“Önemli olan üç’ler kuralını izlemek” diyordu Tomash “Bir kadını ya arka arkaya üç kere görür sonra hiç görmezsin, ya da ilişkini yıllar boyu sürdürürsün, ama her randevunun arasına en az 3 hafta bırakmaya dikkat edersin...”***Murat Belge’ye göre Tomash çağımızın Don Juan’ıydı...“Üç’ler kuralı sayesinde Tomash birçok kadınla cinsel ilişkilere girerken, bazı kadınlarla olan ilişkilerini de bozmamayı başarmıştı...Onu en iyi anlayan kadın Sabina’ydı... Sabina ressamdı...”***Çağın Don Juan’ı olan bu adam iş için bir günlüğüne gittiği kasabada genç bir kadınla ilgilendi...Kadın bir süre sonra adamın Prag’daki evine geldi...Geldiği gün seviştiler...Genç kadın Don Juan’ın o gün girdiği hayatından bir daha çıkmadı...Tomash taşralı o genç, güzel ve nahif kadın girdiği andan itibaren ne ondan ne de öteki kadınlarından vazgeçebildi...Genç kadının ismi Teressa’ydı...***Teressa, Tomash’ı öteki kadınlardan deli gibi kıskanıyordu...Geceleri kabuslar görüyor, kabuslardan hıçkırarak uyanıyordu...Tomash’ın hayatı alt üst olmuştu;Çünkü Tomash’a göre, “Kadınlarla erotik dostluklarının temel kuralı, aşk adına ne varsa, yaşamdan uzak tutmasını sağlamaktı...Anlaşmanın bu maddesine karşı geldiği an, Don Juan’ın hayatındaki öteki kadınların konumları alçalacak ve onlar başkaldırmaya hazır hale geleceklerdi...”***Ancak hayat Don Juan’ların bile teorize edebildiği ölçüde gerçekleşmezdi...Milan Kundera’nın romanından çıkma Prag’lı playboy doktor Tomash için de bu kural değişmeyecekti...Çağın Don Juan’ına aşk oyunu çok pahalıya mal olacaktı...***Kadınları içinde onu en fazla anlayanı Sabina’ydı...O bile, genç Teressa’nın sevgilisinin hayatına girmesinden sonra değişmişti...Sevişirlerken Tomash’ın saatine baktığını farkettiğinde, çorabının tekini saklayacak, onu rezil etmeye çalışacaktı...Sabina Prag’lı Don Juan’ı seviştikleri o gün ayazda delikli kadın çorabıyla genç sevgilisinin yanına gönderdi...***Ne ki Sabina’ya rağmen, Tomash’ın Teressa’ya olan aşkı bitmek bilmedi...O istiyor diye “memleketinden uzaklara gönüllü sürgüne” gitti...Bir gün genç kadın sürgündeki evden, arabasına atlayıp memleketine döndü...Tomash genç kadının arkasından, kendisi için cehennemi andıran bir cezaevi halini alacak olan ülkesine geri döndü...Genç kadına karşı aşk ve sevgiyle karışık bir şevkat besliyordu...***Bir erkek “Sevdiği kadının arkasından, gönüllü sürgüne gidiyor, gönüllü sürgünden kendisine cehennemi yaşatacakları coğrafyaya geri dönmekten imtina etmiyordu...Hayatını bir kadın için allak bullak ediyor; ama aynı genç kadını sayısız kadınla aldatmaktan vazgeçemiyordu...”Korkunç bir dilemmaydı bu...***Hayatı bunca allak bullak eden erkeğin, o genç kadını sevmediği söylenemezdi...O zaman soru şuydu;Bu kadar çok seviyorsa genç kadını, neden beraber olduğu diğer kadınlardan vazgeçemiyordu?..Halil Berktay’ın Taraf’taki köşesinde şöyle yazacaktı;Aslında Nazım da Milan Kundera’nın Tomash’ı gibi; “çok kadınlı tek erkeklerden”di...Nazım’ın da başka başka aşık olduğu, fakat ondan başkasına aşık olmasını istemediği kadınları yok muydu?..Piraye, Münevver Hanım, Vera hep bir şekilde genç Teressa’nın kaderini yaşamamışlar mıydı?..***Dün hava soğuktu Prag’da...Eksi 6 derece...Tomash’ın küçük pejmurde arabasıyla çapkınlığa gittiği sokaklarda yürüdüm uzun süre...Sonra Teressa’nın Rus askerlerinin 68 Baharı’nda işgal ettikleri Prag’da korkusuzca resmini çektiği meydanlarda dolaştım...Sabina’nın yaptığı resimlerini verdiği galerilerde oyalandım...Milan Kundera’yı andım...Tomash’a selam gönderdim...Teressa’yı sevdim...Sabina’ya gıpta ettim...‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni hissettim...*****BENİM ŞEHİRLERİM...DÖRT MEVSİM SONBAHAR’DIR PRAG...Bir Sonbahar şehridir Prag...Tıpkı Paris gibi...Hüzünlüdür çünkü...Tüm Sonbahar şehirleri gibi...Prag’ın üstüne sinen hüzün “dört mevsim”dir...Aslında “Dört Mevsim Sonbahar’dır Prag...”Bahardayken de hüzünlüdür...Kar yağarken de...Yazın güneşte yürürken bile...***Rus işgali mi hüzünlü yapar şehri?..Dubçek’in güleryüzlü sosyalizminin, vakt-i zamanında yürümemesi mi?..***Bir İlkbahar mevsiminde işgal edilmesi midir, şehri “hep Sonbahar yapan?..”Yoksa Kafka’nın pesimizmi mi?..***Vitava nehrinin üzerine düşen sarı yapraklar mıdır Prag’ı hüzünlü kılan?..“İşgalci otoritenin“, baskısına karşı çıkmaya çalışan, Don Juan bir doktorun “siyasi cesaretinin fayda vermez gözükmesi mi?..***Teressa’nın aşamadığı ve aşkına kavuşamadığı dramatik kaderi midir Prag’ı hüzünlü yapan?..Yoksa Sabina’nın erkeğine bir türlü sahip olamadığı hüzünlü hikayesi mi?..***Sanırım hepsi;Ve daha fazlası...Prag bütün bu kişisel ve siyasi öykülerin hüzünlü dekorasyonunda; misafir eder konuklarını...Prag’a gelen her konuk, şehrin büyülü, gizemli ve hüzünlü atmosferinde, kendi hüzünlü öyküsünü de düşünür ve hikayeleştirir...Hüzünlere; hüzünler eklenir Prag’da...İnsanlardan ve şehirden toplanan hüzünlü öyküler, demetler halinde Prag’ın tatlı esintisinde rüzgarlaşır...Vitava nehrinin gece akıntısında yakamozlaşır... Arnavut taşlı sokakların ıslaklığında saydamlaşır... Kilisenin bulunduğu meydanda hepsi birden bohemleşir...Prag’da esasen şarap içilse de...Prag “biranın bile güzelleşebildiği nadir kentlerden biridir...”Biralı, birasız, şaraplı, şarapsız...Prag kadınları her halükarda zarif ve güzeldir...Prag’lı Don Juan Doktor Tomash’ın şerefine...Na zdravi...
