sonunda Fiorentina’dan ayrılıyor...Ben o gün ayrılsam; yedi yıllık birinciliklerle dolu Show Haber maceram başlamadan bitecek...Fatih Terim Cecchi Gori’yle kavga etmese; belki Milan’a gitmeyecek, uzun yıllar İtalya’da Fiorentina’nın başında kalacak...Ersun Yanal için de öyle...Kızıp gitmese, Fenerbahçe’yi belki de arka arkaya şampiyon yapan Türk teknik direktör olarak tarihe geçecek...Kim bilebilir?..Bildiğimiz hayatta olan şeylerin o anda öyle olması gerektiği için olduğu gerçeğidir...Mecranın ve maceranın sonu daha sonra belirecek...Aziz Yıldırım için de...Ersun Yanal için de...BEKLERSENİZ YAPAMAZSINIZ...“Azalan İlgi Yasası şöyle der...Yeni bir fikir ya da stratejiyi yürürlüğe koymak için ne kadar beklerseniz, gerçekleştirmek için duyduğunuz heyecanı o kadar yitirirsiniz...Stratejinizi gerçekleştirmek için günü gününe hareket edin...Kalıpların dışında düşünen insanlar, yeni bir fikri hayata geçirmeden önce fikirden asla uzaklaşmazlar...Onunla yaşarlar...Etkisizliklerin çoğu, birçok insanın yapmaları gerektiğini bildikleri halde, yapmak zorunda oldukları şeyi, yapabilme disiplininden yoksun olmalarından kaynaklanır...Meslek hayatlarında ve özel hayatlarında önemsiz ve kolay işleri, önemlilere tercih ederler...Ama sona geldiklerinde yaşamı toptan kaybettiklerini fark ederler...”Robin Sharma

Devamını Oku

İSMİMİN YAZDIĞI ON NUMARALI ARSENAL FORMAM..

9 Ağustos 2014

Hicreti andırır bir biçimde anne baba, çoluk çocuk, yardımcılar, ma-aile Bodrum’a geliyoruz Temmuz ayının başında...Eskiden birkaç yıl kaldığım Rixos’u tercih ediyorum bu yaz tatilinde...Çocuk Kulübü’nde çocuklar istedikleri gibi oynar, açık büfesinde anne baba istediklerini seçer yer, ben de biraz rahat ederim diyerek...***Çocuklarla yüzme, onlara basketbol koçluğu, kendime spor için zaman, günlük gazete yazıları, arada bir sosyalleşme, akşam yemeklerinde arada bir sohbet arasında, belki bir iki saat de kendime zaman ayırabilirim, diye fırsat kolluyorum...***O sabah erkenden uyanıp, günün planlamasını erken yapıyorum...Akşama Beşiktaş’ın Feyenoord’la Şampiyonlar Ligi ön eleme maçı var...Otele sıkı sıkı tembih ediyorum; -”Digitürk’te ancak para ödeyerek maçı satın alabiliyorlar... Aman Digitürk’ümüz var diye yan gelip yatmasınlar... Günün erken saatlerinden ödemeyi yapsınlar...” diye...Birkaç defa uyarmamın bir nedeni var... Geçen yıl Palmalife’da kalırken, aynıydı durum...Kaç kere söylediğim halde, teknik servis maç saatine kadar Digitürk’e ödemeyi yapan telefonu gerçekleştirmemişti...Maçı izlemek için salona gittiğimde; “izlemek mümkün olmamıştı...”Kalkmış kilometrelerce yol katedip, Türkbükü’nde bir restoranda ancak ikinci yarıya yetişebilmiştim...***İlk maçta sağolsunlar ödemeyi yapıyor Rixos’daki arkadaşlar, ben de Feyenoord maçını keyifle izliyorum...Rahatlıyorum ama, önünde sonunda ben Beşiktaş’lıyım...O kadar rahat bana pek iyi gelmez...İki gün önce, bir gerginlik hali yine kaplıyor içimi...-”Ne olur ne olmaz?.. Maçta yine bir rahatsızlık olur, tur gider” diye içim içimi kemiriyor...Sabahtan yine Rixos’taki arkadaşlara uyarılar yapıyorum...