Aşkın; bireyin yenilenmesine tekabül eden...Ruh ortağını keşfetme ve bulma hali olduğunu...Fark ediyorum birkaç yıl önce...Kimliğimizi ve ruhumuzu yenileme isteği duyduğumuz...Kendimizi aşma ve değiştirme süreçlerimize tercüman...Yeni dönemlerimizin habercisi ve sembolü olacak kişilere ‘aşık’ oluyoruz...***Komplike bir süreç gibi görünüyor...Ancak;Yeni bir aşk yaşayanlar;Kendi içlerindeki yenilenme süreçlerini;Aşk yaşadıkları yeni günlerin;idealize ettikleri kişisiyle kalplerinde bütünleştiriyor,Aşkın öznesini yaratarak onu insanileştiriyorlar...***Gençlik yıllarında sık aşık olaninsanların bir bölümü...Daha sonraları yoruluyorlar...Konformizmin, sınırlı keyfiniyaşamayı yeğ tutuyorlar...Aşkla haşır neşir olmak...Onlara;Geçmişte kalan bir macera...Tuzaklarla dolu bir risk...Ne olacağı bilinmeyen birmüstakbel meçhul gelmeye başlıyor...İlerki yaşlarda, hayatı yeni baştan yenileme duygusu pek rağbet görmüyor...***Hayatımdaki büyük aşkların...Hep bir kişisel yenilenme...Kalbi tazeleme...Ulaşılmamış hayallere ulaşabilme...Kişisel fantazyalara kavuşabilme...Yeni bir hayata yelken açma dönemlerine rast geldiğini fark ediyorum...Aşık olduğum kadınlar...Yenilik...Ruhuma tazelik...Gerçekleşmemiş hayallerime ‘tercüman’lık misyonunu üstleniveriyorlar...O kadınlarla birlikte ruhen yenilenmenin, tazelenmenin ve yeni bir çığır açmanın mümkün olabileceğini hissediyorum...***Hayallerim;O kadınlara ulaşarak...O kadınlarla yaşayarak...O kadınlara aşık olarak gerçekleşecek gibi görünüyor...İnanç aşkı besliyor...Aşk inanıcı pekiştiriyor...Her hayal yaşanmazsa içinde hayal kırıklığı yaratıyor...Hayalleriyle aşk yaşadığım kadınlar...Gerçek hallerinde hayallerime uzak kaldıklarında...Aşk bende hayal kırıklığı yaratıyor...Aslında kırıklık yaşanan şey “hayalimin kendisi...”Aşkın kendisi değil...***Ulaşmak istiyorum hayallere...O kadınların benliğinde...O kadınların hissi...O kadınların coşkusu...O kadınların sevgisi...O kadınların beğenisi...O kadınların ilgisinde...***Yenilenme dürtüsü...Hayallere ulaşma içgüdüsü...Aşık olma duygusuyla...Daha bir güzel yeşermiyor kalbimde...Aşık olduğum her kadın;Hayatımın bir başka yenilenmesini...Arzuladığım bir büyük hayalin gerçekleşmesini sağlıyor...Gerçekleşmeyen durumlar ise...Ya da koskoca bir hayal kırıklığı ile...“Acı“nın öğrettiği tecrübelerden...Hayat derslerimi çıkartıyor...Ruhumun derinliklerini olgunlaştırıyor...***Aşkın böyle olduğunu anlamadan önce de aşkı seviyorum...Aşkın şifresini anladıktan sonra da aşkı sevmeye devam ediyorum...Yenilenmeyi sevdikçe aşkı seviyorum...Aşık oldukça, yenileneceğimi biliyorum...Aşk acısı çektikçe, olgunlaşacağımı hissediyorum...***Hayatta fazla aşk yaşayanlar...Kendilerini hep yenilemek...Ve çokça hayal kurarak büyümek isteyenler oluyor...Kafa göz yarılmaları ise...Her yenilenmenin ödenmesi gereken doğal bedeli olarak hesaba yazılıyor...***Bir gün aşık olamayacak kadaryorgun düşecek miyim?..Hayatı, yenilemek istemeyeceğim... Zamanı dondurmakla yetineceğim bir ana denk gelecek miyim?..Yeni bir hayalin peşinden gidemeyeceğim gün gelecek mi?..Eğer o gün gelirse; Bir daha aşık olamayacak...Bir daha kalbim kıpır kıpır atmayacak...Kalp çarpıntısı duracak mı?..Aşkın coşkusundan ilham...Aşkın uçurtmasından güç alamayacak mıyım?..O gün geldiğinde bir daha aşık olamayacak mıyım?..***Biliyorum ki yaşamın en ilerlemiş yaşlarında hatta...Sınırlı günleri...Ayları...Yılları kalanlar bile...Bir son ‘veda’ yaşıyor...En yakınlarına kadar ulaşan birtazeliğin rüzgarına kapılıveriyor...***Bana gelince;Yaşadığım ve bana sonsuz gelen bütün aşki hırpalanmaların ertesinde...Ayağa kalkabildiğimde...Bundan böyle mütevazı ve talepkar olmayan bir dünyaya...Demir atacağıma söz veriyorum kendi kendime...Uzunca bir süre...Yeni dünyaların kıpırtılı heyecanları...İçine çekmiyor beni...Kendimle mutlu...Hayatımla rahat...İçimdeki konfora kanaat...Yaşayıp gidiyorum...***Sonra...İçimdeki dördüncü beşinciyeniyi keşfetme arzusu...Bir başka boyuta kanatlanma tutkusu...Ruhumu yeniden doldurup, yeni bir dünyaya uçma arzusu...Kalbimdeki yenilenmeylehayallere kavuşma...Ruhumu tekamül ettirme kurgusu...Bu duyguları paylaşacak...Onları idealleştirecek...“Güzel kadını“ bulma duygusunu tetikliyor bende...Aşkın kapıyı çaldığı o kıpırtılı, atmosfer o anda oluşuveriyor...***O anlarda;Bir zamanlar yaşadığın acılar...Kırıklıklar...Traj-i komik sitcom’lar...Demli hayal kırıklıklarının tezahürü içe kapanmalar...Aniden unutuluveriyorlar...Yaşam yeni kıpırtılarını...Heyecanını...Tazeliğini sunuyor...Kalbin yenilenerek çiçek gibi açılıyor...Tazeliği çağırıyor...Kişisel tarihinde yeni bir çağ açmaya hazırlanıyor...Hayallerle birleşip;Geçmiş hayal kırıklıklarını unutturuyor...***Yenilendikçe, ruhunun yenidengelişeceğini düşünüyorsun...Yeni idealler...Yeni hedefler koydukça...Yaşayacağının; seni daha geliştireceğini, daha yükselteceğini görüyorsun...Yine de mütereddit kalıyorsun...Yenileneceğiz derken...Kalbinin kifayet etmemesinden korkuyorsun...Korkuyla cesaretin zıtlığında...Aşkın adrenali zirve yapıyor...Adrenalin zirveleri tutkunu tetikliyor...Tutku; hayatını renklendiriyor...Rengarenk bir kişilik, seni cezbedici yapıyor...Aşk seni çekici kılıyor...