Uzun yıllar önce, gençler bir bilim adamının yanında, kitap okuyor ve eğitim çalışması yapıyorlardı...Gençlerden biri bir gün bilim adamının yanına geldi...-“Efendim; bilimsel çalışmalarıma artık devam edemeyeceğim...” dedi...Öğrencisini sükunetle dinleyen bilim adamı sordu:-“Neden evladım?..”-“Küçük bir evde, annemle, babamla ve kardeşlerimle beraber yaşıyorum... Bilimsel çalışma yapabilmek için yoğunlaşmam ve dikkatimi toplamam gerekiyor... Fakat benim şartlarım buna hiç uygun değil...”***Bilim adamı, o gün öğrencisine hiçbir şey söylemedi...Biraz zamanın geçmesini bekledi...Sonra bir gün; öğrencisine eliyle gökyüzündeki güneşi işaret etti...Öğrencisinden “eliyle yüzünü kapamasını” istedi...Genç öğrencisi Hoca’sının söylediğini yaptı...Elleriyle yüzünü örttü...Bunun üzerine Hoca’sı dediğini yapan öğrencisine şöyle dedi;-“Ellerin küçük... Ama koskoca güneşin enerjisini ve haşmetini örtmeye yetiyor da artıyor...Aynı ellerinin yaptığı gibi, hayatında karşılaştığın ufak tefek sorunlar da, seni manevi yolculuğunda ilerlemekten alıkoyuyor...Nasıl ellerin güneş ışığının sana ulaşmasını engelliyorsa, yeterli azmi gösteremeyişin de içindeki ışığın parlamasını engelliyor...O halde kendi gayretsizliğin ve çaresizliğin için başkalarını suçlama ve bahaneler arama...”***Öyküyü kaleme alan Burçin Alpacar; “Bir Not Var Sizlere” kitabında, “Kimimizin hep bahaneleri vardır, hayat ve olaylar için...” diyor...-“En sıradan olaylardan tutun da, hayatı etkileyen en kritik anlarda bile bahaneler üretebilir bazılarımız...Bu kişiler korkuyor olabilir...Mükemmelliyetçi olabilir...Sorumluluktan kaçıyor olabilir...Veya geçmişte oluşmuş bir suçluluk duygusundan kendilerini kurtaramamış olabilir...Sebebi ne olursa olsun sonuç aynıdır...Onların hep bitmeyen bir bahaneleri vardır...Hep ‘Ama...’ diye başlayan cümleler kurarlar...Hayatsa ‘Ama...’ diye başlayan cümleleri kabul etmez maalesef...”***Dün Ahmed Hulusi’den şu önermeyi yazıya alıyorum:-“Gideceğiniz ortamda ‘mazeret’ diye bir şey geçerli değil...‘Mazeret’in geçerli olmayacağı bir ortama, ‘mazeret’le gitmeye kalkmayın...Geçersizdir o akçe...”***SHOW TV’nin İcra Kurulu’nda, tepe yöneticiler yönetim kurulu başkanının başkanlık ettiği “Salı toplantılarında” grupta kendi alanlarındaki durumu ve amaçları anlatır, hedef analizi yaparlardı...Bir gün yöneticilerden biri, patronun söylediği sözleri kabul ediyormuşcasına tekrarladı sonra da...-“Ama...” diye söze devam etti...Yönetim Kurulu Başkanı yöneticinin sözünü büyük bir hışımla kesiverdi;-“Ama... diyeceksen, sözlerimi sanki kabul ediyormuş gibi tekrarlama... Karşı çıktığın şeyi baştan söyle...‘Ama’dan itibaren konuş...‘Ama’ diyorsan, sözlerimi kabul etmiyorsun...Kabul ediyormuş gibi davranıp, ‘ama’ dediğin zaman cümlenin başında bütün söylediklerinin anlamı gidiyor... Sen ‘Ama’dan sonrasını söyle... Yeter...”***Mazeret geçersizdir..Hayat mazeret kabul etmez...“Ama”lar bizi mutlu etse de, hayatın karşısında çaresizdirler...Ruhumun gizli kalmış tapınaklarıyla, kentin gizemli arka sokakları; akortu bozulmamış bir armoniyle dans ederdi içimde...Seine nehrinin iki yakasına kurulan kent, gizemli hüznü; ve ruhumun dalgalı melankolisiyle birlikte, yağmur olur taşardı içimden...Alışılmış hüzünlü sokaklarından, solmuş sarı yapraklı geniş caddelerinden yürür, sokak lambalı dik merdivenlerinden çıkardım...Paris’in en çok “Bir Sonbahar kenti” olduğunu o anlarda keşfederdim...Çiseleyen yağmur, üzerimize değil, içimize yağardı Paris’te...PARİS; BİR SONBAHAR ŞEHRİ...Habertürk internet sitesi;Sonbahar şehirleri isimli bir çalışma yapıyor...“1 numara”ya da “Paris’i” yerleştiriyor...Sonbahar şehri olarak Paris...Aslında sadece Sonbahar şehri değil Paris...Özellikle bir Eylül şehridir orası...Yazılarımdan “Paris’i anlatan alıntı birkaç satır gerekli şimdi;O şehre ait ‘Sonbahar Özlemleri’ni giderebilmek için;***“Paris;Yaşamımın keskin virajlarına tanıklık eden şehrin;Gecelerimden birinde...Nehrin kenarındaki kuytuluğunda...“Hayatıma yeni dramlar...Hüzünler...Varoluşlar...Yoksun kalışlar...Kalleşlikler...Ve dirilişler”Katacak bir tat vereceğini elbette bilmiyordum...***Oysa bilmeliydim ki orası Paris’tir...En hüzünlü mutluluklarımın...En sevinçli huzursuzluklarımın...En emprovize tiradlarımın...En cool dramlarımın şehridir orası...***17 yaşından beri;“Gitmezsem oksijensiz kalırım” diye feryat ettiğim “gurbet;”Üç yıldır egzistansiyalist bir mecburiyetle beni “kendi memleketime” hapsetmişti...“Oksijenli gurbet yerine zaruri memleket” tatbikatı devam ediyor hala...***Kim bilir kimler gidecek; üç Kurban’dır, üç Ramazan’dır, üç Noel’dir, üç yılbaşıdır, üç Paskalya’dır, üç sömestr’dir gidemediğim “hüzünlü gurbet“e...***Çokça “gurbette kalınır ve memleket özlenir...”Bu yazı ise “memlekette kalınıp gurbetin özlendiği” bir yazı...Çiseleyen yağmurun üstümüze değil de, içimize yağdığı şehir çok uzaklarda şimdi...***Loş lambaların, parke taşlı sokaklardan ziyade, içimizi yarı gölgeli aydınlattığı“loş şehir” nehrinin taşkınlıklarını dinliyordur muhtemelen şimdi...Nehrin bu mevsimde hangi şiddette aktığını, kaç yıl geçerse geçsin bilebilecek müktesebattayım şükür...Ne ki; “vaki olacak mı bilememekteyim çocuklarıma anlatabilmek...”Nehre vuran ışıltılı kent silüetinin, babalarının hayatına damga vuran sonsuz izdüşümlerini?..