-”D-Smart’ınız var mı?.. Yoksa aman ihmal etmeyin kurdurun...”-”Merak etmeyin var...” diyorlar;-”Akşama yeriniz hazır...”***Sakınan göze çöp batar...Bu gerçek bir kez daha çok sakındığım için beni buluyor...Yazıyı bitirip maçın yayınlanacağı cafe’ye girdiğimde, ortada ne perde, ne kurulu bir aksam hiçbir şeyin olmadığını fark ediyorum...İçimden;-”Allah Allah” diyorum;-”Herhalde başka bir salonda kurdular perdeyi...”Ship A Hoy’dan tanıdığım ve burada beni rahat ettirmek için elinden gelen her şeyi yapan müdür Polat’ı arıyorum...-”Nereye kurdunuz perdeyi?..”Polat beş saniyede bitiyor perdenin kurulacağı cafe’de...***O anda anlıyorum ki; basiret bağlanmış, onun kurulmasını söylediği sistemin kurulması ilgililerin, unutkanlığına gelmiş kurulmamış...Ağzımdan sadece;-”Şaka gibi” sözcüğü dökülüyor...Maçın başlamasına bir dakika var...Ortada sistemin s’si yok...***Kuantum’un gerçeklerinden biri “çağırdığınız şey“in tersten de olsa başınıza geleceğidir...-”Aman Beşiktaş maçında bir sorun çıkmasın da maçı izleyeyim“ diyorum ya...O kadar meselenin arasında tıpkı geçen sene başka otelde olduğu gibi; “maçın başlayacağı esnada basiret bağlanıyor, unutuluyor ve ortada maç namına hiçbir şey kalmıyor...”***Yine kadim dostum Ship A Hoy’dan Cemal’i telefonla arıyorum...-”Bana yine Türkbükü’nde bir yerde maçın ikinci yarısını izlemek düştü... Bir yer ayarla, neresi olursa...” diyorum...Sesim düşmüş, hayata küsmüşüm...Teknik servisteki çocuğun yüzünden “perdeyi kurmaya çalışırken, deli gibi ter boşaldığını görüyorum...”Çocuğun durumuna içim gidiyor...Belli ki kabak onun başına patlamış...Oysa o hızlı biçimde son dakikada yapılacak her şeyi yapıyor...***Onbeş dakika geçiyor tam otelden bir meçhule doğru çıkacakken; ana kapıda arkamdan birisinin seslendiğini duyuyorum...-”Oldu Reha Bey... Gitmenize gerek yok...”Dönüyorum oturuyorum...Hiç sesim soluğum çıkmıyor...Yüzüm artık ne hal almışsa, yandaki masada kırmızı bir Beşiktaş forması giymiş gençten bir Beşiktaş’lı;-”Reha Bey...” diyor;-”Kahve içer misiniz?.. Bana gelen kahveyi size vereyim...”Teşekkür ediyorum, durumu daha da vahim hale getirmemek için, maçı izlemeye koyuluyorum...Yemek falan hak getire...İki açık çayla, gömüldüğüm koltuktan maç bitene kadar kalkmıyorum...O kadar gerilmişim ki; maçtan sonra bir 35 dakika da Galatasaray-Atletico Madrid maçını seyredip bitiriyorum...***Hani gerginliğin galibiyet gelince bir patlama anı vardır insanda...İçim taşıyor...Aklıma Londra’da maçlarını kombine biletle izleyen, deli Arsenal taraftarı Murat Ketenci geliyor...Bodrum’da tanımıştım onu...O yaz Fatih Terim Galatasaray’daydı, yeni sezona hazırlanıyordu...Aynı zamanda sıkı bır Galatasaray taraftarıydı Murat...Ona;-”Bu sene Fatih Terim’i Galatasaray’dan gönderirler” demiştim...Hayretle yüzüme bakmıştı...-”Seni tanır biliriz saygı da gösteririz... Ama kafayı mı yedin sen abi?..” der gibisinden...Terim sezon ortasında Galatasaray’dan gidince Murat’ın bana bakışı tamamen değişmişti...Ben futbolla ilgili ne desem;-”Reha Abi’nin bildiği bir şey vardır” demeye başlamıştı...***O Murat; Londra’da üşenmemiş Arsenal’in kulüp mağazasından benim adıma bir forma yaptırmıştı...10 numaralı kırmızı beyaz Arsenal forması... 