Cumartesi günü, çocukları İstanbul Modern Sanat Müzesi’ne götürüyorum...Küçükler laboratuvarda deneyler yapıyorlar...Sonra resim atölyesine giriyorlar...Yeteneklerini geliştiriyorlar...Ben de Ayşe Nazlı’yla müzeyi gezeceğim...İstanbul Modern Cumartesi sabahı yavaş yavaş doluyor...Bir süre sonra uzun bir kuyruk oluşuyor kapısının girişinde...Çoğunlukla yabancı turistlerin rağbet ettiğini görüyorum...Müzede; Türk Sineması’nın 100. yılı nedeniyle, Türk Sinema ve Seyirci ilişkisini anlatan 100 Yıllık Aşk isimli nostalji yüklü muhteşem bir sergi var...***Eskiden sinema starlarıyla hayranları arasında enteresan diyaloglar vardı...O diyalogları kapsayan bir köşe hazırlamışlar...Cüneyt Arkın bir hayranının;- “Sizin için aşk mı sinema mı önceliklidir?..” sorusuna şöyle cevap veriyor;- “Sinema da bir aşk değil mi?..”***İstanbul Modern’in halkla ilişkiler müdiresi Handan Şenköken çocuklar “resim atölyesinde çalışırken”; Ayşe Nazlı’yla beni bir saat içinde iki sergiyi alelacele gezdiriveriyor...Gezerken görüyorum o gençliğimin espri yüklü olan anekdotunu...İlk gençlik yıllarımda, bu anekdotu bilir, birbirimize gülerek anlatırdık...Yıllar sonra Türk Sineması’nın 100 Yıllık Aşk sergisinde çıkıveriyor karşıma anekdot...***Yeşilçam koleksiyoneri Vadullah Taş şöyle anlatıyor o yılların sinema seyircisini anlatan o esprili anekdotu:- “Anadolu’da en çok Yılmaz Güney ve Kemal Sunal filmleri izlenir...Filmler İstanbul’da oynamazken, bizim orada sinemaların camı çerçevesi inerdi o filmlerde...Çocuktum...Yazlık sinemada Yılmaz Güney’in Çirkin Adam filmi oynuyordu...Filmde bir figüran Yılmaz Güney’i tam arkasından vurmak üzere tabancasıyla üzerine geliyordu...Hiç unutmuyorum...Yanımızda oturan adam birden silahını çekti...Perdeye doğru yöneltti ve arka arkaya sıkmaya başladı...Bir taraftan da Kürtçe bağırıyordu Yılmaz Güney’e...- Seni arkandan vuracak...Dikkat et...”***Sinema sergisinden sonra; Türkiye’de Görsel Sanatlar ve Müzik sergisinde kısa bir gezinti yapıyoruz...Diyarbakır’lı varoş gencinin tenekelerden yaptığı protest solo bateri gösterisini hayran hayran iki kez izliyorum...Sertap Erener’in çok sesli orkestra eşliğinde; söylediği güftesi Vecdi Bingöl’e ait, muhteşem Sadettin Kaynak bestesi Üzgünüm Leyla’yı dinleyerek veda ediyorum hafta sonu gezintisinde İstanbul Modern’e...***İçimde buruk bir tat vardı...Çocukken, okulla bizi götürdükleri müzelerde, bize verdikleri “gerçekte bir müze sevgisi miydi, yoksa müze sevgisizliği mi?..”Bize o sırada ne kadar ilgisiz görünen şey varsa, onları metazori kafamıza sokmaya çalışmayı müze gezdirmek olarak gösterirlerdi...Türk insanı dünyada her yere girdi...İhracatı patlattı...Her şehirde inşaatlar yaptı, oteller mekanlar açtı...Bütün dünyada ülkenin sesini duyurdu...Sadece tek bir yerde; diğer alanlarda olduğu kadar başarılı değildi...***Sokaklarda yürüyemeyecek ölçüde ilgi odağı olduğum günlerde, Bayram ve Yılbaşı tatillerinde Paris’te rahat edip huzur bulabilmek için kentin müzelerine ve ünlü bir kütüphanesine giderdim...Nasılsa bir Türk’e rastlama ihtimalinin, en az olduğu yerlerdir oralar diye...Rahat rahat gezerdim...Kimse benimle ilgilenmezdi...Pek Türk olmazdı, Bayram günü oralarda...Olanlar da rahatsız etmeyecek kadar incelmiş bir kültür imbiğinden geçmiş olan sanatsever insanlardı...Varlığınızı yüzünüze vurmayacak ölçüde kibar ve duyarlıydılar...HUYSUZ VE TATLI KADIN...Yazın Bodrum Türkbükü'ndeki SESS tıklım tıklımdı...Patlıyordu...Localarında yer bulmak, binlerce liradan başlıyordu...O kadar izdiham yaşanıyordu ki; bir gece, ne olduğunu anlamaya, biraz da bu vesileyle keyif yapmaya SESS'e gittim...Mekanda nostaljik ve hareketli Türkçe pop parçaları çalıyordu...Aman aman bir parça, hiç bilinmeyen bir yenilik yok gibi görünüyordu...