Ateşten sana hitap geldiği zaman, şaşırıp kalma...Ateş adamı yakar...Seni yakan bir yerden sana hitap ettiği zaman, bundan perdelenme...***Gökte ve ötende sandığın TANRI’nı terk et...Sonsuz ve sınırsız ALLAH’a yönel...Onun her noktada ve zerrede mevcut olduğunu fark et...Allah’ı gönlünde bulmaya çalış...***İçimizden fışkıran duygularımızı ve içgüdüsel davranışlarımızı ne kadar kontrol edebiliyorsak, o kadar beynimizi kullanmasını biliyoruz...***Herkes kendi yaptığının sonucuna katlanacak...Başkalarının kulvarlarıyla ilgilenip yol almaktan geri kalacağınıza;Kendi kulvarınızda olabildiğince ileri gidin...***Şayet sen “yok”san, elbette ki karşındaki kişi de “yok”tur...Öyleyse karşındaki gerçek “var” olanı fark edip O’nu kabullenebilecek misin?..Hazmedebilecek misin?..***Gideceğiniz ortamda, ‘mazeret’ diye bir şey geçerli değil...‘Mazeret’in geçerli olmayacağı bir ortama, ‘mazeret’le gitmeye kalkmayın...Geçersizdir o akçe...***Dünün tekrarı ile ‘yarın’a hitap ne kadar mümkündür?..***Kendinizi aldatmayın...Kendinizi aldatmanın bedelini ödeyemezsiniz...***Beynini ne yönde çalıştırırsan, o yönde kapasiten artar...***Yarın zorunlu olarak terk edeceğin şeyi...Bugün bilinç boyutunda iradenle terk etmedikçe, onlardan bağımsızlığını elde etmedikçe, gerçek kimliğine ulaşamazsın...***Duyguların, yanlış değerlendirmelerin, dışarıdan hokus pokusla düzeltilebileceğini düşünmek, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir...***Hiçbir iyilik ‘ceza’sız kalmaz...Hiçbir yanlış da ‘karşılıksız’ kalmaz...Düşünülmemesi gerekeni düşünen de, bu yüzden bunun karşılığını mutlaka görür...‘Sistem’ böyle gerektirir...***Düşünce de beynin bir fiilidir... Kişi fiilinden mesuldür...Bunun sonucunu kaçınılmaz bir biçimde kendi içinde yaşayacaktır...***Yanındakiler; bugün sizi kara kara düşündürüyorsa; yarın yakacaktır...***Bedenin yaşı vardır...Ama bilincin yaşı yoktur...Bilincin yaşı, bilimin yaşıdır...***Sen bilesin ki;Yeryüzünde HALİFE’sin...HALİFE olarak sana bahşedilen yüce güçlerinden haberdar mısın?..***‘Sınav’ yukarıdan;Yazılı kağıttan test usulü gelmeyecek...Malına, etiketine, en yakınlarının başına gelecek çeşitli olaylar şeklinde gelişecektir!..***Gördüğün kadar düşünebilmek yerine;Düşünebildiğin kadar görebilmektir amaç...***‘Kör’lükten kurtulmanın yegane yolu, öncelikle bilincimizi gereksiz ve yanlış bilgilerden arındırmaktır...***Koza ipek böceğinin gelişmesi içindir...Ebediyen içinde yaşaması için değil...***Ne var ki;Her kozadan çıkış...Her rahimden çıkış...Büyük zorlukla olur...***Yaşam bir sistemdir...Sistemde kesinlikle ‘mazeret’e yer yoktur...***Kuvvetli kişiliğin...Kapsamlı düşünen beynin...HERKES’e ihtiyacı yoktur...***Unutmayalım ki her kilit ancak şifresine uygun anahtar ile açılır...***Şeytan; en büyük şeytaniyetini, insanları birbirleriyle uğraştırmak suretiyle ortaya koyar...***Önemli olan ‘musluk’ değil, ‘musluktan akan su’dur...***Attığın her adımda, o yaptığın niye yapmakta olduğunu düşünmek ve sonuçlarının sana neler getirebileceğini hesaplamak zorundasın...Ki sürekli düşünme meleken gelişsin...***‘Vicdan’ına hesap verdiğinde, Allah’a hesap vermiş olacaksın...***Ressam binlerce resim yapar...Her bir resim, ressamın bir özelliğini yansıtır...Ama resim; ressam değildir...***Cennete giden hiç kimsenin;Cennette mertebesi yükselmez...***Sistem ürettiğinin ve dağıttığının, türünden alma üzerine kurulmuştur...***İnsanın yeryüzündeki varoluşunun amacı, hilafetinin hakkını vererek yaşamasıdır...***İnsanın doğal davranışı, bildiklerine göre değil, kavradığı kadarına göre oluşur...***Okyanustaki balık ‘su’yu, bitmez tükenmez olarak algılar...Ona dünyayı kuşatan gerçeğin ‘hava’ olduğunu kolay kolay anlatamazsınız...***İş yapanlar eleştirilir...Eser ortaya koyamayanlar da eser yapanları eleştirir...***İnsan dünyada yaptığı çalışmalarla, yarın karşısına çıkacakları belirleyecektir...***Yüzmeyi yüzmesini bilen öğretir...Hayatında deniz görmemiş adam eğer ‘yüzüyorum ve öğretiyorum’ diyorsa, koyverin onu kendi başına yüzmeye devam etsin...***Neye bağlanırsak, ondan kopmanın acısını ve ızdırabını duyacağız...Allah yalnızca kendisine bağlanmasını istiyor...Kendisine teslim olmanızı istiyor...***Pişmanlık gafletini fark etmenin sonucudur...***Şefaati tepen; sonucuna katlanır...***“Bugün çevrenizde olan herkesi burada bırakıp tek başınıza yolculuğa çıkacaksınız...En yakınınız olan eşinizi bile yan yastıkta bırakıp, kendi rüyanıza daldığınız gibi...”Ahmed Hulusi
