Babam, yeni Başbakan adayını yıllar önce Marmara Üniversitesi’nin kütüphanesinde gördüğü günü hatırlıyor...Kütüphanede arkadaşlarıyla çalışırken, o sıralar henüz genç bir akademisyen olan Ahmet Davutoğlu aynı kütüphanede bir araştırma için çalışıyor...Öğretim üyesi arkadaşları babama; genç Davutoğlu’nun “çok pırıltılı bir zekaya sahip, donanımlı bir genç akademisyen olduğunu” söylüyorlar...***Davutoğlu, yandaki masada kendisinden bahsedildiğini fark ediyor...Gülümsüyor...Gözleriyle selamlaşıyorlar...Birbirlerine iyi niyet selamı gönderiyorlar...Ayrı ayrı çalışmalarına devam ediyorlar...***Babam üniversitedeki bu karşılaşmayı anlattığında, Ahmet Davutoğlu’yla ilgili beynimde oluşan kişisel arşivi yokluyorum...Kafamda yaratılan Ahmet Davutoğlu imajı aşağı yukarı şöyle:“Konya’da mutaassıp, dindar bir aileden geliyor...Çok çalışkan bir öğrenci...Okulları çok iyi derecelerle bitiriyor...Akademik kariyerde hızla yükseliyor profesör oluyor...”***AKP’nin ikinci iktidar döneminde “Türkiye’nin Malezya’laşması” gibi bir kavram ortaya atılıyor...Bu iddiayı ortaya atanlar, Türkiye’nin Malezyalaşmasını “Ilımlı İslam modeli”nin Türkiye’ye hakim olması olarak gösteriyorlar...Doğru veya yanlış yaratılan algı bu...***Davutoğlu’nun ilk olarak Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak gittiğini okuyunca, kafamdaki iki algı birbiriyle kucaklaşıyor...Ahmet Davutoğlu’nun Malezya üniversitesinde Siyaset Bilimi bölümünü kurduğunu ve başına geçtiğini öğrenince, kendisi hakkında algılarım kesinleşiyor...Ahmet Davutoğlu ismi kafamda“Malezya örneğiyle” bütünleşiyor...Onu; Ilımlı İslam denilen düzenin, uluslararası çevrelerce tanınan bir akademisyeni olarak belleğime yazıyorum...***Özgeçmişindeki unsurlar birbirini tamamlıyorlar...Yeni Şafak Gazetesi’nde 1995-99 yılları arasında köşe yazarlığı... Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e ve Başbakan Erdoğan’a başdanışmanlık...Dışişleri bakanlığı...Eşinin ve büyük kızlarının başları örtülü...Her açıdan İslami yanı ağır basan muhafazakar bir politikacının koordinatları var Davutoğlu’nda...***Stratejik Derinlik kitabı en bilinen ve en fazla eleştirilen kitabı...Davutoğlu’nun Neo-Osmanlı çizgisini, kırmızı çizgilerle belirgin kılan, Türkiye’nin bölgede daha geniş etkisi ve daha derin nüfuzu olduğunu kendi penceresinden bilimsel kanıtlarla ortaya koymaya çalışan bir kitap bu...***Vikipedia’ya göre Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabının içeriğinde şunlar ağır basıyor;-”Soğuk savaş öncesi ve sonrası dünyadaki uluslararası sistemi inceliyor kitap...Değişen yapıda Türkiye’nin yeni konumunu tartışıyor...Sağlıklı bir anlayışın; ancak bu ülkenin üzerinde yükseldiği temelleri kavrayışla mümkün olabileceği görüşünde yazar...Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu mirasıyla ilişkilerini anlatıyor...***Türkiye’ye; Balkanlar-Anadolu-Ortadoğu-Kuzey Afrika-Batı Asya bölgeleriyle tarihi ve organik bağlarının üzerine yüklediği sorumlulukların çerçevesinde bir gelecek tasavvur ediyor...”***Stratejik Derinlik kitabında yazanlar, Ahmet Davutoğlu’nun bugün siyasi rakipleri tarafından eleştirilen noktaların teorik temelleri...Onu İslamcılık, Neo-Osmanlıcılık, yaşadığımız bölgede siyasi risk ve macera arayan işgüzarlık ile suçlayanların teorik malzemesi bu kitapta yer alıyor...Buraya kadar her şey normal gidiyor...Ahmet Davutoğlu’nu;Babamın kendisini Marmara Üniversitesi kütüphanesinde gördüğü günden...Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’ndeki akademik kariyerinden...Neo Osmanlı çizginin temellerini attığı Stratejik Derinlik kitabından...AKP’de Abdullah Gül’ün...Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanlıklarına uzanan siyasi çizgiden...Nihayet kendi Dışişleri Bakan’lığından...Mütevellit bir siyasi çizginin temsilcisi olarak algılıyorum...***Düne kadar...Davutoğlu’nun çizgisinin;“Türkiye’yi bölgede istemeyeceği bir maceraya sokup sokmayacağını?..Bu politikalarının “Ilımlı İslam”lailgisini...Türkiye’nin bölgede oynayacağı yeni rolün, içerde Ilımlı İslam bir rejimi zorunlu kılıp katılmayacağını?..”Kafamda sürekli tartıp duruyorum...***Dün sabahın erken saatlerinde, okuduğum bir satır, tek bir satır beni şok ediyor...Gözlerim faltaşı gibi açılıyor...Doğru mu okuyorum diye bir daha dönüyor aynı yeri okuyorum...Okuduğum doğru; hiç bir hata yok...Özgeçmişindeki tek satır, Ahmet Davutoğlu’yla ilgili bugüne kadarki algılarımda derin yarıklar açıyor...Kırılmalar yaşıyorum...Eski algılar yerle bir oluyor, yeniden düşünülmesi zaruri hale geliyor...Ne olduğumu şaşırıyorum...***Çok basit ve önemsiz gibi duran bir cümle aslında...Özgeçmişinden bir önceki cümleden alarak aktarıyorum:-”Ahmet Davutoğlu 1995-1999 yılları arasında Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı...Davutoğlu bu sürede Yeni Şafak’ta 200’den fazla yazı kaleme aldı...1998-2002 yıllarında Silahlı Kuvvetler Akademisi ve Harp Akademisi’nde misafir öğretim üyesi olarak ders verdi...”***“Türkiye’yi ılımlı İslamcı çizgide, Neo-Osmanlı bir yapılanmayla, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Batı Asya ve Balkanlar’da aktif politikalarla siyasi riske soktuğu söylenen ve bunun teorisini yazan Ahmet Davutoğlu; 1998-2002 yılları arasında “Türk ordusunun istikbaldeki generallerinin yetiştiği, can damarı kurmay okulunda, Harp Okulu’nda ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde misafir öğretim üyesi olarak ders veriyor...”1998-2002 yılları AKP’nin Türkiye’de iktidara geleceğinin akla hayale bile gelmediği yıllar...1998 yılında henüz ortada AKP diye bir parti bile yok...***Ama Davutoğlu “Türkiye’de bugün en fazla tartışılan teorilerini, Türkiye’nin bölgede Neo-Osmanlı denilen politikaların temellerini o yıllarda Harp Akademileri’nde muhtemelen ders olarak okutuyor...”Harp Akademileri, Silahlı Kuvvetler Akademisi, öyle herhangi bir kişinin ulu orta ders verebileceği, kafasına göre aydın havası çalabileceği yer değil...Devletin, askeriyenin istikbalinin kalbi atıyor oralarda...Geleceğin generalleri o okullardan yetişiyor...Üstelik o yıllar, “ordunun henüz hiçbir şekilde tartışılmadığı yıllar...”***Hemen dönüyorum ve Stratejik Derinlik kitabının ne zaman çıktığına bakıyorum...Evet yanılmıyorum...Kitabın baskı tarihi 2001 olarak gözüküyor...Demek ki diyorum;Ahmet Davutoğlu Harp Akademileri’nde ders verirken bu kitabı kaleme alıyor ve kitap basıldıktan sonra en az bir iki yıl daha akademide ders vermeye devam ediyor...***Bunlar ortaya çıkınca tek bir soru bütün benliğimi sarmaya başlıyor:-”Yoksa bu Neo-Osmanlı denen dış politikaların temelleri, devlet tarafından 2002’den önce mi atılıyor?..”Öyle ya;“AKP daha iktidar yüzü görmemişken, Ahmet Davutoğlu o ünlü kitabındaki yeni teorilerini 1998-2002 yılları arasında nasıl da Harp Akademileri’nde ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde geleceğin generallerine verebiliyor?..”***Hayat bazen göründüğü gibi, ya da gösterilmek istendiği gibi değildir...Keklene keklene; keklenmemesini öğrenmek gerekiyor...