Benim şehirlerim var...Yaşarken geçmişle paralelyaşadığım...Her gittiğimde, öncekilerin anılarıyla birkaç hayatı bir arada yaşadığım...Meydanlarında kendimi bulduğum...Yürürken ben olduğumu hissettiğim...Şehrin “benim“ olduğunu varsaydığım...Girdiğimde, “tanıdık bir mekana girmiş“ duygusuna kapıldığım...Bir kısmı için “Zaten burası benim evim“ dediğim...Şarkılarında hüzünlendiğim...Ritimlerinde coştuğum...Gülümserken gölgelendiğim...Neşelenirken, hasretlendiğim...Severken özlediğim...İçindeyken dışında...Dışındayken içinde hissettiğim...Şehirlerim var...***Paris...Prag...İstanbul...Atina...Berlin...Ankara...Nice...Londra...Nafplio...Los Angeles...Budapeşte...Newyork...Milano...Tokyo...İzmir...Roma...Moskova...Monako...Barselona...Vicky-Christina-Barcelona...Sofya ile Vitoşa...Korfu ve Kerkira...Şehrimsi gibi de;Cambridge...Bodrum...Positano...***Buralar hayatımdaki diğer şehirleri andırmıyorlar...Buralara geldim mi;“Benden bir yerlere gelmiş gibioluyorum...”Hayatımın duraklarında duraklıyorum...Kişisel inşaatımın, harcına, çimentosuna, kumuna, taşına rast geliyorum...Bu şehirlerde “benden olan şeylerin mimarisini” görselleştiriyorum...***Bunlar arasında olmayan...Ama bunlar arasında olması mukadder olan bir şehrim daha var...Paris’te “bitmiş paramızın hazin vedasında gençlik aşkı Ursula’yı ellerimle göndermek zorunda kaldığım şehir orası...”Berlin’de başlayan...Yıllar sonra yine Berlin’de yaşayan...Bir gizli aşkın, yıllar sonra meçhul kimlikle; meçhul bir yolculuğa çıktığı şehir orası...Biri yarım kalmış gizli bir aşk...Diğeri yarım bırakılmış züğürt bir gençlik tesellisi...İkisi de alabildiğine sevgili...İkisi de alabildiğine kadın...İkisi de alabildiğine samimi...İkisi de alabildiğine dürüst...İkisi de bütünüyle yarım...İkisi de doyumlara ulaşmamış bir aşkın...Yarım kalmış sevdası gibi...***İki hüzünlü sevgiliyi...Sonsuz hüzünler içinde benden alan şehrin ismi...Varşova’ydı...Nazım’ın; bir taraftan Vera’ya aşık Moskova’daki sürgün günlerinde “eşi Münevver Hanım’ı beş yıl boyunca beklettiği şehirdi Varşova...Buluşmak için gittiği“, üç tek gecelik seferde...Münevver Hanım’la değil...Bristol Otel’de tek başınagecelediği...Vera’sına “kendi karısıyla ihanet etmekten“ imtina ettiği...O hüzünlü...Ve meçhul kalmış şehir...Şöyle değil miydi Nazım’ın Varşova’daki Bristol Otel için döktüğü dizeler sanki;***“Seher vakti habersizce girdi gara ekspres...Kar içindeydi...Ben paltomun yakasını kaldırmışperondaydım...Peronda benden başka dakimseler yoktu...Durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri...Perdesi aralıktı...Genç bir kadın uyuyorduAlacakaranlıkta alt ranzada...Saçları saman sarısıKirpikleri mavi...Kırmızı dolgun dudaklarıysaŞımarık ve somurtkandı...Üst ranzada uyuyanı gHabersizce usulcacık çıktı gardan ekspres...Bilmiyordum nereden gelip nereye gittiğini...baktım arkasından...Üst ranzada ben uyuyorum...Varşova’da Bristol Oteli’nde...Yıllardır böyle derin uyumuşluğum yoktu...”***Hiç gitmiyorum Varşova’ya...Gidersem sanki hep;Yarım kalmış sevgilileri...Arayıp da bulamayacakmışım...Gibi geliyor...Gözlerim onları ararken...Kalbim bitmeyen aşkların acısıyla...Öksüz hüzünlere savrulacakmış duygusuna kapılıyor...Varşova’ya hiç gidemiyorum...Ne Nazım gibi...Ne Münevver Hanım türü...***Oysa dün;Beşiktaş’ın UEFA grubuna bakarken... Sezonun UEFA Kupası Finali’nin 27 Mayıs 2015’te Varşova’da olacağını fark ediyorum...Yarım kalan aşklarımdan mütevellit...Gittikleri meçhulde sevgilileri göremediğimden muzdarip...Bir türlü gönlümün gitmek istemediği...Nazım’la Münevver’in...Nazım’la Mehmed’inBir türlü doğru düzgün buluşamadığı...Gönüllerince hasret gideremediği...O malum başkent...Varşova’ya...27 Mayıs 2015’te gitmek istiyorum...Beşiktaş’la beraber...***Futbol;Hayatta gerçekleşmemiş sevgileri ikame eden bir büyük AŞK’sa eğer...Futbol;Gerçekte sevgililerle yaşayamadığın aşkları, yalnız başına...Bir başına...Senin gibi milyonlarcasıyla...Yaşamının adıysa eğer...Yarım kalmış aşkların niyetine...Bir türlü gitmeye cesaret edemeyen kalbin yüzüsuyu hürmetine...Avrupa Finaline en büyük aşklagitmeyi içimden geçiriyorum...Varşova’ya ancak böyle gidebileceğimi hissediyorum...Kısmetse olur diye içimden geçiriyorum...Belki yarım kalmaz, kupayı da alır geliriz diye hayal ediyorum...Umut bazen hayattır...Hayal ise gerçek...