***Ancak SESS'e gittiğimde ben de yıllar sonra ilk kez saat 03'e kadar kulüpte kaldığımı fark ettim...Son 10 yıl içinde 03'e kadar bir mekanda müzik dinlediğim gece sayısı üçü ya da dördü bulur muydu pek emin değildim...Ne olmuştu da ben bile yıllar sonra o saate kadar müzik dinlemiş, üç dört kadeh şarap içmiş hafiften havaya girmiştim?..***Sorunun cevabını o sırada veremedim...-"Uzun zamandır böyle bir gece yaşamamıştım... Arkadaşlar dostlar, kalabalık bir grup olunca böyle felekten bir gece çaldık herhalde" deyip geçmişim...Şimdi yavaş yavaş anlıyorum, kulübün yazın Bodrum'da yarattığı başarının mucizesini....SESS'in başarısı aslında Türkiye'de nostaljiye dönüşün yansıması...***Türkiye'de artık başka bir gündem var;Artık müzik parçaları hit olmuyor...Albümler patlamıyor...Bir şarkı çıkıp, bütün Türkiye'yi allak bullak edemiyor...SHOW Haber'i yaptığım günlerde, Sibel Can'ın "Bu devirde kimse şah değil, padişah değil..." parçasının klibi çıkacak denmişti...Günlerce klibi beklemişti Türkiye...Sibel Can sarı bir elbiseyle çekmişti klibi de Türkiye'de yer yerinden oynamıştı...***Bugün bunlarınhiçbiri yok...Bugün Türkiye'de artık böyle bir gündem, böyle bir zemin, böyle bir iklim yok...Artık şarkıların patlayacağı, parçaların hit olacağı, dilden dile dolaşacağı bir zemin yok...Varsa yoksa siyaset, siyasi tartışmalar, kavgalar ve hesaplaşmalar var...Ortadoğu'nun bitmek bilmeyen mezhep, bölge, din ve etnik çatışmaları ile münazaraları var...***Asık yüzlü adamlar;Kesif bir ciddiyet...Nörotik bir çatışma...Aba altından sopa gösteren bir hesaplaşma...Ve kronik tartışma adabında;Ha babam de babam kavga ediyorlar...Aşkı anlatan şarkılara ilham olacak besteler, güfteler çıkmıyorlar...Yıllarca bize aşkı anlatan...Aşkı söyleyen...Aşkı sevdiren sanatçılar bile...Siyasi kamplaşmanın dört bir cephesinde, karşı tarafa salvolar atmakla meşguller...***Heyhat;Tüm bunlara inat...Dün gece indiriyorum you tube'dan eski bir sevgilinin, klip çekmesi için uğraştığım o muhteşem şarkıyı...Dinliyorum Zeki Müren'in şarkısını, o eski sevgilinin sesinden...***"Şarkılar seni söyler...Dillerde name adın...Aşk gibi sevda gibiHuysuz ve tatlı kadın...***En güzel günleriniDemek bensiz yaşadın...Aşk gibi sevda gibi...Huysuz ve tatlı kadın..."***Bunca katliama...Bunca katile...Bunca cinayete...Bunca ciddiyete ve asık yüze inat...Hayat devam edecek...Ölüm değil, aşk galip gelecek...Çünkü aşk ölümsüz...Ölüm; ölümsüz olan aşkı yenemeyecek...Şarkılar seni söyleyecek...Huysuz ve tatlıkadın diyecek...
