Bir gün halkı tarafından sevilen bir kral;Huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan etti...Yarışmaya çok sayıda sanatçı katıldı...Günlerce çalıştılar...Birbirlerinden güzel resimler yaptılar...Sonunda eserleri saraya teslim ettiler...Tablolara bakan kral, resimlerin özellikle ikisinden hoşlandı...Ancak birinciyi seçmesi için ikisinden birisi arasında karar vermesi gerekliydi...***Resimlerden biri huzurlu bir göl resmiydi...Göl; bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtıyordu...Üst tarafında pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyordu...Diğer resimde ise dağlar vardı...Engebeli ve çıplak dağlar...Üstte ise öfkeli bir gökyüzü resmedilmişti...Yağmurlar boşanıyor, şimşek çakıyordu...Dağın eteklerinde köpüklü bir şelale çağlıyordu...Kısaca ikinci resim hiç de huzuru anlatıyor gibi gözükmüyordu...***Ancak kral resme dikkatlice bakınca, şelalenin ardındaki kayalıklarda oluşan bir çatlakta, anne kuşun örttüğü minik bir kuş yuvası olduğunu fark etti...Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını sulardan, sellerden korumaya çalışıyordu...Kral, gök gürültüsünün, şimşeklerin, sellerin, yağmurların ve çağlayan şelalenin ortasında, annenin koruduğu kuş yuvasının gerçek huzuru ve sükunu resmettiğine karar verdi...Ödülü huzurlu görünen gölün yer aldığı tabloya değil, şelalenin ortasında sert sulara karşı annenin korumaya çalıştığı minik kuş yuvasını resmeden tabloya verdi...***Kararını meraklı gözlere şöyle açıkladı:-"Huzur denilen şey; hiçbir gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir...Huzur bütün bunların ortasında bile, yüreğinizin sükun bulabilmesidir..."Özer Uçuran Çiller'in Yaşam Düşüncedir kitabından...)ANNEM VE BABAM...Kırk yıl öncesiydi;1975 yılının ilk aylarında aileye karşı bağımsızlığımı" ilan ediyordum...Söylediklerine karşı çıkıyor...Kendi bildiklerimi okuyor...Sigaraya başlıyor...Solculuk...Sigara...Kafeler, barlar...Kızlar...Paralı kağıt ve taşlı oyunlar...Hayatıma hep birlikte giriyordu...15 yaşındaydım...16'ya girmeye gün sayıyordum...Ergenliğin; fırtınalı başlayacağı...Sert rüzgarlarla çoğalacağı aşikardı...Etki tepkiyi doğuracaktı...Baskılar, içimdeki çağlayanları çağlayacaktı...***25 yıl, bitmek bilmeyen dalgalarda, vapurlarda, denizlerde, okyanuslarda "aileden uzakta" küçük teknemi sürdürmeye çalıştım...Onların sevgisi yanımda, fakat onların söylediklerinden çok uzaklarda açıklarda seyredip durmuştum...2000 yılı milenyumun başlangıcıydı...Havai fişeklerin en ihtişamlısı...Kutlamaların en çılgını...Hayat dönemeçlerinin en asrisi...Yılbaşıların en milenyumu...1999'dan çıkıp, 2000'e girdiğimiz o gece yapılacaktı...Bin yıl geride kalacak, ikibin yılına girecektik...Çocukluk günlerimde, 40-41 yaşlarında karşılayacağım, 2000'in ilk yılbaşısını hayal eder;-"Acaba nerede olacağım o yılbaşında?.." derdim...***Saat 20 sularında çocukluk yıllarının hayallerini karşılarcasına; "havai fişek gösterilerinin ortasında, kravatım ve smokinimle blue box'ın görüntülerinin önünde durmuş, ülkenin en fazla izlenen haber bülteninin sorumlusu olarak haberleri sunuyordum...Atatürk yaka bir gömlek giymiştim...Yılbaşına has bir şıklıkta, 2000 yılını karşılamıştım...Televizyon haberleri dışında, hayatımı pek organize etmediğim yıllardı... Bir gün önce çok önemli iki haber almıştım...Bir tanesi özel hayatımdaki bir insanla ilgiliydi... Beklenmeyen bir yalanın ortaya çıkması beni derinden sarsmıştı...***Diğeri, annemin hastalandığını ve uzun bir ameliyat olacağını öğrenmemdi...Yeni yılı izleyen ilk günlerde, saatler sürecek uzun bir ameliyata girecekti...Sahnedeki pırıltılı hayatların, gerisinde yaşanan dramları çok düşünmüştüm...Sahnedeki şovu seyredenler, oynayanların dramlarını bilmezlerdi...Onunla ilgilenmezlerdi...Şovu seyrederler, şovun kesilmesini istemezlerdi...-"Show must go on; (Şov devam etmeli)" bir Amerikan özdeyişiydi...Şovu her halükarda sürdürmek zorunda olanlar, yaşadıkları dramları, trajedileri, acıları, hüzünleri seyirciye aksettiremezlerdi...Kural şovun her halükarda sürmesi, kesilmemesiydi...O halet-i ruhiyeyle o sıralarda kalmakta olduğum otel odasına gitmiştim...***Dışarıda milenyum kalabalığında, bir kutlama yapmak istememiştim..."Şovum bitmiş", yıllar sonra kendimle ve ailemle başbaşa kalmak istemiştim... Odamın yılbaşı için iki konuğu vardı...Annem ile babam...Üçümüz bir otel odasında, baş başa bir yılbaşı geçirecektik...Annemin ameliyatından hemen önce...Hayatta o sırada üç kişiydik...Yeni bin yılın gelişini üç kişi kutlayacaktık...O gece annemle babama, yeni aldığım evin yanındaki dairede onların kalmalarını istediğimi söyledim...Kaldıkları evi boşaltmalarını, benim yanıma taşınmalarını istedim...25 yıllık parantezimizi o gece kapatmaya karar verdim...70-75 yaşlarındaydılar...Artık yakınımda olmaları gereken zamandaydılar...***Ayşe Nazlı, Mina Deniz ve Poyraz Deniz...Hiçbiri gelmemişti henüz hayatıma; ve hayatımıza...Üç kişiydik ve 25 yıl sonra yeniden bir arada yaşayacaktık...Annem ameliyat oldu...Yeniden hayat buldu...25 yıl sonra yeniden bir arada yaşamaya başladık...Hayatımıza üç muhteşem varlık katıldı...***Yarın değil öbür gün Bayram...Şükür kelimesiyle, huzur kelimesini bir arada seslendirebildiğim bir Bayram'a şükrederek giriyorum...Kralın resmindeki gibi "huzuru ve sükunu yaşadığım bir yuvadayım artık..."Gök gürültülerinin, şimşeklerin, suların sellerin ortasında, kendini korumaya çalışan minik bir yuva burası...Korumaya çalışırken, sert sulardan, çağlayan şelalelerden, yağmurdan, sellerden minik yuvayı...Huzuru yuvanın varlığında buluyorum...Sükun onu korumaya çalışan yüreğin içinde yaşıyor...Varsın gökler gürlesin...Şimşekler çaksın...Şelaleler çağlasın...Yağmurlar boşalsın...Ben de Kral'ın hikayesinde olduğu gibi...Huzuru ve sükutu...Hatta mutluluğu...Bu tabloda buluyor, butabloda yaşıyorum...