Arsenal maçının ertesi sabahı, Beşiktaş’lı olduğunu bildiğim Ömür Gedik’in bir twitini görüyorum...-”Evlenmek için Beşiktaş’lı erkekleri seçin...” diyor Ömür twitinde...-”Kötü gününüzde size sahip çıkar...”Twiti görünce, birkaç ay önce sıkı tribün taraftarı olan Fenerbahçeli bir kız arkadaşımla yaptığım sohbet aklıma geliyor...O sohbette kız arkadaşım bana;-”Beşiktaş’lı erkeklerinfutbolla ilgili kadınların üzerinde yarattıkları ilginç bir algı var...” diyor...-”Bunun farkındalar mı bilmiyorum... Ama futboldan anlayan kadınların gözünde Beşiktaş’lı erkek, ‘tutkulu erkek’ demek... Diğer takımların taraftarları da tutkulu takımlarına karşı... Fakat Beşiktaş’ın erkek taraftarının hayat ve Beşiktaş karşısındaki tutkusu farklı...”***İtiraf ediyorum ki;O güne kadar ilk kez böyle bir taraftar analiziyle karşılaşıyorum...Şaşırıyorum...O sıralarda bunu yazmayı doğru bulmuyorum...Farklılık yaratan bir şımarıklık intibası oluşturmak istemiyorum...“Beşiktaş’lı duruşum”,“tutku” olgusunu sadece kendi takımıma şamil olmasınarazı gelmiyor...-”Ben bunu yazmam...”diyorum...-”Diğer takımların taraftarlarına haksızlık olur...”***O zaman muhatabım görüşünde ısrar ediyor...-”Bu dediğim doğru... Üstelik ben çok sıkı bir Fenerbahçe’liyim... Konu Fenerbahçe oldu mu Beşiktaş falan dinlemem, tanımam... Ancak gerçek bu... Beşiktaş’lı erkeğin ‘tutkulu’ bir algısı var futbolla ilgili kadınlar üzerinde...”***Sözlerine ve analizlerine güvendiğim o arkadaşımın yaptığı analizi; kişisel kayıtlarımda önemli bir yere koyuyorum...Kendimi ve “tutkumu“ölçüyorum...Kendi açımdan çok haklı noktaları olduğunu fark ediyorum...Hayatımı “tutkular”ım yönlendiriyor benim...Ancak yine de “tutku” konusunu genelleştirmenin yanlış olacağını düşündüğüm için yazıyı yazmaktan vazgeçiyorum...***Ne ki bir şey bir kere kişisel hafızanın kayıtlarına girmeye görsün...Akacak kan damardadurmuyor...Ne yapıyor ediyor, bir yolunu bulup ortaya çıkıveriyor...Ömür Gedik’in “Beşiktaş’lı erkekler kötü günde yanınızda olur... Evlenilecek erkekler Beşiktaş’lılardır...” sözlerini okuyunca;-”Evliliği bilmem... Amatutkuyu bilirim...” demekgeliyor içimden...***Fenerbahçe’li ve Galatasaray’lı taraftarların Beşiktaş’lılardan daha az tutkulu olduğunu söylemek doğru değil ve abes...Hala bu konudaki görüşümü muhafaza ediyorum...Sanırım buradaki kilit konu şu...Beşiktaş üç büyüklerden biri olmasına karşın, salt başarıya endeksli bir kulüp değil...Üç büyük olarak, diğer iki rakibine göre daha az sahabaşarısı alsa da, bu durumBeşiktaş’ın taraftarını ve tutkusunu hiç etkilemiyor...Beşiktaş’lı delicesine varolan tutkusundan hiç vazgeçmiyor...Başarılı veya başarısız saha sonuçları onun “tutkusu” üzerinde hiçbir etki bırakmıyorlar...Tribünlerdeki hava, hiçdeğişmiyor...Şarkılar ve besteler aynı ruhla devam ediyor...***Beşiktaş’lı içselleştirdiği ve daimileştirdiği deli tutkusuyla, hiç değişmeden sevgisini ve dünyasını yaşamaya devam ediyor...Ömür Gedik’in “Beşiktaş’lı erkek evlenilecek erkektir...” sözünden gele gele nelere kadar geliyorum...“Evliliğe pek sıcak bakmadığım için, belli belirsiz bir savunma mekanizması içgüdüsüyle Ömür’ün sözlerine ‘Beşiktaş’lı tutkusu’yla cevap veriyorum...”Sonuç değişmiyor...Beni Arsenal karşısında penaltıların verilmediği 1-0’lık yenilgi hiç etkilemiyor...Hatta bir kıyaslama söz konusuysa...Arsenal maçının öncesine göre, çok daha fazla bilenmiş durumdayım...Buna kimin ne diyeceği umrumda değil...Ben “tutkum”la, iliklerime kadar yaşadığım sevgiyle keyfime bakıyorum...Sanıyorum ben; ‘duruş’undan ‘tutku’suna dört başı mamur bir Beşiktaş’lı erkeğim...YENİ TÜRKİYE DEĞİL!.. BARIŞ İÇİNDE YAŞAYAN MUHTEŞEM BİR TÜRKİYE GÖRMEK İSTİYORUM!..Bu köşede aylar öncesinden yazdığım gibi...Belediye başkanlığı seçimleri de dahil...Arka arkaya girdiği on seçimi kazanan bir siyasi lider...Hukuki bir sorun yoksa...Doğal mecra olarak Cumhurbaşkan’lığına gider...Tayyip Erdoğan artık Cumhurbaşkanı...***Ben aylar öncesinden Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkan’lığına çıkmasının...Gerginliklerin azaltılması...AKP zirvelerinin rahatlatması...Kendinden olmayanları belki daha güvenli bir şekilde kucaklaması...Yeni bir el verme döneminin başlaması...Toplumsal zıtlıkların yumuşatılması baabında bir fırsat yaratılması...Olarak görmek istiyorum...***Bu dediklerim Haziran 2015’e kadar olmaz...Seçim atmosferi...Kazanma hırsı...Mecliste oluşacak sandalye sayısı...Demokrasi savaşı...Lider kalma arzusu...Liderliği kaybetme korkusu...Sandık motivasyonu...Meydan havası...Konuşma belagatinin ısısı...“Barış ortamına“ izin vermez...***Ve fakat;Haziran 2015’ten itibaren;Türkiye;Zıtlıkların bir arada yaşayabileceğini öğrenen...Seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın, kendi siyasi zıtlıklarını yumuşatan...Karşı tarafa elini uzatan...Yeni ve “toplumsal barışa“ yönelik bir yüzüyle karşılaşabilir...Daha doğrusu karşılaşmalıdır...***Sayın yeni Cumhurbaşkanı...Sayın yeni Başbakan;Ben “Yeni Türkiye“den ziyade;Barış içinde 76 milyonun bir arada... Mutluluk içinde yaşadığı bir Türkiye...Birbirinin karşıtlığından, kavga değil demokrasi yaratan...Farklılıklarla bir arada yaşamayı öğrenen...Karşıtlıkları bölünme değil zenginlik gören...Özgürlüğü kutsal...Farklılığı kardeşlik...Mozaiğin renklerini;insanlık olarak gören bir Türkiye istiyorum...***Adı yeni veya değil...Önemli de değil...Meali...Muhteviyatı...Müktesebatı...Maneviyatı...Maddiyatı...Modeli...Misali...***Özgür insanlardan oluşan...Kardeşçe yaşayan...Barışı seven...Barışa tapan...Sevgiyle birbirine ilmiklenen...Zıtlıklardan keyif yaratan...Değişiklerden mozaikler çıkaran...Renkleri gökkuşağına çeviren...Farklılığının sinerjisinden...Muhteşem bir millet...Muhteşem bir halk...Muhteşem bir kültür...Muhteşem bir sistem çıkaran...Muhteşem bir ülke istiyorum...