Zafer (Cem Yılmaz), bir kaset korsanı...Yıllarca yasadışı yaptığı korsan kasetçilik işine; “evini ve yıkılmakta olan ailesini kurtarmak için son vermeye” karar veriyor...Bir daha yapmayacak bu işi, yemin ediyor...Böylece çok sevdiği karısı ondan boşanmayacak...Biricik oğlu “babasının ne iş yaptığı sorularına” doğru düzgün cevap verecek...Aile bölünmeyecek...Evden uzak günleri bitecek...Karısına ve çocuğuna yeniden birleşecek...***Ancak Zafer; karısını bir türlü inandıramıyor, bu işlere son vereceğine...Karısı ona hiçbir türlü inanmıyor, güvenmiyor...Zafer karısının geçmişten içinde kalan oyunculuğu yapabilmesi için, aileden kalan evini satıp, film yapımcılığına soyunuyor...Boşanmakta olduğu ancak, sevdiği için boşanmamak için her yolu denediği karısının içinde kalan oyunculuğu yapabilmesi için, günün en ünlü aktörüyle ona kendi filminde başrol ayarlıyor...***Fakat karısına bunları yaptığını söylemiyor...Karısı onu hala güvenilmez ve ne iş yaptığı belli olmayan bir adam olarak görmeye devam ediyor... Bu arada yapımcısı olduğu filmin, dublörü, yemekçisi, aktörü, temizlikçisi, çocuk bakıcısı her şeyi oluyor...Tek başına o filmi kotarmak için insanüstü bir çaba gösteriyor...Kendi filminde başrol oynayan anne rahat etsin diye, çocuğuna da kendisi bakıyor...Sırf karısı ona dönsün, çocuğuyla birlikte aynı evde oturabilsin diye...***Filmin içinde komedi; Yeşilçam’a yapılan ironik derin göndermeler, fantastik durum komedisi ve salon komedisi şeklinde tezahür ediyor... Onun dışında, hikayesi, örgüsü gayet sağlam bir romantik komedi kıvamında filmin...***En belirgin yönü ise, Zafer’in (Cem Yılmaz) karısı ve oğluna olan inanılmaz sevgisi ve ailesi için yaptığı sonsuz fedakarlıklar...Filmin senaryosundaki örtüyü kaldırıp, eldivenlerini attığınızda;Filmin kahramanı Zafer’in bir kaset korsanı olduğu ve karısı ile ailesini kurtarmak için film yapımcılığına soyunduğu köpürtüsünü attığınızda...Filmin çıplak senaryosunda; Cem Yılmaz’ın oynadığı Zafer’in aslında kendisi olduğu gerçeği, bütün çıplaklığıyla karşınıza çıkıveriyor...***Cem Yılmaz; Pek Yakında filmi esnasında evliliğinde boşanma çıkmazının içinde bocalıyor...Aynı filmin yapımcılığına denk düşen boşanma sürecinde karşısına çıkan, oğlundan ayrı kalan bir baba gerçeğini, bütün çıplaklığı, draması ve ızdırabıyla buram buram yaşıyor...Gerçek hayatta oğlu Kemal’e ne kadar düşkün olduğunu bilmeyen yok...Filmdeki çocukla, hayatındaki oğlu Kemal aynı çocuklar... Aynı “baba”lık duyguları...***Cem Yılmaz; usta bir senaryocu tekniğiyle, kendi öyküsünü “ilgisiz alakasız bir hikayeymiş gibi izleyiciye sunuyor...” Oysa filmde Zafer’i oynayan Cem Yılmaz, sinemografik sürrealist öğeleri çıkartıp, senaryoyu çıplaklaştırdığımızda bizzat kendisini ve kendi hayatını oynuyor...Oğlundan uzak kalan bir babanın çektiği ızdırabı bütün bir film boyunca izliyoruz “Pek Yakında” filminde... Dram, aslında boşanma sürecindeCem Yılmaz’ın bizzat kendi dramıydı...Uydurulmuş bir senaryo ya da öykü değil...***Karısına duyduğu sevgi, boşanmak istememesi, karısıyla ilişkilerinde son ana kadar bir mucize beklemesi, bellidir kihep kendi boşanma hikayesininyansıması Cem Yılmaz’ın...“Pek Yakında” filmi, çekilirken, yapılırken, yazılırken boşanıyordu Cem Yılmaz...İzleyici, o haberi sadece “CemYılmaz” boşandı diye gördü okudu...Oysa boşanmanın, ayrılığın, oğlundan ayrı kalacak olmanın trajik bir öyküsü vardı...O öykü “Pek Yakında” filminin içindedir...Sanatçı, yaşadıklarını filmin içine yedirerek sanatsal yaratıcılığını tamamlıyor... Yaşadığını, sanki farklı bir öykü yazıyormuş, yönetiyormuş ve oynuyormuş gibi aksettiriyor... Cem Yılmaz bunu bir komedyen olarak değil bir sinema yönetmeni ve bir senaryo yazarı olarak yapıyor...