Eğer Türkiye’de bugün bir Kürt barışından söz ediliyorsa... Eğer bu vatan toprakları üzerinde; 12 Eylül darbesini yapanlar yargılanıyor ve mahkum oluyorsa...Eğer, yaşanan acıların, ızdırapların, gözyaşlarının hesabı gerçekten ortaya dökülmeye çalışılıyorsa...Bütün bunların sonunda yaşamını Kürt meselesinin anlatımına...Güneydoğu’daki feodal yapının çözülmesine...Vakfetmiş bir sanatçı;En azından “herkes kadar mağdur addedilir...”Sinemanın en prestijli ödülünü alan uluslararası sanatçı...En azından “herkes kadar hatırlanmaya layık bulunabilir...”Avrupa çapında bir sanatsal siyasi kimlik;En azından herkes kadar “hüzünlü bir hikayenin, bugünlere aktarılan hazin öyküsünde kendine uygun bir rol bulabilirdi...”***Heyhat!..Eğer hayatın içinde “sürgün” diye bir kelime mevcutsa;12 Mart 1971 darbesinde “solcu gençlere yataklık etmekten” hapse atılan...12 Eylül 1980 darbesinde, cezaevinde kendisine yeni muhkumiyetlerin çıkacağını fark edip, kapağı yurt dışına atmak zorunda kalan...“Sürgündeki uluslararası solcu sanatçının”; ızdırap dolu yılları hatırlanır...Sürgünde bir ölümden söz edilecekse eğer;“Mide kanserinin gün be gün öldürttüğü ve mezara gönderdiği” bir devrimci gündeme getirilirdi...***Eğer iki askeri darbeden mağdur...Değişik cezaevlerinde mahkum...Mide kanserinde sürgün...Ölümünde vatan topraklarına hasret...Bu ızdıraplı adam...Türk sinemasının en değerli yapıtlarını...“Yol”u...“Endişe”yi...“Sürü”yü...“Arkadaş”ı...“Umutsuzlar”ı...“Hudutların Kanunu”nu...“Bir Çirkin Adam”ı...“Baba”yı...Çekmiş, yönetmiş, oynamış, yapmış...Bir Çirkin Kral’sa...O adamın adı eğer Yılmaz Güney’se...Ve o adam mazideki her “mağdur” hatırlanıp büyütülür ve kutsanırken;Unutturulmaya...Yok farz edilmeye...Kürt meselesinde hiç var olmamış muamelesi çekilmeye...12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde “sanki mağdur o değilmiş” havası verilmeye...Ve ölüm yıldönümü bile saniyelere sıkıştırılmaya çalışılıyorsa...***Yılmaz Güney gibi bugün ortada bir Kürt Barışı’ndan söz ediliyorsa...Abidesi dikilmesi gereken adam...Askeri darbeler mahkum oluyorsa... Sinemadaki ve hayattaki macadelesi kutsanması gereken bir Adem...Özellikle;Sıradanlaştırılıyor...Basitleştiriliyor...‘Öylesine bir sanatçı’ muamelesine tabi tutuluyorsa...Orada bir dakika durup;Niye böyle oluyor diye sormak gerekiyor...***Basit bir unutkanlık mı acaba?..Yoksa çok daha derin anlamlar içermekte midir bu hatıra?..Neden bazı sanatçıların ölümleri, özellikle kutsanır ve abideleştirilirken;Yılmaz Güney gibi ömrünü mücadeleye adamış sanatçılar yok farz edilir?..Ölümlerinden sonra “manipülatif bir algı yönetimi yaşamda yaptıklarını imha eder?..”Kime ne yapılacağının kıstası nedir?..Niye böyledir?..Niye tarih yazan kalemlerin ezici çoğunluğu;Bazı insanlara, sanatçılara ve değerlere alabildiğine cömert...Diğerlerine; karşı nakıs bile davranmaktan imtina edip, arazi olurlar?..***Yılmaz Güney’in kim olduğu için; sıradanlaştırıldığını biliyorum...Yaşamlarında ve ölümlerinde; Sıradanlaştırılan...İtibarsızlaştırılan...Yok farz edilen...Hiç sayılan...Önemsizleştirilen...Değerlerin, sanatçıların haklarının neden yenmekte olduğunu fark ediyorum...Bildiğim şeylerin hesabını tutmuyorum...Hesabını sormuyorum, görmüyorum...Ve fakat;Artık bu ülkede “ötekileştirilen” insanlar...Değerler...Sanatçılar,Bundan böyle benim ajandamda en mutena ve müstesna köşelerde yer alıyorlar...Onların mezarlarında yatan kemiklerinin daha fazla sızlamaması için;***Ruhlarının daha fazla sıkışıp bunalmaması için...Yılmaz Güney gibi “devleşmiş değerlere” hak ettikleri itibarı mütevazı satırlarımdan vermeye çalışıyorum...Bu “resmi tarih değil...”Bu gerçek muhteviyatıyla “ötekilerin tarihi...”Bu komploya uğrayanların tarihidir...Bu Yılmaz Güney gibilerin tarihidir...Bu tarih kayıtların ve resmiyetin değil;Sadece insan olanların tarihidir...***İnsanlık Yılmaz Güney’in “Bir Gün Mutlaka” dediği gibi...Bir Gün Mutlaka...Sadece insan olarak mağdur olanların tarihini yazacaktır...30. ölüm yıldönümünde;Yılmaz Güney’i önemsizleştirmeye ve içeriksizleştirmeye çalışanlara inat:Bu tarih “gerçek olan öteki”si yazılmaya başlanıyor...“Bir kıvılcım düşer önce...Büyür yavaş yavaş...Bir bakarsın volkan olmuş...Yanmışsın arkadaş...Dolduramaz boşluğunu...Ne ana ne kardaş...Bu en güzel bu en sıcak...duygudur ARKADAŞ...”“YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜM”Birçoğumuz, tüm yaşamlarımız boyunca gerçek benliklerimizi gizleyen sosyal maskelerimizi takarız...İnsanlığımızın iç yüzünü göstermek yerine, dünyanın olmamızı istediği kişinin şekline bürünmek için çaba gösteririz...Diğer insanların söylememizi istediği şeyleri söyler...Diğerlerinin giymemizi istediği şeyleri giyer...Onların yapmamızı istediği şeyleri yaparız...Bir de bakarız ki kaderimizdeki hayatı yaşamak yerine...Başka insanların hayatlarını yaşamak zorunda kalmışız...Bu bir ölümdür...Yavaş yavaş ölüm...”Robin Sharma