Birkaç gece önce; Bodrum’da Yalıkavak Marina’da, müşteri patlamasına uğrayan Nusret et lokantasında yemek yiyorum...İki aydır, birkaç yıldır Bodrum’un her yanında hissettiğim ezici trend, bütün çıplaklığıyla yüzüme çarpıyor...Türkiye’nin yabancı turizmine damgasını vuran paralı turistler, zengin misafirler; artık Rusya’dan, Azerbaycan’dan, Gürcistan’dan ve diğer eski Sovyet Cumhuriyet’lerinden, zengin Arap ülkelerinden ve İran’dan geliyorlar...Rus oligarkları...Zengin Arap aileleri...Eski Sovyet Cumhuriyet’lerinin zenginleşen orta sınıf üstü burjuvaları...Paralı Acemler...Varlıklı Azeriler...Hep birden “Doğulu turist“ kontenjanından... Türkiye’ye akın ediyorlar...***Nusret et lokantası, pahalı bir lokanta...Sosyetenin uğrak yeri...Müşteri profili Bodrum ve Yalıkavak’ın zengin yerli ve yabancı turistleri...Yemek sonları için restoran şeflerinin ellerinde “yirmişer otuzar çay bardağının bulunduğu“ büyük tepsiler görüyorum...Hızlı bir devinim içinde ince belli bardaklarda masalara çay servisi yapılıyor...***“Çay“, doğu kültürünün gün boyu... Ve fakat mutlaka yemek sonrası içmekten ve keyif yapmaktan büyük zevk aldığı ritüellerin başlıcası...Türkiye’de geleneksel lokantalardan sonra, sosyetenin ünlü restoranlarında “ince belli bardaklara özel çay“ servisi başlaması, önemli bir “Doğululaşma sembolü...”Restoranın “yerli ve yabancı turist profili“ bunu istiyor...***Örnekler bununla sınırlı değil...Yaz boyu kaldığım Rixos tatil köyünün en mutena yeri bir Lübnan Lokantası...En müstesna köşesi “Gece için yarım daire koltuklarla özel çardaklar altında düzenlenmiş nargile mekanı...”Tatil köyünün üç pahalı alakart restoranı; Lübnan Lokantası...Nargile Kafesi...Özel Asya Mutfağı restoranı olarak şekilleniyor...***Gerek Rixos Tatil Köyü, gerek yanındaki Vogue ve Savoy tatil köylerinde, 4 ila 12 odalı yüzden fazla özel villa var...Tamamı Arap ve Rus milyarderlerin zevklerine ve tatil anlayışlarına göre dekore ediliyor, onlara hizmet veriyor...Zengin Arap ve Rus turistler için aylık ve yıllık rezervasyonlar yapılıyor...***Antalya Belek’teki ultra lüks tatil köylerinde de aynı şeyi görüyorum...Her şey artık zengin Ruslar, orta sınıf üstü Arap’lar, Azeri’ler, Özbek’ler, Tatar’lar, Acem’ler, Gürcü’ler; genel olarak “Doğulu turistler“ için biçimleniyor...Nargile kafeleri; bu tatil komplekslerinin en revaçta bölümleri...Gün boyu havuz kenarlarında...Gece kulüplerde... Barlarda...Nargile servisinin en “faça masalardaki en faça müşterilere yapılmakta olduğunu“ görüyorum...Türkler de hızla “nargileli“ bir yeni görünüme sahip oluyorlar...Bodrum Türkbükü’nün bu yazın en önemli mekanlarından olan Sess Kulüp’te bile nargile servisini fark ediyorum...TÜRKİYE DOĞULULAŞIYORTürkiye birkaç yıldır hızla Doğululaşıyor... Hayır;Bu köşede daha önceden birkaç kez yazdığım gibi sadece Ortadoğu hakimiyetinden söz etmiyorum bu sefer...Türkiye her taraftan Doğu’nun rüzgarına, esintisine, turistine, kültürüne kapılarını ardına dek açıyor...Şangay Beşlisi Türkiye için siyasi olarak henüz “reel bir anlam ifade etmiyor“ muhtemelen...Fakat Türkiye; zengin Doğu’luların turizm merkezi olma yolunda başlattığı rüzgarı bütünüyle arkasına alıyor...Bu olgu sosyal ve kültürel bir olgu...Bir tespit bu...Yeni kültürün izlerini adım adım AKP’ye oy vermeyen sahil şeridinde de görüyor ve yaşıyorum...***Ortadoğu’lu zengin Arap ailelerin tercihi Türkiye’nin koylarında tatil yapmak...Rus turistler önce Antalya ve çevresini; şimdi ise Bodrum’u da keşfederek Türkiye’nin daha geniş bir yelpazesini kendilerine mesken ediniyorlar...Doğu’lu turist Türkiye’de tatil yapmaktan mutlu...Bunu fark ediyorum...Burada rahat ediyorlar... Sosyalleşmelerini kendilerine daha yakın bir kültürel yapıda yaşayabilmekten huzurlular...Batı’ya göre daha bir güvende hissediyorlar kendilerini...İran; Acemleri ve Azerileri için de aynı şeyin geçerli olduğunu görüyorum...***Gelen turistler, Türkiye’deki “doğululaşma rüzgarıyla“ ortak bir payda oluşturuyorlar...Türkiye;Ruslaşıyor...Acemleşiyor...Araplaşıyor...Azerileşiyor...Gürcüleşiyor...Oradaki kökleriyle, yakınlıklarıyla yüzleşiyor...Kendi doğulu kökleriyle, doğulu turistin ortak paydasında “yeni bir yelpazeyle yeni bir kompozisyona yelken açıyor...”