***Filmi beğendim mi?.. Evet... Ancakbu film; bir Cem Yılmaz gösterisi değil...Bu film “Cem Yılmaz’ın bizzat kendisi, sahicisi...”Bir Cem Yılmaz stand-up show değil...Filmin arkasına ustaca gizlenen birCem Yılmaz’ın kendisi var bu filmde...Sanatçılığı, kendisini ve öyküsünü anlatırken, yarattığı alakasız görünen öykünün köpürtmesinde, komedisinde, dramaturjisinde... Dikkatli gözler için; filmin kahramanı Zafer’in oğluyla ve karısıyla dokunaklı ve duyarlı ilişkisi“Cem Yılmaz gerçeğini ele veriyor...”Pek Yakında değil...Pek kısa bir geçmişteki bir gerçek öykü bu filmin gizlediği gerçek...*****CEM YILMAZ’A YAPILANLAR; ‘ADALETE FENER YAK’ KAMPANYASININ İNTİKAMI MI?..Usta spor programcısı Faik Çetiner bir gün beni arıyor...O sırada ATV’de yapmakta olduğu Bizim Stadyum programına çıkıp çıkamayacağımı soruyor... Kendisine; yıllardır haber bülteni yaptığımı, spor programlarında o sıralarda görünmemin doğru olmayacağını söylüyorum...- “Ama...” diyorum;- “Diğer ana haber bülteni sorumlularıyla bir program yaparsan, her birimiz üç büyüklerden birini tutuyoruz... O zaman katılırım...”Faik Çetiner pası havada kapıyor...Fenerbahçe’li Uğur Dündar, Galatasaray’lı Ali Kırca’yla beni “Üç Büyükler ve üç anchorman” konseptiyle yayına taşıyor...***Yayının olacağı gün, televizyona gitmiyorum evde kalıyorum...Çok zorlandığım bir gün o gün...Bugünkü gibi yazarlık yapmıyorum...Her gün 25 milyon insana haber bülteni hazırlıyorum...Beşiktaş’lı olduğumu herkes biliyor...Fakat “futbolda taraf bir portre çizmemeye özen gösteriyorumo sıralarda işim gereği...”Ana haberi yaparken, nötr bir kişilik sergilemeye çaba gösteriyorum...O günden itibaren, bu görüntümü ellerimle kıracağımın farkındayım...İçimden şöyle geçiyor;- “Evet yaptığım iş; Beşiktaş aidiyetini anlatacağım, ne kadar Beşiktaş’lı olduğumu göstereceğim bir kariyer değil... Takımını, kulübünü, renklerini açık etmekle birlikte nötr davranmanı gerektiren bir yerdesin... Ama bu nereye kadar böyle gidecek?..Ne zamana kadar, Beşiktaş’lı Reha Muhtar olarak görülmeyeceksin?.. Beşiktaş aidiyeti senin hayatının en önemli parçalarından birisi değil mi?..Bu aidiyetini doya doya yaşayamadığın bir kariyer ne derece senin gerçek kariyerin ve karakterin olabilecek?..”***Böyle diyorum ve o günden itibaren Beşiktaş’lı aidiyetimi bütün unsurlarıyla yaşamaya başlıyorum...Bu olayı hatırlama nedenim;Cem Yılmaz’ın yeni filmi vizyona girmeden hemen önce aleyhine başlatılan inanılmaz kampanya...Trabzonspor taraftarlarından önemli bir bölümü, Cem Yılmaz Adalete Fener Yak klibinde oynadı diye, Pek Yakında filmini protesto edeceklerini söylüyorlar...Kampanyaya Galatasaray taraftarından dolaylı destek geliyor...Filmin vizyona girmesiyle birlikte, Cem Yılmaz’a karşı inanılmaz bir itibarsızlaştırma kampanyası başlatılıyor...***Açık söyleyeyim;Adalete Fener Yak kampanyasında söylenenlerin önemli bir kısmına katıldığım söylenemez...Fenerbahçe’li olmadığım aşikar...Üstelik nüfus cüzdanımda gururla taşıdığım Trabzon Merkez İskenderpaşa ibaresi bulunuyor...Mahkeme süreci boyunca, “insanların içerde tutulmasına ne kadar karşı durduysam...”