Zübeyde Hanım;Kolej’de ilkokul üçüncü sınıfa geçen çocuğunun sanata özel bir ilgi duyduğunu fark etmişti...Geçen Nisan ayının sonlarında onu, çocuk yaşta sanat eğitimi almak için yan okul uygulaması kapsamında Mimar Sinan Üniversitesi‘nin ilkokullar için açtığı sınavlara soktu...Oğlu başarılı oldu...Mimar Sinan Üniversitesi’nde ek eğitim olarak haftada iki gün ders alacağı sınavı kazandı...Aile mutluydu...Sanata; özellikle de müziğe yetenekli çocukları, daha ilkokul üçüncü sınıftan haftada iki gün Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Hocalarından ders alacaktı...***Öyküyü dinlerken; gözümün önüne önceki gece bir kez daha seyrettiğim Fame filmi geldi...Manhattan 46. Cadde’de bulunan New York Performing Sohool of Arts’a (Uygulamalı Sanatlar Okulu) giren yetenekli gençlerin lisedeki dört yılını anlatan bir filmdi Fame...Dünyada Türk düşmanlığını tetikleyenMidnight Express (Geceyarısı Ekspresi) filminin yönetmeni ünlü Alan Parker tarafından çekilmişti film...Soundtrack’i Fame parçasıyla, bütün dünyada trend yaratmış; yıllarca rating rekorları kıran televizyon dizisi olarak çekilmiş bir klasikti...***Newyork’ta sanata istidatlı gençlerin, aldıkları eğitimi, nasıl eğilip, bükülüp şekillendirildiklerini;Nasıl birer dans, drama ve müzik virtüözü olabildiklerini anlatıyordu film...Filmin içinde; “Fame” müziğinin bestesini yapmış görünen Bruno’nun (Lee Curreri) babası taksi şoförü Angelo rolünü Eddie Barth oynuyordu...Eddie Barth’ın taksi şoförü olarak Newyork trafiğini alt üst eden bir sahnesi vardı filmde;Oğlu Bruno’nun Fame parçasının kasetini arabadaki kaset çalara takıyor;Okulun önüne getirdiği taksinin üzerine taktığı hoparlörden, müziği caddeye veriyordu...Sanat okulunun bütün gençleri, dışarı fırlıyorlardı;Muhteşem bir koreografi eşliğinde, yüzlerce genç New York caddelerinde dans ediyordu...Trafik duruyor, o keşmekeşte olaylar çıkıyordu...Fakat gençler, arabaların üzerinde dans etmekten vazgeçmiyorlardı...Müziğin, dansın, sanatın estetiğini ve vazgeçilmezliğini, muhteşem sokak koreografisyle anlatan olağanüstü bir sahneydi o...***O sahneyi ve o gençleri izledikten birkaç saat sonra;İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi’nin; Parasızlıktan içler acısı kalmış halini, öğrencilerin ve velilerinin ağzından dinliyordum...Derslikler parasızlıktan kapatılmıştı...Piyanolar parasızlıktan akord edilemiyordu...300-400 dolar olan para bulunamadığından, yılda iki kez yapılması gereken akord yapılamıyor piyanolar ve diğer müzik aletleri kullanılamaz halde atıl bekliyordu...Derslikler kullanılmaz haldeydi...Kaderlerine terk edilmişti...Akord edilemediği için enstrüman yoktu...Sonuçta çocuklar viyolayı tuvalet önlerinde çalıyorlardı...Müzik çalışacakları doğru düzgün derslikleri bile yoktu...Üniversiteye para gönderilmiyordu...Müziğe, sanata, dramaya, güzel sanatlara para kısılabildiği kadar kısılıyordu...***Elbette kimse sanata karşı değildi...Kimse müziğe de karşı değildi...Güzel sanatlara da hiç kuşkusuz...Ne viyolaya ne kemana ne çelloya... Ne var ki;Hayat öyle bir şeydi ki;Öncelik verdiğiniz şeyler, vermediklerinizi bir süre sonra hayattan silerlerdi...Önce ilgisiz...Sonra desteksiz...En sonunda da;Tuvalet önünde, sizi dersliksiz bırakırlardı...Akordsuz viyolayı tuvalet önünde çalmaya mahkum olurdu çocuklar...***Türkiye’nin siyasetle yatıp kalkan Ortadoğu coğrafyasında; IŞİD meselesi varken;Mimar Sinan Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi’nde “viyola çalmaya çalışan“ çocukların tuvalet önündeki dramları ezici çoğunluğa bir sorun olarak görünmeyecekti...Tuvalet kapısının önünde viyola çalmaya çalışan çocuklar mağdurdan sayılmayacaklardı...IŞİD’le savaş viyoladan çok daha önemliydi...Fame filmi mi?..O zaten; en ünlü aktörü AIDS’ten ölen bir “dejenerasyon dizisi“ değil miydi?!...Kan, gözyaşı ve intikam; bu coğrafyanın trajik ikliminde; bitmek bilmez bir fasit dairenin çemberini çizen pergel vazifesi görürken;Sanat okulunda viyola çalan öğrenciler; nokta ile virgül bile olamazlardı...Kim bilir belki bir gün;Viyola veya bir başka sanat...Siyasete hizmet etmese de, siyasetin önünde olacak?..Belki de bu dediğimiz hiç olmayacak...Biz de olmayacağız...O zaman buralarda zaten...Ne biz...Ne de viyola çalan çocuklarımız!..İMRALI’DAKİ YILMAZ GÜNEY...İmralı dendiğinde akla Abdullah Öcalan geliyor...Ancak çok uzun yıllar önce, Kürt kökenli, bir Türk sinemacısı, bir devrimci kalmıştı İmralı’da cezaevinde...Yılmaz Güney’in İmralı’daki fotoğrafları nihayet yayınlandı...Onlardan bir demet fotoğrafı paylaşıyorum...Ailesinin “Yılmaz Güney Türk sanatçısı mı Kürt sanatçısı mı“ tartışmasında; “dev sinemacıyla ilgili açıklamalarını“ şimdi vermeyi uygun buluyorum...Yılmaz Güney; içkili olduğu bir alkol ortamında, belki de hayatı boyunca azap ve ızdırap duyacağı bir hata yaptı ve bir hakimin ölümüne neden oldu...Cezasını çekiyordu...Cezaevinden kaçma nedeni, o olaydan aldığı ceza değil, ondan sonrası için; gelmekte olan yeni siyasi davalarla “içerde tutulması planlarına” karşı bir direnişti...***Ailesi bugün onunla ilgili çok önemli açıklamalar yapıyor...Türk Sineması’nın 100. Yılı ve Adana içeriği bağlamında düzenlenen Yılmaz Güney söyleşisinde;Güney’in kardeşi Yaşar Pütün çıkıyor ve şunu söylüyor:“Ailesi olarak Yılmaz Güney’e ’Kürt sinemacısı’ denmesine şiddetle karşıyız... Biz birbirimizi tanıştırırken etnik kimlik kullanmayız; Arap Ali, Kürt Veli diye tanıtmayız kendimizi...Etnik bölücülük mücadelesi verenlerin Yılmaz Güney üzerinden yürüttüğü kampanyanın ve hesaplarının farkındayız...Yılmaz Güney bu vatanın evladıdır ve Cannes dahil olmak üzere her yerde ’Türk sineması’nı temsil etmiştir...”Tarihten silinmek isteyen Kürt kökenli Türk sinema devinin ailesinin “tarihe düştüğü kayıtlardır bunlar...”Bizim görevimiz tarihe düşülen bu notların silinmemesi için çaba göstermek...
