Gökhan Gönül, Burak, Kerim Frei!.. ‘Arif’ olan anlar!..

22 Eylül 2014

Ağustos’un sonlarıydı...Bodrum Rixos Otel’de yazı geçiriyordum...Ailesiyle birlikte gördüm onu...Eşi ve kızıyla sımsıcak bir aile babası portresi çizmekteydi...-“Nasılsın Reha Abi?..” dedi...-“İyiyim...” dedim;-“Sen nasılsın?..”İyiydi... İyi görünüyordu...Mutlu aile tablosunun erkeklerinde varolan, pırıltı ve tazelik vardı gözlerinde...Sohbet ettik...***Futbolculuğunu çok severdim...Sağ çizgiden topu aldığı gibi giderdi... Yakalayabilene aşkolsun...O tekniğiyle ceza sahasına süzülür, rakip defansı allak bullak ederdi...Galatasaray’da ilk onbirde oynamadığı, yedek kaldığı zamanlarda; seyir zevkimi bozdukları için “teknik direktörlerine” kızardım...Arif, muhteşem süzülüşleriyle Beşiktaş’a gol de atsa, o yedekte kalmasın, oynasın, gol atsın isterdim...***Ne var ki;Bir süre sonra Arif sahada; kendine ve futbol tekniğine hiç yakışmayacak hareketler yapmaya başladı...Galatasaray özellikle mağlup olduğu, veya beraberlikten maç çevirmeye çalıştığı esnalarda, ceza alanına girer girmez kendini “ustaca” yere bırakmaya başladı...O kadar teknik bir futbolcuydu ki, “düşmenin tekniğini de” herkesten mükemmel yapıyor, hakemleri rahatlıkla aldatıyordu...***Muhteşem Arif, artık topu ayağına her aldığında;Şimdi acaba “kimleri ipe dizer gibi dizip geçecek?..” diye sormaktan vazgeçmiştim... “Şimdi nasıl kendini yere atacak?..”“Hakemi nasıl aldatacak?..” diye sorar olmuştum...O düşüşlerden Beşiktaş’ın aleyhine bir sürü haksız penaltı çalındı...Arif’in Beşiktaş’a “savunmayı ipe dizip” attığı gollerden keyif alan ben;Arif’in bu yeni durumuna bir türlü alışamadım...Artık top, Arif’in ayağına gelsin değil; gelmesin istiyordum...***Geçtiğimiz hafta, bir öğle yemeğinde Beşiktaş’ın yönetim kurulundan üç arkadaşla beraberdim...Söz döndü dolaştı Beşiktaş’ın genç yeteneği Kerim Frei’a geldi...Son maçında kendini rakip ceza sahasında yere bırakarak, hakemin penaltı çalmasını beklemişti...Hakem de ona “kendisini aldatmaya yönelik hareketinden dolayı” sarı kart göstermişti... -“Kerim Frei’a ceza veriyor musunuz?..” diye sordum, yönetimdeki arkadaşlara...Henüz toplanıp karar vermemişlerdi...-“Ben yönetimde olsam ceza verilmesini önerirdim...” dedim...-“Nitekim Çarşı da Kerim Frei’a yaptığı hareketten dolayı büyük tepki gösterdi...‘Beşiktaş’da böyle futbolcu oynayamaz...’ diye protesto etti...Yönetim olarak ceza verirseniz, Süleyman Seba yılında Beşiktaş’a yakışan tavrı alırsınız...” dedim...***Önceki gece Fenerbahçe-Gaziantep maçını seyrederken gördüm Gökhan Gönül’ü...Bir zamanların Galatasaray’daki Arif’i gibi...Fenerbahçe onbirinin en sevdiğim futbolcusuydu...Sağdan getirip kestiği top, Beşiktaş kalesine gol olup girse, futbolunun güzelliğine şapka çıkarır onu alkışlardım...Onları bu kadar sevdiğimden;“Sakınan göze çöp battığından mı?..” bilmiyorum...Gökhan Gönül de, Arif gibi, Kerim Frei gibi, Burak Yılmaz gibi bir el dokunuşuyla, kendini yere atıverdi... Üzerlerindeki forma fark etmiyordu...Hayat halef selef bir düzenek içinde devam ediyordu...“Gökhan Gönül, Kerim Frei ve Burak Yılmaz...” dedim içimden...Arif olan anlar!..*****ÇOCUKLARIMA NOTLAR...YAKININIZDAKİLERE DİKKAT EDİN... “HİÇ BİR İYİLİK CEZASIZ KALMAZ...”Bize gösterilmeye çalışılan olaylar; Çoğu zaman yaşanılan olaylar değildir...Güçlü ve hakim olan;Sesi fazla çıkan...Derin operasyonel güce sahip bulunan...Algıları yönetecek mekanizmaların elemanı olan...Kısaca,Erk denilen örgütlenmiş güçlerin... Yarattığı... Manipüle ettiği... Ve yazdığı tarihtir... ***Ben bu oyunların hiçbirine bulaşmam...Çok şeyi bilirim...Çok şeyi deşifre ederim...Fakat;Yalnız olmayı seçtiğimden;Bunlar bana;Çoluğuma...Çocuğuma...Anama...Babama...Eşime...Dostuma...Bulaşmazlarsa...***Yazdıklarım, çizdiklerim, Televizyonlarda söylediklerim... Çıkarlarına uymaz...Üstüme çamur saçmazlarsa...Oynadıkları oyunlara katılmam...Kendi dünyalarında kendileriyle baş başa bırakırım onları... Bir süre sonra, “kötülük rahat durmaz...”Birbirlerine bulaşırlar...Birbirlerinden bela bulurlar...***Ne ki;Bize göstermeye çalıştıkları tarih “gizli hedeflerini saklamaya yönelik” bir taarruz...Yanlış algılatmaya çalıştıkları olaylar;Kirli para ve pul ilişkilerini örtmeye çalışan, kurnaz bir oyundur...Hayatı taammüden;Bilerek...***Planlayarak...Kirletmeyi amaçlarlar...Böylelikle,Kirli para ve pul ilişkilerini...Örteceklerdir... ***Dün “Çocuklarıma Mektuplar” diye yazılar yazmaya başladım...“Çocuklarıma Mektuplar”ı Twitter’da yazacağım...Onların büyük çoğunluğunu bu köşede yayınlamayacağım...Onlar bir gazete köşesinden daha özel notlar... Çocuklarıma ve tarihe kalacaklar...***Birkaç ay önce;Kirli bir kampanyanın başaktörlerinden birinin;Bir zamanlar yakınımda çalışanlardan biri olduğu öğrendiğimde ona;-“Bunları çocuklarıma aktaracağım...” demiştim...Şimdi o kişisel tarihi yazmanın zamanı geliyor...Twitter’a verdiğim yazıda Poyraz Deniz ve Mina Deniz’in doğduğu günü babalarının gözünden yazdım...“Deniz” ismini taşıyor...Bu yazı o yazılara bir fragman...Çocuklarıma vesilesiyle “melek” olan tüm çocuklara bir küçük notu aktarayım...Hayatları boyunca “kulaklarında küpe kalsın” diye...***Her zaman;-“Yakınlarında bulunan insanlara çok dikkat etsinler...Başlarına bir süre sonra gelecek muhtemel belalar;Genelde uzaklardaki kişilerden gelmez...Uzaktaki insanların; onlarla bir alıp veremedikleri yoktur...Uzaktaki insanlar, işi gücü bırakıp onlara enerji harcamazlar...Mutlaka bir zamanlar yakınlarında bulunan kişiler, o belaları başlarına sararlar...Haset... Kıskançlık...Yarım kalmış arzular...Kötülük dürtüsü...Ve en önemlisi;“Hiçbir iyiliğin cezasız kalmayacağı yasası...”