AKP tarihinin iki önemli yol ayrımı var... Birincisi ilk kez kendi Cumhurbaşkanı adayını köşk için açıkladığı zaman...“Atatürk’ün oturduğu köşkte, başörtülü bir first lady olmaz...” denilen günler... Genelkurmay Başkanı’nın 27 Nisan’da muhtıra gibi bildiri yayınladığı zamanlar...-”Tayyip Erdoğan köşke çıkacak mı çıkmayacak mı?..” diye toto oynandığı tarihler...-”Geri adım mı atacak?..Parti mi kapatılacak?..Ordu mu hareketlenecek?..”diye gani gani soruların sorulduğu gergin ve geleceği meçhul günler, haftalar, aylar...***Meclis kürsüsünde yaptığı o konuşmayı hatırlıyorum...-”Kardeşim Abdullah Gül...” deyip çıkıyor, milletvekillerinin ve televizyonların karşısına...Gül’ü Cumuhurbaşkan’lığına aday gösteriyor...İlk hedef haline gelen kendisini “menzilin bir parça gerisinde tutuyor...”“Çankaya’ya başörtülü hanımefendi...” pozisyonundan geri adım atmadan...AKP’nin dört kurucusundan biri olan Abdullah Gül’ü “Kardeşim“ diyerek Cumhurbaşkan’lığına gönderiyor...***İnce ayar; (fine tuning) bir karar Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterilmesi kararı...Dün Tayyip Erdoğan’ı izliyorum... Yeni Başbakan atanması kararını kişiselleştirmiyor...Onu istediğini belli eden Abdullah Gül’le bir polemiğe girmiyor...Ancak bu kez köprülerin altından akan suların getirdiği yeni pragmatik çözümlere yöneldiği ortaya çıkıyor...***“Kardeşim Abdullah Gül“ ibaresinin yerini;“Kardeşim Ahmet Davutoğlu...” alıyor.Abdullah Gül kırgınlığını birkaç saat önce belirttiği halde...Partisinin ağır toplarının;-”Gül’ün hakkı yenmez“ dediği zeminde...Hayrünnisa G”intifadayı ben başlatıyorum...” dediği saatlerde...Partinin yeni Başbakan adayının Ahmet Davutoğlu olduğunu açıklıyor...Abdullah Gül’ün yeni dönemde “Başbakanlığı istediğini, içinden geçirdiğini“ bildiği halde...Cumhurbaşkanı’nın eşi açıktan tepki gösterdiği hal ve ahvalde...Konuşmasında; buna hiç değinmiyor, fakat bir ayrıntı vererek “niye böyle davrandığını“ açıklayıveriyor...***Konuşmasını dikkatli izleyenler...Yeni Başbakan’ı belirleme kriterlerini açıklarken “paralel yapı“ dediği Cemaat’e karşı mücadeleyi ve mağduriyeti esas aldığını anlıyorlar...Tayyip Erdoğan; Ahmet Davutoğlu’nun Cemaat’le mücadelede varolduğunu düşünüyor...-”Abdullah Gül aynı mücadeleyi vermiyor... Aynı mağduriyeti yaşamıyor...” demiyor...Ancak konuşmanın gidişatından “bunun böyle olduğunu anlatmak istediği“ ortaya çıkıyor...GAZETECİLERİN PSİKOLOJİK ALGI SAVAŞININ ORTASINDA ALINAN KARAR VE BENİM YAZIM...Dönemeç noktaları dışında bu köşede siyaset yazmamaya özen gösteriyorum...Nelerin olup bittiğini çok yakından biliyorum...Nelerin olup biteceğini bildiğim gibi...Ancak siyasi yazarların, “olan”ı yazmaktan çok, “olmak istediklerini yazmaya yönelik bir psikolojik harekatın parçası olduklarını görüyorum...”Türkiye’de gazetecilik; “algı yaratma operasyonunun“ parçası...Gazeteciler, kamuoyunun algısını değiştirmek, yönlendirmek, istedikleri biçimde oluşturmak için, “planlprogramlı, hesaplı, kitaplı algı operasyonları“ düzenliyorlar...***Bu yönüyle “olayı izleyen ve değerlendiren gazeteci“den çok, “psikolojik harekat yürüten bir tetikçi“ niteliğindeler...Bu olgular benim gazetecilik hayatımda yanına hiç yanaşmadığım alışkanlıklar...Onun için siyaset yazarak, psikolojik algı savaşı ve harekatı yönetenlerin, istedikleri tuzaklara düşmemeye çalışıyorum...***Onlar kendi sanal propaganda algılarının, herhangi birileri tarafından ciddiye alınmasını... Üzerinde konuşulmasını...Kamuoyunda tartışılmasını...Revaçta kalmasını arzu ediyorlar...Karşı çıksanız da konuşun istiyorlar ki, onların savaşları ve harekatları revaçta kalsın...Psikolojik harekat devam etsin...Algı savaşı sürsün...Karakter suikastleri...Kişisel ve siyasal cinayetler köşelerden ve yazılar üstünden devam etsin...Herkesin hareket alanı sınırlansın...Ortadoğu bir coğrafyanın adı olmaktan çıkıp...Karakter suikastlerinin alabildiğine yaygınlaştığı bir siyaset ikliminin Türkiye’deki zemini halini alsın...DAVUTOĞLU KARARININ NEDENİ VE YENİ DÖNEM...Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık ve Genel Başkanlık için Ahmet Davutoğlu’ndan yana ağırlık koymasının önemli nedeni... Davutoğlu’nun paralel yapı dediği Cemaat’le, arasına açık bir mesafe koyması...***Ahmet Davutoğlu parti içinde önemli bir isim...“Hoca“ denilen bir profesör...Ortadoğu politikası çok eleştiriliyor...Türkiye’yi yalnızlaştırdığı, yeni Osmanlı sevdasının Türkiye’yi tehlikelere sürüklediği söyleniyor...Tayyip Erdoğan ise 17 Aralık ve 25 Aralık tarihlerinden sonra, “direkt olarak kendisinin hedeflendiğini“ düşünerek siyasi ajandasına başka bir öncelik maddesi koyuyor...***Davutoğlu bu noktada etkili bir konuma geçiyor...İkinci nokta ise daha derin bir nokta...Türkiye’de “yeni devletin“ karar mekanizması konumundaki güçler;bölgede Türkiye’nin yeni bir strateji uygulamasının zamanı geldiğini düşünüyorlar...1914-2014; TARİHİ TESADÜF Bu karar mekanizmaları; “1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’nın, Osmanlı’nın ve Türkiye’nin tarihinde bir parantez yaşattığını“ düşünüyorlar...İmparatorluğun etki alanlarının yok edilmesi sürecinin 1914’te başladığını...1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgedeki etkisinin emperyal güçler tarafından özellikle sınırlı tutulduğunu öne sürüyorlar...***Tarihin yüz yıllık parantezden sonra yeniden “doğal mecrasında“ akacağını iddia ediyorlar...Türkiye’nin imparatorluk günlerinde olduğu gibi bölgede yaygın ve aktif bir etkisi olacağını düşünüyorlar...Ahmet Davutoğlu bu merkezlere göre, bu yeni sürecin Türkiye’deki Başbakanı ve Erdoğan’dan sonraki uygulayıcısı...***Davutoğlu “Batılı merkezler tarafından, henüz kabul gören ve desteklenen bir politikacı değil...”Soru işaretleri var hakkında ve üzerinde...Batılı merkezler “Türkiye’nin neye yöneleceği“ konusunda müteredditler...Ben Ahmet Davutoğlu’nun sanılanın aksine, dünyaya ve Batı’ya ılımlı mesajlar vererek, yumuşak açılımlar yaparak işe koyulacağını düşünüyorum...35 yıl öncesinden başlayan dış politika ve diplomasi gazeteciliği tecrübem, “başlarda en sert görünen liderlerin, sonraları en ılımlı politikaları yürürlüğe koyan kişiler“ olduğunu gösteriyor...Gorbaçov’la anlaşan Reagan Amerika’nın en sert politikacısıydı ilk zamanlar...Beraber yaşayacağız; beraber göreceğiz...