10 numaranın altında “Reha” yazıyor... Maçın bitiminin verdiği o patlama anında aklıma bana Arsenal forması hediye eden Murat geliyor...-”Arayım şunu...” diyorum içimden...-”Arsenal’e selam söyle... Siz çıkın karşımıza istiyorum...” demek istiyorum...Arıyorum telefonla Londra’yı...Murat’ın telefonu kapalı...Bir iki arkadaşıma söylüyorum...Londra’yı arayacağım Murat’a diyeceğim...-”Siz çıkın karşımıza siz...”Futbolun gerilimi, patlama anı ve güzelliği; böyle bir şey işte...***Murat’ı bulamıyorum...Ama İsviçre’den dün haber geliyor...-”Çocuğun oldu... Arsenal çıktı Beşiktaş’a...”Onlar 390 milyon euroluk bir takım...Beşiktaş şu anda 90 milyon euro civarında...Olsun varsın...Arsenal'i geçersek geçeriz, geçemezsek UEFA'da devam ederiz... Dün öğleden sonra Fikret Ormak arıyor telefonla...-"Londra'daki maça gelir misin bizle?.."Futbol böyle bir şey işte...390 milyon euroluk takıma karşı 90 milyon euroluk takımımla, “mucizeni“ arıyorsun...10 numaranın yanında adım yazan hediye Arsenal formam aklıma geliyor...İçimden taşan;-”Siz gelin siz” diyen o duygu fırtınası kalbimi sarıyor...Seni seviyorum Beşiktaş...Seni seviyorum futbol...KİŞİSEL GELİŞME İÇİN YAPMAMIZ GEREKEN 10 RİTÜEL...Julian’in (Ferrari’sini Satan Bilge) hayatını değiştiren günlük ritüeller de var...Bunlar yaşamı değiştirmenin, hayata başka türlü bakmanın önemli anahtarları... Kişisel gelişim yolunda, ışık saçan yaşamın on ritüeli olarak adlandırılan ilkeler kitapta şöyle sıralanıyorlar:***YALNIZLIK RİTÜELİ:Her gün aynı saatlerde yalnız kalarak ruhu dinlendirmek insana iç huzur, iç sessizlik, derin iyilik hali ve sınırsız enerji gibi faydalar sağlar...Günün gerginliğinin atılmasına yardımcı olur...***FİZİKSEL RİTÜEL:Bedenimizi egzersizlerle beslemek, vücudun kendi doğal canlılığına dönmesini sağlar...***YAŞAM GIDASI RİTÜELİ:Doğal gıdalarla, taze sebze, meyve ve tahıllarla beslenmek, vücudun sağlıklı ve dinç olmasını sağlar...***BEREKETLİ BİLGİ RİTÜELİ:İnsan hayatı boyunca öğrenmeli ve öğrendiklerini kendisinin ve çevredekilerin iyiliğini esas alarak geliştirmelidir...Düzenli okumak bunun için en iyi yöntemdir...***KENDİN HAKKINDA DÜŞÜNME RİTÜELİ:Biten her günün sonunda tüm davranışlarımızı gözden geçirmeliyiz...***ERKEN UYANMA RİTÜELİ:Normal ve sağlıklı bir insan için altı saat uyku yeterlidir... Güneşin doğuşunu izlemek, kişinin yaşam enerjisini ortaya çıkarır...Duygusal ve fiziksel canlılığını tazeler...Uykunun süresinden ziyade kalitesi önemlidir...Kesintisiz altı saatlik uyku yeterlidir...***MÜZİK RİTÜELİ:Müzik ruhun gıdasıdır...Her gün mutlaka müzik dinlemek için zaman ayırmalıyız... İnsanı motive eden en iyi araçlardan birisi müziktir...***SÖZCÜKLERİ TEKRARLAMA RİTÜELİ:Kelimeler insan zihnî için güçlü etkilere sahiptirler...***AHENKLİ KARAKTER RİTÜELİ:İnsanın her gün artan biçimde kendisini geliştirmesi gerekir...Yaptıklarımız alışkanlıklarımızı oluşturur...Alışkanlıklar ise hayatımızı yönlendirir...***SADELİK RİTÜELİ:Hayatımızın önceliklerine, önemli ve anlamlı şeylere odaklanarak yaşamımızı sadeleştirmeliyiz...