Devamını Oku

Sınıfta kalan medyanın; rehine krizindeki insaniyeti...

21 Eylül 2014

Gezi Parkı’nın başında...Penguen belgeseli yayınlayarak onu hiç görmemekte direnen medya...Sonraki yayınlarda;Canlı yayınlarla her taraftan olayı köpürterek; gösterici toplama fonksiyonunu icra etti...Medyanın neyi niye yaptığını;Ya da;Neyi niye yapmadığını çoktandır biliyorum...İlgi alanımdan çıktı artık...***Yapılan manüpilasyonlar...Algıya yönelik operasyonlar...Psikolojik suikastler...Yargı sürecine zemin hazırlayan sorgulamalar...Alenen yazı yoluyla işlenen cinayetler... Olanı farklı göstermek için, yapılan dezenformasyonlar...Medyanın “bağımsız bir gazetecilik faaliyetinin“ değil...Dört bir yandanGüçlünün...Sermayenin...Erkin...Muktedirlerin...Dünyadaki tüm devletlerinin;Derin propaganda hoparlörü vazifesi görmekte olduğunu anladığımdan beri...***Medyadan...Gazetecilik gibi görünen...Gazetecilikle ilgisi alakası olmayan...Her türden faaliyetten çoktan sıtkım sıyrıldı...Bunların yaptığı gazetecilikse;Ben kendimi gazeteci görmem...Bunların yaptığı gazetecilik değilse;Ben bir başıma bu hayatta gazetecilik yaptığımı zannederek;Kendimi aldatamam...Çoktan bırakmışım meydanı; “Mütehassıslara...”***Yine de “rehine krizi olduğunda...” Korkuverdim çok bunların birkaç türünden...-”Bunlar insan hayatını hiçe sayar...Olayın üzerine üzerine gider...Adamları diri diri yakar...Irak’ın, Suriye’nin bir meçhulünde mezara gömer...”Diye kabuslar gördüm...***Çaktırmadan hep onları izledim...Bir halt karıştırırlar da “49 canı, canından kopartırlar mı?..” diye ürküntüler geçirdim...“IŞİD Türkmenleri hedef alıyor... Sen Türkmen kökenlisin yazsana...” dediklerinde... Kendi ata topraklarımı...Kendi soyumu...Sopumu...Bile gündeme getirmekten çekindim...Sesimi çıkarmadım...Bekledim...“Mesele çözülebilecekse çözülsün...Devlet yapabilecekse; eli rahat gerçekleştirsin...” diye düşündüm...***Nihayet...Dün dün;O canlar cananlarına kavuştular...O yavrular, dünyaya yeniden doğdular... O anneler, o babalar, o sevgililer, o yavuklular yeniden sevdiklerinin kollarında hayata sarıldılar...Hayat galip geldi...Ölüm kaybetti...Emeği geçen etkili...Yetkili...Resmi...Gayr-ı resmi...Açık...Gizli...Tüm kahramanlara müteşekkirim...***Ayrıca ve esasen;İlk kez “medya“ya bir teşekkür iletmek istiyorum...Bir kez olsun...Büyük bir devletin medyası gibi davrandıkları için...Sorumsuzluk ve sahtekarlık yapmadıkları;Can üzerinden;Gayretkeşlik içine girmedikleri...Cananı düşünüp;Yangına körükle gitmedikleri için...***Terör örgütüne;“Medya yoluyla olayı köpürtme fırsatı vermedikleri...”Amacı hasıl kılmadıkları...İnsanları...Hayatı...Türkiye’yi;Rehine canları üzerinden paralize etmeye fırsat vermedikleri için...49 canın kurtulmasına “katkı sağladıkları“ için...O canlar adına...O cananlar adına...O analar...O babalar...O eşler...O yavuklular...O çocuklar adına...Kendilerine sonsuz müteşekkirim...Onları gazeteci addetmesem de...Münhasıran bu olay için...İnsani duruşlarının hakkını vermekteyim...İnsaniyetlerini;Mütevazı zaviyemden tarihe not düşmekteyim...Gösterdikleri “hayırlar“ hayırlarına vesile olsun... İnsaniyetleri; bundan sonraki insanlıklarına rehber olsun...MUCİZEVİ ÇOCUKLUK YILLARI GEÇMEDEN...“Ebeveynlik çok keyifli olmasının yanısıra, muazzam derecede sorumluluk gerektiren bir ayrıcalıktır...Dört dörtlük anne baba becerisini geliştirmeniz gerekir...Çocuklarımızı yetiştirme şeklimizin doğru olmasını ümit ederek...Düşünceli, şevkatli ve akıllı yetişkinler haline gelmelerine dua ederek... Bekleyemeyiz...Anne ve babalık yeteneklerimizi;Seminerlere katılarak...Kitaplar okuyarak...Bu konuda uzmanların fikirlerine danışarak... Geliştirmeliyiz...***Daha sonra; Ailemize en uygun olacak ebeveyn stratejisini belirlemek için...Kendi yaşam laboratuvarımızda, öğrendiğimiz bilgileri artırabilecek cesarete sahip olmalıyız...Oğullarımızın ve kızlarımızın o mucizevi çocukluk yılları bir daha gelmeyecek... O halde şimdi harekete geçin...”Robin Sharma

Devamını Oku

“Akşam yemeğini saat 16’da yemek...”