Atina’daki gazetecilik görevime başlayalı birkaç ay olmuştu... Hayatımın baştan sona değiştiğinin farkındaydım...Geçmişte bana rehber olan her şey tersyüz oluyordu...Yunan başkenti, Batı kültür ve medeniyetinin merkezi gibi görünse de esasen çok farklıydı...Yunanistan; müziğin, tavernanın, sohbetin, şarabın ve bitmez tükenmez siyasi polemiklerin ülkesiydi...Şehir sıcak, hayat güzel, müzik enfes, yaşam hareketliydi...Ne ki; Akdeniz ülkesinin keyif merkezli bu yaşam tarzı, mesleğinin başında, hayatının 25. yılını süren genç bir gazetecinin; azmetmeye, başarmaya, hayal ötesi büyük hedeflere ulaşmaya yönelik çabaları için ilham vermekten uzaktı...***Atina’da yaşardınız...Atina’da istemediğiniz kadar güzel, keyifli ve siestası bol bir yaşamınız olurdu...Ne ki, Atina’da sizi büyük hedeflere ve ideallere götürecek kültürel ve sosyal bir alt zemin bulunmazdı...Zeminin altımdan kaydığını, bana “büyük idealler için ilham verecek bir atmosferin olmadığını“ hissediyordum...Şehrin en eski meydanı Omonia Meydanı’ndaki eski ve dökük sinemada Rocky filminin oynadığını gördüğümde, çölde vaha bulmuş gibi mutlu olmuştum...1985 yılının yaz aylarıydı...Uzun zamandır Buzuki eşliğinde söylenen, yanık ve trajik Yunan parçalarının etkisi altındaydım...***Hayata asılmanın, yıkılmamanın, ayakta kalmanın, “açlık duygusunun bir canlıya verdiği motivasyonun“ uzağındaydım...Amerikan kültürünün “azmetme ve hayatta kalabilme tutkusunun gücünü unutmak üzereydim...”Eye Of The Tiger (Kaplanın Gözleri), parçasını ROCKY 4 filmini izlerken o sırada dinledim...Parça filmin soundtrack’iydiÇaldıkça, ruhumda ve benliğimde inanılmaz izler bırakıyordu...Muhteşem derecede ilham verici bir sound’u, bir melodisi, bir tınısı vardı... ***Rocky; arkadaşı Apollo Creed’i boks maçı esnasında yumruklarıyla öldüren Rus boksör Ivan Drago’ya karşı çıkacağı ağır siklet boks maçına “Eye Of The Tiger” parçası eşliğinde hazırlanıyordu... İnanılmaz parça, ROCKY filmini bir kez daha uçururken, dünyanın en ünlü soundtrack parçalarından biri oluyordu...Parçanın ROCKY filmi için özellikle bestelenmesini, Sylvester Stallone’nin “Survivor“ grubundan bizzat istediğini o sıralarda henüz bilmiyordum... ***Parça her çalınışında ruhumda, kalbimde, hücrelerimde, dokularımda, benliğimde muhteşem bir uyarı yapıyor, kanımı hareketleniyordu...Hayata yeniden asılmaya, mesleğimde büyük hayalleri gerçekleştirmeye, yepyeni ve fethedilmemiş kaleleri fethetmeye karar veriyordum...Eye Of The Tiger (Kaplanın Gözü) kuşkusuz dünyanın gelmiş geçmiş en ilham verici, en motive edici parçalarından biriydi...***Üzerinden neredeyse 30 yıl geçti...Eye Of The Tiger ruhumda bana büyük ilhamlar veren bir parça olarak kalsa da, günlük hayhuyların içinde, unutulur oldu...Kendimi bilinçsizce ruhumun ilham veren müziklerinden birinden eksik bıraktım... Taa ki bu yazın sonlarına kadar...Ağustos ayının ortalarında çok sevdiğim bir arkadaşımla konuşurken, Eye Of The Tiger parçasını hatırladım...Parçanın ruhumda yarattığı derin ilhamı ve motivasyonu bir kez daha içimde hissettim...Dünyanın gelmiş geçmiş en muhteşem soundtrack’lerinden birine kişisel hayatımda flashback yaptım...Arkadaşımdan parçayı You Tube’dan bana göndermesini istedim...***Parça gelince, kulaklığımı taktım ve muhteşem sound’u iliklerimde hissederek yeniden spor yapmaya başladım...Enerjimin iki katına çıktığını hissediyordum...Parçayı besteleyene, söyleyene, yapana, yaptırana müteşekkir;Yaşamımda yeni ilhamlarla dolu yepyeni sayfalar açmaya hazırlanıyordum...Tam o sıralarda haber beni şok etti...Milyarlarca insana “ilham veren“ o muhteşem bestenin, o inanılmaz müziğin, o eşsiz tınının, o kusursuz ritmin bestecisi ve yorumlayıcısı Jimi Jamison aniden ölüvermişti...Eye Of The Tiger’ın efsanevi bestecisi yalnız yaşadığı evinde ölü bulunmuştu...63 yaşındaki efsanevi yıldız, evde yalnızken kalp krizi geçirip ölmüştü...Hayranları yastaydı...***Hayatın garip ironisi içimi sızlattı...Merhumun bestelediği Eye Of The Tiger’ı dinlerken, onunla spor yaparken, ne yaparsam yapayım “kalp krizi“ geçirmeyeceğimi düşünürdüm...Parça o kadar işler, beni o kadar güçlü hissettirirdi ki, parçayı dinlerken insana hiçbir şey olmayacağına inanırdım...Parçanın insana kalp krizi geçirtmeyecek ölçüde bir şifa, bir ilaç, bir serum olduğuna kanaat getirmiştim...Bestecisi ve solistinin, kalp krizinden öleceğini nasıl bilebilirdim ki?..Şimdi; parçanın ROCKY 3 filmindeki görüntülerinden; Clubber Lang’ın taş olmuş midesine ve demir yumruklarına karşı koymaya çalışan Balboa’yı izliyorum...Bestecisine rahmet dilerken, ona yaptığı müziğinin sonsuza kadar sayısız miktarda insanlara ilham vereceğini söylemek istiyorum...***İnsanın içindeki açlık duygusunun, onu motive edişindeki, tetikleyici rolü anlatan inanılmaz parça...Eye Of The Tiger...Ya da diğer adıyla...Kaplanın Gözü...*****“HAYATINIZI SİL BAŞTAN YAZABİLİRSİNİZ...”“Zaman hakkında en olağanüstü gerçeklerden biri, ‘zamanı gelmeden onu harcayamamanızdır...’Geçmişte ne kadar çok zamanı israf etmiş olursanız olun;Önünüzdeki saatler kirletilmemiş ve en mükemmel haliyle kullanılabilecek şekilde sizi beklemektedir...Eğer tercih ederseniz;Yarın daha erken kalkmaya...Daha çok okumaya...Daha doğru beslenmeye...Daha az endişe duymaya başlayabilirsiniz...***Kimse hayat hikayenizi yeni baştan yazmanıza engel olmuyor...Tam da şu dakikada;Yaşamınızı istediğiniz gibi yaşamaya... Karakterinizde köklü değişiklikler yapmaya...Yaşamınıza yeni bir yön vermeye karar verebilirsiniz...Bu noktada tek sorun şudur; Acaba değişiklik yapmayı gerçekten istemekte misiniz?..”Robin Sharma...