İddiaların doğruları içermesi ihtimaline de, o kadar hassas davranıyorum...Yine de; Bir sanatçının kendi sevdiği renklerin, tuttuğu takımın, aidiyetini taşıdığı kulübün klibinde oynaması hakkına, sanatını protesto ederek karşı çıkılmasına gönlüm razı gelmiyor... Bunu kabul edemiyorum...Cem Yılmaz’ın Fenerbahçe’liliğine...Adalete Fener Yak kampanyasına aktif katılmasına...Sonuna kadar saygı duyuyorum...Bir Fenerbahçe taraftarı olarak Cem Yılmaz’ın bu hakkının; ana sütü kadar helal olduğunu düşünüyorum...Sanatçının bu tutumundan dolayı sanatına alacağı darbeyi kabul etmiyor...Bu doğal hakkın kullanımına saygıdan dolayı onun yanında davranacağımı ilan ediyorum...Cem Yılmaz’ın Fenerbahçe klibinde oynamasını destekliyor;Pek Yakında filmini büyük bir sevgiyle ve beğeniyle izlediğimi söylemek istiyorum...
Bir dostum;- “Cuma akşamı gel milli maça götüreyim seni...” dedi...- “Yok ben gelmeyeyim...” dedim;- “Ben maçı evde izleyeyim...”12 futbolcusu sakat bir milli takım...Bu kadar sakat arasından, Fatih Terim doğru düzgün nasıl bir takım çıkartacak da, bu takım Hollanda’yı yenen Çekler karşısında maçı galip bitirecek?..Hep söylediğim gibi; maçtan önce maçı oynuyorum kafamda...- “Yok...” diyorum;- “Pek tat vermeyecek bu maç bana...”***Oysa maç başladığında; durum tahmin ettiğim gibi olmuyor...Taş gibi bir Milli Takım sahada oynuyor...Ben de zevkleniyor, heyecanlanıyorum...Terim, iki beki Gökhan ve Caner’le Fenerbahçe’den...İki açığı Olcay ve Gökhan Töre'yle Beşiktaş'tan oynatıyor...Santraforu Umut'la Galatasaray’dan takıma koyuyor...Arda’sı, Selçuk’u, Semih’i, Ozan’ı, Mehmet Topal’ı, Tolga’sıyla ilk yarı dişli bir takım yaratıyor...Taş gibi bir MilliTakım izliyordum ilk yarı boyunca ki;***37. dakikada maç 1-1 devam ederken Arda’nın ceza sahası içinde düşürülüşüne penaltı çalmıyor İsveç’li hakem...Moralim bozuluyor...Keyfim kaçıyor... Dünyanın neresinde olsao pozisyona penaltı çalınır...İsveç’li çalmıyor...Benim de moralim bozuluyor, maça gitmediğime şükrediyor, başka şeylere konsantre oluyorum...Bırakıyorum maçı başka şeylere dalıyorum...Futbol; güzel oyun, hoş oyun ama hakkınız açık yendi mi, keyfinizi de kaçıran bir oyun...Sonrasını doğru düzgün seyretmek gelmiyor içimden...Yazmak da gelmiyor maçla ilgili bir şey...İsveç’li hakem futbolu yarıda kesiyor...Ben de yazıyı...*****'HAYIR' DEMESİNİ ÖĞRENMEK...“Yaşamınızdaki önceliklerin belirgin olmadığı zamanlarda; her ricaya 'evet' demek kolaydır..." diyor Robin Sharma..."Daha bilinçli bir şekilde harekete geçmenizi sağlayacak olan zengin ve ilham veren geleceğinizin imgesi, günlerinize rehberlik etmediği zaman, çevrenizdekilerin ne yapmanız gerektiğini size dayatmaları hiç de zor değildir...Eğer kendi öncelikleriniz programınız içinde yer almazsa, başkalarının öncelikleri yer alacaktır...Çözüm; yaşamınızın en değerli amaçları konusunda net bir fikre sahip olmanız ve ardından kibarca 'hayır' demeyi öğrenmenizdir..."***Türkiye öyle bir cendereden geçiyor ki, bu cenderenin göbeğinde insanların tek tek kişisel önceliklerini, hayatlarını ve en değerli amaçlarını sağlayacak, kendi yollarını döşeyecek ışıltıları ve ilhamları bulmalarını imkansızlaşıyor...Bayram günlerinden itibaren kendimi "çevrenin kendi gündemini dayatmaya yönelik empozelerinden uzakta, ruhumu ve benliğimi dinliyorum..."Hayatımı anlamlı kılan değerlerin önceliklerini saptamaya çalışıyorum...