Bodrum’daki Rixos otel; Arsenal maçının günlerce öncesinden bana tanıtım fragmanı hazırlıyor...-”Abi maçı, Mohito Bar’da büyük perdeden vereceğiz... İlk sırada loca hazırladık sana...”Arsenal maçı Arsenal daha Beşiktaş’ın karşısına çıkmadan haftalar önce başlıyor...İlk turda, o tur için çıkabilecek en güçlü takımlardan biri çıkıyor Beşiktaş’a...Hollanda’nın Feyenoord takımı...***Kendi takımına aynada bakmayan spor basını, acar yorumlarla hemen başlıyor acayip analizlere:-”Feyenoord eskiFeyenoord değil... Geçen seneki gücünden çok şey kaybetti... Üç as futbolcusu başka takımlara gitti...”***Yorumlardaki cehalete gülsem mi ağlasam mıbilemiyorum...Sanki BeşiktaşFeyenoord’dan farklı durumda...O sırada Beşiktaş’ın geçen sezondaki en önemli üç silahı takıma “elveda“ demiş, gitmiş...Ne Fernandes...Ne Almeida...Ne Gökhan Töre...Artık takımda değiller...Yerlerine de hiçbir transfer yapılmamış osırada...Uluslararası düzeyde 10 numarası, santraforu ve sağ açığı gitmiş bir Beşiktaş var...Yerine kimse alınmamış...Spor servislerinin yorumları şöyle:-”Feyenoord geçen seneden üç as futbolcusunu kaybetti... Beşiktaş gibi değil onlar, çok zayıfladılar...”***Türkiye’de futbol yorumculuğunun “seviyesi, düşünce yeteneği ve karşılaştırma kapasitesi“ni tespit için söylüyorum bunları...Yoksa ben;Hayatı kendi penceremden görmeye... Olayları kendi bildiğim yöntemlerle izlemeye...Hayatın gerçeklerini, kendi gözlem ve tecrübelerimle yaşamaya...Kalabalıkların birbirlerini gazlayarak oluşturdukları sanal tufanlarından...Vasat klişelerden...Çok bilmişlik sendromlarından;Çoktan uzaklaşmışım...Çoktan yalnızlaşmışım...YALNIZ VE AZ BEŞİKTAŞ’LILARİlk Feyenoord maçında, benden başka bir iki masacık var, topu topu maçı izleyen...Otelin, açık havasındaki barı açmaya gerek görmüyorlar...Resepsiyon katındaki küçük kapalı alanı tahsis ediyorlar...Nasıl olsa fazla kalabalık olmaz diye...Kolej’deki çocukluk ve ilk gençlik yıllarım geliyor aklıma; küçük salonu gördüğümde...Lise’deki ikibin dört yüz kişi içinde sadece iki iyi Beşiktaş’lıyı bilirdimKolej’de...Bir ben;Bir de benimdönemimden, Ömer Macarlıoğlu isminde bir Kolej’li...İyi Beşiktaş’lı olarak sadece ikimiz vardık... İkibin dörtyüz kişi arasında iki kişi!..Yalnızdık!..Yalnız ve azdık...Yalnızlık ve azlıktan mutlu olmasınıöğrenmiştik!***Feyenoord maçı başlıyor...Rakip sahada takır takır oynuyor Beşiktaş...İlk golü atınca rahatlıyorum...Beraberlikte biraz geriliyorum...Feyenoord maçının sonlarına doğru çocuklarım salona geliyorlar...Onlar da Beşiktaş’lı...Bir anda üç Beşiktaş’lı, hatta benden dolayı takım değiştiren anne babayı da sayarsak beş Beşiktaş’lıoluyoruz...Şaşırıyorum...Kendi stadımız dışında, hiç bu kadar çok Beşiktaş’lıyla bir arada maç seyretmediğimi hatırlıyorum...Bu kadar çokluğa alışkın değilim ben... O sırada galibiyet golünü atıyoruz...Çoğaldığımı, çoğaldığımızı fark ediyorum...Maçı alıyoruz...Çocuklarımasarılıyorum...***İkinci Feyenoord maçında otelde teknik bağlantı kurulmayınca iyice geriliyorum...Diğer tarafta oturan Beşiktaş formalı bir arkadaş, önündeki Türk kahvesini alıyor;-”Reha Abi...” diyor...-”Kahvemi ister misin?.. Ben dahadokunmadım...”O gerginlikle maçı seyrediyor, maçı alıp, turu geçince ruhum taşıyor patlıyorum...-”Arsenal çıksın Arsenal... Arsenal gelsinArsenal...”Sağolsun evren hiç kırmaz beni...Söyledin mi gerçekleşiverir; ama iyi ama kötü... Torbadan genel istek üzerine çıkıveriyorArsenal...***Yine karanlıklarda...Yine uçurumlarda...Yine sonsuzluklardayım...Yine sakin görünen bir volkan...Yine cool görünümlü bir yanardağ gibiyim...Chelsea-Beşiktaş maçını...Fenerbahçe-Beşiktaş karşılaşmasını;Arsenal maçı niyetine izliyorum...-”Ne yaparız biz bu İngilizlerin karşısında?“ diye düşüne düşüne...ARSENALLİ MURATFanatik Arsenal taraftarı Murat Ketenci ve eşi İnci, maç akşamı bana jest olsun diye siyah beyazlarını giyerek maç yayınının verileceği Mohito Bara geliyorlar...Gerginim...Hemen eşine kocasını şikayet ediyorum...-”Beşiktaş’lı gibi görünüyor... Beşiktaş’lı değil... Arsenal’li o...”Takımda Atiba yok...Bense kafamda takımı Atiba’nın varlığına göreşekillendirmişim...Kırk yıllık teknik direktörler gibi, Arsenal maçını oynamadan, kafamda maçı öncedenoynatıyorum...Atiba’lı Beşiktaş,Arsenal maçını “çok zor verir“ diye hesapediyorum...Arsenal’in önünü, arkasını, sağını, solunu, forvetini, açığını kendi kafamdan oynatıyorum...Rakibin irtibat bağlarını, kendi futbolcularım üzerindenkopartıyorum...***Atiba sakatlanınca ise yıkılıyorum... Hıncımı Londra’lı Murat’tançıkartıyorum...-”Türk takımı diye Beşiktaş’lı gözüküyor... Dibine kadar Arsenal’li bu adam...”Maç başlıyor Atibasız Beşiktaş; sınırlı sayıda Beşiktaş’lının anlayacağı gibi, kapasitesinin bir miktar altına düşüyor... Orta sahada top yapmakta zorlanıyor... O sırada iyiden iyiye azap ve ızdırap çekmeye başlıyorum...RAMSEY ATILDIĞINDASonra kendine güvenleri geliyor takımın...Açılıyor...Onlar açıldıkça Murat;-”Bu nasıl takım?..” diye övücü sözler söylemeye başlıyor...Hiç tuzağa düşmüyorum...Cevap vermiyorum...Takımımı biliyorum...Oynayacağı oyunun farkındayım...Atarsak atarız...Atamazsak berabere biter...Önemi yok...Ben o sırada başka bir şeyihedefliyorum...***Onu o anda Murat’a elbette söylemeyeceğim...Murat Arsenal’in ası Ramsey atılana kadar sakinliğini koruyor...Beşiktaş’ı düşünüyorgözüküyor...Ne zaman ki hakem Ramsey’i atıyor...Murat’ın siniri geriliyor...O bir Arsenalli...Ramsey en önem verdiği futbolcu... Takımın onun gibi bir iki futbolcu üzerinden yürüdüğünü düşünüyor...Ramsey gidince; hakeme kızıyor...Kararı beğenmiyor...Ben yine sessizim...10 kişi kaldılar atarsak iyi diyorum...Atamazsak da fena değil...*****BEŞİKTAŞ’A NOKTA TRANSFERLER VE KİMSENİN BİLMEDİĞİ ÜÇ YENİ TRANSFER...Herkes Beşiktaş’daki;“Bu iyi oyunun...”Fizik gücün...Yardımlaşmanın...Alan kapatmanın...