“Zindandan Mehmed’e Mektup”, Necip Fazıl’ın edebiyat tarihine malolan muhteşem bir şiiridir...Bu şiirden bir dörtlüğü, 26 Şubat 2008’de Recep Tayyip Erdoğan; AKP Grup toplantısında okudu...Sınır ötesinde çarpışan Mehmetçik’lere sesleniyordu...Necip Fazıl’ın şiirinden bir dörtlüğe o çağrıya referans yaptı...Necip Fazıl’ın şiiri gerçekte; “cezaevini anlatan en iyi yazılmış şiirlerden” biridir...***Bir fikir suçlusunun cezaevi günlerini anlatarak başlayan şiir, ilerleyen dörtlüklerde, cezaevini tekleştirir...Bütünün duygusunu şiirleştirir...Necip Fazıl’ın kendi sesinden okuduğu bu şiir; Bir anlatım ustalığı, bir kelime sihirbazlığı ve bir tasvir üstatlığının ismidir...***Yazımın niyetine...Muhatabımın kimliğine, karakterine...Ve edebiyata duyduğum sınırsız sevgiye...Binaen;Necip Fazıl’ın bu tarihi şiirini bugün büyük bir zevk içinde bu köşeye alıyorum...Şiiri Necip Fazıl’ın sesinden dinlemenizi kuvvetle öneriyorum...Şiiri onun sesinden dinlerken;Herkesin toplumun yaralarını saracak;Bir affın zamanının gelip gelmediğini düşünmesini istiyorum...“Allah Kurtarsın...”ZİNDANDAN MEHMED’E MEKTUP “Zindan iki hece, Mehmed’im lâfta!Baba katiliyle baban bir safta!Bir de, geri adam, boynunda yafta...Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim!***Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,Kırmızı tuğlalar altı köşeli.Bu yol da tutuktur hapse düşeli...Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak.***Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!Bir âlem ki, gökler boru içinde!Akıl, olmazların zoru içinde.Üst üste sorular soru içinde:Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?Buradan insan mı çıkar, tabut mu?***Bir idamlık Ali vardı, asıldı;Kaydını düştüler, mühür basıldı.Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;Bahçeye diktiği üç beş karanfil...***Müdür bey dert dinler, bugün ‘maruzât’!Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat...Beni Allah tutmuş, kim eder azat?Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem...Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!***Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;Sayım var, maltada hizaya dizil!Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!İnsanlar zindanda birer kemmiyet;Urbalarla kemik, mintanlarla et.***Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...Yalnız seccâdemin yününde şefkat;Beni kimsecikler okşamaz mâdem;Öp beni alnımdan, sen öp seccâdem!***Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!Dakika düşelim, senelik paydan!Zindanda dakika farksızdır aydan.Karıştır çayını zaman erisin;Köpük köpük, duman duman erisin!***Peykeler, duvara mıhlı peykeler;Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!***Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;Tek nokta seçemez dünyadan nazar.Yerinde mi acep, ölü ve mezar?Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?***Ses demir, su demir ve ekmek demir...İstersen demirde muhali kemir,Ne gelir ki elden, kader bu, emir...Garip pencerecik, küçük, daracık;Dünyaya kapalı, Allaha açık.***Dua, dua, eller karıncalanmış;Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;İplik ki, incecik, örer boşluğu.***Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;Karanlığında nur, yeniden doğuş...Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!***Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!Ölsek de sevinin, eve dönsek de!Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!(1961)Necip Fazıl KısakürekCENNET VE CEHENNEM...“Eğer sana bir diken batmışsa...Bil ki onu sen dikmişsindir...Şayet yumuşak ve latif kumaşlar içindeysen...O kumaşı da sen dokumuşsundur...”Hz. Mevlana***“Her ne istiyorsan...Kendinde ara...Senin canının içinde bir can var...O canı ara...Senin dağının içinde bir hazine var...O hazineyi ara...Onu; senden dışarıda değil;Kendi nefsinde ara...”Hz. Mevlana***“Kader kartları karıştırır...Biz de oynarız...”Arthur Schopenhauer***“Sen kapıları, testileri hele bir kır,Sular nasıl bir yol tutar gider...”Hz. Mevlana***“Benden nefret edenlerden;Nefret edecek vaktim yok...Çünkü ben;Bana değer verenleri sevmekle meşgulüm...”Gabriel Garcia Marquez***“Herkesin gözü dışarıdadır,Ben gözümü içime çevirir;İçime diker;İçimde gezdiririm...Benim işim gücüm kendimledir...Hep kendimi seyreder;Kendimi yoklar;Kendimi tadarım...Oysa herkes;Kendinden başka şeylerin peşindedir...Hep kendisinin ötesine gitmek sevdasındadır...”Montaigne***“Kimseye kirli ayaklarıyla;Beynimde gezme fırsatı vermem...”Mahatma Gandhi...***“Bir problemi yaratan bir zihni...Aynı düzeyde çalıştırarak o problemi çözemezsiniz...”Einstein***“Bir şey olmuyorsa;Ya daha iyisi olacağı için...Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur...”Hz. Mevlana***“Bulutlar ağlamasa;Yeşillikler nasıl güler?..”Hz. Mevlana...(Yukarıdaki anlamlı sözler; Özer Uçuran Çiller’in Yaşam Düşüncedir kitabından alıntılandı...)***“Dün dünde kaldıysa...Bugün de dünde kalacak...Yarın da...Anlayabiliyor musun?..”Ahmed Hulusi...***“Beyin düşünerek öğrenir...Ruhsa defalarca tatbik ederek...”Ahmed Hulusi***“Ruh kuvvetin ve kapasiten;Ölmeden önce son ulaştığın beyin kapasiten olarak sabitlenir!..”Ahmed Hulusi***“Bil ki Cehennem;Şuurun ve bedenin azap duyacağı;Cennet ise huzur bulacağı yerdir...Fakat oralarda ne odun vardır...Ne de kömür...”Ahmed Hulusi (Dosttan Dosta)