Devamını Oku

Kişisel gelişim yolunda edineceğimiz yedi erdem...

7 Ağustos 2014

Yaşamını zihinsel, bedensel ve ruhsal olarak yirmi yıl gençleşecek şekilde, değiştiren, Ferrari’sini Satan Bilge avukat Julian’ın, yeni hayatının kodları neler?..Kitapta Yogi Raman Julian’a bir hikaye anlatır...O hikayede Yogi Raman, yeni, huzurlu ve dünyaya başka bakan sağlıklı bir yaşama ulaşmak için gerekli yedi erdemi, Julian’a metaforlarla aktarır...Şöyle der Yogi Raman;-”Muhteşem verimli yeşil bir bahçede oturuyorsun...Bahçenin ortasında altı kat yüksekliğinde bir deniz feneri var... Biraz sonra fenerin giriş kapısı açılır ve içeriye bir Japon sumo güreşçisi girer...Belinde pembe bir kordon vardır...Sumo güreşçisi yerde duran altın bir kronometrenin üzerine basarak kayar ve düşer...Kendinden geçtikten sonra orada açan sarı güllerin kokusuyla kendine gelir...Enerjisini toplayarak ayağa kalkar... Bahçenin en uzak köşesinde milyonlarca parlak elmasla kaplı bir patika bulunmaktadır...Patikadan yürümeye başlar ve bu yol onu tükenmeyen sevinç ve sonsuz mutluluk yoluna götürür...”***Hikaye bundan ibarettir...İçinde bulunan yedi metafor, insanın kişisel gelişimindeki aydınlanmanın şifrelerini verir...Öyküde geçen BAHÇE, FENER KULESİ, SUMO GÜREŞÇİSİ, PEMBE KUŞAK, KRONOMETRE, SARI GÜLLER ve PATİKA aydınlanmış bir yaşam için gerekli yedi “ERDEM”in ifadesidir...***Şimdi tek tek üzerinden gidelim bu metaforların;BAHÇE:Hikayedeki bahçe insanın zihnini temsil eder...İnsanın zihni bir bahçe gibidir...Bir bahçe ne kadar bakımlı ise o kadar verimlidir...Bu bahçede zararlı otların yetişmesine fırsat vermemeliyiz...Bahçemizi kirletecek kaygıları zihnimizden uzaklaştırmamız gerekir...Yaşam kalitemizi zihnimizdeki düşünceler belirler...Karşımıza çıkacak her engel gerçekte kişisel gelişimimiz için bir fırsattır...***DENİZ FENERİ:Yaşamımızda bir amacımız olmalı... Deniz feneri bu “amacı” simgeler... Hayatımızda kişisel, mesleki ve zihinsel hedefleri belirlemek ve onları gerçekleştirmek, sürekli çabalamak bir tatmin sağlar...Belirlediğimiz hedefleri gerçekleştirmek için gerekli cesarete sahip olmalıyız...Yaşamdaki amaçlar, ulaşıldıkça değişebilirler...Ancak amaçların ne olduğunun belirlenmesi, o amaçların özellikle sabahın erken saatlerinde zihinsel olarak kayda alınarak hissedilmesi ve yaşanması gerekir...***SUMO GÜREŞÇİSİ:Belirlediğimiz hedeflere ulaşmak için gerekli olan gücü, disiplini ve kararlılığı temsil eder...Bir şeyi istemek, istek konusunda kararlı ve ısrarlı değilseniz bir anlam ifade etmez...Onu sabırla, ve ısrarla istemek, istikrarlı bir çabayla elde etmeye çalışmak gerekir...Etrafımızda birçok insanı gözlemleriz...“Bir şeyi çok istediklerini, evrene bu yönde mesaj gönderdiklerini” söyler, fakat bunun bir türlü gerçekleşmediğinden yakınırlar...Oysa isteğinizin yerine gelmesi için, bir sumo güreşçisinin gücü, disiplini ve kararlığına sahip olmanız gerekir... O kararlılıkta değilseniz, istekleriniz evrenin büyük havuzunda oluşmadan kaybolur...