“Türkiye Doğululaşıyor...”YENİ TÜRKİYE’NİN DOĞU’LU ESİNTİLERİ...Dün bir ara AKP’nin Olağanüstü Kongresi’ni izliyorum...Hayata ve olaylara hep önyargılarla bakanlar, Türkiye’deki yeni siyaset metaforlarını algılayamıyorlar...Varsa yoksa;“Amerikan Başkanlık sistemi mi?..Fransa’nın yarı başkanlık düzeni mi?..Yoksa Avrupa’nın parlamenter demokratik rejimi mi?..”tartışması sürüyor...Yıllardır bütün resim bu eksen üzerinde fotoğraflanmaya çalışılıyor...Siyasi muhalefet buna;“otokrasi ve tek adam yönetimi“ bağlamında yeni bir de argüman ekliyor...Hepsi bundan ibaret...***Oysa Türkiye’deki siyasetin yeni kodları;Japonya’nın kodlarını daha fazla andırıyor...Çin Halk Cumhuriyeti’den esintiler taşıyor...Türkiye’nin geçmişinden bu yana, merkez sağ partilerin yapamadığını AKP yapmak istiyor...Japonya’da merkez sağ liberal parti bir parantez dönemi hariç ikinci dünya savaşının bitiminden bu yana Japonya’yı yönetiyor...Başbakanlar değişiyor ama partinin iktidarı değişmiyor...Tersi bir örnek Çin’de var...Orada da Komünist Partisi iktidarda çok uzun yıllardırÇin liberalleşiyor, fakat Çin Komünist Partisi iktidardan uzaklaşmıyor...Çin’i komünist partisi liberalleştiriyor...***Doğu kültürü ağırlıklı siyasi yapıyı, değiştirmiyor...Değişiklikleri siyasi yapının bizzat içinde eritiyor...Dünkü AKP kongresinde Tayyip Erdoğan’ın yerine Ahmet Davutoğlu’nun gelişini, bu çerçeveden izleyince...Resim yerine “cuk“ diye oturuveriyor...
Bir okuyucum söz etmese, Dr. Scott Peck’in “Kötülüğün Psikolojisi“ isimli çalışmasından haberdar olmayacaktım...Hayat böyle bir şey işte...İyilik yazarsanız, iyilikler size akmaya başlıyor...Dr. Scott Peck’in “Kötü İnsan ve Kötü İnsanın nereden anlaşıldığını“ belirten çalışmasından ilginç bölümler vereceğim bugün...***“Kötülük, tiksindirici ve tehlikeli özellikleriyle onunla birlikte uzun süre kalan kişiyi de bozar ya da yok eder...Yalanlarla insanın aklını karıştırırlar...Kötüler, yalanın insanlarıdır... Sadece başkalarını değil, kendilerini de kandırırlar...Bu yönüyle kötülerin korkulacak insanlar olmakla beraber, acınacak insanlar olduğunun da bilinmesi gerekir...Kendilerini saklayan ve bilinçlerinin sesini dinlemeyen kişiler olarak hayatları gerçek bir korku içinde geçer...Kötüleri en çok etkileyen şey güçtür!..Kısa vadede ne nezaketten ne de sözden anlarlar...***İnsanları kötü yapan, kötü işler yaptıklarını kabul etmemeleridir... Aslında onların dikkat çekici özellikleri yoktur...Sabıkalı değillerdir...Hatta çoğu örnek vatandaştır...Ama suçları o kadar gizli kapaklı ve fark edilmezdir ki yaptıkları suç olarak nitelenemez...Kötü insanlar kendilerini sorgulamazlar...Buna tahammül edemezler...Hatalarını kabul etmedikleri için sürekli kötülük yaparlar...Kibirlidirler...Kendi kötülüklerini başkalarına yansıtırlar, hep bir günah keçisi ararlar...Birey ruhsal olarak gelişmek için gelişmeye ihtiyaç duymalıdır...Bu ihtiyacı duymazsa, kusursuz olmadığını gösteren her kanıtı ortadan kaldırmak isteyecektir...***Kötü insanları maske takmalarından tanıyabiliriz...Gülümsemelerinin nefretlerini, nazik tavırlarının öfkelerini sakladığını görürüz...Karanlıklar içindeki insan ruhunun kendi sorumluluklarından kaçtığını ve kendinden gizlendiğini fark edebiliriz...Problemlerinin temelinde bir çeşit ben-severlik yatar...Bununla birlikte hastalıklı ben-severliğin oluşumuna ilişkin önde gelen teorilerden biri de bunun bir savunma mekanizması olduğudur...İlgisiz ve sevgisiz ailelerin çocukları kendilerini korumak için küçüklükte sahip olduğu ben-sever mekanizmayı bırakmayacaktır... Çocuklar, kötü ailelerine karşı kendilerini korumak için kötü olurlar...İşte insan kötülüğünün temeli budur...***Erich Fromm’a göre ne kötü doğuyoruz, ne de kötü olmaya zorlanıyoruz...Pek çok seçim sonunda kötü oluyoruz... Gördüğüm pek çok durumda birey, sadece kendi iradesini gerçekleştirmek için, kötüyü seçme özgürlüğü olduğu bilinciyle kötü niyetli seçimler yapıyor...Kötü insanların acı çekmedikleri doğrudur...Zayıflığa veya hatalara tahammülleri olmadığı için böyle görünmek, her şeyin üzerinde ve her şeye hakimmiş imajı vermek isterler...”ÇOCUKLARA KÖTÜLÜK YAPILDIĞINDA...Dr. Scott Peck kötülükten en fazla etkilenen kişilerin çocuklar olduğunu söylüyor... Ailenin kötü olduğu durumlarda çocuğun da kendini savunmak için “kötülüğü“ seçtiğini vurguluyor...***“Kötülüğün en sık rastlanan kurbanı çocuklar...Hem zayıftırlar hem de kolay incinirler...Üstelik aileleri çocuklar üzerinde nüfuz sahibidir....Dahası çocuk ve aile arasında doğal bir samimiyet vardır....Çocuklar ailelerinden kaçamaz...Yetişkinlerin bile kötülükle karşılaşmaktan korktuğu bir vakaya maruz kalan çocuklar, ruhlarını ancak bir kale gibi koruyabilirse duygusal açıdan hayatta kalabilirler...Bu tip savunma mekanizmaları çocukken onu korusa da yetişkin olduğunda kaçınılmaz olarak hayatına zarar verecektir...”KÖTÜ İNSANIN ÖZELLİKLERİ...Hangi insanlar kötü...Onları nasıl ayırd edebiliyoruz?..