İngiliz takımlarına kafa tutan diri mücadelenin...Sırrını merak ediyor...Demba Ba büyük bir yetenek...Almeida’nın yerine “cuk“ diye oturmuş bir aset...Ve fakat; Sadece Demba Ba bu takımı, bu kadar iyi yapar mı?..Tek futbolcu, bütün takımı ateşler mi?..Mücadele gücünü bu derece artırır mı?..Hayır...***Beşiktaş’ın bu sezon kimselerin fark etmediği üç büyük transferi var...Birinci transferi savunmanın orta solundaki Ersan...Geçen sene sakatlanan Ersan, bütün bir sezonu oynayamadan bitiriyor...Kendine bakıyor, kendini güçlendiriyor, sakatlığını geçiriyor ve bu sezon Beşiktaş’ın savunmasının en önemli emniyet sübabı oluyor...Maçtan sonra Arsen Wenger’in özel tebriğine mazhar olacak kadar...-”Londra’da görüşürüz...” demesine yol açacak kadar...***Beşiktaş’ın ikinci transferi...Yine koskoca bir sezonu sakat geçiren ve kendine iyi bakıp, muhteşem bir dönüş yapan İsmail...İster sol savunmada, ister sağ açıkta, ister sol savunmada, isterseniz orta sahada nerede isterseniz kullanıyorsunuz İsmail’i...Dönüşü muhteşem oluyor...İsmail Beşiktaş’ın en önemli üç transferinden biri...***Beşiktaş’ın üçüncü transferi Mustafa Pektemek... O da geçirdiği sakatlıkla geçen sezonu erken kapatan bir isim...Onun dönüşü de aynı güçlülükte, aynı dirilikte, Ersan ve İsmail’i aratmayacak düzeyde...Londra’lı futbol hastası Murat Ketenci;-”Bu Demba Ba premier ligde böyle değildi... Ne olmuş buna?..” diyor...Demba Ba’nın patlamasının arkasında da yanında oynadığı Mustafa Pektemek var...***Beşiktaş şimdi iki transfer, sezon ortasında takviye olarak alınacak bir iki nokta transferle daha bu sezon UEFA Kupası’nın adayları arasına girebilir...Bir aydır izlediğim takımın ilk verdiği intiba böyle...Bir şey daha var...Yeni bir Lucescu geliyor sanki...Onu da söylesem mi, yoksa erken mi olur?..Adı Biliç...Stephan Biliç...Erken mi bilmem...Ama söylediğim şimdiki görüntüdür...
Hans Leip Alman bir grafik sanatçısıydı...1915 yılında Birinci Dünya Savaşı esnasında Rus Cephesine gönderildi...Savaş hiç istemediği bir şeydi... O aşk yaşamak...Aşkı yaşatmak...Aşkı hissetmek...Aşkı hissettirmek...Bir kadını öpmek...Bir kadın tarafından öpülmek...Bir kadını okşamak...Bir kadın tarafından okşanmak...Bir kadına sarılmak istiyordu...Bir kadın tarafından sarmalanmak istiyordu...Sokak lambasının altında bir kadınla sarmaş dolaş, buluşmak...Sarmaş dolaş bütünleşmek istiyordu...***Cephede bir askerdi...Alman ordusundaydı...Karpatlar’da...Rus cephesindeki savaşan bir erdi Hans...Hayatında topu topu iki kadın sevmişti...Mahalledeki manavın kızı Lili...Doktorun kızı Marleen...Hans cephede;Savaşın acımasızlığında;Yalnızlığın çaresizliğinde...Aşık olduğu iki sevgiliden;tek bir sevgili yarattı...Kafasında...Ruhunda...Benliğinde...Yüreğinde...***Manavın kızı Lili...Ve doktorun kızı Marleen...Tek bir kadın oluverdiler;Lili Marleen adını aldılar...Hans;Kalbindeki iki kadından yarattığı tek sevgilinin aşkıyla...Savaşa dayanabileceği bir şifa...Duygularıyla yaşayacağı bir mucize...Onu insanlıktan koparmayacak bir ilham...Ölürken ve öldürürken;Kalbini yumuşak tutacak...Sevgiyi daim kılacak...Kadını...Sevmeyi...Sevilmeyi...Sevişmeyi...Yaşatmayı...Yaratmayı...Can vermeyi...Doğurtmayı...Unutturmayacak bir ilaç bulacaktı...***“Nöbetçi Genç Askerin Şarkısı“ Hans’ın aşık olduğu iki kadından...Kalbinde yarattığı tek kadının adına yazdığı şiirin adıydı...Birinci Dünya Savaşı’nda Rus cephesinde bu aşk ona;İnsanlığını hatırlatıyor;Savaşıp adam öldürmek zorunda olsa da kendisinin;Etten...Kemikten...Duygudan...Hazdan...Oluştuğunu anımsatıyordu...Ölümün değil...Yaşamın kutsal olduğunu hissettiriyordu...Nöbetçi Genç Askerin Şarkısı aradan yıllar geçtikten sonra, Hans’ın iki sevgilisinin ismi olan “Lili Marleen”i ve bu aşkın şarkısı milyarlarca insan tarafından kuşaklar boyu söylenecekti...LİLİ MARLEEN “Kışla kapısının önündeki fener...Eskiden de oradaydı, şimdi de orada...Orada tekrar görüşsek ya...Dursak yine lambanın altında...Tıpkı eskisi gibi, Lili MarleenTıpkı eskisi gibi, Lili Marleen***İkimizin gölgesi sanki birdi...Birbirimizi nasıl sevdiğimiz... kolayca görülebilirdi...Ve herkes yine görmeli...Bizi lambanın altında...Eskisi gibi, Lili Marleen...Eskisi gibi, Lili Marleen...***Derken nöbetçi seslendi...‘Yat borusunu çalıyorlar, üç gün cezası var!’ dedi...‘Hemen geliyorum, yoldaş’ dedimVe sana veda ettim...Oysa ki nasıl isterdim gelmeyi...Seninle, Lili Marleen...Seninle, Lili Marleen...***Sessiz odalarda yer yatağından...Aşk dolu dudakların, bir rüya gibi beni kaldırıyor...Sabah sisi dağıldığında...Lambanın altında olacağım...Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen,Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen..***Düzgün adımların, zarif yürüyüşün,Akşam boyu parlıyordur...Ama beni unutalı çok olsa gerek...Bana bir şey olursa eğer...Kim olacak lambanın altında...Seninle, Lili Marleen?..Seninle, Lili Marleen?..”DÜNYA SAVAŞININ İKİ DÜŞMAN CEPHESİNDE BİRDEN ÇALINAN ŞARKI...Hans Leip; “Nöbetçi Genç Askerin Şarkısı“, Lili Marleen şiirini 1937 yılında yayınladı...Norbert Schultze “Nöbetçi Genç Askerin Şarkısı“nı o yıl besteledi...Şarkı bestelendiği andan itibaren Lili Marleen ismini aldı...Lili Marleen bazıları tersini iddia etse de, bestelendiği anda da çok tutuldu...Ancak esas 1941 yılında, İkinci Dünya Savaşı yıllarında patladı şarkı...Alman Ordusu Belgrad’a girmişti...Soldatasender Belgrad Alman’ların ele geçirdiği radyonun adıydı... Alman bir askerden gelen bir istek parçası olarak çalındı Lili Marleen ilk kez orada...(Atilla İlhan şarkının ilk Zagrep Radyosu’nda çalındığını söyler; ancak bu satırların yazarı Belgrad radyosunda çalındıktan sonra şarkının patlamış olduğu görüşünü taşıyor...)Şarkı sonra patladı...Bütün cephelerdeki yüzbinlerce Alman askeri şarkının çalınmasını istiyordu...Kuzey Afrika’da savaşan Alman Birlikleri için her gece Belgrad’daki Alman radyosu aynı saatte şarkıyı çalmaya başladı...Hitler’in propaganda şefi Göbels parçanın etkisini fark etmiş; ve Nazi propagandasının bir parçası haline getirmeye uğraşmıştı Lili Marleen’i...