Birkaç ay önce, Murat Vargı'nın yemeğinde görmüştüm Özer Uçuran Çiller'i...Boyna takılan ve enerjiyi düzenleyen bir kolye göndermişti bana;Takmam ve sağlıklı olmam için...Sağlık ve olumlu düşünce konularında, derin çalışmalar yaptığını biliyordum...Zaman zaman kitaplarını da gönderirdi bana...Dün kitapçıda dolaşırken; "Yaşam düşüncedir" isimli başucu kitabını gördüm...İçine baktım ve sizler için; önemli kişilerin önemli bulduğum sözlerini derlediğini fark ettim...Bu pazar günü bir demet hazırladım önemli bulduğum kişilerin, hayatla, mutlulukla ve yaşam sanatıyla ilgili şifre çözen sözleriyle ilgili...***"Karanlığa küfür edeceğine bir mum yak..."Konfüçyus***"Hayatı yaşamın iki yolu var...Biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak...Bir diğeri;Her şey mucizeymiş gibi..."Albert Einstein***Elektriğin keşfiyle uğraşırken, başarısızlıkla sonuçlanan her deneyin sonunda Thomas Edison şöyle derdi;-"Bugün de elektrik üretmeyen bir yol keşfettik..."***"Mutlu bir insan;Belirli şartlar içerisinde olan değil...Belirli tavırlar içerisinde olan insandır..."Hugh Dawns***"Hayatını yaşa... Yaşını unut"Norman Vincent Peale***"Peygamberler dediler ki;Ümitsizliğe düşmek kötüdür...Allah'ın ihsan ve rahmetlerine son yoktur...Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek, hiç işe yaramaz..."Mevlana, Mesnevi"DIŞ DÜNYANIN DEĞİŞMESİNİ BEKLEMEYİN...""Ormanda iki yol ayrıldı...Ben üzerinde daha az yürünmüşünü seçtim...Bütün farkı bu yarattı..."Robert Frost ***"Dış dünyanın değişmesini beklemeyin... Çünkü değişmeyecek!..Rüzgarın nasıl estiği fark etmez...Farkı yaratan;Yelkeninizi nasıl açtığınızdır..."Vera Peiffer***"Gerçek onu gözlemlerseniz değişebilir... Bakma şeklinizi değiştirerek her şeyi çok farklı görebilirsiniz..."Fred Alan Wolf ***"İnsanlar bir gül peşinde koşarken;Ezdikleri papatyaların farkında olmazlar..."Anonim***"Af; insanlık dilinin en tatlı kelimesidir..."Victor Hugo***"Affetmek ve unutmak;İyi insanların intikamıdır..."Schiller***"Bir an bekle;Arkana dön;Ve unuttuklarını anımsa...Kaybettiysen ara...Kırdıysan af dile...Kırıldıysan affet...Çünkü hayat çok kısa..."Hz Mevlana***"Yaşamını öç almaya hasretmek istiyorsan... İki mezar kaz..."Edvard Hallowell"İNSAN MI PARAYA BAĞLI... PARA MI İNSANA BAĞLI... BU İNSANA BAĞLI...""Bazı yenilgilerin nedeni,İnsanların işi bıraktıklarında...Başarıya ne kadar yakın olduklarını bilmemeleridir..."Thomas Edison***"İnsan mı paraya bağlı?..Para mı insana bağlı?..Bu insana bağlı..."Özdemir Asaf...***Edison'a başarılarını neye borçlu olduğunu sorduklarında;Gülümseyerek şöyle cevap verdi:-"Ben hiçbir zaman kelimeleri düşünmem...Aklımdaki resimler ile düşünürüm...""ZAMANLA IŞIKTA YAŞAMAYI ÖĞRENDİM...""Sonsuz bir karanlığın içinde doğdum...Işığı gördüm korktum...Ağladım...Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim..."***"Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...Ağladım...Yaşamayı öğrendim...Doğumun;Hayatın bitmeye başladığı an olduğunu...Aradaki bölümün,Ölümden çalınanzamanlar olduğunuöğrendim..."***"Zamanı öğrendim...Yarıştım onunla...Zamanla yarışılmayacağını...Zamanla barışılacağını...Zamanla öğrendim..."***"İnsanı öğrendim...Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...Sonra da;Her insanın içinde iyilik ve kötülük olduğunu öğrendim..."***"Sevmeyi öğrendim...Sonra güvenmeyi...Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu...Sevginin; güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim..."***"İnsan tenini öğrendim...Sonra tenin altında bir ruhbulunduğunu...Sonra da ruhun aslında tenin üzerinde olduğunu öğrendim..."***"Evreni öğrendim...Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim...Sonra da evreni aydınlatabilmek için;Önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim..."***"Ekmeği öğrendim...Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...Sonra da ekmeği, hakça üleşmenin...Bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim..."***"Okumayı öğrendim...Kendime yazıyı öğrettim sonra...Ve bir süre sonra yazı;Kendimi öğretti bana..."***"Gitmeyi öğrendim...Sonra dayanamayıp dönmeyi...Daha sonra kendime rağmen gitmeyi..."***"Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine kapıldım...Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiği fikrine vardım..."***"Düşünmeyi öğrendim...Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim...Sonra sağlıklı düşünmenin;Kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim..."***"Namusun önemini öğrendim evde...Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu...Gerçek namusun; günah elinin altındayken;Günaha el sürmemek olduğunu öğrendim..."***"Gerçeği öğrendim bir gün...Ve gerçeğin acı olduğunu...Sonra dozunda acının,Yemeğe olduğu kadar,Hayata da lezzet kattığını öğrendim..."***"Her canlının ölümü tadacağını...Ama bazılarının hayatı tadacağını öğrendim..."***"Ben dostlarımı ne kalbimle...Ne aklımla severim...Olur a...Kalp durur...Akıl unutur...Ben dostlarımı ruhumla severim...O ne durur...Ne de unutur..."Hz. Mevlana
Tüm zamanların en çok tanınan sopranolarından biriydi Yunanlı Maria Callas...Onun kederlerle dolu inanılmaz inişli çıkışlı, kreşendolu hayatını yazmak için oturduğumda “kendi hayatımın en büyük romanlarından birini yaşamamıştım henüz...”2010 yılının; Venedik’te geçirilen bir Sevgililer Günü ertesinde;Maria Callas’ı yazmaya koyulduğumda... Büyük sanatçının kederli kaderinden...Film tadında şizofrenik tatlar çıkartıyor;Sanatçı yaşamlarının dramatik izdüşümlerinin;Hayata şarabi tat veren “buruk hikaye”lerinde, dalgalar boyu sörf yapıyordum...***25 yıl önce Paris’te bir öğrenci yurdunun ahşap odasında Noel gecesi yaptığım gibi...25 yıl önce hayatımın büyük romanlarından bir çoğunu yaşamamıştım...Maria Callas’ı yazarken ise; sonuncu büyük romanımı...Şimdi kendi yazdığım ve “her şeyiyle bir kadını anlatan” o yazıyı, yıllanmış bir şarabın paha biçilmez burukluğunun süzgecinde okuyorum... Maria Callas için...Kendimiz...Yaşadıklarımız...Ve yazdıklarımız için...Bu Cumartesi gecesi bir kadeh kırmızı şarabın burukluğunu hissederek tatmanın zamanıdır şimdi...ALDATAN; ALDATILAN VE KEDERİNDEN ÖLEN BİR KADIN“Ailenin çirkin ördeğiydim ben... Şişko, sakar ve sevilmeyen... Bir çocuğa çirkin olduğunuhissettirmek çok zalimceydi...”Annesi “ablası Jackie’nin büyük bir müzisyen olmasını” istiyordu...Ona piyano dersi aldırırken, Maria sadece dinlemekle yetiniyordu... Çünkü anneye göre “paralarını saçacak durumları” yoktu... Küçücük yaşındaki tek arkadaşı kendisinden sonra doğan erkek kardeşi Vassilis’ti... Bir gün tek can yoldaşı Vassilis içinPaloma şarkısını söyleyiverdi...Pencereden sokağa ulaşan bu çocuksu ama müthiş ses, sokakta yankı bulmuş ve sokaktan geçen insanları durdurup onualkışlamalarını sağlamıştı...Maria için hayatının dönüm noktasıydı o gün... Ablası kendisine nefretle bakıyordu... Annesi ise “bir şeyler kazanır” beklentisindeydi...Uğruna şarkı söylediği Vassilis isekısa bir süre sonra öldü...