“Secret” türü kitapları bir miktar okuduktan sonra yaşam bilgeliğine kavuştuklarını söyleyenler, “isteklerin ve yeni yaşam biçimlerinin gerçekleşmesi için esas gerekli olan sabır, disiplin ve gücü” gözardı ederler...Bilge’lerin yaşamlarında sabır, disiplin, güç ve istikrar çok önemlidir...Bu değerleri öz benliğimize oturtmadan yol alamayız...***PEMBE KORDON:Disiplinli yaşamın sembolüdür...Pembe kordon, birbiri üzerine örülmüş küçük tel parçalarından oluşur... Bunlar tek başına hiçbir anlam ifade etmezler...Yaşamımızın her alanında yaptığımız eylemler ile kişisel disiplinimiz gelişir ve tıpkı pembe kordon gibi sağlamlaşır...İç disiplinimizi geliştirmek yaşantımızın daha kaliteli olmasını sağlar...***KRONOMETRE:Zamanı temsil eder...Zaman, insanın sahip olduğu en değerli şeylerden biridir...Zamanımızı kontrol etmek, önceliklerimizi belirlemek ve dengeli planlamak kaliteli bir yaşam için çok önemlidir...Zamanı kontrol etmek yaşamı kontrol etmektir...Zaman geri dönüşümü olmayan tek kaynaktır....Zamanı yönetmenin en önemli yolu, öncelikleri belirlemek ve başkalarının isteğine göre değil, kendi önceliklerinize göre davranmayı becerebilmektir...Zamanını kendi gelişimi için, düzenleyemeyen hiçbir birey, kişisel gelişimin aydınlatıcı ışığına ulaşamaz...Kalbinin iç sesine hissetmeyeceği, dışardaki gürültünün esiri olarak yaşayacağı, kendisiyle ilgisi olmayan istekler tarafından kullanılarak heba olacağı bir mecraya sürüklenir...***SARI GÜLLER:Etrafına güzel kokular veren güller gibi; hiçbir karşılık beklemeden başka insanlara yardımcı olma motifini simgeler...Başkalarının yaşamlarını yüceltmek, kendi yaşamımızı da yüceltir...“Sarı Güller’ en önemli yaşam şifrelerindendir...Hiçbir karşılık beklemeden verirseniz “alırsınız...”“Karşılık bekleyerek verdiğiniz hiçbir şeyin dönüşü size mutluluk vermez...”Vücudun içindeki hücreler gibidir insanlar...Hücreden kan çıkar ve dolaşım sağlanırsa, hücreye kan gelir ve hücre canlanır...Kan dolaşımını bloke eden hücre, yaşamaz ölür...Sarı Güller karşılık beklemeden vermenin sembolüdür...***ELMAS KAPLI PATİKA:Yaşadığımız anı temsil eder...Gelecek kaygılarını bir kenara bırakarak, her günü sanki son günümüz gibi yaşarsak mutlu oluruz...*****TE-LE-VİZ-YON...Okuldaki o günü bugün gibi hatırlıyorum... Çocuktuk...Yaşımın kaç olduğunu beynim kayda almamıştı...Hoca, heceleri öğretiyordu derste...Özellikle “televizyona gelince“ sınıfın büyük çoğunluğu takılmıştı...Sınıftaki çocukların büyük çoğunluğu, hecelemeye başladıklarında “tel“ diye başlıyorlardı... Hoca değiştiriyordu:-”Te-le-viz-yon...”***Ders bitiyor, bir başka gün, yine bir öğrenci arkadaş kalkıyor yine aynı hatayla başlıyordu...-”Tel-ev-iz-yon...”Hecelerdeki temel kural, bütün heceleri anlamlı bir halde okumaktan geçiyordu... Hecenin ilkine tıkılır kalırsanız yanlış yerden kesiveriyordunuz kelimenin hecesini... Sınıftaki çocukların büyük çoğunluğu, “olsa olsa tel’den kesilir hece diyerek“ tel deyip devam ediyorlardı...