***Ancak savaşın tüm şiddetiyle devam ettiği cephelerde, Alman askerleri şarkıyı dinlerken, karşı siperdeki İngiliz askerleri “Alman askerlerden radyonun sesini açmalarını“ istiyorlardı...Şarkının kısa bir süre sonra İngilizce versiyonu çıkartıldı...İngilizce versiyonunda Lili Marleen bir Alman sevgili değil ucuza fuhuş yapan bir Alman fahişe haline getirilmişti...Siyaset şarkıyı, kendi safına çekmeye ve karşı tarafa yönelik bir silah haline getirmeye çalışıyordu...***Fakat Lili Marleen...Savaşın bütün kirli siyasetlerine karşı direndi...Bir Alman şarkısı, hatta tüm zamanların en iyi Alman şarkısı olduğu halde, o yıllarda bir kasırga gibi esen Alman Nazi propagandasının kesin bir aracı haline gelmedi...***Lili Marleen;Cephede savaşan askerlerin...Aşklarını...Geride bıraktıkları sevgililerini...Yaşamayı umdukları hazlarını...Sarılmalarını...Öpüşmelerini...Koklaşmalarını...İnsan ait duygularını...İnsan olduklarını...Kalp taşıdıklarını...Savaşta ölüp gitseler bile...Severek öleceklerini...Sevilerek öbür dünyaya gideceklerini...Ölürken, öldürürken...Gerçekte olmayan bir sevgiliyi hayal ederek...Rüyalarda yaşayacaklarını umarak...Savaşı ve öldürmeyi kalplerinde adım adım bitirdiler...***İki gündür Marlene Dietrich’in sesinden Lili Marleen’i dinliyorum...Etrafımdaki savaşlardan ırak...Bu coğrafyayı tarumar eden, karakter suikastlerine inat...Aşkı...Sevgiyi...Barışı...Huzuru...İnsanlığı...Bir arada, sarıp sarmalayarak...Sevişip haz duyarak...Aşık olup...Aşık olunarak...Lili Marleen’i yaşatarak...Savaşları ruhumdan silip atmaya uğraşıyorum...“Sabah sisi dağıldığında...Lambanın altında olacağım...Tıpkı eskisi gibi Lili Marleen...Tıpkı eskisi gibi Lili Marleen...”
Tam 17 Ağustos’a denk geliyor, yazın garip tesadüfü...Hava bir anda değişiyor...Rüzgar başlıyor...Yazın bittiğine işaret bir rüzgar...Ağustos’un ikinci yarısında, başka türlü esiyor rüzgar buralarda...Bodrum’u tanıdığımın farkındayım artık...***Birkaç gün önce;Havanın sıcaklığının...Güneşin parıltısının...Denizin “çarşaf”ının...İlhamında;...-“Bodrum denilen cennette, yaz kış yaşayanları anlıyorum şimdi...” diyorum...-“İnsan bu havayı bırakıp başka yere gider mi?.. Deniz, güneş ve pırıl bir hava...”***Dememe kalmadan hava değişiyor... Rüzgar basıyor...Nasıl desem?..Sonbahar değil...Ama “sonbahar geliyorum...” diyor... “Serin” değil...Ama “serinliyorum...” diyor...Yaz bitmiş değil...Ama “yaz bitiyor...” diye haber veriyor...Bodrum bitmiyor... “Ama Bodrum’un yazı sona eriyor...” ***İnsan tabiata;Onun sunduklarına... Değiştirdiklerine... Dönüştürdüklerine...İlk günden alışamıyor...Hemen kendini uyumlayamıyor... İçimdeki bir şey “değişen havaya direniyor...”-“Yok yok değişmemiştir...” diyor...-“Bir rüzgar çıktı alt tarafı... Hep çıkar bu rüzgar...”Direniyor değişime vücudum...İstemiyor bitmesini yazın benliğim...Alışmak istemiyor farklılığa ruhum...Esintinin “arızi” olduğunakanaat getirmek istiyor bilincim...Yazın daim olduğunu hissetmek istiyor sanrım...***Akşam arkadaşları, dostları, aileyi toplayıp, yaz gecesi yemeğine gitmeye karar veriyorum...Geceden ve mekandan medet umuyorum... Yaz gecesinin albenisinden...Restoranın ışıklarından...Gecenin sıcağından...Yazın tiril gelen lacivertinden...Yaz gecesi restoranlarının parıltılı ambiyansından...Sıcağın geceyle karışımından...Gecenin yazla dansından...Denizin sahildeki kıpırtısından...Hepsinin bir bütün olarak sunacaklarından...Medet umar haldeyim...***“Yaz geçmedi daha...” diyebilmek için... Gündüz esen rüzgar ‘sıradan bir bofordu sadece’ diye düşünmek için...-“Yaz buram buram devam ediyor...İşte yaz gecesi... İşte yaz restoranı... İşte Bodrum... İşte gece... İşte hayat...” diye haykırabilmek için...Direnebilmek için...Hayata...Mevsimlere...Değişime...Dönüşüme...Bitmekte olana...Gelmekte olana...***Heyhat;Her direniş...Bir hayal kırıklığı...Her kabul etmeyiş...Bir kırılışı...Her “hayır” deyiş...Bir “bitiş”i beraberinde getiriyor...Yaz bitiyor... Bu gerçek;Maalesef, en çok da akşam hissediliyor...***Hayata direnmek için gittiğim gece...Bana hayata direnmemeyi öğretiyor...Hayatı kabul etmemek için sığındığım gece mekanı;Bana sığınacak bir şey olamayacağını anlatıyor...Evrenin gerçeklerinden kaçmak için, bulduğum pırıltılı ambiyans;Bana evrenin gerçekleri karşısında sanal pırıltıların anlamsız kalacağını işaretliyor...Hayat bana; “evreni aşamayacağımı” söylüyor...Onunla uzlaşmam gerektiğini öğütlüyor...***-“Yaz bitti boşuna uğraşma” diyor...Restoranın masaları başka türlü konumlanmışlar sanki...Esen deli rüzgar, artık bir yaz gecesini andırmıyor...Uçuşan örtüler...Tabiatın doğmakta olduğunu değil...Tabiatın kabuk değiştirmek üzere, öleceğini anlatıyor...Bir hüzün çekiyor üzerime...Yemek farklı geliyor...Yemeği yemek farklı...***Çocuklara daha bir sıkı sarılıyorum...Anneyi ve babayı daha yakın yanıma çekiyorum...Bir yakınlaşma...Bir dayanışma...Bir “ne olacağını bilemediğin rüzgara ve değişen mevsime karşı” birbirine yanaşma...Sarma...Sarmalama...***Hayatın yeni halini...Doğanın yeni getirdiğini...Beraberce karşılamaya çalışma...Canlı olmanın verdiği bir birine sevgi...Metabolizmanın verdiği çocuklarını sakınma...Aile olmanın verdiği, yaşlı anne babayı sarmalama...Nihayet insan olmanın verdiği “dayanışma...”Finalman hissettiğin ise; doğa ve evren karşısındaki “biçare kalan hesaplaşma...”***Bitmekte olan yaz...Esen deli rüzgar...Denizden gelen köpüklü dalgalar...Sanki yaşadığımız muhteşem yazı... Alıp masalardan uçuruveriyor...Hayatımızdan rüzgar olup alıyor...Yaşadıklarımız sanki bir rüyaymış gibi...Bir anlık halüsinasyonmuş sanki...Hiç yaşanmadılar gibi...Rüzgar gelmekte olan Sonbahar’ın ulağı gibi...***Yemek bitiyor...Yemek bitimleri, “kıvrıldığı koltukta uyuyan oğlum” bile değişen duruma uyanıveriyor...Havanın değiştiğini anlayıveriyor...