20 Eylül 2014

-“Bu büroyu ay sonuna kadar terk etmiş olman lazım... Kira kontratı bitiyor...” demişti Özgen Acar... Milliyet’in Atina Bürosu’nu bana devrederken...-“Kirası fazla geldiği için bürosunu paylaşmak isteyen Amerikalı bir kadın gazeteci var... İstersen telefon numarasını vereyim... Sen onun Kolonaki’deki bürosuna taşın istersen...” demişti...Atina’ya gazeteci olarak gittiğim günlerdi...Kontratın bitmesine bir haftalık zaman dilimi vardı...Pek bir seçeneğim yok görünüyordu...Amerikalı kadın gazetecinin bürosu şehrin içinde, bakanlıklara ve haberin geldiği merkezlere yakındı...Bir taraftan ev bulmam lazımdı...-“Bir süre için oraya taşınayım bari...” dedim...Dimokritou sokağında, Likavitos tepesinin yamaçlarında alt katta şirin bir büroydu...***Alelacele taşınmak ve çalışmaya başlamak istiyordum...Yunan başkentinin hiçbir özelliğini doğru düzgün bilmiyordum...Amerikalı gazeteciye “yarın öğlen konuşup anlaşalım...” dedim...-“Öğlen bir-bir buçuk gibi yemek yeriz...”Yunanistan’da öğle yemeğinin biraz geç yendiğini söylemişlerdi...Benim için bu durum idealdi!..Ben de yemeklerimi geç yerdim...13’den önce sofraya oturmazdım...-“Buralarda saat 13-13.30’da açık restoran bulamazsın...” demişti Amerikalı;-“İstersen sandaviççide yiyelim...”***-“Amma abartıyor...” demiştim içimden...-“Dünyanın neresinde öğlen 13.30’da kapalı kalan bir restoran bulunur...”Zar zor 14’de yemeğe gitmeye ikna olmuştu...14.30’dan önce, Atina’da öğle yemeği için restorana gidilmeyeceğini, restoranların açık olmayacağını söylüyordu...Dimokritou’nun altında, iş yemeklerinin yendiği küçük ve şık bir Yunan lokantasına gittik...Saat 14’ü biraz geçiyordu...Restoranda kimseler görünmüyordu...Amerikalı kadın gazetecinin söylediği doğruydu...Geç öğle yemeği yediğimi düşünen ben; fena halde affalamıştım...***Yemek 16’yı biraz geçe bittiğinde, hala masalarda insanların yemek yemekte olduğunu görmüş affalamıştım:-“Bunlar akşam yemeklerini ne zaman yiyorlar acaba?..”-“Saat 23 civarında...” demişti Amerikalı...-“23’de giderler restorana, 1-1.30’a kadar kadar sürer yemekleri...”Gülerek söylüyordu...Espri mi yapıyor anlamıyordum...O gülerek söylüyordu...Ben de gülümsüyordum...***Aradan bir ay geçti...Saat 15’den önce öğle yemeğine çıkmayan;-“14.30’da buluşalım...” diyenlere, hafif ironiyle bakan bir Atina’lı haline gelmiştim bu kısa süre içinde...Akşam yemekleri için saat 22’den önce restoranlara teşrif!! etmiyordum...Türkiye’den gelip saat 19 olduğunda akşam yemeği diye tutturanlara;-“Buralarda saat 22’den önce açık; iyi bir restoran bulamazsınız...” diyordum...Öğle yemeklerine saat 15’de çıkar olmuştum...Yeni yemek saatlerimi; Akdenizli ve medeni yaşam biçiminin doğal uzantısı olarak görüyor, erken yemek isteyenleri “medeniyet dışı kalmış toplumların şartlanmış reflekslerinden muzdarip” yaratıklar olarak görüyordum...8 SAAT YE 16 SAAT AÇ KAL... “Alkali Beslenme” kitaplarının yazarı Dr. Ayşegül Çoruhlu’nun ikinci kitabı elime geçtiğinde; Atina’daki bu gençlik anısı geldi gözlerimin önüne...Geç saatte yemek yemenin, bir ‘medeniyet’ göstergesi olduğunu zannettiğim “Akdenizli Zorba’nın hayatından esintili yıllarım geldi” aklıma...Gülümsedim...Dr. Ayşegül Çoruhlu “Mideni değil, hücrelerini doyur” dediği “Tokuz ama açız...” kitabında sağlıklı bir akşam yemeğinin yeni saatini veriyordu:-“Size çok şaşıracağınız bir şey söyleyeceğim...Canlı olarak insan türünün akşam yemeği yememesi ve 16 saat aç kalması gerekiyor aslında...8 saat yemek ye... 16 saat aç kal...!İdeali budur...Sosyoekonomik sebeplerin izdüşümü olan modern hayatın sabah 9 akşam 18 çalışma modeli bunu imkansız kılıyor...Akşam yemeği ihtiyaçtan çok, sosyal bir olay haline dönüşmüş durumda...Bir ödül gibi...Oysa akşam yemeği denen şeyi tamamen ortadan kaldırabilirsek, herkes bunu yapabilse, kimsenin bir daha doktor yüzü görmesine gerek kalmaz...”Kitabı okurken, Dr. Ayşegül Çoruhlu’nun Atina’ya gittiğim ilk günlerde öğlen yediğim yemekten sonra bir daha yemek yemememi öğütlediğini fark ediyordum...O gün onu Atina’da görsem ne derdim acaba?..-“Siz akşam yemeği yemiyor musunuz?..”Oysa o; Atina’daki öğle yemeği saatinde, akşam yemeğinin yenmiş ve bitmiş olmasını tavsiye ediyordu...Saat 16’da...KALABALIĞIN İNSANI İÇİNE ÇEKEN; ÇEKİM GÜCÜNDEN SIYRILABİLMEK...İtiraf edeyim;Son yıllarda hayatımda en zorlandığım şeylerin başında;“Çevremdeki insanların, konuştukları, tartıştıkları, ilgilendikleri ve dünyayı bundan ibaret gördükleri” olaylardan kendimi uzaklaştırabilmek geliyordu...Ruhum hayatın çok başka dalgalarında dans etmek istiyordu...Fakat çevremde, sürgit devam eden o kasvetli siyasi havanın etkisinden bir türlü kurtulamıyor...Daha üst bir enerjiye bir türlü geçemiyordum...O kadar etkili ve o kadar güçlüydü ki enerji çevremde, ne yapsam ne etsem Bermuda Şeytan Üçgeni gibi bir türlü içine çekiyordu o enerji beni...***Enerjinin neden bu kadar güçlü olduğunu biliyordum...Çevremdeki tüm kalabalıklar bu enerjiyle besleniyor; sadece bu enerjiyi çevrelerine yayıyorlardı...Başka bir gündem...Başka bir ajanda...Başka bir enerji...Başka bir dünya...Başka bir hayat...Başka bir düzlem...Sanki hiç yoktu...Sanki hiç olmayacaktı...***Uzun yıllar önce 1979 yazında da aynı duyguları hissetmiştim...Üniversitede “o ağır kanlı siyasi enerji” beni içine çekiyor, bir türlü başka bir hayata doğru kanatlandırmıyordu...Uçmamı engelliyordu...Cambridge ve Londra’da iki ay kaldıktan sonra kendimi o enerjinin girdabından zar zor kurtarabilmiş...Başka bir enerjiye kanatlanmıştım...***Bugün de Türkiye’deki hava benzer bir havaydı...Ağırlık...Ve enerji yüklü bir sis bulutu vardı...Siyasi hesaplaşmalar, çevrede alabildiğine çok...Alabildiğine kalabalıktı...Kalabalık enerjilerin çekim gücü, ruhumun başka dalgalarla özgür dansını engelliyordu...Müziğe, sinemaya ve Melekler Kenti Los Angeles’taki barışçıl enerjiye onun için inanılmaz ihtiyaç duyuyordum...***-“Kalabalığın çekim gücünden sıyrılmak ve gerçek bir yaşam sürmek, büyük bir kararlılık ve güç gerektirir...” diyor Robin Sharma...-“Uzay gemilerinin kalkışlarının ilk üç dakikasında; dünyanın yörüngesinde yapacağı yolculukta harcadığından daha fazla yakıt harcamasının esas nedeni de budur...Dünyanın sahip olduğu ve üstesinden gelinmesi güç olan şey ‘çekim kuvveti’dir... Ancak pişmanlık ve üzüntü dolu bir yaşam sürmek istemiyorsanız;Bu çekim gücünün üstesinden gelmesini öğrenmelisiniz...”

Devamını Oku

Benim ıssız şehrim Tripoli...