***Ablasına piyano dersi aldıran annesi, Maria’ya şan eğitimi için üç kanarya aldı...Maria havayı ciğerlerine doldurmayı, ardından yavaşça notaya uygun olarak kuvvetlice çıkarmayı en küçük kanaryası Elmina’dan öğrendi...Anne bir süre sonra Maria’nın evde tek sevdiği babadan ayrıldı ve para kazanmak için geldikleri Amerika’dan Yunanistan’a geri döndü... Hep ablasını kayırdı anne...***Maria ise güzel sesiyle Pire’deki tavernalarda 5 drahmi ve bir tabak çorba karşılığı şarkı söylemeye başladı...Bir gün kızını “şarkı söyleyeceksin” diyerek kışlaya götürdü annesi...Amacı Maria’yı “pazarlamaktı...”Şişko, sakar ve sevilmeyen Maria bütün cesaretini topladı ve trajik ve sihirli şarkısıyla pazarlanmak üzere getirildiği kışladan, şarkısını söyleyerek çıktı...Onu artık annesi bile tutamayacak veo merdivenleri teker teker tırmanarakzirveye çıkan bir opera sanatçısı olacaktı...Şişmandı ve fiziksel halinden memnun değildi...İtalyan zengin bir iş adamı olan Giovanni Battista’yla işi için İtalya’ya gittiğindeevlendi... Giovanni ona âşık olmuştu...Maria’dan iki kat daha yaşlıydı, ancak mutlu görünüyorlardı...Giovanni kendi kariyerini bırakmış, tüm zamanını ve parasını karısınaharcamaya başlamıştı...Onun menajeri ve temsilcisi oldu...Onu bir yıldıza dönüştürmeye koyuldu... Birlikte oldukları sırada, Maria tenya yumurtası yiyerek zayıfladı...Artık narin ve çekici bir kadındı...***Ari Onassis’in adını duymuştuelbette Maria...Duymayan yoktu ki...Kendisiyle tanışmak istediğini öğrendiğinde soranlara şöyle demişti:“Onassis mi?.. Onun çok bayağı bir adam olduğunu düşünüyorum... Zenginliğini görgüsüzce gözler önüne seriyor...”Fakat Onassis pes etmedi...Maria’yı kocasıyla birlikte ünlü yatına davet etti, Winston Churchill’in de orada olacağını söyleyerek...Kocası için felaket bir yolculuktu...Karısı elden gidiyordu...Günlüğüne şöyle yazdı kocası Giovanni:“Yatta birçok çift ayrılıp başka eşler buldular... Kadınlar, hatta erkekler tamamen çıplak bir şekilde güneşlenip, güpegündüz herkesin önünde dolandılar... Kendimi bir domuz ağılındaymışım gibi hissediyorum... Onassis de çırılçıplaktı... Bir insandan çok bir goril gibi gözüküyordu... Çok tüylüydü... Maria ona baktı ve güldü...”***Ne yazık ki Maria’nın gülüşü uzun sürmeyecekti... Onassis’e fena halde âşık oldu...Kocasının, dünyanın en ünlü opera sanatçısı olması için ona yardım etmiş olması, bu adama duyduğu aşkı engelleyemiyordu...***Şişman ve şöhretin çok uzağında olduğu günlerden itibaren kendisiyle beraber olan kocasına dönüp şöyle diyecekti:“Benim gardiyanımmış gibi davranıyorsun... Beni hiç yalnız bırakmıyorsun... Her şeyimi kontrol ediyorsun... Çok kötü bir gardiyansın ve bütün bu yıllar boyunca beni baskı altına aldın... Şimdi de boğuluyorum...”Kocası Maria’yı kaybettiğini anlıyordu...Son bir kez Onassis de varken 3’ü birden buluştular...Kocası Onassis’e “Sen hırsız vekatilsin” dedi...İki erkeğin arasında kalan Maria sarsılarak ağlamaya başladı...ERKEKLERİN BİLMEDİĞİ GERÇEK...Onassis’in o buluşmadaki cevabı kitaplara geçecek niteliktedir: “Evet, ben bir yüz karasıyım, bir katilim, bir hırsızım, iyi biri değilim, dünyadaki en iğrenç insanım fakat bir milyonerim ve güçlüyüm... Maria’dan asla vazgeçmeye niyetim de yok... Her türlü yolu kullanıp insanları, kontratları, anlaşmaları ve her şeyi cehenneme gönderip onu kimden kaçırmam gerekiyorsa ondan kaçıracağım... Şimdi söyle, Maria için kaç milyon dolar istiyorsun? 5 mi, 10 mu?..”***Erkekler bilmezler... Bir kadın için bir erkeğin katil, hırsız ya da beş para etmez birisi olması hiç önemli değildir... Bir erkek onun için ne yapabiliyor, neleri göze alabiliyor?..Karizma ve çekicilik budur bir kadın için... Hırsız veya katil olması kocasıiçin bir anlam ifade edebilirdi, amaMaria için Onassis’in “her şeyi yapabilecek bir erkek olması önemliydi...”BEBEĞİ OMERO’NUN...Bu tiraddan sonra kocasını bıraktı ve gitti... Maria resmen evli olan Aristotelis Onassis’in metresi oldu...Dokuz yıl, mutluluk ve kâbusun karışımı bir hayatı vardı...Onassis onun her şeyiydi...Bir gün tam 43 yaşındaykenOnassis’ten hamile kaldı...Çocuğu doğurmak istiyordu...İsmini bile koymuştu...Yunan denizlerinin babası, şairi, ozanı Homeros’tan esinlenerek Omero adını koymuştu karnındaki bebeğe...Oysa Ari hiç öyle düşünmüyordu:“Böyle bir skandalı kaldıramayız, aldır çocuğu...” dedi...Aldırmazsa terk edecekti Maria’yı...Maria, aldırdığı bebeği elleriyle giydirip Bruzzano Mezarlığı’na gömdü...***Bir gün Ari Onassis, öldürülen Amerikan Başkanı John Kennedy’nin eşi JackieKennedy’le karşılaştı ve ona âşık oldu...Ünlü yatına Jackie’yi alıp, geziyeçıktı ve Maria’yı yata almadı...Yıkılmıştı, ama yeniden müziğesarıldı ve dağılan parçalarını toplamaya başladı...Şarkılarıyla küllerinden yeniden doğacaktı...ONASSİS’İN EVLİLİĞİ1968’de Ari ve Jackie, Skorpios Adası’nın küçük bir kilisesinde sessiz sedasız evlendiler...Maria matemdeydi: “Önce kilo kaybettim, sonra sesimi. Ve şimdi de Onassis’i...”Ari onu reddetmesine rağmen o hâlâ Yunanlı milyonere âşıktı...1969’da gazetecilere şöyle dedi:“O benim aşkımdı ve aynı zamanda benim en iyi arkadaşımdı...Ayrıldık ama hiçbir şey değişmedi. Başka bir kadınla bile olsa o mutluysaben de mutluyum...”Nitekim Jackie’yle evlendiktenbirkaç gün sonra Ari, Maria’yı reddetmekte hata ettiğini anladı...Maria zamanı geçmiş ve sesini kaybetmiş olabilirdi, Jackie kadar göz alıcı da değildi; ancak onu hayatında yeniden görmek istiyordu...Maria onun bir parçasıydı...Onun için açık açık yeniden güzel sözler söylemeye başladı...Onassis yeni evlendiği eşininhızına yetişmekte güçlük çektiğinifark ederek Maria’ya daha da çok yaklaşmaya başlamıştı ki felaket geldive 75 yılında öldü...“BİRDENBİRE DUL KALDIĞIMI HİSSETTİM”Maria o sırada onunla beraber değildi ama şöyle diyecekti ölümün ardından:“Birdenbire dul kaldığımı hissettim...”Ari olmadan hayat anlamsızdı... O da yeni bir anlam bulmaya uğraşmadı...Onassis’in ölümünden sonra evekapandı, müziği tamamen bıraktı...Yine de sadece iki yıl dayanabildi ve54 yaşında kalp krizi geçirip öldü...Dünyanın en ünlü opera sanatçılarındandı Maria Callas...Şöyle demişti; “Ben bu yaşıma kadar çok şeyler yaşadım ama yanlışlıkla arkabalkonun ışığını açık unutmuşum...Uyuduktan sonra ışıkları içimden söndürdüm...”