-“Gidelim” diyor...-“Baba... Gidelim...”Hesabı istiyorum...Son bir umut, restorana bakıyor... Masalardan albeni toplamaya çabalıyorum...Olmuyor...Olmuyor...***Yaz bitiyor...Sonbahar geliyor...Tabiat bir başka bahara yenilenmek üzere, randevusunu kesiyor...Masalar...Rüzgar...Uçuşan peçeteler...Sanki gümleyecekmiş gibi görünen gökyüzü...Sanki çakacakmış gibi kendini uzaktan hissettiren şimşek...Hepsi bana bu gerçeği anlatıyor...***Dönüş yolu eskisine hiç benzemiyor...Yavaş yavaş kullanıyorum arabayı...Yazı uzatmak istiyormuşcasına...Yolu uzatmak istiyorum bilinçsizce...Sanki “yol biterse” yaz da bitecek...Yaz bitmesin diye, ritmi yavaşlatıyorum...Yavaşlayan ritmimde, nisbi olarak yolu uzatmaya çabalıyorum...***Oysa hayasızca bitiyor işte yaz...Sıcak geceler...Cıvıltılı kahkahalar...Umut dolu keyifler...Hayatı yeniden inşa ettiğimiz saatler...Bitmeyecek gibi gelen günler...Geceler...Saatler...Tatiller...Bitiyorlar işte...Sezon bitiyor...Okullar başlıyor...Rüzgar, bitmeyen esinti ve köpüklerle dolu dalgalar bana başlayacak okulları hatırlatıyorlar...***Duymak zorunda olduğum sorumlulukları...Hayatın benden talep ettiği yeni koşulları...İlkokula başlayacak çocukları...Defterleri...Kitapları...Hoca’ları...Dersleri...Yazacakları...Okuyacakları...Sökecekleri...Geliştirecekleri...Kelimeleri...Kompozisyonları...Resimleri...Müzikleri...Dilleri...***Okulu arıyorum...Lisedeki dönem arkadaşımın ilkokul müdiresi olduğunu söylüyorlar bana...Benimle aynı sıraları, aynı okulu, aynı seneleri paylaşmış bir arkadaşım...Çocuklarımın aynı okuldaki ilkokul müdiresi olacak...Yaz bitimi hüznünün içinde...Bir küçük umut beliriyor yüzümde...Kuşakların köprüsünde...Yazlar bitse de...Hayatın devam ettiği gerçeği geliyor gözüme...Bizler her biten yazda...Biraz daha sona yaklaşsak da...Çocuklar büyümeye doğru hareketlenmekteler...Çocukluk arkadaşlarım, onlara rehber...Ben de onlara ebeveyn...***Yazlar bitiyor...Ama hayat yeniden başlıyor...Hüzün veren fırtına...Melankoliye sürükleyen rüzgar...İçimi alabora eden dalga...Kayıplara karışıyor...Yaz bitiyor...Çocuklar büyüyor...Hayat kuşaklardan kuşaklara yenilenerek güzelleşiyor...Bir yaz daha bitiyor...
Bugün benim yazı günüm değil...Bugün yazacağım yazı gazetenin yazarının bir yazısı değil...Bugün sıradan bir Beşiktaşlı’nın...Bugün onbinlerce kongre üyesinden herhangi birisinin...Binlerce yönetici arasında küçük bir parantez ismin...***“Vefa” kelimesini “Boza’sıyla meşhur bir semtin adı olarak değil... Beşiktaş ‘vefa’sının kutsal bir değeri” olarak benimseyen bir siyah beyaz ademin hükm-ü şahsiyetinde...Yazılmakta bu yazı...Kalem “Beşiktaş ruhunundur“ bugün...Yazarın değil... ***Süleyman Seba;Ölürken; Beşiktaş’a yaşarken yaptıklarından daha fazlasını yapıyor...Beşiktaş markasını yeni baştan diriltiyor...Süleyman Seba’nın kimliğinde Beşiktaş;“Kadirşinaslık...Değerbilirlik...Vefa...Sevgi...Rakibe saygı...En yüce değerleriyle insanlık...En şereflisinden ikincilik...En hakkıyla alınan şampiyonluk...En mütevazı bilgelik...Renklerde birleştiricilik...”olduğu gerçeğini tüm Türkiye’ye haykırıyor...Naaşın içinden gelmekte olan ses; Türkiye’yi ayağa kaldırıyor...***Onun naaşı;Beşiktaş markası altında... Milyonlarca Fenerbahçe’liyi...Milyonlarca Galatasaray’lıyı...Milyonlarca Trabzon’luyu...Bursa’lıyı...Diyarbakır’lıyı;Her renkten futbol kardeşliğini...Her görüşten siyasetçiyi...Cumhurbaşkanı’nı...Başbakan’ı...Siyasi parti başkanını...Hülasa...Milyonlarca Türkiye’liyi;Hak bilirlikte...Kadirşinaslıkta...Rakibine saygıda...Yanı başındakiyle kardeşlikte...Karşındakini ‘kıymetli rakip’ olarak addetmekte...Herkesin değerini teslimde... İnsanlığın en yüce değerlerini tescil etmede...Sembol oluyor...***Beşiktaş Süleyman Seba’nın yaşarken yaptığının misli fazla;Marka değerini...İtibarını...Prestijini...Asaletini...Vakurluğunu...yaşarken;Beşiktaş yeniden doğmuşken...Gazete manşetlerinde;Yıllarca yenmiş hakkı teslim edilmişken...Azap ve ızdırap çekilerek yitirilmiş şampiyonluklar; nihayet kalplerde eşitlenmişken...Onur ayaklar altına alınmamış, “Şeref” ve “Hakkı”, “Süleyman”la tescil edilmişken...Nihayet “ölüm” hayatın haksızlıklarını bitirmiş ve eşitlemişken...Yer siyah...Gök beyazken...Beşiktaş; Beşiktaş olmuşken...***Manşetleri altüst edip;Beşiktaş’ı tu kaka edip...Gazete manşetlerine;“Beşiktaş’ın; öz Başkan’larını Divan’dan attığını yazdırtmak...Beşiktaş Plaza’yı yapan işadamlarını Divan’dan ihraç ettiğini bildirmek...En zor günlerinde Beşiktaş’a destek veren; işadamlarına ‘Buraya kadar’ demek...***Beşiktaş’a en değerli arazileri kazandıran belediye başkanlarını...Beşiktaş’a adlarına tesisler yaptırıp, takımın antrenman sahasını tesis eden gönlü büyük Beşiktaş’lıları..Beşiktaş’ı kurumsallaştırmak; borcunu hafifletebilmek için...Vergi labirentlerinde, Maliye koridorlarında; yıllarını ve alın terlerini feda eden Beşiktaş’lıları...Federasyon kurullarında Beşiktaş’ı yıllarca savunmuşken, Divan Kurulu’nun kapısından geri çevirilenleri...Yüzüncü yıllarda şerefli şampiyonlukları...Sonraki yıllarda çifte şampiyonlukları getirenleri...Alın terlerini, emeklerini, değerlerini vermekten imtina etmeyen tüm büyük Beşiktaş’lıları...***“Toplantılara katılmadılar” diye Divan Kurul’undan attığını söylemek...Beşiktaş’ın “aklına”...Beşiktaş’lı “akilliğine...”Beşiktaş’lı “duruşuna...”Beşiktaş’lı “vefa“sına...Beşiktaş’lı “kadirşinaslığına..”Beşiktaş’lı “değerlere”Beşiktaş’ın Hakkı’sına...Beşiktaş’ın Şeref’ine...Beşiktaş’ın Süleyman‘ına...Yakışıyor mu?..***Beşiktaş’ı Başkan olarak en yüksek yerde temsil edenleri, Divan Kurulu’na gelmediler diye atmak, Osmanlı’da kurulup, Türkiye Cumhuriyeti’nde devam eden, iki devlet altında tek bir “Beşiktaş Jimnastik Kulübü“ olarak; varlığını sürdürebilen bir kulübe yakışmakta mı?..***Beşiktaş Başkanı Fikret Orman dün bana “Tüzüğün değiştirileceğini, mağduriyetin biran önce giderileceğini“ söyledi...