Şöyle anlatıyor “kötü insan“ tipini ve özelliklerini Dr. Scott Peck:“Kötü İnsan;a) Sorumluluktan kaçar.b) Farkedilmesi zordur...Ancak devamlı yıkıcı davranışları vardır...c) Çoğunlukla belli etmemekle birlikte eleştiriye aşırı tahammülsüzdür...d) İnsanların gözünde saygın bir yere sahip olmak için aşırı istek duyar... Bu istek tedbirli olmalarına ve kötü duygularını inkar etmelerine neden olur...e) Özellikle stresli durumlarda, şizofreniye benzeyen düşünce bozuklukları yaşar...***Kötü insanlar istedikleri gibi davranmak ister...Güç sahibi olmak onlar için bir tutkudur...Dolayısıyla güçlü olmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar... Ancak sonları bir felaket olur... Kötülük ancak ve sadece otoriteye boyun eğer...Diğer bir yolu ise bilgi ve çaba ile onunla bıkmak bilmeden uğraşmaktır... Ancak sevgi böyle bir çabayı mümkün kılabilir...***Dünyada kötülük esastır...İyiliği ve iyileştirme sevginin sonucu mümkün olur...Çocukluk ve aile insan psikolojisinde çok önemlidir... Çocuk ve hasta ergenler anne ve babalarını Tanrı gibi algılar... Ailelerinin davranışlarını gerçekçi bir şekilde değerlendiremez...Ailesi tarafından kötü davranılan bir çocuk, kendisinin kötü olduğunu düşünür...Sevgisiz yetişen çocuk, sevilmeye layık olmadığına inanır...Ailesi yeterince sevmezse ya da kötü davranırsa, çocuk bunun nedeninin kendisi olduğuna, kendisinin kötü olduğuna inanır...Kendisi hakkında gerçekçi olmayan olumsuz bir imaj geliştirir...”
“Sadece samimiyete erenler ve ona tabi olanlar Hakikat’e erecektir...***Başarı, Hakikatin yolunda samimiyet ve sabırla yürüyenlerin varacağı sarayın adıdır...***Yönelmeleriniz gerçeğe doğruysa eğer; terk edebildikleriniz kadar; ileriye geçebilirsiniz...***Her kapıyı açan tek anahtar vardır: SAMİMİYET...***Biliniz ki samimiyetin açamayacağı kapı mevcut değildir...***İnsan olarak, diğer yaratıklardan farkınız; gördüklerinizin ardına geçebildiğiniz ölçüdedir...***Karşısındakini kendine tercih edemeyen kişi, samimiyetten çok uzaktır...***Samimiyet karşısındakinin hak ve hukukuna tecavüz etmeyen teklifsizliktir...***Gören, düşünebilen ve idrak yüceliğine erenlerden olmaya çalışınız...***Ne mutlu; Gerçeğe erene ve O’na tabi olabilene...***İnsan ismine liyakatınız; insanlara ulaşan iyiliklere vasıta olabilmeniz nispetindedir...***Aldıklarınız kadar BASİTLİĞE..Verdikleriniz kadar YÜCELİĞE yaklaşırsınız...***Zirvede oturmaya sadece VERENLERİN hakkı vardır...***Eriyen “eren”dir...Ermedikçe eriyemezsin...***Pişmanlığın acısını tatmak istemiyorsanız;Hemen elinizdekileri değerlendirmesini öğreniniz...***Dostluğu yürüten fedakarlıktır...***Cahil; idraktan nasibi olmayandır...***Zamanın ötesine geçebilenlerin iki özellikleri olur...Bilim ve vericilik...***Anlayamadığımı anlayamamaktan Rabbime sığınırım...***Görgünüz yaşadıklarınız nisbetindedir...***Zavallı; yaradılışındaki GAYE’den bihaber olandır...***Gözlerinizi kapadığınız anda;Madde ötesine geçemiyorsanızbiliniz ki çileniz sürecek...***Geçmişin telafisi olmayacağını unutmayınız...***Kaçınılması zaruri olan hususların başında istismarcılık gelir...***Süratinizin artmasını istiyorsanız,vites değiştirmesini öğreniniz...***İsmini zamanın silemediği “özeermişler” arasına girmeye çalışınız...***Sonlu olmak istemiyorsanız, rotanızı sonlulara göre ayarlamayınız...***Biliniz ki değerlendiremedikleriniz de;En az değerlendirebildikleriniz kadardır...***Hikmet basitlik kavramını yok etmiştir...***Allah indinde basitliğin yeri olmadığını idrak ediniz...***Basit görmeyiniz...Değerlendirmeye çalışınız...***Görünüz ve susunuz...Dinleyiniz ve yine susunuz...Öğreniniz ve yine susunuz...Ta ki konuş denilene kadar...***Zamanın değiştirebileceği şeyler için hüküm vermeyiniz...***En büyük ihanet “sır”ları ifşa etmektir...***Hakareti hak ettiyseniz ses çıkarmayınız.Şayet hak etmediyseniz; üstünüze alınmayınız...***Rakamların sonu olmadığını biliyorsunuz değil mi?..***Ulaşacağın ‘cennet’, aklına yönvereninki kadardır...Bu eşin de olabilir...Bir arif kişi de...Kılavuzun kim ise sonucunu yaşayacaksın...***Aslı olmayan gölge gördün mü?..Gölge var mıdır?..***Yüzeyde kaldığınız sürece, dalgalardan kurtulamayacağınızı biliniz...***Koyunlar da; yiyip içip, çiftleşipuyuyorlar...Farkında mısın?..Ahmed Hulusi...”“ALMADAN VERMEK, SADECE ALLAH’A MAHSUS” DEMEDEN...Hayat aldıklarınız ölçüsünde değil, “verdikleriniz“ nisbetinde sizi değerli kılıyor...Ağustos ayının son günleri...Cumhurbaşkanı değişiyor...Başbakan değişiyor...Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni değişiyor...Medya değişiyor...Eskiden 30 Ağustos’da “ordudaki değişiklikler konuşulurdu...”Şimdi muhtemelen ordunun tepesi de değişiyor...Medyadaki ve siyasetteki değişikliği konuşan Türkiye “ordunun üst kademesindeki değişikliği“ artık konuşmuyor...***Fark etmez...Deepak Chopra’nın kitabından;“Hayatta aldığınız esnada değil, verdiğiniz anda mutlu olursunuz“ cümlesini okuduğumda, kendi hayatımı gözümün önüne getiriyordum...Anılarımda en mutlu olduğumu hatırladığım anların “başkalarının hayatlarına katkı yaptığım anlar olduğunu“ fark ediyordum...Vermenin almaktan daha fazla mutluluk verici olduğunu o zaman anlıyordum...