-“Bana herkes LÖSEV’i neden, nasıl kurdunuz diye soruyor...” Dr. Üstün Ezer;-“Nedeni çok basit... Çocuk hematoloji uzmanı olduğum 1990’lı yıllarda, tedavisine başlanan 100 lösemili çocuktan 80’ini kaybediyorduk...Daha acısı, her iki çocuktan birinin tedavisi devam edemiyor...Umutsuz ve çaresiz babaları tarafından evlerine geri götürülüyordu...Halbuki ben çocukluğumdan beri doktor olmayı ve ölüme çare bulmayı kafama koymuştum...Uzatmayayım...Bir teneke masa ve bir sandalye ile kurulan LÖSEV bugün yüzde 90 tedavi başarısını yakaladı...Birleşmiş Milletler danışmanı, onbinlerce çocuğa hayat bağı olan bir sivil toplum kuruluşu...***Peki ben ve biz ne yapabiliriz diye soracak olursanız?..Önümüzdeki hafta Kurban Bayramı var...Vekaleten Kurban kesiminizi veya Kurban Bayramı bağışınızı lösemili çocuklarımız için yapabilirsiniz...”Maili okuyunca aklım SHOW Haber’deki günlerimize gitti...Bu tür bir bir haber geldi mi;Yaşam ekibinden Aslı’yı, Havva’yı veya Küçük Aslı’yı çağırır;-“Dernekle temas edin... En çarpıcı örneklerden birisini alıp röportaj yapın...Film gibi bir prodüksiyon istiyorum...Post prodüksiyonda montaja girin...Altı dakikadan az olmasın haber...” derdim...***Çocukları yaşatmak istiyorsanız;Evrene bu katkınızı veriniz...Onların kurtaracağınız hayatları;Gün gelip kendi çocuklarınıza “hayırlar” olarak dönecek...Hayat “Verirseniz alacağınız bir sistemdir...” Yatırım olarak değil kalbinizden bir niyet olarak yapın bu yardımı... Kurtarın lösemili çocukları...Mutlu edin bu Bayram sabahı, umutsuz anne ve babalarını...***Önceki gece; Cüneyt Özdemir CNN’de; -“Mahşerin dört atlısıydı Mehmet Ali Birand, Uğur Dündar, Reha Muhtar ve Ali Kırca...” diyor...-“Artık yoklar...”Oysa Mehmet Ali Birand’ın hala yaşamakta olduğunu, ben Cüneyt’in ve nicelerinin “haber yaparken izledikleri tarzda ve bakışta” görüyorum...Gazetecilik tekniğinden ve bakışından çok şeyler kapmış Cüneyt; Birand’dan...***Uğur Dündar’ın hala var olduğunu kendinden çok; yetiştirdiği televizyoncularda görüyorum...Ali Kırca için de geçerli bu söylediklerim...Bana gelince;Sanırım bu konuda en fazla mutluluk yaşayanlardanım...Çalıştıklarımın hepsi değişik televizyonların en tepesinde görev yapıyorlar...Hele son olarak Utku (Çakırözer) Cumhuriyet’in tepesine gitti...Kendi kendime; “Tamam bu kadar” dedim...-“Artık biraz da kendi çocuklarını yetiştir...”***Cüneyt’e söylemeliyim ki;“İltifat ettiği gibi zamanında mahşerin dört atlısı olan habercilerden biriysem...Ateş Hattı ve SHOW Haber ekolünden yetişen gençler bugün büyük işlere imza atarlar...Cüneyt’in başarısı; aynı zamanda Mehmet Ali’nin, Ali Kırca’nın başarısıdır...Nihayet onların başarıları bizim başarımız...Bizim görüntümüz, fiziksel varlığımız değil;Mütevazı izlerimizde aranmalı varsa eğer bir başarımız...Mahşerde bir hoş sada;O izlerdedir...O yüzlerde değil...*****“AMACINIZA; DÜŞÜNSEL OLARAK DEĞİL... DUYGUSAL OLARAK BAĞLANIN...”-“Güçlü bir amaca;Kafanızla değil; kalbinizle bağlanın...” diyor Robin Sharma;-“Sonra da emniyet kemerlerinizi bağlayıp, hayatınızın nasıl yükselişe geçeceğini izlemeye başlayın...Zihniniz sınırlayıcı olabilir... Ama duygular kişiyi özgürleştirir...”***-“Amaçlarını keşfedip hayatlarını ona adayan Benjamin Franklin, Mahatma Gandhi, Martin Luther King, Rahibe Teresa, Albert Einstein, Nelson Mandela gibi insanları iyi izleyin...Hayatlarını sembolize edecek bir amaç için her biri birer sefere çıktılar...Amaçlarına yürekleriyle bağlandılar...Bu bağlılıkları onları, yapmakta oldukları işlere olan duygularını yoğunlaştırdı...Peşinde olduğumuz amaçla;Düşünsel değil...Duygusal bağ kurduğumuzda...Heyecanımız artar...Duygusal patlamalar yaşarız...”***Hayatın özeti ve şifresi bu sözlerde gizli...Hayatıma baktığımda;Duygularım; gerçekte benim nereye gitmemi istediyse, benim oraya doğru yolculuk yaptığımı görüyorum...Kafamı ve beynimi sadece gideceğim güzergahta izleyeceğim yöntemler için kullanıyorum...Gideceğim yerin ve yolun belirlenmesinde, hiçbir zaman beynimi çalıştırmıyorum...Duygularıma bakıyorum...Kalbim nereyi istiyor ona göz atıyorum...***Benim yaşantımdan kendilerine “birer başarı hikayesi” çıkarmak isteyenler, benim gibi televizyonculuk, ya da benim gibi habercilik yaptıklarını düşünerek, benim yaşadığım türden bir özel hayatı idealize ederek, öykünmelere girişiyorlar...Oysa onların fark edemedikleri basit bir gerçek var...***Benim yaptıklarım benim kalbimin ve duygularımın beni götürdüğü yer...Bunları ince bir mühendislikle, özel başarı ve sihir formülleri bularak, üzerine bir hayat inşa etmiyorum ki...Kalbim öyle istediği için öyle yapıyorum...Kalbimle yaptığım, kalbimle bağlandığım şeyler; enerjimi patlatıyor, yaptıklarımı gerçekleştiriyor...Onlar benim kalbimin sesleri...Benim kalbimin sesinden kendi kalplerine tercüme yapmaya çalışıyorlar...Hayatı doğru kuramıyor ve mütercim kalıyorlar...Oysa mutlu olmak için;Kendi kalplerine tercüman olmaları gerekiyor...Bana mütercim değil...