İsabetli...Ancak yeteli değil...Beşiktaş Başkanı’nın; “Beşiktaş’ın Divan Kurulu’ndan atıldılar” denilerek,Karakter suikastine tabi tutulan... Beşiktaşlılık onurları incinen...İnsanlara haklarını ve hak ettikleri saygılarını geri vermesi gerekiyor...***Onlardan bu hiç istenmeyen...Bu “arıza”, bu “basiret bağlanması“ olarak nitelenecek olan...Beşiktaş’ın Türkiye’de yükselen...Göklere erişen markasını...Yerle bir etmeye yönelik davranışın...Özrünü dilemek...Bir gönüllerini almak...Beşiktaş yaşadıkça kartalların Beşiktaş’la birlikte yaşayacaklarını dünya aleme ilan etmek...Bir Beşiktaş’lı duruşudur...***Bir Beşiktaş’lı, eğer bu kulübün şanlı mazisini yapanların kadrini bilirse, onlara değerini verirse...Bir gün kendi de değerli addedileceğini bilir...Beşiktaş’lı kadir bilir...Beşiktaş’lı değer bilir...Beşiktaş’lı Beşiktaş’lıyı bilir...***Bizler;“Remzin karakartallar gibi manileri yen aş...Layıktır bu vasıflar sana ey Şanlı Beşiktaş...”Nidalarıyla büyümüş bir Beşiktaş neferiyiz...Beşiktaş’a hizmet edenlere saygı ve sevgi...Bizim kutsalımızdır...***Artık Beşiktaş’ın sözcüsü değilim...Beşiktaş adına konuşamasam da...Sade bir Beşiktaş’lı olarak şunu söyleyebilirim...Beşiktaş’a alın terlerini...Beşiktaş’a gönüllerinden gelen sevgilerini...Beşiktaş’a kutsal emeklerini veren...Beşiktaş’ın; Beşiktaş olmasında sınırlı veya sınırsız katkıları olan...Ve iki gün önce Divan Kurulu’ndan toplantıya katılmadıkları için ihraç edildiği söylenen tüm değerli Beşiktaş’lılardan özür diliyorum...Hiç biri...Beşiktaş’ın gönlünün...Beşiktaş’ın kalbinin...Beşiktaş’lının sevgisinin herhangi bir yerinden ihraç edilemeyecekler...***Bir gün çok ünlü bir hakem dostum; beni hiç tahmin etmediği bir futbol adamıyla çok samimi halde görüp şaşkınlığını dile getirmişti...-”Sen ve o... Nereden geliyor ki bu samimiyetiniz?..”Ona şöyle demiştim:-”Biz Beşiktaş’a katkı sağlayanları hiç bir zaman unutmayız... Beşiktaş’a haksızlık yapanları unutmadığımız gibi...”Beşiktaş; kendine hizmet edenleri hiç bir zaman unutmaz...Beşiktaş “vefasız” değil...Beşiktaş “vefalı” kalacak...
11 Kasım 1918’de New Orleans halkı Birinci Dünya Savaşı’nın bitişini kutlarken, bir bebek 86 yaşındaki bir adamın fiziksel görünüşü ile doğar...Bebeğin annesi doğumdan kısa bir süre sonra ölür ve babası Thomas Button bebeği huzurevinin önüne bırakır...***Huzurevinde çalışan siyahi çift Queenie ve Tizzy bebeği bulurlar...Hamile kalamayan Queenie bebeği kendi üstüne almaya karar verir...Bebeğe Benjamin ismini verir...Benjamin 86 yaşında yaşlı bir adamın fiziksel görünümünü taşıyan bir bebektir...Yıllar içinde Benjamin yavaşyavaş büyür...Büyüdükçe, Benjamin’in 86 yaşındaki fiziksel görünümünün gittikçe gençleştiği görülür...Benjamin her yaş aldığı sene, 86 yaşındaki ilk halinden bir yıl geriye doğru gitmektedir...Benjamin Button’ın tuhaf hikayesi, “bebeğin 86 yaşındaki görünümüyle doğması, büyüdükçe 86 yaşındaki görüntüsünden her yıl bir geriye gitmesidir...”Benjamin yaş aldıkça görüntüsü gençleşecek, gerçekten yaşlandığında ise görüntüsü çocuklaşacak ve bebekleşecektir...***En sonunda kendi bebek görüntüsüyle, çocuğunun bebekliğine bakmak zorunda kalacak ve insanın içini titreten, gözlerinden sicim gibi yaşlar akıtan dramatik sahneler gelecektir...Benjamin Button filmini ilk izlediğimde, sadece filmin sinema ve senaryo tekniği üzerine düşünüyordum...Sonraki aylarda; BenjaminButton’ın hikayesindeki tuhaf gerçeğin, başka bir noktada olduğunu keşfedecektim...Hayatı Benjamin Button gibi tersten yaşayabilirsek, “hayatın gerçek şifresini“ kavrayacak, yaşamda bize aşılanan korkulardan adım adım uzaklaşarak, gerçek benliğimizi ve potansiyelimizi bulabilecektik...***-”Her insanın görevi, kişisel gelişim değil, kim olduğunu hatırlamaktır...” diyor Robin Sharma...-”Kim olduğunu hatırlamak, yeni doğan bir çocuğun ideal konumundan çıktığımızda kaybettiğimiz esas gücümüzü ve durumumuzu yeniden kazanmak demektir...Yolculuğumuz sırasında bizi mahveden korkularla dolu dünyamıza doğru yürümeyi öğrenebilmektir...”***Kendi geçmişine doğru içsel yolculuk yapabildiğinde, yaşadığın korkuları, seni gelişmekten alıkoyan yargıları, çevreden şırıngalanan yanlış koşullanmaları, egonu korumak için oluşturduğun korkuları ve kendi gerçeğini saklayan sonradan oluşturulmuş yargıları teker teker ortaya çıkarıyordun...***Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi’ni izledikten ben de tuhaf bir olay yaşamaya başlıyorum...Benjamin Button gibi her yaş aldığım yıl, kendi geçmişimde bir önceki yıla dönüyorum...O yıl yaşadığım korkular, önyargılar, kalbimi, psikolojimi, ruhumu ve manevi potansiyelimi engelleyen blokajları teker teker ortaya çıkıyor...Onların üzerine gidip, onları yok etmeye çalışıyorum...***Tuhaf ve acayip bir yolculuk bu...Gizemlerle dolu...Karşıma ne çıkacağını bilemediğim, çıktıkça ilginçleşen bir macera bu...Olaylarla yüzleştikçe acı ve mutluluğu aynı anda hissediyorum...Geçmişimde oluşan korkuları, yargıları anlamaya başladıkça, hayatımın şifreleri birer birer çözülüyor...***Kendini anladıkça, kendinle barışıyorsun...Kendinle barıştıkça, hayattaki amacını kavrıyor, ne olmak ve ne yapmak istediğini ortaya çıkartıyorsun...Yaş aldıkça gençleşiyorum...Büyüdükçe küçülüyorsun...Benjamin Button gibi, 86 yaşından geriye doğru yaş aldığın her yıl, daha fazla tecrübeleniyor, buna mukabil her tecrübelendiğin yıl, beyin olarak, ruh olarak, kalp olarak manen gençleşiyorsun...Korkularından arınıyorsun...Kendi çocukluğuna doğru yolalıyorsun...Korkusuz ve önyargısız potansiyeline, kendi mükemmeline doğruhareketleniyorsun...***-”Karanlık ışığın yokluğundan başka bir şey değildir...Varlığınızın en karanlık bölgelerine insani bilincinizin ışığını ve anlayışı götürdüğünüzde yeniden ışıkla dolarsınız...Daha önce korkunun olduğu yere sevgi yerleşir...‘Aydının ne olduğunu hatırlayın...Işıkla dolmuş kişi...”Böyle diyor Sharma...