19 Eylül 2014

Atina’dan gece çıkıp Korint Boğazı üzerinden Mora yarımadasına giderdim...Yalnız kalmak istediğim sıralarda...Atina’daki hayatın üzerime bastığı günlerde...Kitap yazmak istediğim zamanlarda...Kız arkadaşımla, hayata bir parantez molası verip, dünyadan kopmak istediğim esnalarda...Golf’üme atlar, basardım Mora yarımadasına...Tripoli ve yanındaki irili ufaklı yerleşim birimlerine Nafplio’ya, Tolo’ya doğru...Korint Boğaz’ını geçtikten sonra, çift yol biterdi...Yarımadanın dar yollarında, neredeyse tek şerite inen tehlike dolu virajlardan geçer Tripoli, Nafplio, Tolo’nun “ıssızlığında, ıssız adam” oynardım...***Küçücük bir kentti Tripoli...Denizden uzak, Mora yarımadasının ortasında kalmıştı...Şehir, 20-25 kilometrelik bir yarı çapta, dört bir yanı denizlerle kaplı bir kentti...Kendisi, denizsiz, ıssız bir şehirdi...Dokuz bin kişilik bir stdadı vardı Asretas Tripoli takımının...Taraftarı dokuz bin kişilik stadı doldurmakla övünürdü...Yedi yıl boyunca Yunanistan’da dişe dokunur hiçbir maçını izlemediğimi hatırlıyorum...Dün Tripoli takımının transfer piyasasındaki mevcut değerine bakıyordum...15 milyon euro civarında olduğunu görüyordum...90 milyon euroluk Beşiktaş’ın karşısında mütevazı bir bütçe ve mütevazı bir takımla oynuyorlardı...***Güzel bir 11’le başladı Slaven Biliç maça...Daha doğrusu, “güzel adamlarını” saklayarak başladı maça Biliç...Demba Ba, Sosa, İsmail, Cenk ilk onbirde yoktular...Mustafa sakatlanınca, Cenk girdi oyuna...Buna karşın Biliç üç kilit oyuncusunu sokmadı ilk onbire...Sol tarafta Motta’dan daha iyi olduğu belli olan İsmail...Yeni transfer Sosa ancak 70. dakikada girdi oyuna...Ve en önemlisi Demba Ba yoktu ilk onbirde sahada...***Maçın 87. dakikası oynanırken, Beşiktaş’ın beşbin kişilik taraftar topluluğu, “galibiyet şarkısını” söylemeye başladı...İçimden “bu şarkıyı söylemeseler keşke...” diye geçiriyordum tam...Tripoli’nin golü “o şarkıyı erken söylediniz...”! dercesine geldi...Gökhan’ın şık golüyle “Beşiktaş aldı” denilen maç, son dakikalarda beraberlikle bitti...Benim ıssız şehrim Tripoli;-“Issız olsam da o kadar önemsiz değilim... Beni çok hafife aldınız...” dercesine bir puanı alıp gitti İstanbul’dan...***Önemi yok...Beşiktaş; Arsenal, Feyenoord maçlarındaki oyununu oynarsa bu gruptan çıkar...Moral bozacak bir şey yok henüz...Hayat devam ediyor...Beşiktaş da yoluna devam edecek...En azından şimdilik...DEMBA BA’NIN OYNAMAMASI DOĞRU MU?..Bir ay kadar önce, futboldan iyi anlayan dostlarıma;-Derbi dışındaki lig maçlarına...Şampiyonluk potasına girildiği anlardaki final maçlar dışındaki lig maçlarına...Üstünlüğümüzün bariz olduğu belli olan UEFA maçlarına...Ziraat Kupası maçlarının final ve derbi hariç olanlarına...Demba Ba’yla çıkmanın yanlış olacağını söyledim...-“Galatasaray, Fenerbahçe, Trabzon, Bursa derbileri...Dört içerde, dört dışarıda...UEFA’daki denk maçlar ve grup sonrası çeyrek finale doğru gidecek karşılaşmalar...Ziraat Kupası finali...Şampiyonluk potasına girdikten sonraki son 5-6 maç...Demba Ba bunlarda oynasın başka bir yerde oynamasına gerek yok...” dedim...***Beşiktaş’ın kadrosu zengin...Üç santraforu var...En önemli forvetini, bu maçlara saklaması hakkı Biliç’in...Doğrusu bu...Bunun Demba Ba’nın kronik veya geçici sakatlık iddiasıyla ilgisi yok...Demba Ba’nın böyle bir sorunu yok...O “büyük maçları Beşiktaş’ın lehine çevirecek...”Demba Ba İstanbul’daki Asteras Tripoli maçını almak için transfer edilmedi...Maç son dakikada berabere de bitse...Demba Ba’yı oynatmama kararı doğru bir karar...ÇARŞI DARBECİ OLAMAZ...Gezi Parkı gösterilerinin başlarında, gösterilen tepkileri “demokrasi kültürü açısından sonuna kadar, sonsuz derecede haklı buldum...”Sonlarda iş bozulur gibi oldu...Ne polisin tepkisi tepkiydi...Ne gösterileri kullanmak isteyenlerin yangına körükle gitmeleri “demokratik”ti...Ne uluslararası medyanın ilgisi “saftrik bir ilgiydi...”Ne de, her göstericinin “potansiyel terörist görülmesi” vicdaniydi...***Gezi Parkı protestosunu haklı bulduğumu söyledim...İçindeki “çapanoğlu”nu didikledim...Ne ki;Üzerinden zaman geçti...Çarşı grubunun lider kadrosundan birkaç kişinin “darbe yapacakları gerekçesiyle müebbet hapisle yargılanacakları” maalesef ortaya çıktı...***Mahkemenin yargılamasına karışmam...Onu etkileme hakkını kendimde bulmam...Savcıya, mahkeme heyetine “neyi nasıl yapacaklarını” söylemeye kalkışmam...Ve fakat;“Vicdan”ım Çarşı’nın;Gösterilerde ne kadar aktif rol almış olursa olsun;Bir darbeye yataklık etme...Darbe girişimine vesile olma...Yürüyerek, protesto ederek, taşkın da olsa eylem koyarak;Bir darbeye zemin hazırlamaya yeltendiğine inanmaz...”***Çarşı’nın bir ruhu var...O ruhu biliyorum...Artık herkes biliyor...Protest bir ruh o...Atatürk’ün her tarafta prim yaparken... Atatürk büstü açmak; yüksek revaçta bir eylem türü addedilirken...Atatürk’ün Dolmabahçe’deki resimlerinin karşısına geçip;-“Atam izindeyiz...Hepimiz sirozdan öleceğiz...” diyebilen bir grubun adıdır Çarşı...Böylesine bir ironi anlayışına sahip gruplar...Ruhlar...Ve insanlar “darbeci olmazlar...”Eşyanın tabiatına aykırıdır bu durum...Çarşı’nın ruhuna uymaz “darbeci olmak...”***Mahkemeye karışmam...İddia makamına hadsizlik yapmam...Ne ki...Bunun adı da “vicdan...”Vicdanımın sesini söylemezsem...Kendimi “vicdansız” addederim...Çarşı’yı “ait olamayacağı bir ruhun” esiri yapamam...Çarşı eylemlerinde taşkın ve protest olabilir...Özü budur...“Çarşı” budur...Ama Çarşı’yı “darbeci” sayamam...Ona vicdansızlık yapamam...

Devamını Oku

Televizyonun kahramanları değişti...