Instagram’da gelinlikli bir genç kızın babasının omuzuna yaslanmış halinin fotoğrafını görüyorum...Fotoğrafın altında kısa ve özlü bir yazı var...Genç kadınlar yazıyı birbirleriyle paylaşıyorlar...Üç önermeden oluşan altı cümlelik muhteşem yazı şöyle;***“BABA NE KADAR SAĞLAMSA... KIZI O KADAR DİK DURUR...***BABA NE KADAR GÜLERSE... KIZI O KADAR HAYAT SAÇAR...***BABA NE KADAR HAYATTAYSA... KIZI O KADAR YAŞAR...”***Birinci ve ikinci önerme “kız çocuk ve baba gerçeğini“ bütün çıplaklığıyla veciz bir biçimde dile getiriyor...“Baba ne kadar sağlamsa...Kızı o kadar dik durur...***Baba ne kadar gülerse...Kızı o kadar hayat saçar...”***Bu gerçeklerin yer aldığı değişik bir bukleyi “Prenses Kadınlar“ yazımda şöyle yazıyorum yıllar önce;“Prenses Kadınlar, bir Prensese nasıl davranılması gerektiğini erkeğe gösteren kadınlardır...Aslında her kadın biraz Prenses Kadın’dır...Sadece bazıları az; bazıları çok Prenses Kadın’dır...Oysa hepsi her durumda bir parça Prenses Kadın olmayı arzular...Hepsinin çocukluk günlerinde onlara “Prensesim“, ya “kraliçem“ diyen;Ya da prenses ve kraliçe gibi davranan babaları vardır...Kadınlar ilk prenseslik derslerini babalarından alırlar...”***Bu satırları yıllar önce, yazsam da; dün ikinci önermeyi gördüğümde kendimi yeni baştan revize etme ihtiyacı hissediyorum...“BABA NE KADAR GÜLERSE... KIZI O KADAR HAYAT SAÇAR...”diyor o önerme...Dün sabah bu yazıyı okuduğum andan itibaren iki kızımın karşısında daha güler yüzlü olmaya çabalıyorum...Onlara sonsuz sevgimin yeterli olamayacağını, benim güler yüzümden ve mutluluğumdan, onların içinde çevrelerine hayat saçan bir ilham çıkacağını” o anda fark ediyorum...Sadece sevgimi sunmuyorum artık onlara... Kızlarıma hep gülümsemeye gayret ediyorum...***Fakat yine de;Esas olarak üçüncü önerme ezberleri bozan ve üzerinde düşünmeye ve yazılmaya değer bir önerme niteliğini kaybetmiyor...“BABA NE KADAR HAYATTAYSA... KIZI O KADAR YAŞAR...”Diyor önerme...Üç anlamı var bu önermenin...***Belli ki çok duyarlı ve “babasının kızı“ bir kadın tarafından kaleme alınıyor bu satırlar...Şöyle okuyorum o satırları;“Baba hayattaysa...Yani ayaktaysa...Mutluysa...Enerjikse ve hayat doluysa;Kızı da “gerçekten yaşıyor...”O hayat ve enerji saçmıyorsa, kızı da içten içe yaşam umudunu yitiriyor...***“Baba ne kadar hayattaysa...Kızı o kadar yaşar...”Önermesinin ikinci okuması “babanın gerçekten fiziki olarak hayatta olup olmaması“ halini anlatıyor...Baba hayatta değilse “babasının kızı da aslında artık yaşamıyor...”Bir kadın o şimdi...Bir anne muhtemelen şimdi...Başarılarla dolu bir kariyeri var kim bilir belki... Erkeklerin etrafında fır döndüğü bir madam, ya da matmazel ihtimaldir ki...***Ne ki artık bunların hiçbiri “babasının kızı olarak yaşadığını göstermiyor...”Babasının kızı babasının ölümüyle gidiyor...Yerine o günleri geride bırakmak zorunda kalan bir kadın, bir anne, bir kariyer, bir cazibe kalıyor...Babasının yaşadığı kadar...Babasının kızı yaşıyor...Ondan sonra değişmek zorunda olan bir başka hayat rolünü üsleniyor...Genç kadın bunu böyle düşünüyor...***Oysa;“BABA NE KADAR HAYATTAYSA... KIZI O KADAR YAŞAR...”Önermesini ben gerçekte şöyle okuyorum...Bir baba;Kendi kızının ruhunda...Kalbinde...Beyninde...Davranışlarında...Düşüncelerinde...Ne kadar yer etmişse...Hücrelerinde ne kadar yaşıyorsa...Duygusal genetiğini ne ölçüde aktarabilmişse...Ruhunda bıraktığı “sevgi dolu izler“ ne kadar derinse...“Babasının kızı olmaktan ne kadar gurur duyuyorsa...”Babası hayatta oluyor kendi kızının kalbinde...Ölse de onun hayatında ve onun ruhunun derinliklerinde kalıyor...Gitmiyor hiçbir zaman...Kızı hayatta kaldıkça o da yaşamaya devam ediyor...***Çetin Altan; uzun yıllar önce bir yazısında; insanın hayatta kalmasını ve ölümünü şöyle anlatır...-”Bir insan öldüğü zaman gerçekte ölmez...Bir insan öldükten sonra da yaşamaya devam eder...Uzun yıllar boyunca...Sonra yıllar sonra bir gün bir yerde adı son kez telaffuz edilir...İşte insan esasen o gün ölür...”***Çetin Altan’ın önermesi doğru...Bir baba kızının veya kızlarının hayatında; Anıldığı müddetçe yaşamaya devam eder...Hayattadır...Kızı onu andıkça, düşündükçe, hatırladıkça yaşar...Ne zaman ki, bir gün gelir ve kendi kızı tarafından anılmaz, düşünülmez, fark edilmez, hatırlanmaz, bahsedilmez...Baba işte o gün ölür...Bir daha geri gelmemek üzere...Doğrudur,“Baba ne kadar hayattaysa...Kızı o kadar yaşar...”Kızı babasını hissetmediği gün...Babası ölmüştür...Babasının kızı da artık hayatta değildir...İÇİMİZDEKİ MÜKEMMEL...Kendinizi yaptığınız her şeyde mükemmele ulaşmaya adadığınızda, yaşamınızı yönetme biçiminizden gurur duyacaksınız...Bu içinizde daha büyük bir enerjiyi ve tutkuyu açığa çıkartacak...Özgüven ve öz saygınızı artıracak...Kendinizi iyi hissedeceksiniz...Kendilerini iyi hisseden insanlar, kayda değer büyük işler başarırlar...Mükemmellikleri zirve yapar...İçsel huzura erişirler...”Robin Sharma
Sabah yediye çeyrek kala uyanıyorum... Birkaç günün yorgunluğunu hala yaşamaktayım...Yine de inanılmaz bir enerji var üzerimde...Yataktan fırlıyorum...Yardımcı kızın uyanmış olduğunu fark ediyorum...Çocukların kıyafetlerinin olduğu odaya gidiyorum...İki gün önce küçüklerin anneleriyle okullarından; üzerlerinde K amblemi bulunan kırmızı, lacivert, beyaz tişörtler, etekler, çoraplar, kazaklar, şortlar, eşofmanlar, süveterler alıyorum...Tıpkı benim giydiğim gibi, oğlum için de aynı gri pantolonları kalın ve incelerinden iki adet satın alıyorum...***Bugün (dün) ilkokula başlıyorlar...İlk kez bugün; “Kolej kıyafetlerini giyecek ve okula gidecekler...”Günlük değişik elbiselerini giymekte maraza çıkartan çocuklara, bugün Kolej kıyafeti giydirmek hiç kolay olmayacak biliyorum...Fakat yapacak bir şey yok...Kırkbeş dakika içinde, kıyafetleri giyilmiş, hazırlıkları tamamlanmış olarak Kolej’e yollanacaklar...Okullar açılıyor ve onlar bugün ilkokula başlıyorlar...Okulda törenleri var...