***Televizyon haberlerini yaparken, ana haber bülteninin “bant giren kısımlarında arkadaşları sürekli uyarmak zorunda kalırdım...”De ve dahi ekleri arasındaki farkı anlatabilmek için...Hangisinin ayrı hangisinin kelimeye bitişik yazıldığını anlatabilmek için bin dereden su getirirdim...Benim köşemde zaman zaman kişisel dalgınlığımdan, doğru düzgün tashih yapmamamdan, zaman zaman da gazetedeki arkadaşların hatalarından sözcükler ve heceler yanlış çıkıyor...***Bunları internet sayfasında değiştiriyorum, elimden geldiğince...Ancak basılı gazeteyi değiştirmek mümkün olmuyor...Dalgınlıktan kaynaklanan hatalar olacak elbet...Fakat “hatalı bilgi“ çok kötü bir şey...Bu “hata“lar gazetede çıktıkça, bunları okuyan çocuklar ve gençler, hatta bilgi açısından muallaktaki yetişkinler, doğru gramerin bu şekilde olduğunu zannediyorlar... Böyle öğreniyorlar, kendi çocuklarına da ilerde böyle öğretmeye koşullanıyorlar... Gazetedeki arkadaşları “hecelerdeki yanlış kesmeler“ konusunda sürekli uyarıyorum...Ancak bu yetmiyor...Doğrusunu bir sonraki gün de olsa yazmazsam, “yanlış öğreti“yi devam ettiririm... Hata yapmak insana has bir şey...Fakat hatayı düzeltmeden, yeni kuşaklara bunu yanlış aktarmayı sürdürmek, akademisyen ve öğretmen anne babanın çocuğuna yakışmayacak bir model...***Dün gazetede kendi yazımı okurken, yine kahroluyorum...Yazıdaki televizyon sözcüğü “tel“den kesiliyor...Bunu okuyan çocuk böyle öğrenecek, bunun da müsebbibi ben olacağım diye içim gidiyor...Sanırım o çocukluk günlerimde “Hoca“nın bitmek tükenmek bilmez çabasının, benim köşemde yer almasını hazmedemiyorum...Arkadaşlar dikkat edecekler bundan böyle ama ben hata oldukça burada düzeltmeye devam edeceğim...Çocuklar ve gençler yanlış öğrenmesinler diye...

Devamını Oku

Kalp krizi geçiren zengin avukatın hikayesi...

7 Ağustos 2014

Julian tanınmış ve zengin bir avukattır...En karmaşık ve kazanılması zor davaları kazanarak ün yapmıştır...Fakat düzensiz bir yaşantısı vardır...Kimi zaman günde 18 saat çalışır, gecenin geç saatlerinde genç modellerle kentin en şık restoranlarına gider, arkadaşlarıyla pervasız içki kaçamakları yapar...***53 yaşında olmasına rağmen 70 yaşında gibi görünüyordur...Dengesiz yaşam tarzının getirdiği stres nedeniyle yüzü kırışmış, geç saatlerde yenen akşam yemekleri ve içilen içkiler şişmanlamasına neden olmuştur...Kendini sürekli hasta ve yorgun hisseder...Artık gülmüyordur...Hiçbir şey onu tatmin etmez...Evliliği yıkılır...Her türlü malvarlığına sahip olduğu halde aradığı şeyi hala bulamamıştır...***Bir gün mahkeme salonunda beklenen olur;Yıllar önce ofisine stajyer avukat olarak aldığı John o günü şöyle anlatıyor;-”Kalabalık mahkeme salonunun tam ortasında çökmüş haldeydi...O; büyük düşleri olan, zeki, yakışıklı, korkusuz, ülkenin en seçkin dava avukatıydı...Onu 17 yıldır tanıyordum...Julian’ın şok edici mahkeme şovları, sürekli gazetelerin ön sayfalarında yer alıyordu...Çoğu kimsenin sadece düşleyebileceği her şeyi elde etmişti:Yıldızlara ulaşan mesleki şöhret, milyonlarca dolarlık banka hesapları, en pahalı semtte olağanüstü bir malikane, özel bir jet, tropikal bir ada ve orada yazlık bir ev ve çok değer verdiği varlığı evinin özel yolunun ortasına parkettiği kırmızı bir Ferrari...