18 Eylül 2014

Hayatı değiştiren güç, siyasettir...Ne ki; hayatın nasıl değişmekte olduğunu siyaset göstermez...1985 yılında Yunanistan’da dünyaca ünlü ‘Fame Dizisi’ni izlerdim...Türkiye’de de yayınlanırdı dizi...Newyork Performing Arts School’da; lise çağı öğrencilerinin, çok zor rekabet koşullarında, içlerindeki sanatsal özgünlüğü, dansı ve özgür koreografiyi ortaya çıkarttıkları filmin ve dizinin ismiydi Fame...Sonra müzikali yapıldı...Dinlerken kanımı donduran bir müziği vardı... Her hafta Fame dizisinin yayınlanacağı saati iple çeker; “Newyork’lu Uygulamalı Sanat öğrencilerinin dans, koreografi, müzik ve sanatla dolu” hayatlarını gıptayla izlerdim... Gelmiş geçmiş en ilham verici, en muhteşem müziklerden birinin eşliğinde... “Fame...(Ün)I’m gonna live for ever...(Sonsuza kadar yaşayacağım...)Fame...I’m gonna learn how to fly high...(Yükseklere uçmasını öğreneceğim)”***Hayatla; yaratmanın...Başarıyla; ismini kazımanın...Sanatla; kanatlanmanın...Dansla; yaşamanın...Yaratıcılıkla; çoğalmanın...Estetikle; koreografinin...Müzikle; uçmanın...Sentezlendiği yerdi Fame dizisi...***Verdiği ilham, yüz milyonlarca genci; Dansçı yaptı...Müziği sevdirdi...Sanatı kutsadı...Hayatı estetikleştirdi...Gençliği stilize etti...Ebeveynleri eğitti...***O yıllarda;Basketbolu sevdiren Beyaz Gölge dizisini izlerdim...Dansı, müziği ve sanatı kutsayan Fame dizisini seyrederdim...Harward’daki hukuk öğrencilerini, zorluğuyla ünlü Hoca’ları Prefesör Charles Kingsfield’ı; Paper Chase dizisinde izlerdim... Dünyaca ünlü bir hukukçunun nasıl oluşmakta olduğunu adım adım seyrederdim...***Basketbol...Dans...Hukuk...Birbirinden uzak görünen...Oysa aynı dünya standartları yelpazesinin içinde yer alan...“Çağdaş evrensel ölçeklerde”ki mesleklerdi bunlar...Her hafta yayınlanan diziler, onları gözümüzde idealleştirir...Kutsar...Rol modeli yapardı...*****HAYAT ÖNCE DİZİLERDE DEĞİŞİRHayat önce dizilirde değişir...Diziler, beyinlerin yeni rol modellerini belirler...Onlara yeni idealler aşılar...Yeni karakterleri kutsar...Yeni alt kültürler yaratır...Standartları farklılaştırır...***Geçenlerde;Eski ekibimden televizyonculuk bilgisine çok güvendiğim ve çok sevdiğim bir televizyoncu arkadaşımla sohbet ediyordum...-“Televizyonun kahramanları değişti...” dedim...-“Artık sürekli siyaset tartışan, birbiriyle tartışarak hesaplaşan televizyon kahramanlarımız var...Onların tepesinde de siyasi starlarımız...Artık rol modellerimiz değişti...Artık “muteber”ler farklılaştı...Artık hayat ve mesleklerin fonksiyonları değişti...Artık konuşanlar ve konuşulanlar;Başka bir hayattırlar...Başka bir hayata mensupturlar...”***Hiç düşünmemişti işin bu tarafını...-“Çok haklısın abi...” dedi...-“Hayat gerçekten değişti Türkiye’de...”Değişmişti...Hayatı siyaset değiştirse de...Hayatın nasıl değiştiğini siyaset söylemezdi...O bir sosyal psikoloji meselesiydi...10 yıldır bitmek tükenmek bilmeyen siyasi tartışmaları izliyordum...***Son günlerde inanılmaz bir bıkkınlık geliyordu üzerime...Artık hiçbir siyasi tartışma programını izleyemez hale geliyordum...Konuşmaların hiçbirine tahammülüm kalmıyordu...Dostlar, arkadaşlar arada bir telefonda,“siyasi tartışmaların gidişatı hakkında birkaç kelam söylemek istiyorlardı...”Onlara;-“Dinlemek istemiyorum...” diyordum...-“Yük geliyor artık bunları dinlemek ruhuma...”On yıldır, yeni televizyon aktörleri, starları; her altı ayda bir söyledikleri replikleri değiştiriyorlardı...Yeni duruma uygun yeni tiradlar geliştiriyorlardı...Yeni ittifaklara ve düşmanlıklara uygun stratejiler belirliyorlardı...Bizden de bunları hiçbir şey olmamışcasına dinlememizi istiyorlardı...***Bense;Bu tartışmaları dinlemek yerine;“Fame”in müzikalinin tüylerimi diken diken eden bestesini dinliyordum...“Fame;I’m gonno live for ever... (Sonsuza kadar yaşayacağım)I’m gonna learn how to fly high... (Daha yükseğe uçmasını öğreneceğim...)”Hayat değişiyor Türkiye’de...Ben ise artık bu tür bir değişime direniyorum...Ortadoğu’nun bitmek tükenmek bilmeyen;Siyasi ihtiraslarından...Biteviye tartışmalarından...Kanlı kavgalarından...Bel altı hesaplaşmalarından...Kurtarmak istiyorum ruhumu...Dünya standartlarında...Yeniden dünya vatandaşı olmak geliyor içimden...***Bunca travmanın ertesinde...Yeniden olamasam bile...Tohumlarımın bu vizyonu kaybetmemeleri için, arayışlarımı sürdürüyorum...Çabalarımı esirgemiyorum...Sonsuz dualarla...Sınırsız pratikleri...Stratejik bir diyalektikte sentezliyorum...Çocuklarımı Fame müziğiyle “dans” ettiriyorum...Danslarını izliyorum...Onlarla dans ediyorum...Onlara televizyonlarda kalmayan “kahramanlar” için kağıttan oyuncaklar yapıyorum...Kağıttan oyuncaklarla dans ediyorum...Fame...I’m gonna live for ever...

Devamını Oku

Nazım Hikmet’in annesiyle Yahya Kemal’in İstanbul’u sarsan aşkı...