Birkaç defa görmüşlüğüm...Bir gece Bebek’te bir kafede rastlamışlığım...Yarım saat kadar arkadaşlarıyla beraberken konuşmuşluğum var...Televizyon programları için konuşmuşsam da;“Programıma çıktı mı?..Çıktıysa hangi programıma çıktı?..” Hatırlamıyorum...Benim hayatımda Deniz Seki ve izleri bundan ibaret...***Yazı yazdığım herkesin benimle ilişkisinin şeceresini ortaya dökmem...Fakat Deniz Seki için bunu yapmam gerekliliğini hissediyorum...Temmuz doğumlu olması hasabiyle Yengeç Burcu aidiyetini taşımasının dışında,Bir ortak nokta...Kısmi veya derin bir arkadaşlık...Bir vazgeçilmez dostluk...Bir gönül sevdası...Bir kalp çarpıntısı...Mazinin vefa arzettiren bir sızısı...Türü hiçbir durum da yok kıza karşı...***Zaten mesele de o...Deniz Seki;Hapse girdi, çıktı...Bir daha hapse girecek...Muhtemelen kaçtı...Şimdi uzaklardan; Yeni çıkacak klibinden medet umuyor kız...***Oysa ona yardım edecek olsalardı;Çoktan birileri bir kulpunu bulup;Onu bu cendereden muaf tutacak mekanizmaları harekete geçirirlerdi...Oysa o;Bu ülkede yapayalnız...Tek başına...Sırtını kimselere dayamamış genç bir sanatçı...Arkasını güçlü ve kudretliye dayamamış genç bir kadın;Sanatçılığın “matah bir şey olduğunu” zannetmiş...Ve hayatını sürdürebileceğine inanmış bir garip şarkıcı olarak, hayattaki seçimlerinin ağır bedellerini ödüyor...***Kimse kılını kıpırdatmıyor Deniz Seki için...Kılını kıpırdatmayan bunca kudretlinin;Kerli ferlinin duyarsızlığı... Vurdumduymazlığı...Adam sendeciliği...Bir sürü kendinden cesareti menkul kalemin “ödlekliği...”Aynı aidiyeti taşıdıkları insanlar dışındakilere; kayıtsızlığı...İnsanlara karşı hissizliği...Sanata ve sanatçıya karşı biçimsizliği...Beni çileden çıkartıyor...***Deniz gibi, şarkılarıyla bu ülkeyi kasıp kavurmuş bir sanatçının;Cezasının geri kalan kısmını;Müzik eğitimine hasret yüzbinlerce çocuğa; Islahevlerinde...Sosyal merkezlerde...Eğitim veren derneklerde...“Müzik eğitimi sunarak cezasını çekmesini” bile öngöremeyen...İnsanlara sadece ceza vermeyi...Onları hapse tıkmayı düşünen...O cezanın, ihtiyacı olan çocuklara bir sevap haline gelmesini bile planlayamayan... İnsanı kazanmaya değil... İnsanı kaybetmeye konuşlanan...Bir sistemin altında ezilmekteyiz hepimiz...***Deniz Seki’nin bundan sonra cezasını “hapishanede çekip, oradaki tecritinin...”Kime ne yararı olacak?..Kendisi mi yararlanacak?..Cezaevi mi yararlanacak?..Deniz;Cezaevinde mi topluma daha fazla hizmet edecek?..Yoksa uyuşturucuyla mücadele derneklerinde savaşarak...Başka insanların uyuşturucu müptelası olmasının önüne geçmeye çalışarak mı...Topluma bir katkı sağlayacak?..***Çocuklara müzik eğitimi vererek... Onların kalplerini ısıtarak mı...Bu toplum için yeni bir heyecan yaratacak?..Yoksa hapishane duvarlarına ağıt yazarak mı?..***Yurt dışında bir meçhulde, kimselere görünmeden...Varlığını hissettirmeden...Gölge gibi yaşayarak mı...Sanat icra edecek?..Yoksa “sanata ihtiyacı olan yüzbinlerce gence hayat ve müzik vererek mi” yeniden sanatçı doğacak?..***Bu ülkede, gerçekten mağdur olmak için?..Mutlaka bir siyasetin...Bir erkin...Bir ideolojinin...Bir derin mekanizmanın...İmtiyazlı bir mensubu mu olmak gerekiyor?..Mağdur olmanın yolu; gizli bir imtiyazdan mı geçiyor Türkiye’de?..Mağdur diye maziden günümüze sürülmeye çalışanlara baktığımda;“Hep siyasi, ideolojik veya gizli bir imtiyazın ayak izlerini” görmekteyim...Zavallı Deniz...Ve soyadı Gezmiş olan diğer zavallı “Deniz...”Düşünüyorum da...Sahipsiz...Garip kalmış mağduriyetlerin adı “Deniz midir” yoksa bu ülkede?..“ÖLÜM TALİMİ YAP...”Platon ölüm döşeğindeyken bir arkadaşı kendisinden hayatının büyük çalışması olan;“Diyaloglar”ı özetlemesini ister...Platon derin derin düşündükten sonra arkadaşına şöyle cevap verir;-“Ölüm talimi yap...”***Eski düşünürler, Platon’un bu ifadeyle söylemek istediğini başka şekillerde ifade ederler...-“Ölüm sadece çok yaşlıların değil; gençlerin de sürekli vizyonlarının ortasında durmalı...Her gün;Sanki yaşamınızın son günüymüşcesine, onu bitiriyormuşcasına tamamlanmalı ve düzenlenmeli...”***“Bu size ‘zaman’ın paha biçilmezliğini anımsatacak...Daha zengin... Daha bilge...Daha doyurucu...Bir yaşam sürmek için en iyi vaktin şimdi olduğunu hatırlatacak...” diyor Robin Sharma...***İnsanın gerçekte üzüntü duyduğu şeyin “tamamlayamadığı, suçluluk duyduğu, çözümünü geciktirdiği ve gerçekleştiremediği;Bu yüzden içinde bıraktığı şeyler olduğunu” olduğunu birkaç yıl önce anladım...O günden sonra;Kendi ilişkilerimde...Yarım kalmışlıklarımda...Bitiremediklerimde...Pişmanlık ve suçluluk hissettiklerimde;Kendimi kurtaracak çalışmaları hızlandırdım...Hepsiyle ilgili duygularımı...TAMAMLAMAK için çabalamaya karar verdim...O gün bugündür bu uğraşın içindeyim...Bir gün nasıl olsa fiziki ömrümüzü tamamlayacağız...Sonrası bir kısmımıza ne kadar meçhul görünse de... Bu dünyadaki “yarım kalmışlıkları” bitirmenin...Mümkün olduğunca buradan; tamamlanmış gitmenin sonsuz yararı var...Ne olur ne olmaz...