***Yeni Cumhurbaşkanı...Yeni Başbakan...Yeni genel yayın yönetmeni...Yeni CHP genel başkanı...Yeni atılımlar yapan işadamı...Yeni göreve gelen genel müdür, CEO... Bölüm başkanı, seksiyon şefi...Yeni evlenen koca...Yeni nikah kıyan kadın...Yeni sevgililer...Yeni arkadaşlar...Yeni dostlar...Yeni olan her şey...***Biliyorlar mı;Yeni geldikleri yerlerde...Pozisyonlarda...Konumlarda...Mertebelerde...“Zirve“lerde...Tepelerde...Mutlu olmalarının...Mutlu kalmalarının...Barışı hissetmelerinin...Huzur içinde barınmalarının...***Gerilmeden...Ağrılar nüksetmeden...Midede kramp...Kalpte sıkışma...Ruhta stres...Beyinde gerginlik...Davranışta tutarsızlık...Hayatta korku...Yaşamadan...Bulundukları yerin keyfini çıkartmak istiyorlarsa...İnsanlara versinler...Almadan versinler...Katkı sunsunlar...Değer versinler...Sevgi iletsinler...Karşılıksız sevgiler versinler...Hizmet etsinler...Severek ve karşılık beklemeden hizmet etsinler...Sevilmeyi beklemeden sevsinler...Egolar “ne der“ diye bakmadan, kalplerini açsınlar...Açılan kalplerini sevdiklerine ve insanlığa sunsunlar...***O zaman görecekler ki;Yaşadıkları işin stresini bilmeyecekler...Yorgunluğunu hissetmeyecekler...Gerilimini duymayacaklar...Ne olacağım diye endişelenmeyecek...“İşimden olur muyum?..” korkusunu yaşamayacaklar...“Eşimi, sevgilimi kaybeder miyim“ diye mızıldanmayacak...Kaybetmenin değil...Yaşamanın ve vermenin keyfini çıkartacaklar...Başkaları için değil...Kendi mutlulukları için...“Almadan vermek, sadece Allah’a mahsus“ demeden...Onlar da almadan...Vermeye başlayacaklar...
Babam bitmek bilmez ısrarlarım karşısında bana yurt dışından bir pikap alıyor...O güne kadar Türkiye’de gördüklerimden çok daha iyi bir pikap bu...Stereo...Çok hassas olduğu belirtilen iğnesinde platin toplayıcı olduğu söyleniyor...Pikap otomatik...Onu kırmamaya, bozmamaya, iğnesinde hasar yaratmamaya, plakları çizmemeye, yıpratmamaya büyük özen gösteriyorum...Odamda, kapımı kapatıp, içerde saatlerce müzik dinliyorum...Annem odamın kapısını açmasın diye içimden dualar ediyorum...***Birkaç ay sonra, bir yerlerden İspanyol Meyhanesi parçasını duyuyorum...Hemen 45’liğini alıyorum...Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirini Timur Selçuk besteliyor...Elbette Timur Selçuk söylüyor...***“Kararmış tahta masamızda bir şişe şarap...Gecelerden bir gece bezginiz...Üstelik adamakıllı sarhoşuz...Ellerin ellerimde...İspanyol Meyhanesi’nde bir kadın; çığlık çığlığa şarkı söylüyor...Belli yıkılmış bir kadın...Hayli çirkin, hayli geçkin; ağlamaklı...Zayıf incecik elli, incecik elli...Kalın dudaklı...Sesi bir tokat gibi patlıyor kulaklarımızda...Yüzümüz al al oluyor...İçimiz hüzün dolu, kahır dolu...Gözlerimiz kanlı...***Yeter, yeter...Öleceksek ölelim...Haydi vur kendini şaraba...kedere ve aşka vur...Daha içelim hey,Daha içelim hey, hey...***İspanyol Meyhanesi’nde bir gece...Seninle, seninle başbaşayız...Üstelik sarhoşuz adamakıllı...Daha içelim, daha içelim...İspanyol Meyhanesi’nde öldüğümüzü kimse bilmesin...Hey garson; bütün hesaplar benden bu gece...Sen de iç sen de iç...Kapat kapıları, kapat, kapat, yabancı gelmesin...İspanyol Meyhanesi’nde öldüğümüzü kimse bilmesin...Ölelim; ölelim artık...Bitsin bu delicesine koşu...Bitsin bu koşu...***Yeter yeter...Öleceksek ölelim...Haydi vur kendini şaraba, kedere ve aşka vur...daha içelim hey,Daha içelim hey hey...”***15 yaşındayım...Parçayı dinledikçe yıkılıyorum...Günler, geceler, aylar, yıllar parçanın etkisini üzerimde bir nebze olsun azaltmıyor...Platin toplayıcısı olduğu söylenen hassas iğneyi değiştiriyorum;Ancak ne İspanyol Meyhanesi’ni ne 45’liğin arkasındaki Ayrılanlar İçin parçasını, Beyaz Güvercin’i, Çoban Çeşmesi’ni hayat boyu değiştiremiyorum...Ne pikabımdan ne ruhumdan...Timur Selçuk Beyaz Güvercin’den Nereye Payidar’a, İspanyol Meyhanesi’nden, Benim Ol Bugün, Yarın ve Daima’ya kadar nice bestesi ve yorumuyla bütün gençliğime ve hayatıma damgasını vuruyor...Benim en önemli sanatçılarımdan biri oluyor Timur Selçuk...Onun vurgularındaki “duyarlı dokunuşlar, kreşendolar, kalbime direkt olarak vuruyor...”***-“Deha düzeyinde bir müzisyen olabilseydim eğer...” diyorum; -“İspanyol Meyhanesi’ni ancak böyle bestelerdim...”Timur Selçuk’un bestelediği ve yorumladığı tüm parçalarda o duygusal tını, o kahredici vurgu var...Cat Stevens’da da vardı...Sezen Aksu’da da...O zaman Timur Selçuk’un Temmuz doğumlu bir Yengeç olduğunu fark ediyorum...Yengeç Burcu şarkıcılarının duygusal ve duyarlı tınıları, kalbimi ve ruhumu medcezirler boyu yıkıyor...***-“1964 yılı Ekim ayında müzik eğitimi için Paris’e gittim...” diyor Timur Selçuk...