17 Eylül 2014

Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı... İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı...1900 yılında bu dillere destan güzellik, Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi...***Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı... 1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı...***O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı...Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı...Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk Nazım Hikmet’in çocukluğunu yaşadığı evde gizlice başlıyordu...***O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi...Nazım Hikmet, Necip Fazıl hattaCelile’nin yeğeni Oktay Rıfat’ın...Yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o...***Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkarannesinin yanına gelirdi...Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi...Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri” verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaştı... Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyat ile süren uzun sohbetlere başlamışlardı...***Bir süre sonra bu ilişkinin kokusuNazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisiolduğu Bahriye mektebinde duyuldu...Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi...Geldiğinde karşısında öğrencisi Necip Fazıl’ı buldu... Hocası olan YahyaKemal’e şöyle dedi; Necip Fazıl:“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk... Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size aktarmak isterim...”***Hocasına yönelik bu ironi dolu alaycı ve dalga geçen üslup; bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı... Necip Fazıl “Aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle, okulda “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi...***Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünya güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı ateşinden bir şey kaybetmiyordu...“HOCAM OLARAK GİRDİĞİNİZ BU EVE BABAM OLARAK...”Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti...Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı... Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz...”Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu...Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi...Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi...Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet” demişti... Artık evlenmek istiyordu...***Yahya Kemal bir taraftan kadınıdeliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu evliliğe yanaşmıyordu...Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum...Bu kadın yazın adada otururdu...Ben de orada idim...Deli divane olmuştum...Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi... 1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu...Ben müthiş muzdariptim...Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar...O gidinceye kadar Ada dopdolu idi...Gider gitmez benim için boşalıverirdi...***Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı...Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı... Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu... Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim...Gitmeyeceğine yemin etmişti...Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor... İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum...***Müthiş bir acıyla yerimden kalktım...İskeleye doğru gittim... Son vapur çoktan kalkmıştı... Sert bir lodos esiyordu... Deniz karma karışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim...Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı...Çok para verince biri ikna oldu... Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı...Denizde çalkalanıp duruyorduk...Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı...Ölmek üzereydik ama ben sadecesevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce İstanbul’da olmak istiyordum...Sırıl sıklam Maltepe’ye gelebildik...Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım...Yoktu...Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim...Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım...Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim...”***“Kan ter içinde Bostancı’ya geldim...Vakit hayli geçti...Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim...Aradılar taradılar birini buldular..Yine bir sürü para verdim...Arabayla yola koyuldum...Kadıköy, oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi.‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım...***Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım...Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş... Geldi haber verdi... Sanki dünyalar benim oldu...Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim... Sabahleyin, doğru eve çıktım... Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı... Sarmaş dolaş olduk...”***Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu...Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?..O günlerde Celile Hanım, YahyaKemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:“Bugün Pazar belki gelirsin diye üçvapurunu pencerede bekledim...Gelmedin mahzun oldum...Verdiğin konferansa gelmedim... Kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi... Çok çok göreceğim geldi...Beni niye aramadın...Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi... Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum... Evimiz için çalışıyorum...”Celile Hanım’ın beklediği evlilik hiçbir zaman olmayacaktı...Yahya Kemal hep kaçacaktı o evlilikten...NAZIM’A YARDIM ETMEDİ...Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden...Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu...Sosyalistti...Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu...Celile artık yaşlanmıştı...O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu...Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği...Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal GalataKöprüsü’nden geçiyordu...Büyük aşkını gördü...Ama yanına gitmedi...Bir zamanlar “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi... Hızla uzaklaştı oradan...***Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in... Şöyle yazıyordu:“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci Garı’nda gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir... Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim...”Celile bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, SirkeciGarı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği...***Bu olayın da üzerinden 60 yıl geçti...1989 yılının Aralık ayında bir akşam üstüsü, Paris’te okuyan Yunanlı sevgili, genç bir Türk gazetecisini Paris Montparnasse Bulvarı’ndaki Closerie Des Lilas isimli ünlü bir Brasserie’ye götürdü...Brasserie’nin tahta masalarının üzerinde dünya sanat ve edebiyatının ünlülerinin küçük bakır levhalar üzerine yazılmış isimleri göze çarpıyordu...Paris’in bu klasik restoranı, müşterisi olan dünyaca ünlü sanatçıları, oturduğu masaları bakır levhalar üzerine yazılmış isimleriyle ölümsüzleştirmişti...Piyanonun yanıbaşındaki küçük masada “Yahya Kemal Beyatlı”nın ismi yazıyordu...Şair; piyanonun yanıbaşındaki küçük masasında Celile Hanım’ı düşünerek arka arkaya kadehleri yuvarlamıştı...Sirkeci Garı’nda güzel kadının kendisine verdiği iki kurumuş yaprağı kitaplarının sayfaları arasında taşıyarak... 60 yıl sonra o anı akşam masada yaşayan Türk gazetecisi kendisine bir kadeh konyak ısmarladı...Güzel Celile Hanım’ın...Şair Nazım’ın...Hoca’sı Yahya Kemal’in...Ve sınıf arkadaşı Necip Fazıl’ınşerefine içmek üzere...YAHYA KEMAL’İN NAZIM HİKMET’İN AŞIK OLDUĞU ANNESİNE YAZDIĞI ŞARKI OLAN ÜNLÜ ŞİİR...Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir...Ben de öyle bilirdim...Birkaç yıl önce; Türk edebiyatının çok ünlü iki klasik şairi Yahya Kemal ve Nazım Hikmet’in hayatlarını araştırırken, çok ilginç bir şey buldum...Yaptığım araştırmalar, şarkılara güfte olan ünlü Sessiz Gemi şiirinin, Yahya Kemal tarafından, ‘Bir ölümü betimlemek için değil’ Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın vapurla adadan ayrılışlarında duyduğu derin hüznü tasvir etmek amacıyla yazıldığını söylüyordu...***“Demir alıp bu limandan kalkan gemi...”“Sallanmaz o kalkışta ne mendilne de bir kol” dizeleri...Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Nazım Hikmet’in annesi olan Celile Hanım’ın Ada’dan gemiyle İstanbul’a gidişi esnasında yaşadığı çaresizliği anlatıyordu...Ünlü şairin hayatındaki bağlantılar, Yahya Kemal’in aşkı uğruna kocasından ayırttığı Celile Hanım’ı deli gibi kıskanırken, onu yüzüstü bıraktığını da gösteriyordu...Yahya Kemal, Nazım Hikmet’in Bahriye Mektebi’nden Hoca’sıydı...Nazım Hikmet gün gelecek, Yahya Kemal’e “Hocam olarak girdiğiniz bu eve Babam olarak giremezsiniz...” diyecekti...***Dört yıl önce yazdığım bu hüzünlü iç parçalayan öyküyü yeniden alıyorum köşeye...Önce, şarkılara güfte olan Sessiz Gemi’yi hatırlayalım...Sonra iç parçalayan Yahya Kemal-Celile Hanım-Nazım Hikmet öyküsünü...***“Artık demir almak günü gelmişse zamandan...Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol...Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol...Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli...Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli...Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu...Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu...Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler...Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler...Birçok gidenin her biri memnun kiyerinden...Birçok seneler geçti dönen yok seferinden...”

Devamını Oku

'Beni sevmeyen insanlarla iyi geçinme ve birlikte olma isteğini kaybettim...'