***Benjamin Button’ın TuhafHikayesi’ni yazın bu sıcak günlerinde mutlaka izleyin...İzlemişseniz yeniden bu gözleizleyin...Hayatınızın “gençlik yolculuğuna“ bundan sonra çıkacaksınız...Bu gençlik yolculuğu, salt fit görüneceğiniz, daha havalı daha fiyakalı bir duruş sergileyeceğiniz bir yolculuk değil...Bu gerçek bir gençlik yolculuğu...Gençleştikçe bilgeleştiğiniz, büyüdükçe küçülebildiğiniz, öğrendikçe çocuklaştığınız müthiş bir macera bu...Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi bu...ŞEKERİ BIRAKMAK...Temmuz ayının 5’inde kendi başıma bir uygulama başlatıyorum...Tatlıyı ve şekerin değişik türlerini yemek sonrası kişisel mönümden çıkarmaya karar veriyorum...Kararı baştan kimselere söylemiyorum...Biliyorum ki; bu karar uygulaması en zor kararlardan biri...Sigarayı bırakması zordu...Ancak bundan on yıl önce, bir gece tak diye “ertesi günden itibaren içmemeye karar vermiş“ ve uygulamıştım...Ağır alkollü içkileri ise, yoğun iş hayatının günlük stresinden kurtulur kurtulmaz tedavülden kaldırmıştım...***Bir şeyi neden yaptığınızı biliyorsanız bitirme kararını aldığınızda da uygulayabiliyorsunuz...Ne ki; şeker “çocukluk yaşlarından itibaren bünyede yer etmiş en büyük alışkanlıktı...”Karar versen de, şekeri bırakma uygulamasını başarıya ulaştıramıyordun bir türlü...Yemekte içki aldığım zamanlarda, alkol vücutta şeker haline geldiğinden, yemek sonrası tatlı ihtiyacı duymuyordum...Oysa yemekte alkol almadığında, yemek sonrası tatlı ihtiyacı şiddetle beliriveriyordu...İçki içersen tatlı istemiyordun, ama bu sefer alkol almış oluyordun...Alkol almasan bu sefer tatlı yiyor, şeker ihtiyacını bu gidermiş oluyordun...İki yol da, çıkmaz sokaktı ve buna çare bulmak kolay değildi...***5 Temmuz’da İstanbul’dan Bodrum’a ailecek hicret ettiğimizde, şekeri kişisel mönümden çıkardım...Şekeri bünyenin şiddetle arzuladığı sıralarda, bir iki kadeh şarap içtim, ama tatlıya zinhar dokunmadım...Şimdi şarap da içmeden, tatlı da yemeden, çaya kahveye şeker de koymadan hayatımı idame ettirebiliyorum...Altı hafta geçmesini bekledim yeni durumu yazmak için...Ne olur ne olmaz diye...Hala ne olur ne olmaz desem de, altı haftalık şeker bırakma başarısını paylaşmayı doğru buluyorum...İlhamlarınızın bol olacağı sağlıklı bir Pazar diliyorum hepinize...
Dün cenaze töreninde...Binlerin...Onbinlerin ortasında...Milyonların...On milyonların kalbinde...Seven gönüllerin yüreklerinde...Siyahla beyazın...Kara kara kartalların...Asil yüreklerin...Tek başlarına Çarşı’nın semalarında özgür uçan kartalların...Bitmedi...Sarıyla lacivertin...Sarıyla kırmızının...Bordoyla mavinin...Yeşille beyazın...Kırmızıyla siyahın...Nice nice muhteşem uyum sergileyen renklerin... Tüm Türkiye’nin...Kırmızıyla beyazının...Hatta hatta Arsenal’in...Kırmızısıyla beyazının...Ortasında...Bir tek seni...Bir tek seni...***Siyah beyaz güllerin arasında...Kara kara kartal gönüllerin sevdasında...Efsane’nin ebediyete intikal eden yolculuğunda...Türkiye’nin kalbini kaldıran cenazesinde...Gani gani yüreklerin...Gani gani rahmetler okuduğu namazında...Naaşın başında...Naaşın dışında...Naaşın yakınında...Naaşın uzağında...Naaşın herhangi bir yerinde...Naaşın hiçbir yerinde...***“O gitsin, Ahmet Dursun” denilen Ahmet’i...Stat yalvarırken, Fener’e göndermekten imtina etmediği Kibar’ını; Feyyaz’ı...“Beşiktaş’ın çıkarları için gitmelisin” demekten çekinmediği Sarı’sını; Metin’i... Gökhan’ı, Samet’i tüm evlatlarını...Hepsini gördüm...Bir tek seni...Bir tek seni...***İşlediği “günah”ın altında ezilip “kapalı kapılar ardında ondan özür dileyen rakip kulüp yöneticilerini...”Ona “Yeter artık Seba” dedi diye, ağlayarak özür dileyen Çarşı’nın çocuklarını...Onun asaletini “pısırıklık...”Rakip takımlara yönelik kibarlığını “cesaretsizlik...”Şerefli ikinciliklerini “beceriksizlik...”“Şeref” ölçüsünü, “geçersizlik” kıstasına bağlayanları da gördüm cenazede...Naaşı başında...Naaşının dışında...Naaşının ötesinde...Naaşının çevresinde...Bir tek seni...Bir tek seni...***Herkesi, her çevreyi...Geçmişinden utananı...Geçmişine ağlayanı...Geçmişte onu seveni...Geçmişte sevmeyip, şimdi sever gözükeni...Kadir bilmeyeni...“Nankör” diye ürktüklerini...Nankör olanı...Nankör olmayanı...Dostu olanı...Dostu olmayanı...Dostu olmasından korktuklarını...Hepsini gördüm dün onun ilk golünü attığı kendi stadında, naaşının başında...Kendi tribününde...Kendi gök kubbesinde...Kendi “sada”sında...Kendi havasında...Kendi esmasında...Bir tek seni görmedim...Bir tek seni...***Kim bilir neredeydin?..Ne yapmaktaydın?..Ne düşünmekteydin?..Ne hissetmekteydin?..Bir tek sen “onun zamanında giydiğin o asil formalı fotoğraftan çıkartıldın...”Bir tek sen; naaşının getirildiği o stadın, altındaki müzeden sonsuza kadar ihraç edildin...Bir tek sen yaşarken “o stattan ila nihaye, ebediyete kadar girmekten men edildin...”Dün neredeydin acaba?..Ne yapmaktaydın?..Nelerde dolaştın?..Nerelerde avundun?..Nerelerde yaşadın?..***Bir tek seni görmedi gözlerim...Bir tek seni aradı aslında gözlerim...Merak bu ya...Merak ettim gözüm, gönlüm, belleğim...Görmedim seni...Göremedim seni...Yer mi yarılmıştı da?..İçine girmiştin?..Neredeydin?..Göremedim...Seçemedim...Fark edemedim...Ayırd edemedim...İzleyemedim...Seni göremedim Zalad...Rade Zalad...***Açıklama yapma boşuna...Gerek yok...O gitti...Seni duymaz...Meleklerle o şimdi...Meleklerle uçmakta efsane karakartal şimdi...Konuşma...Bozma uyumlarını onların...Bırak uçsunlar...Beraberce...Dostluğa ve kardeşliğe...Sevgiye ve dürüstlüğe...Uçsunlar “meleklerle karakartal hep birlikte...Sonsuz ebediyete...”*****SÜLEYMAN SEBA’YA VEDA...Yağmurlu bir günde görmüştüm seni...Üstünde çubuklu formalar vardı...***Bir anda tutuldum, aşık oldum ben...Hayatın anlamı siyah beyazdı...***Ölümle yaşamı ayıran çizgi...Siyahla beyazı ayıramaz ki...***Stadın her yanı loca olsa da...Sevenleri kimse ayıramaz ki...