-“Yaşlı bir madamın yanında bir oda tuttum...Bir duvar piyanosu kiraladım...Günde en az dört beş saat çalışmaya başladım...Bir yandan armoni, müzik tarihi, teknik, oda müziği, armonik analiz gibi dersler, diğer yandan, yedi yaşımdan beri birlikte yaşadığım mide ülseri isimli genç kızla baş etmeye çalışıyordum...İlk yıl nasıl geçti, pek anlamadım.İkinci yıl, stüdyosunu boşaltıp Türkiye’ye dönen bir arkadaşımın yerini tuttum...Kuyruklu bir piyanosu vardı... Konservatuarın arka kapısına bakıyordu benim odamın büyük ve tek camı...Konserlerini dinlediğim birçok virtüöz önümden, beni selamlayarak geçiyorlardı sanki...Rahatsız olmasınlar diye tülü hafifçe aralayarak bakardım onlara...Çocukluğumdan beri küçük ezgiler oluşturmaya gayret ederdim, onlara piyanoda sol el eşliğinde ekler çalardım...Bu oyun çok hoşuma giderdi...Okulda edebiyat dersim iyi olduğu için şiire meraklıydım, gelirken şiir kitaplarımı da getirmiştim...Şiir sanki yalnızlığın dostudur diye düşünürdüm...İyi ki getirmişim o kitapları,Faruk Nafiz Çamlıbel, Ümit Yaşar Oğuzcan, babamın dostu olan, şiirlerini bestelediği şairler...İlk seçtiğim Faruk Nafiz’den “İnme” isimli şiirdi, bunu besteleyebilirsem, günler daha az sıkıntılı geçecekti...Öyle de oldu ve gerisi geldi.1965 sonbaharıyla 67 sonbaharı arasında bu şarkıya, “İspanyol Meyhanesi”, “Ayrılanlar İçin”, “Sen Nerdesin?”, “Beyaz Güvercin” . eklendi...****İspanyol Meyhanesi Ümit Yaşar Oğuzcan’ın çok çarpıcı bir şiiriydi...Yoğun bir görsellik ve duygusallık iç içe geçmişti...Hepsini bestelemek olanaksızdı, opera aryası gibi olurdu...Ancak neresi, nasıl atlanacaktı, hangi bölümü tekrarlanacaktı?..Özgün Fransız şarkı sanatının önde gelen isimlerinden Leo Ferre, büyük şairlerden Aragon’un eserlerini besteleyip seslendirmişti...Aragon’a sormuşlar: “Ferre sizin şiirlerinizi değiştirerek besteliyor, kızıyor musunuz?” diye, o da; “şarkı, şiirden de, müzikten de bağımsız özgür bir varlıktır, kendi hayatını özgürce yaşar. İsteyen şiiri okur, dileyen şarkıyı dinler, ya da söyler”... Ben bunu bir yerde okumuştum, hemen bu görüşü sahiplendim...”***Önceki gece bir Bodrum ışıltısında denizin yanıbaşında Aziz Birsin ve orkestrasını dinliyorum...Birkaç parça sonra Aziz Birsin;-“İstediğiniz bir parça var mı?..” diye soruyor...Bana bakıyor...Dilim kendiliğinden;“İspanyol Meyhanesi...” deyiveriyor...Timur Selçuk ve İspanyol Meyhanesi örneğinden hareket ederek, “hayatımı etkileyen, benim dediğim sanatçıları bundan böyle gizli kalmış yerlerinden çıkartıp, insanların daha rahat göreceği yerlere koymaya karar veriyorum...”Onlar benim sanatçılarım...Benim hayatıma, ruhuma, kalbime yön veren, beni mutlu eden sanatçılar...Kamuoyunun algısına; birçok hesapla birçok amaçla, birçok pompalamayla, başka şeyler vitrine çıkartılmaya çalışabilir... Benim sahici algılarım...Duygularım...Sahici sanatçılarıma kalbimin sahip çıkmasını söylüyor...“Benim ol bugün...Yarın...Ve daima” dercesine...***Ve elbette;“Süzülüp mavi göklerden yere doğru... Omuzuma bir beyaz güvercin kondu...Aldım elime...Usul usul okşadımSevdim; Genençliğimi yeniden yaşadım...” diye mırıldanarak...*****ÖNÜMDEKİ ŞARABA DOKUNAMADIĞIM İSPANYOL MEYHANESİ...Aziz Birsin’in Yasmin Oteli’nin deniz kenarında Birsin ve orkestrasının muhteşem yorumlarını dinliyorum...Gece parlak, pırıltılı...Birsin’in parçaları seslendirişinden, yorumlayışından, vurgularından “Bu adam Su Burcu mehtemelen de Yengeç Burcu...” diyorum...İki yıl önce de Palmalife Otel’de söyleyen Nazım Kandur’da da aynısı olmuştu...-“Bu adam Su Burcu” demiştim...Sormuştum... Akrep Burcu çıkmıştı...Aziz Birsin de doğal olarak Yengeç Burcu çıkıyor...***Konser başlamadan bir kadeh kırmızı şarap istiyorum... Parçalar o kadar içime giriyor, müziği o kadar içimde hissediyorum ki;Bütün bir gece önümde duran ısmarladığım o tek kadeh kırmızı şaraptan bir tek yudum bile alamıyorum...Müzikten ve şarkılardan sarhoş, Yasmin Otel’den ayrılıyorum...*****İNSAN GİBİ DÜŞÜNEN “TANRI” SANISINDAN; ALLAH GİBİ DÜŞÜNEN İNSAN ANLAYIŞINA...İki yıldan fazla bir zamandır yanımda duran kitaplardan biri Ahmed Hulusi’nin Dosttan Dosta kitabı...İçinden pasajlar alıyorum...Önemli bulduğum sözleri alıntılıyorum...Hayatı değerli yapmak ve yaşama katkı sunmak için içinden çıkardığım sözlerden potburiler yapıyorum...***Ahmed Hulusi’nin kitaplarında “Tanrı” kelimesinin kullanılmasını istemediğini, Allah kelimesini yeğlediğini biliyorum...Bunu neden böyle tercih ettiğini merak ediyorum; fakat üzerinde çok fazla durmuyorum...Bazen önünüzdeki şeyi algılayamıyorsunuz... Dün Dosttan Dosta kitabının kapağında Ahmed Hulusi’nin bu ayrımı bizzat kapaktan anlattığını görüyorum...Nal gibi yazıyı, bunca zamandır nasıl görmediğime, ya da algılayamadığıma şaşıyorum...***“İnsan gibi düşünen “Tanrı” sanısından;“Allah” gibi düşünen İnsan anlayışına...”Böyle diyor Ahmed Hulusi... Kitabın içinden sevgi dolu bir pasajla yazıyı bitireyim; -”Sevgi insanın elinde değildir...Birisini “sev” demekle sevemezsin...“Sevme” demekle de o sevgiyi kalbinden söküp atamazsın...Sevgiyi veren “Allah”tır...