16 Eylül 2014

“Bazı şeyler için sabrım yok... Kibirli olduğumdan değil... Sadece daha fazla canımın yanmasını istemediğimden... Beni mutsuz eden şeylerle vakit harcamayı gereksiz bulduğumdan...” diyor Meryl Streep...-“Hayatımda geldiğim noktada;Alaycılık...Aşırı eleştiri...Aşağılama...Herhangi doğal bir ihtiyacımın görmezden gelinmesine artık sabrım yok...Beni sevmeyen insanlarla iyi geçinme ve birlikte olma istediğimi kaybettim...”***Aylin Onart’ın twit hesabında Meryl Streep’ten alıntılanan bu sözleri okurken, tam da bu noktada duruveriyorum...Yıllardır anlatmaya çalışıp anlatamadığım duygularıma tercüman sözler sanki yüreğimden fışkırmaktalar...-“Alaycılık...Aşırı eleştiri...Aşağılama...Herhangi doğal bir ihtiyacın görmezden gelinmesine artık sabrım yok...Beni sevmeyen insanlarla iyi geçinme ve birlikte olma isteğini kaybettim...”***İki yıl önce, Dolby Theater’de 2011 Oscar Ödülünü The Iron Lady’deki (Demir Lady) performansıyla alırken onun böyle konuşacağını tahmin etmiyordum...-“Şu hayata bak...” demiştim içimden...-“Üçüncü Oscar’ını alıyor... 1979’dan beri 32 yılda aldığı üçüncü Oscar bu... Ne yorulma var... Ne yenilme... Ne zamana... Ne de hayata...”***Oysa yenilme olmasa da;Meryl’de;“Hayata bir başka bakış...Daha bir bilgece duruş...Daha bir ne istediğini bilen bir kavrayış var...-“Tek bir dakikamı bile yalan söyleyen, manuplasyon yapan insanlarla geçirmek istemiyorum...Bencil...İkiyüzlü...Sahtekar...Ucuz övgüleri olanlara hayatımda yer vermeme kararı aldım...Ne seçici bilgeliğe...Ne akademik kibire...Ne popüler dedikodulara tahammülüm yok...Çatışma ve kıyaslamalardan uzak yaşamak istiyorum...Çünkü bu dünyada karşıtların bir arada yaşayabileceğine inanıyorum...Bu yüzden esnek olmayan, katı ve sivri kişilerden kaçınıyorum...Dostluklarımda ve ilişkilerimde sadakata ve saygıya önem veriyorum...Cesaretlendiren...Teşvik eden cümleler kurmayan insanlarla birarada olmayı bırakıyorum...Abartılı her şeyden sıkılıyorum...Hayvanları sevmeyenleri kabul etmekte zorlanıyorum...Ve en önemlisi...Sabrımı hak etmeyenlere hiç sabrım yok artık...”***Ruhumu bam telinden yakalayan sözler bunlar...Bana yıllardır gelen televizyon ve gazete yönetme tekliflerine dışarıdan belli etmesem de içimden hep şöyle diyorum;-“Popüler dedikodulara tahammülüm yok...Çatışma ve kıyaslamalardan uzak yaşamak istiyorum...Bu dünyada karşıtların bir arada yaşayabileceğine inanıyorum...Bu yüzden esnek olmayan...Katı...Sivri kişilerden kaçıyorum...Teşvik edici cümleler kurmayan insanlarla birarada olmayı bırakıyorum...Abartılı dostluk gösterilerinden...Sevgi tezahürlerinden...Kompleks yansımalarından...Düşmanlık belirtilerinden...Hesap sormalardan...Yalandan...Dolandan...Sahtekarlıklardan...Kısaca ‘sahici’ olmayan şeylerden uzak olmak istiyorum...”***Bunları muhatabıma açıktan söylemiyorum...Bunun yerine; “teklif gerçekte ne kadar sahici bir hayatı barındırıyor?..”, ona bakıyorum...Bu teklifler “sahici şeyleri içinde barındırmıyorlarsa, geldikleri gibi gidiyorlar...”Hayatımda cazip görünen tekliflerin getirdiği hiçbir şey yok gibi görünüyor ilk bakışta...Oysa hayatımda artık sadece “sahici” şeyler var...Annemi uzun ve sağlıklı yaşatmaya çalışıyorum...Babamı sağlıklı ve uzun yaşatmaya çalışıyorum...Manevi kızımı “baba sevgisi ve rol modeliyle, sevgi içinde büyütmeye uğraşıyorum...”İkizleri, “sevgiyle, özgüvenle, ruhlarındaki ilhamı ortaya çıkartacak özümsemelerle; serpilip geliştirmeye çabalıyorum...”Yazıları keyifle, kalbimin sesiyle yazıyorum...İnsanlara ve yaşamlarına yazılarımla katkı sağlama arzusundayım...Hayatımdaki şeylerin hepsi baştan sona sahici...Ve ben;Meryl’in dediği gibi;-“Sabrımı hak etmeyen kimselere, sabır göstermek istemiyorum...Bencil...İkiyüzlü...Sahtekar...Ucuz övgüleri olanlara, hayatımda yer vermeme kararı alıyorum...”***Gerçekte içimden gelmeyen ve bir parçam olmayan şeyleri, benimmiş gibi yaşamıyorum...Biliyorum ki öyle yaparsam gün gelir, “içimin ne kadar boş kaldığını” görür hayal kırıklığına uğrarım...Soru;“Ne kadar şeye sahip göründüğüm...” değil...“Ne kadar sahici yaşadığım?..”Birincisi “miktarı”, ikincisi “yaşamı” ifade ediyor...Meryl de sanırım bunu anlatmak istiyor...MERYL SEZEN...Tıpkı Meryl Streep gibi Sezen Aksu önceki gece konserinde şöyle diyor;-“Önümüzdeki yıl 40. Sanat Yılımı tamamlayıp, çocukluğumun kimselerin bilmediği saf yaşantısına döneceğim...Artık 40 yıldan sonrası benim...”***Ne garip bir tesadüf...2015 Ocak’ı;Benim de gazetecilik mesleğindeki 35. yılımı bitireceğim yıl olacak...1980 Ocağında, üniversitede ikinci sınıf öğrencisiyken gazeteciliğe başlıyordum...Öncesindeki beş yıl, Türkiye’deki siyasi düşüncelerin, tartışmaların göbeğinde yer almış, gençlik ateşinin bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle, hayatı o pencerelerden okumaya çalışmıştım...Gazetecilik 1975 yılında 15 yaşında genç bir çocuğun seçtiği “sola meyyal bir hayat seçeneğinin doğal bir uzantısıydı...”***Hiçbir yerin ve çevrenin adamı olmadan... Tek başına;Vicdanın ve kalbin sesiyle...Beş yıl gençlik siyasetlerinde...Otuz beş yıl gazetecilik ve televizyonculuk mesleğinde...Hayata ve insanlığa inandığım katkıları sunmaya gayret ettim...Şimdi;Otuz beş yıllık gazetecilik, televizyonculuk...Beş yıllık siyasi gençlik mecralarının sonunda...Kırk yılı tamamlarkenSadece kendimin olacağı...Bir başıma...Tek başıma var olabileceğim bir yazarlık ve değişik bir yaratıcılık güzergahının içine girme uğraşındayım...Bu durumda en iyisi Sezen’den bir şarkı olsa gerek;“Dönüşü yok...Beraberce...Karar verdik ayrılmaya...Alışmalı...Arkadaşça...Yolları ayırmaya...Şimdi artık göz yaşları...Gereksiz akmamalı...Alışmalı...Kendi yaramızı...Kendimiz sarmaya...”

Devamını Oku

OSHO’dan... “Aşkın sahte olduğunu anladığında...”