***Onbeş dakika sonra ikisi de yeni ve alışık olmadıkları bu kıyafetleri giymek istemediklerini söylüyorlar...O sırada onlara “Bunu giyeceğiz... Zorunluyuz...” demenin hiçbir faydası olmayacağını biliyorum...Ağlayacak ve giymemek için her şeyi yapacaklar...Onun yerine onlara karşı; kendimi ortaya koymayı deniyorum...-“Babanız elli yıl önce sizin bu giydiğiniz şeyleri giyerek Kolej’e gitti...Dokuz yıl boyunca bunları hiç üstünden çıkarmadı... Biliyor musunuz?..” diyorum...-“Keşke şimdi yine Kolej’e gitsem...Sizin giydiğiniz bu kıyafetleri yeniden giysem...”***Şaşırıyorlar...Babalarından böyle bir konuşma beklemediklerini anlıyorum...Önce oğlan, sonra kız birer parça giyiyorlar...Bana sorular sorarak, beni deşmeye çalışıyorlar...-“Niye giymiyorsun şimdi Kolej kıyafeti?..”-“Çünkü artık sizin gibi Kolej’de okuyamıyorum... Geçti o günler... Keşke şimdi sizin gibi olsam...”Böyle böyle; onlar havaya giriyorlar...Kıyafetlerini azar azar giyiyorlar...Ne ki;Onlar havaya girdikçe...Ben de yavaş yavaş havaya giriyorum...Ben de kırkdokuz yıl öncesine gidiyorum...Ben de, kırkdokuz yıl önceki kıyafetlerimi teker teker ruhuma giydirmeye başlıyorum...***Kırmızı, lacivert, beyaz ve griye bürünüyor çocuklar...Kolej’in renkleri bunlar...TED Koleji’nin...Ankara’da...Sonra İstanbul’da...Ve şimdilerde Türkiye’nin dört bir yanında...Hayhuy içerisinde, onları yedi buçuk servisine yetiştiriyorum...Amacım, serviste kendileri gibi çocukları görüp, günün anlam ve önemini arkadaşlarıyla birlikte kavramaları...Ben evdeki son hazırlıkları bitirip arkalarından arabamla yola çıkıyorum... Kolej’e geliyorum...***Bahçede tören için her şey hazırlanmış...Tören yerinde olan her şeyi teker teker zihnime kaydediyorum...Bir Atatürk büstü var...Yanında Türk bayrağı...Hoca’ların konuşma yapacağı kürsü...Öğrencilerin ve velilerin duracağı yerler...Hafızama her birini kaydediyorum...Çocukken, “bana bu alanların ne kadar büyük geldiğini” hatırlıyorum...O kadar haşmetli görünürlerdi ki gözüme; tören alanlarında tam olarak ne olduğunu seçemezdim...Büyük alanın haşmet ve azametinin ortasında kendimi küçük bir nokta gibi hissederdim... Şimdi her bir karesini zihnime kaydetmemin ve törende neler olduğunu beynime kazımamın nedeni bu...***İlkokulun müdiresi Belma Hanım, benden bir yıl sonraki Kolej mezunlarından..Aynı yıllarda aynı sıralarda okumuşuz...Açış konuşmasını yapıyor...Hayatta her şeyden önemli şeyin “çocuklar” olduğunu söylüyor...Velilerle çocuklar aynı anda geldiklerinde, önceliği çocuklara verdiğini anlatıyor...Sonra İstiklal Marşı...Sonra Kolej Marşı...Sonra birinci sınıf öğrencilerine, liseli abi ve ablaları tarafından, kep takma töreni...Kırmızı lacivert Kolej kepleri, miniklere takılıyor...Onlar gerçek bir Kolej’li oluyorlar...Liseli abilerinin ve ablalarının taktığı keplerle her birinin resmen Kolej’li oldukları tasdikleniyor ve tescilleniyor...***O sırada kendi çocuklarımın yüzünde, küçücük bir çocuğu görüyorum...Minik vücudunu sarmalayan lacivert ceketin, beyaz gömleğin, gri pantolonun lacivert kravatının içindeki o küçük çocuğu...Anneleri ne düşündüğümü fark ediyor...Bana doğru yönelip, duygusallığıma vurgu yaparcasına replikler sıralıyor...Oyuncu olmanın verdiği dramatizasyon yeteneğiyle, duygularımın bam teline basmaya başlıyor...Dayanmak istiyordum...Dayanamıyorum...Aniden gözlerimin nemlendiğini fark ediyorum...Kendimi tutmak için büyük çaba harcıyorum...Annelerine;-“Üstüme gelme...” diyorum...Törenin bitmesinden istifade okulun içine kaçıyorum...***İlkokullar, ortaokullar, liseler dün yeni öğretim yılına başlıyorlar...Hayat yenileniyor...Yaşam tazeleniyor...Yepyeni bireyler...Gencecik dimağlar yetişmeye başlıyor...Gözlerimdeki nemi çocuklar görmesin diye saklıyorum...Çocukları Kolej’e kendi okuluma teslim ediyorum...Dönerken arabada yalnızım...Victor Lazlo’nun “Canoe Rose” parçasını koyuyorum CD’ye...Pembe Kano...Kolej’den; Lile yakınlarındaki bir göle gidiyor anılarımdaki görüntüler...Bir gençlik kampının, bohem rüzgarında dans ediyorum...Arabada ve tek başıma...70 YILLIK SANATÇI GÜDÜK NECMİ’NİN HASTANEYE KALDIRILMASI...Önceki gün, sabahtan başlayarak inanılmaz stresli bir gün yaşıyorum...Gece olduğunda, televizyon karşısında kanepeye uzanıp, vücudumun iliklerine kadar işlemiş stresi üzerimden atmaya çalışıyorum...Kalbim çarpıyor...Başımda ve içimde bir ağırlık var...Disipline edilmemiş egolarının çevremdeki bütün yükü üzerime çöküyor...Böyle anlarda kendimi “yenilemekte zorlandığımı” biliyorum...Rahatlamak, kafayı boşaltmak kolay olmuyor...İçki içmiyorum...Sigara içmiyorum...Kahve, çay içerek rahatlanmıyor...***Televizyon kanallarında şöyle bir geziniyorum...Karşıma aniden STAR televizyonunda Hababam Sınıfı filmi çıkıyor...Filmin bir yarım saati var bitmesine...Çölde vaha bulmuş gibi seviniyorum...Hababam Sınıfı filmini vücudumun ve beynimin tüm hücrelerine şırıngalayarak serinliyorum...Filmin kahramanları konuştukça, filmin müziği odayı sardıkça, üzerimdeki bütün gerginlik, bütün stres uçup gidiyor...***Hababam Sınıfı çevrildiği 1975 yılından beri; neredeyse 40 yıldır binlerce kez stresimin ilacı oluyor...Gerginliklerimi azaltıyor...Kalbimi yumuşatıyor...Ruhumu serinletiyor...Önceki gece de üzerimdeki bütün ağırlıklar filmin 30 dakikalık bölümünü izlerken yok olup gidiyor...***Dün akşam Hababam Sınıfı’nın Güdük Necmi’si Halit Akçatepe’nin; hastaneye kaldırıldığını öğreniyorum...Ne olduğunu bilmiyorum...Bir şey olmaması için dua ediyorum...İlk filmini 1944 yılında 6 yaşında bir çocukken çeken Güdük Necmi’nin 70 yıllık “gencecik sanat hayatına” gıptayla bakıyorum...Onun gülen gözlerinin yine gülmesi için kalbimden bütün sevgileri ona gönderiyorum...40 yıldır beni iyileştiren Hababam Sınıfı’nın iyi olması için mütevazı bir sevgiyi kalbimin derinliklerinden Güdük Necmi’ye sunuyorum...Acil şifalar...