***Düşünüyorum ki; Etrafımdaki cendere benine kadar içine çekmeye çalışırsa çalışsın... Ağır, kesif ve birbirini boğazlamaya yönelik linç kültürü, ne kadar nefes almayı zorlaştırırsa zorlaştırsın...Bunların yarattığı olumsuz enerjiden kurtulmak ne kadar zor görünürse görünsün...Onların etkisini beyinde yok etmek o kadar da zor değildir...Zincirlerinden kurtulmak, düşünmekten, yaratmaktan ve özgürlükten korkanlar için zor olabilir...Ama cesur ve özgür insanlar, hayatı yeniden kurmayı bilirler...Önceliklerini belirler,bu öncelikleri engellemeye çalışanlarla mücadele etmesini bilirler...Başkalarının hayallerinde bile erişemeyecekleri şeyleri beyinlerinde gerçekleştirebilirler...Beyinde gerçekleşen şeyler,bir süre sonra zaten pratikte gerçekleşirler...***Bayram günlerinde; zaman zaman yalnız kalıyor veuzun düşünsel ve duygusal yolculuklara çıkıyorum içimde, ruhumda ve benliğimde...Önceliklerime, değerlerime ve amaçlarıma uygun yeni yaklaşımlar benimsiyor, yepyeni rüyalarla uyanıyorum Bayram günlerinde... Şimdi yeni bir heyecan, yeni bir kıpırtı, yepyeni umutlar var yine içimde...
Yaklaşık yedi yıl kaldığım Atina'da; Milliyet'in, TRT'nin ve bir sürü uluslararası radyonun Atina temsilciliğini yaptıktan, mesleğimin en keskin virajlarından birini yaşamış ve Türkiye'ye dönme kararı vermiştim...Sonraları da hep yapacağım gibi, "Bana haksızlık yapıldığına inandığım o gün her şeyi bırakıp, sıfırdan yeni bir dalga boyuna geçmeyi uygun bulmuştu kalbimin sesi...Atina'yı bırakıp aniden İstanbul'a dönmüştüm...Milliyet'ten ayrılıp Nokta dergisine köşe yazarı olmuştum...Çoğu kişi için büyük bir gazeteden, haftalık mütevazı bir dergiye geçerek büyük bir geri adım atmıştım...Atina'da onca tantanalı işi bırakıp, İstanbul'da haftada bir haber dergisinde köşe yazmak; çoğu kişi için, sıfırı boylamaktı..."***Oysa ben öyle düşünmüyordum...Sıfırdan başka bir dalga boyunda yaşamak istiyordum...Yeniden kurmaya çalıştığım hayatı o sırada Orhan Veli'nin şiirindeki gibi yaşıyordum;"Eskiler alıyorum...Alıp yıldız yapıyorum...Musiki ruhun gıdasıdır...Musikiye bayılıyorum...***Şiir yazıyorum...Şiir yazıp eskiler alıyorum..."Eskiler verip musikiler alıyorum...Bir de rakı şişesinde balık olabilsem..."***İnsanların sıfırı bulmuş dediği yazarlığımla mutlu, yalnız başıma mütevazı bir arabada seyahat ederken, kasetçalara koyduğum kasetten yayılan müzikle ilham buluyor, yalnız ve loş görünen günlerimi müziğin lirik katkısıyla kişisel bir şölene çeviriyordum...Bostancı'dan Zincirlikuyu'ya ve; Zincirlikuyu'dan Bostancı'ya ikinci köprü üzerinden yolu uzatarak gider;Arabada tek başıma ruhuma ilham veren coşkun müziklerimi dinlerdim...***Dinlerken en motive olduğum;Yalnızlıklarıma yoldaş...Duygularıma tercüman...İçimdeki ilhamları taşıran parça; Leman Sam'ın "Bana Esmeyi Anlat" parçasıydı...1991 yılını 1992'ye bağlayan soğuk bir kış yaşıyordu İstanbul...Sisli İstanbul gecelerinde, yazıyı yazmış dergiden eve dönerken, arabanın ıssız karanlığında Bana Esmeyi Anlat parçasını dinlerdim... ***"Penceremin perdesini havalandıran rüzgar...Denizleri köpük köpük, dalgalandıran rüzgar...Gir içeri usul usul...Beni bu dertten kurtar...***Yabancısın buralara, nerelerden geliyorsun...Otur dinlen baş ucuma; belli ki çok yorulmuşsun...Bana esmeyi anlat, bana sevmeyi anlat...Bana esmeyi anlat; esip geçmeyi anlat...***Anlat ki çözülsün dilim...Ben rüzgarım demeliyim...Rüzgarlığı anlat bana...Senin gibi esmeliyim...