14 Eylül 2014

“Toplum denilen şeye mutlak şekilde teslim olur, bütünüyle onun esiri olursanız; o zaman toplumyalnızca kölelere ve ruhsal olarak intiharetmiş kimselere saygı duymaya başlar...***Ego bir buzdağıdır...Onu erit....Onu derin sevginin içinde erit...O sende kaybolursa;Sen büyük okyanusun parçası olursun...***Hayat küçük şeylerden oluşur....Sen eğer onları seversen; onlar büyür;büyük olurlar...***Hayatın hedefi özgürlüktür...Özgürlük olmadan hayatın anlamıyoktur... Özgürlük politik, sosyal ya daekonomik özgürlük anlamında değildir...Özgürlük;Zamandan öteye...Zihinden öteye...Arzudan öteye...Özgür kalmaktır...Zihnin varolmadığı anda;Evrenle bir hale gelirsin...Evren kadar sınırsız ol...***Zihin tıpkı kalabalık gibidir...Düşünceler sürekli orada oldukları için sürecin var olduğunu düşünüyorsun...Düşüncelerini bir kenara at...Sonunda hiçbir şey kalmaz...Zihin diye bir şey yoktur...Sadece düşünce vardır.***Bugün;Senin var olduğun, her zaman var olacağın yegâne zamandır...Yaşamak istiyorsan ya şimdi olacaktırya da asla olmayacaktır...***Zekâ elde edilmez...O doğuştandır, öze aittir, hayatınyapı taşıdır...Zeki bir insan; risk alır...O alttan alacağına ölmeye razıdır...Elbette gereksiz şeyler için, öze ilişkinolmayan şeyler için kavga etmeyecektir... Ancak esas şeyler sözkonusu olduğunda, boyun eğmeyi düşünmeyecektir...***Basit olan şeylerego için cazip değildir...Basit olan şey; egonun ölümü demektir...***Ego toplumun senin üzerinde yarattığı...Senin toplumunyarattığı bu oyuncaklaoynamaya devam ettiğin...Ve asla gerçek şeyi soramadığın bir aldatmacadır...***Gerçek disiplin sahibi olan bir insan asla öğrendiklerini biriktirmez;Her öğrendiği şeyinöldüğünü hisseder ve yeniden cahilliği benimser...Sürekli cahillik ona öğrenmesi için ışık saçar...***Birisinin hatası için kendini cezalandırmak aptalcadır...Zeki bir insan risk alır...O alttan alacağına ölmeye razıdır... Elbette öze ilişkin olmayan şeyler için kavgaetmeyecektir;Esas şeyler söz konusu olduğunda boyun eğmeyecektir...***Sakın unutma;Ne zaman karşına iki seçenek çıksa...Bilinmeyeni...Riskli olanı...Tehlikeli ve güvencesiz olanı seç... Hiçbir zaman zarara uğramazsın...***Hayat öylesine bir gizemdir ki onu kimse anlayamaz...Kim onu anladığını iddia ederse o sadece cahildir....Ne dediğini bilmiyordur..Ne saçmaladığını bilmiyordur...Eğer sen bilge isen anlayacağın ilk şey şudur:Hayat anlaşılamaz.***Kendi deneyiminle öğrenmediğin şeyleri sadece bir varsayım olarak kabul et...İnsanın yeryüzündeki en zayıf‘hayvan’dır...Onun bütün davranışlarının...Bütün aidiyetlerinin...Gruplaşmalarınıntemelinde bu gerçek yatar...O zayıf olduğu için kendisinden daha büyük bir şeyin parçası olmak zorundadır; Ancak ozaman kendisini güvende hisseder...***Hiçbir şeyi ayıplama...Aksine, onu kullan...Herhangi bir şeye karşı olma...Nasıl kullanılabileceğinin ve dönüştürülebileceğinin yollarını ara...***Dünya bir gök kuşağı...Zihin bir prizma...Varlık ise beyaz bir ışındır...İnsan anlamak yerine; baskı kurar,İlişki kurmak yerine manipüle eder...Birisiyle ilişki kurmak ancak anlayışgöstermekle mümkündür...***Sana söylüyorum;Gidilecek hiçbir yol yok...Her şey bu anın içinde...Bütün varoluş, bu anda toplandı...Bu anın içine sığdı...Bütün varoluş, yaşadığın anda akmakta... Hepsi budur...***Yaratıcılık varoluştaki en büyük isyandır...Eğer yaratmak istiyorsan, bütünşartlanmalardan kurtulmak zorundasın... Aksi halde yaratıcılığın kopya çekmekten başka işe yaramaz...***Toplumun stratejisi sizi birbirine düşman iki kampa bölmektir...İçinde hem Yunanların Zorbası, hem Buda’nın Gautama’sı yaşar. Biri maddiyatçıdır...Diğeri tinselliğe (maneviyata) önem verir...Gerçekte ikiye bölünmüş değilsin... Gerçekte sen ahenk içerisindeki bir bütünsün...Fakat bir bütün olmadığını düşünmeye şartlandırılmışsın...Eğer tinsel (manevi) bir varlık olmak istersen, bedeninle savaşman gerektiği öğretildi...Bedenini fethetmek, onu yenmek, yok etmek...Mümkün olan her yöntemle ona işkence etmen gerekir...Ben ise senin hem Zorba hem de Gautama olmanı isterim;Aynı anda...Birinden birini seçmen gerekmez...Zorba dünyayı temsil eder;Tüm çiçekleri...Yeşillikleri...Dağları...Irmakları...Okyanuslarıyla...Buda ise gökyüzünü temsil eder;Tüm yıldızları...Bulutları...Ve gökkuşaklarıyla...Dünya olmadan; gökyüzünün bir anlamı olmaz...Gökyüzü ise dünya olmadan sana gülemez... Gökyüzü olmadığında dünya ölür...İkisini bir araya getirin...Orada varlığın dansı başlar...Dünya ve gökyüzü birlikte dans eder...Orada bir kahkaha oluşur...Neşe oluşur...Kutlama olur...***İnsanlar bir şeyi anlamadıkları anda onu yanlış anlamaya başlarlar...Yanlış anlamaları cehaletlerini gizlemek içindir...***Bazen gökyüzünde siyah bulutlar olur...Gökyüzü bu siyah bulutlarla değişmez...Bazen gökyüzünde beyaz bulutlar da olur...Gökyüzü bu beyaz bulutlarla dadeğişmez...Bulutlar gelirler ve giderler...Gökyüzü baki kalır...Sen bir gökyüzüsün...Düşüncelerin ise bulutlardır...Eğer düşüncelerini titizlikle izlersen... Onları kaçırmazsan...Onlara doğrudan bakarsan...Onları anlarsın...Bu çok büyük bir şeydir...Bu senin aydınlanmanın başlangıcıdır...Artık sen uykuda değilsindir...Artık gelip giden bulutlarla özdeşolmaktan çıkarsın...Artık sonsuza dek baki kalacağınıanlarsın...Artık sen bir gökyüzüsün...Tüm kaygın yok olur...***Zihnin altında ezilirseniz deli...Onu aşabilirseniz mistik olursunuz...***İnsanlar tekrar tekrar mutsuzluklarını anlatıp duruyorlar...Hatta abartıyorlar... Süslüyorlar...Büyütüyorlar...Olduğundan daha kötüymüş gibigösteriyorlar...Neden?..Riske atacak hiçbir şeyin yok ki...Fakat insanlar bilinene yapışıpkalıyorlar...Tek bildikleri mutsuzluk...Bu onların hayatı...Kaybedecek bir şey yok ama yine de kaybetmekten de çok korkuyorlar...***Aşk öyle derin bir ihtiyaçtır ki onsuz yaşayamazsın;Ya kendisini ya da yedeğini ararsın...Yedeği sahte olabilir; fakat en azından bir süreliğine aşık olduğun hissine kapılabilirsin...Sahtesi bile keyiflidir...Önünde sonunda sahte olduğunun farkına varırsın;O zaman sahte aşkı gerçeğinedönüştüremezsin...O zaman sevgili değiştirirsin...İki olasılık vardır; aşkın sahte olduğunu anladığında...Ya kendini değiştirirsin...Sahte aşkı bırakıp gerçek bir aşığadönüşebilirsin...Ya da sevgilini değiştirirsin...***Ayrılık kaçınılmaz bir sondur, kimse istemez ama gereklidir...Çünkü hayat olduğu gibidir; olması gerektiği gibi değil...***Sana diyorum ki hayat bir hapishane değil...O bir ceza değil...O bir ödül...O ödül; sadece onu hak edenlere, onu kazananlara verilir...Keyif almak senin hakkın;Şayet zevk almıyorsan; bir günahişlemiş olacaksın... Onu güzelleştirmezsen, onu bulduğun gibi bırakırsanvaroluşa karşı gelmiş olacaksın...”OSHO

Devamını Oku