Almanya’yı bir baştan bir başa geziyordum dünyanın onbeş ülkesinden gelen “genç ve gelecek vaat eden gazeteciler”le birlikte...Her ülkeden bir ya da iki gazeteciyi seçiyorlardı...Berlin’de Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’nde “burslu gazeteci-öğrenci” olarak okula alıyorlardı...Sabah 9’dan akşam dörde kadar, günde altı saat ders yapıyorduk...Sonra sınavlar oluyordu...Gazetecilerin 24-30 yaşları arasında; genç ve ilerde önemli mevkilere gelecek konumlarda olmalarına dikkat ediyorlardı...***Türkiye’den beni seçmişlerdi...Milliyet’in Ankara Bürosu’na bir gün telefon gelmiş;-“Sizi Berlin’de Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’nün 1 Temmuz-21 Eylül tarihleri arasındaki ileri düzeyde gazetecilik kursuna davet etmek istiyoruz...” demişlerdi...Normal bir zamanda kendimi, “dünyanın en şanslı adamı” olarak addederdim...Oysa o günlerde aşık olmuştum ve birkaç ay içinde evlenmeyi düşünüyordum...Berlin ve Almanya seyahati bunun tam ortasına denk düşmüştü...Gitmesem;Hayatım boyuncu uluslararası bir gazetecilik bursuna katılmamanın pişmanlığını hissedeceğimi biliyordum...Gittiğimde ise;Kısa bir süre önce filizlenen büyük aşkımı, yarım bırakıp bir bilinmeyene açacaktım...***Berbat bir ikilemin içindeydim...Hayatın böyle bir şey olduğunu o zamanlar bilmiyordum...En güzel şeyler, en ızdıraplı durumlarda gelirdi...Berlin’e gidişim,İlk akşam kaldığım Hostel’in yanında yediğim hüzünlü İtalyan yemeği...Yepyeni bir dünyayla, arkamda bıraktığım aşkın hüznü, birbirini boğazlıyordu...Kısa bir süre sonra, sevgilim çalıştığı gazeteden ayrılmak zorunda kalacak, yaşadığım cendere beni çözümü zor, girift girdaplara sürükleyecekti...***En mutlu olacağım üç ayın; her dakikası;Meçhulün üzerimde yarattığı bir huzursuzluk...Arkada bıraktıklarımın ruhumda tedirginliğini hissettirdiği bir endişe...İstikbalde ne olacağını bilemediğim bir muamma...Yarım kalmış burukluğun, tedirginlikle karıştığı bir kasılma halini alacaktı...***Alman karikatürist Oskar’ın evine o ruh yapısında gittim...İki katlı;Ahşap mobilyalarla kaplı...Çatısı...Tavan arası...Mütevazı üst katı...salon ve mutfaktan oluşan alt katı...İçinde akıntı veren motoruyla küçük havuzu...Yemyeşil bahçesiyle, karı koca Oskar’ların kaldığı sımsıcak bir evdi...Oskar telefoto makinesini göstermiş;-“Artık gazeteye gitmiyorum...” demişti...“Karikatürleri evimde yapıp, günlük olarak gazeteye bu cihazla gönderiyorum...Hayatı böylelikle daha keyifli, daha üretken yaşıyorum...”***Bir gün benim de böyle bir evim, böyle bir eşim...Mesleğimi evimden yürütebileceğim bir düzenim olur mu diye geçirmiştim aklımdan...Ne kadar zor ve imkansız gelmişti bana bu düşüncenin hayali bile...1982 yılının yaz aylarıydı...Henüz 23 yaşında üç yıllık bir gazeteciydim...***Geceleri evde oturmuyordum son zamanlarda...Televizyona program yaptığım günler, stüdyoda geçerdi zamanım...Gazetede yazı yazdığım günler ise gazete çıkışı, dostlarımı göreceğim sevdiğim mekanlara uğrar oralarda zaman geçirirdim...Evin her tarafı bir televizyoncunun evi gibi dekore edilmiş ve döşenmişti...Büyük ekran televizyonlar evin dört bir tarafında...DVD’ler video’lar raflarda...Ödüller kütüphanede...Hayat televizyonla yaşanan, televizyonla süren bir biçimde dizayn edilmişti...***Kitaplarla kaplı üst katta küçük çalışma odam ise, “bana özel, bana mahremdi...”Orada kendi başıma olmaktan, kitapların arasında; kendi sesimi dinlemekten...Ruhumun derinliklerine yolculuk etmekten...Gözle görünür bir haz alırdım...***Ancak evin bütününe damgasını vuran şey;“Büyük ekranlarla kaplı bir televizyoncunun evi olmasıydı...”Hayatıma biyolojik çocuklarımın gireceğinin belli olduğu günlerde;“Evim hala televizyon starlarına has;Görkemli ekranlar...Televizyon dünyasıyla hayat bulan aksesuarlar...Hayatı ekrandan yaşayanlara mahsus görsel içeriklerle doluydu...”Çeyrek asır önce Almanya’nın yeşilliklerle iç içe bir kasabasında özendiğim karikatüristin hayatından çok uzaklarda, çok başka şatafatlardaydı...***Sonra, Oskar mı bilinçaltımdan bana mesajlar gönderdi?..Yoksa Almanya’da özendiğim o hayat mı benim yaşadığım hayalden çekip aldı...bilmiyorum...Ne ki çocukların doğumuyla birlikte;Evim;Daha gerçek...Daha sade...Daha sıcak...Daha kitap...Daha “ben” olan bir hale dönüşmeye başladı...***Büyük televizyon odasını, boydan boya büyük kitaplıkla kapladım...Çalışma masasını boydan boya yaptırdığım devasa kütüphanenin, yanına taşıdım...Bilgisayar...Kitaplar...Dergiler...Yazılar...Spot ışıklar...Yüzlerce kitapla dolu sehpa...Binlerce kitapla dolu raflar...Kitaplardan bilgi, sıcaklık ve sonsuzluk taşan...Bir mekan haline geldi çalışma odası...Gece gündüz o mekanda yaşıyordum artık...Bir ev vardı...Bir de çalışma odası vardı; evden içeri...Duvardaki televizyon, yeni dizaynda; yazıların parçası küçük bir aksesuar haline gelmişti...Hayat televizyondan, yazılara dönüşmüştü...Beyaz camın şatafatından, kütüphanenin tevazusuna...***Elli yaşındaydım...Oskar’ı tanıdığım günlerin üzerinden çeyrek asırdan fazla geçmişti...Bir süre sonra gazetedeki odamdan ayrıldım...Her şeyi evime taşıdım...Yazıları evden yazıyordum...Bilgisayardan gönderiyordum...Hayatı evden takip ediyor...Yaşamı evden yaşıyordum...Hayat kitaplarla dolmuş...Yazılarla bütünleşmiş...Huzurlarla çerçevelenmiş...Tevazuyla biçimlenmişti...Oskar 27 yıl geriden bana usul usul el sallıyordu...-“Gördün mü?.. Yaptın işte...” dercesine...“ACIYI HİSSEDİN!.. MUTLULUĞUN TADINA VARIN...”Hedeflerinize varmak için farklı yollarda seyahat ederiz...Bazılarımız için yollar; diğerlerinkinden daha kayalıktır...Fakat kimse sona; hiçbir güçlükle karşılaşmadan çıkamaz...Öyleyse bununla savaşmak yerine;Niye bunu yaşamın bir parçası olarak kabullenmeyelim?..Neden sonuçları bir kenara bırakıp;Yaşamın içindeki her durumu doyasıya tecrübe etmeyelim?..Acıyı hissedin...Ve mutluluğun tadına varın...Eğer öncesinde vadileri bir kere bile ziyaret etmemişseniz...Dağın zirvesindeki manzara size nefes kesici gelmez...”Robin Sharma...