İki gün önce bir arkadaşımla sohbet ediyordum... Aniden o günün tarihini fark ettim...-“Tesadüfe bak...” dedim;-“18 yıl önce bugün, benden SHOW Haber’i yapmam istenmişti...”Aldığımda haber merkezinde İstanbul’da dört arkadaşım, Ankara ekibi ve kameraman arkadaşlardan başka kimsecikler yoktu...O gün şöyle geçirmiştim içimden...-“Kaç kişi kalırsak kalalım yaparız bu işi...”SHOW Haber o yıl itibariyle ratinglerde üçüncülükle dördüncülük arasında gidip geliyordu...Deliler gibi çalışmaya başladık...96 yılından başlayarak, Haziran sonunda bıraktığımız 2002 yılının bile birinciliğini altıncı aydan garantileyip, “SHOW TV’yi bizimle bitmeyen yıl da dahil 7 yıl birinci yaparak elved” dedik...***Bunları hatırlamıştım ki arkadaşım;-“Biliyor musun?..” dedi-“Tuncay Özkan seninle görüşmesini anlatıyor Balçiçek İlter’e... Reha’nın Haber’den ayrılışının siyasi nedenleri yoktu... Ona program yapmasını teklif ettim... Kabul etmedi... Etseydi onun için çok iyi olacaktı falan diyor” dedi...***-“Allah Allah” dedim...-“Bizim Tuncay’la bana böyle bir teklif yapacak ve ayrılmamı isteyecek bir ilişkimiz yoktu ki...”Ben SHOW’dan ayrılışımı Tuncay’la konuşmadım ki...Tuncay’ı, sadece veda ettiğim gün, “Reha Muhtar’ın veda altyazısı” dönerken, yayın öncesi gördüm...Benim “Veda altyazı”mı yayından görmüş, koştura koştura kanala gelmiş ve odama girmişti...Bana “kalsan...” gibisinden bir şeyler söyledi ama o bir görüşme değildi ki...Ben o sırada SHOW TV’ye veda etmiştim, alt yazılarla yarım saattir bunu ilan ediyordum...O daha göreve bile başlamamıştı...Benim görevimin bitmesine iki gün vardı...Üstelik Tuncay’ın ziyaret ettiği odayı da ben o sırada çoktan boşaltmıştım...Sadece masa ve sandalye kalmıştı benden yadigar orada kalan...***Tuncay’a o gün büyük bir içtenlikle “Hayırlı olsun” dedim ve başarılı olmasını diledim...Sonra da Hamit Özsaraç’la yayına çıkıp, onun konuğu olarak aynı şeyi milyonlarca izleyiciye canlı yayında bir kez daha söyleyip veda ettim...Haziran sonlarında bir Pazar akşamıydı...Telefonlar kitlenmişti...Telefon edenlerin hüngür hüngür ağladığını söylüyordu santraldeki iki memure...***Benim ayrılış görüşmemde Tuncay’la hiçbir şekilde olmadı...O sırada grubun bankalarından Pamukbank’a el konmuştu...Yapı Kredi’ye de el konacağı kesinleşmişti...SHOW TV’nin patronu, CEO’su ve İcra Kurulu üyeleri dört kişinin tanıklığında Ersin Pamuksüzer isimli yönetici arkadaş;-“Bankaları kurtaracak siyasi partinin, beni haber merkezinin başında görmek istemediğini”, onun için bana DİGİTÜRK’te kanal kuracaklarını, SHOW’a istediğim programı yapacağımı, ayrılmamamı, fakat haberden feragat ederek bankaları kurtarmaları gerektiğini söyledi...***O kadar saftım ki Ersin Pamuksüzer bana bunu söyleyince önce anlamadım hangi siyasi partinin beni istemediğini;DSP-ANAP-MHP koalisyonu vardı iktidarda o sırada...İçimden-“Allah Allah” dedim...-“Ecevit böyle bir şey yapmaz... Yapısı müsade etmez... MHP mi yaptı acaba?... Geçen gün Sağlık Bakanları’nı eleştirmiştim yayında... Ondan olabilir mi acaba?..”Bir süre sonra bir dostum;-“Hakikatten safmışsın sen...” dedi...-“Bankalar MHP’ye mi bağlı koalisyonda... ANAP’a bağlı değil mi?..”***Neyse...Ben bu olayları tarihe doğru kaydetmek ve çocuklarıma o günlerde hakkı yenmiş olan babalarının temiz mirasını nakletmek dışında hiç önemsemedim...Bu konunun adli yargılama meselesi olmasına başından beri itibar etmedim...Ne bu konudaki talepleri olumlu cevaplandırdım...Ne şikayetçi oldum...Hiçbir zaman da bu meseleyi bir adli mesele olarak görmeyeceğimi söyledim...Tuncay’ın artık yepyeni bir hayatı var...Yeni eşinden çocuğu olacak Allah kısmet ederse...Kızı zaten büyük mağduriyetler çekti...Artık hiçbirimiz bu mağduriyetlerin olmasını istemiyoruz...En önemlisi yeni doğacak güzel bebek, yepyeni ve tertemiz bir gelecekle karşılaşmalı...Tuncay’a tavsiyem;Artık geçmişe takılıp kalmasın...Ben gerçekten onun, ailesiyle güzel ve mutlu günler geçirmesini içtenlikle arzu ediyorum...Bu kadar cendereden sonra bu onun hakkı...İçimde ona karşı, geçmişten kaynaklanan hiçbir olumsuz duygu kalmadı...***Sonuçta bu olanlar iyi ki oldu;Ben de biraz kendi hayatıma dönebildim...Böylelikle Allah bana dünya güzeli iki yavru nasip etti...SHOW Haber’den ayrılmaya ve sonuçlarına ben böyle bakıyorum...Tuncay da öyle bakacak buna inanıyorum...Dünya güzeli çocuğu ona yepyeni bir babalık heyecanı tattıracak...İlk çocuğunda işten fırsat bulup, babalık keyfini yaşayamadı...Bu sefer onu da yaşayacak...***Ersin Pamuksüzer’e gelince...Ben onu çoktan affettim...Ama o sanırım bir türlü kendini affedemiyor...Değişik bağlantılardan, yakın dostu olan Balçiçek İlter ve Tuncay’la iletişimi aktif tutarak, benim kendisinden alacağımı düşündüğü intikamın önüne geçmeye çalışıyor...Oysa intikam falan almayacağım...Zaten olayı öyle görmüyorum...Beni; gerçekte ne olduğu “ayyuka çıkarsa çok kötü olacakları olaylarla” itibarsızlaştırmaya gayret etmesi çok üzücü...Gerek yok...Ben onu affettim...O da kendini affetsin..Görecek ki mesele kalmayacak...KUMARBAZA BENZEMEK...“İhtiyaçlarınızı azaltmadığınız sürece asla doyuma ulaşamazsınız...Las Vegas’ta rulet masasının başında uğurlu sayısı gelir diye her zaman “bir tur daha” diye bekleyen kumarbaza benzersiniz...Her zaman sahip olduğunuzdan daha fazlasını istersiniz...Ömür boyu süren mutluluk çalışmakla ve hayallerinizi gerçekleştirmek için üstünüze düşeni yapmakla kazanılır...Mesele;Mutluluğunuzu gökkuşağının altında, her an ortadan kaybolacak bir altın kazanına bağlamamaktır...Yolculuğun kendisi her zaman varacağınız yerden daha iyidir...”Robin Sharma...