***Şimdi ise büyük Avukat Julian kalp krizi geçiriyor, çaresiz bir bebek gibi yerde kıvranıyor ve deli gibi sarsılıyordu...Bütün bunlar üç seneden fazla bir zaman önce yaşanmıştı...Son duyduğum Julian’ın Hindistan’a gittiği idi...Ortaklardan birine hayatını sadeleştirmek istediğini, bazı yanıtlara ihtiyacı olduğunu ve onları bu mistik ülkede bulmayı amaçladığını söylemişti...İşine son vermiş, malikanesini, adasını ve jetini elden çıkarmıştı.Hatta Ferrari’sini bile satmıştı.***Bir gün ofisimin kapısı yavaşça açıldı. Kapının ardında canlılık ve enerji yayan, genç ve iyi görünüşünden fazla neredeyse kutsal diyebileceğim bir huzura sahip, gülümseyen bir adam kapıda göründü...“İşimi elimden almaya niyetli hızlı bir avukat herhalde“ diye düşündüm.Genç adam sevdiği bir öğrencisini izleyen Buda gibi gülümseyerek bana bakmayı sürdürdü... Dayanılmaz sessizlikle geçen uzun bir aradan sonra şaşırtıcı bir biçimde emredici bir ses tonuyla konuştu: “Tüm konuklarına böyle mi davranırsın John... Hele sana mahkeme salonlarının sırrını öğreten birisine...”-‘Julian? Bu sen misin? İnanamıyorum! Gerçekten sen misin?’ diye haykırdım...Güçlü kahkahası kuşkularımı doğruladı...Önümde duran genç adam uzun süredir kayıp şu Hintli Yogi’den başkası değildi: Julian Mantle...İnanılmaz değişimi karşısında şaşkına dönmüştüm...”***Meslektaşı ve eski stajyeri John bundan sonrasını şöyle anlatıyor;-”Julian 30 yaşlarında görünen, çevresine mutluluk ve huzur yayan bir insan haline dönüşmüştü.İnanılmaz değişimi karşısında şaşkına dönmüştüm...Eski meslektaşımın hayalete benzer rengi, hastalıklı öksürüğü ve cansız gözleri artık yoktu...Alameti farikası haline gelen yaşlı görünüşü ve hastalıklı hali gitmişti...Aksine, karşımda duran adam son derece sağlıklı görünüyordu...Kırışıksız cildi ışıltılar saçarak parlıyordu...Parlak gözleri sıra dışı canlılığına açılan bir pencereydi...Belki daha da hayret verici olan Julian’ın yaydığı huzurdu...Oturmuş onu izlerken kendimi tamamen rahat hissettim...Artık önde gelen bir hukuk firmasının “A tipi” kıdemli ortağı olan sinirli adam değildi karşımdaki...Bunun yerine, değişimin genç, yaşam dolu ve gülümseyen bir modeli oturmaktaydı karşımda...”***Bu öykü Robin Sharma’nın Ferrari’sini Satan Bilge hikayesindeki Julian’ın öyküsü...İlginç bir şey oluyor benim hayatımda Julian’ın öyküsüyle ilgili...Kitabın İngilizce ilk baskısı 1997 yılında çıkıyor...Ben o sıralarda, günde 18 saat televizyon haberciliğiyle uğraşan, günü, gecesi olmayan hep en fazlasını, daha fazlasını, daha fazlasını talep eden bir gazeteciyim...Sonra bazı büyük çarpılmaların ardından bende yavaş yavaş bazı değişimlerin olmaya başladığını fark ediyorum...Benim bir Ferrari’m yok...Ferrari veya benzeri trendi markalara karşı bir zaafım da yok...Fakat Ferrari’sini Satan Bilge’ye ve hayatına yavaş yavaş zaaf duymaya başlıyorum...Daha doğrusu tam da içine girmediğim o hayatı, niyet olarak bir yerlerden çağırmaya başlıyorum...On-oniki yıl öncesinden başlayarak bu değişim adım adım hayatımı kapsama alanına alıyor...***Geçen gece dünyanın dört bir yanından en kalifiye insanlarla sohbet ederken; “başarılı avukatların, mühendislerin, teknokratların ve işinin en iyilerinden olmaya çalışan nice kalifiye insanın, halen Julian sendromundan muzdarip olduğunu fark ediyorum...”Güzel bir Bodrum gecesinde; hayatlarının eksik kalan tarafını yakalamaya çalışan kalifiye insanlar, artık çalışmaktan vazgeçip tembellik yapmayı değil, daha mutlu, daha huzurlu, daha yaratıcı bir hayatın şifrelerini bulmaya çalışıyorlar...***Sohbet gecenin geç saatlerine kadar devam ediyor...Sohbet ederken, kendimin bir kez daha farkına varıyorum...Söylerken söylediklerimin anlamını hissediyorum...Hayatın sağlamasını yapıyorum...Gece güzel Bodrum’da...Lacivert deniz, karanlıkta rengini gizliyor...Huzur saçarcasına dinginleşmiş duruyor...Deniz mi huzur saçıyor, içimdeki huzur mu denize karışıp çevreyi dinginleştiriyor bilmiyorum...O esnada içimdeki müziğin, dışardaki müziği bastırdığını düşünüyorum...Dışardaki müziği değil, içimdeki müzidinlemeye koyuluyorum bir süre...HEMEN HİNDİSTAN’A GİTMEYE KALKMAYIN...Yaşamı değiştirecek altın öğütlere, önümüzdeki günlerde yavaş yavaş gireceğim...Sizleri bu konuda yazarak bilgilendirmeye çalışacağım...Fakat öncesinden uyarmamda yarar olan bir kısım var kitabın tanıtımında anlatılan...Bu tür kitapları okuyanlar, genel olarak Hindistan’da hayatı keşfetmek için hemen turlara katılma sevdasına kapılıyorlar...Hindistan’ı keşfetmek istiyorsanız o turlara gidin...Fakat hayatınızı değiştirmek istiyorsanız, önce sıkı bir disipline girmek gerekiyor...***Kitapla ilgili şu notları okumanız önemli;“Kitap bazı sorunlarından dolayı kendisini işine, içki ve düzensiz yaşam biçimine kaptırmış olan başarılı ve zengin bir avukatın Hindistan’a giderek, orada tanıştığı Yogi Raman sayesinde değişen hayatını anlatıyor...Aslında kitapta anlatılan Sivana Bilgelerinin yaşam felsefelerinden bir kesittir...Bazı bölümlerin sonlarında bu öğretiler özetlenmiş...Bu öğretileri merak edenler için oldukça akıcı sayılabilecek bir tarzda yazılmış...Bu öğretileri içinde barındıran birkaç güzel hikaye de kitap içerisinde yer alıyor...Öğretilerden bir kısmını belki biraz değiştirerek biraz kendinize uyarlayarak uygulayabilirsiniz...Fakat sakın anlatıların büyüsüne kapılıp Hindistan’a “Hayatın anlamını bulmak” için falan gitmeye kalkışmayın...”***Yazar aslında Hintli bir ailenin oğlu.Ailenin işleri dolayısıyla Uganda’da doğmuş, çok küçük yaşta Kanada’nın küçük bir kasabasına taşınmış...Hukuk fakültesi okumuş, okul bittikten sonra avukatlık yapmış...Ama aslında avukatlık yapmakistemiyormuş, annesi için hukuk okumuş...Başından boşanmayla son bulan bir evlilik geçmiş...Bu evlilikten iki çocuğu var...Bir gün oturup yazmaya karar vermiş ve Ferrari’sini Satan Bilge ortaya çıkmış...Sharma kitabı bitirdiğinde kitabı basacak yayınevi olmadığından kendisi basmış...Bugün danışmanlık yaptığı kişiler arasında Clinton ve Gates’in olması onun Amerika’da güvenilir bir yaşam gurusu olarak hizmet verdiğini gösteriyor...

Devamını Oku