***Bana esmeyi anlat; bana sevmeyi anlat...Bana esmeyi anlat, esip geçmeyi anlat..."***Müzikle yaşıyordum ben...Parçalar ilham veriyordu bana...Müzik yaratıcılığımı kamçılıyor...Ruhumu dinginleştiriyor...Hayatımı stilize ediyor...Keyfimi estetikleştiriyordu...Yine bir Leman Sam şarkısı "Anladım Ki"de olduğu gibi;***"Anladım ki hiç kimse...Hiç kimse sen değil...Hiç kimse senin kadar...Canımdan öte can değil..."***Şarkılar söylüyordu sanatçılar o zaman...Onlar esasen şarkılar söylüyorlardı...Arada bir başka şeyler söyledikleri zaman da kimseler pek ses etmezlerdi...Şarkılar söylemiyor sanatçılar şimdi...Şarkılardan başka her şeyi söylüyorlar ama şarkılar söylemiyorlar...O şarkıların gönlümdeki kahramanı Leman Sam bile "Anladım ki" şarkısındaki gibi değil sanki;***"Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe...Sırf sana benziyor diye...Usulca sokulup 'merhaba' dedim...Tanıdık bir huzur aradım...Şaşkın bakışlarında dün...Bilindik bir söz bekledim...Eskiden kalma öylesine..."Diyen o muhteşem mısraların seslendiricisi kendisi değilmişcesine, kendisini gereksiz tartışmalara sokacak twit'ler atıyor...IŞİD'ın cellatlıklarıyla;Kurban kesimi arasında korelasyonlar! kuruyor...***Kendisini alakasız tartışmalarına içine sokuyor bodoslama...Zaten bazıları; "biri ters bir şey söylese de" kırmızı görmüş boğa gibi üstüne saldırsak diye bekleşiyor... Nitekim o kesim "eline geçen yeni fırsat"ı! kaçırmıyor...Üzerine gidiyor...Kadını doğduğuna doğacağına pişman etmeye uğraşıyor... ***"Bana esmeyi anlat, bana rüzgarı anlat... Esip geçmeyi anlat..." diyen Leman Sam;Durup dururken kurban kesimiyle IŞİD cellatlığı arasında korelasyon bulma çabasına girişiyor...Niye böylesine acul bir tartışmaya, kalplerimize ilham veren en müstesna sanatçıyla giriyorlar, bunu anlayamıyorum...O görüş bildirdi diye niye "bir takım üst düzey adamlar onu en ağır linçlere layık görülüyorlar" onu da bilmiyorum..Kurban Bayramı'ndan Leman Sam'a...Kurban kesiminden, bir kadın sanatçıya linç girişimine kadar;Bütün değerler taammüden yok edilmeye çalışılıyor Türkiye'de...Bunu da anlamlandırıyorum; ama isimlendirmek istemiyorum.***Bu nasıl bir plan?..Bu nasıl bilinçli psikolojik bir savaş?..Sanatçımızı...Şarkımızı...Kalbimizi...Ruhumuzu...Duygumuzu...'Bayram'ımımızı...'Kurban'ımızı...Parakende kavgalarla...Toptan fiyatına...Elimizden almaya çalışan..."Taammüden yapılan bu katliam..."Hangi Türkiye'ye ait?..Eski Türkiye mi?..Yeni Türkiye mi?..Yoksa;Yoksa emperyal bir işgal mi?..Yoksa uzaylı istilası mı?..Türkiye'ye yaşatılan?..***Neyi dinliyordu o genç gazeteci soğuk bir kış gecesinin ıssızında mütevazi arabasında, bir başına?.."Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe...Sırf sana benziyor diye...Usulca sokulupMerhaba dedim...***Konuştu, bir şeyler söyledi...Beklediğim sözler bunlar değil...Yüzüme baktı gözlerime...Ama senin gibi değil...***Anladım ki hiç kimse...Hiç kimse sen değil...Hiç kimse senin gibi...canımdan öte can değil...Anladım ki hiç kimse...Hiç kimse sen değil...Hiç kimse senin kadar...Fikrime huzur değil..."Hala ben o şarkıları dinliyorum...Hala bu milleti yok etmeye yönelik tartışmaları dinlemiyorum...Lirik bir tat var hala içimde...Şarkılardan ruhumda kalan...
“Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir....Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza ettiklerimizdir...Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir...”Françis Bacon***“Yoksul malı az olana değil...Fazla istekte bulunana denir...”Seneca***“Gerçek zenginlik mal çokluğu değil;Gönül tokluğudur...” Hz Muhammed***“Ne kadar zengin olursan ol...Ancak yiyebileceğin kadar yersin...Denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır...Gerisi kalır...”Hz. Mevlana***“Ben ölünce bir elimi tabutumun dışına atın...İnsanlar görsünler ki, padişah bu dünyadan eli boş gitti...”Kanuni Sultan Süleyman***“Kendinizi kusurlarınız ve hatalarınız için affedin ve yaşamınızı devam edin...”Les Brown***“Güvenilmek sevilmekten daha büyük bir iltifattır...”George Mac Donald...***Başkalarına karşı beslediğimiz güvenin en büyük kısmını doğuran, kendimize olan güvenimizdir...La Rochefoucold...***“Kıskanç olan sever...Ama kıskanç olmayan daha iyi sever...”Molaire...***“Her zaman güvensizlik göstermek,her zaman güvenmek kadar büyük bir yanlıştır...”Goethe***“Konuşmaya karar verdiğinizde söylediklerinizin, susmaktan daha etkili olacağından emin olun...”Hint atasözü...***Karizma eski Yunancada ‘Tanrı Bağışı’ demektir...***“Felsefe üzerine düşünmek, ölmeyi öğrenmektir...”Montaigne***“Bedendeki ruh padişahtır...Akıl onun veziri gibidir...Fesatçı, bozuk akıl, ruhu şaşırtır...Kötülüklere doğru götürür...”Hz. Mevlana***“Bedenimiz sınırlıdır...Ruhumuz ise sınırsızdır...”Montaigne***“Dünya dağdır...Bizim yaptıklarımız ise ses...Seslerin aksi; bizim semtimize gelir...”Hz. Mevlana...***“Aşk herkesi eşit kılar...”Miguel de Cervantes***Kininiz büyüdükçe kin beslediğiniz kimseden daha küçülürüz...François de La Rochefoucould***“Öfkeli bir insanı susturmak istiyorsanız önce siz susunuz...”Voltaire***“Hayat bir masala benzer...Uzunluğu değil, iyi olup olmadığı önemlidir...”Seneca***“Yaşlanmanın yüzümden çok; aklımda meydana getireceği buruşukluklardan korkarım...”Montaigne***“Hayatı ilginç kılan;Hayallerin gerçekleşme ihtimalidir...”Paulo Coelho***“Yaratıcılık var olan en büyük başkaldırıdır...”Osho...***“Gerçekçi olabilmek için mucizelere inanacaksınız...”Henry Balley***“Dünyanın neresinde olursan ol;Bulunduğun yerde değil, düşündüğün yerdesin...”Jean Christophe Grange***“Tereddüt edersen, bacakların seni taşımaz...Yürüyeceğim de...Bas ve yürü...”Necip Fazıl***“Unutmayın çocuklarınız sizin değil...Onu Yaradan’dan ödünç aldınız...”Kızılderili atasözü ***“İlk başta anne babalarımızın çocukları...Sonra çocuklarımızın anne babaları oluruz...Daha sonra ise anne babalarımızın, anne-babası...En sonunda çocuklarımızın çocukları oluruz...”Millon Greenblall ***“Hayatta kimseye güvenmeyeceksin demek saçmalıktır...Ama kime iki defa güveneceğini hesaplamalı insan...Victor Hugo***“Güven bana lafını duyduğunuz her ortamda;Güvenmeniz gereken tek kişi vardır...O da kendiniz...”Jean Christophe Grange***“Güven kaybetmektense, servetimi kaybetmeyi tercih ederim...”Robert Bosch***“Her zaman seni üzecek birileri olacaktır...Yapman gereken güvenmeye devam etmek...Kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir...”Gabriel Garcia Marquez***“Ya düşlerinin peşine düşmeyi seçersin... Ya da olanları kabullenmeyi“İyi ki”lerinle güçlenir...Keşkelerinle tükenirsin!Karar senin...”Charles Bukovski- Özer Çiller’in ‘Yaşam Düşüncedir’ kitabından...
Kurban Bayramı’nda Ahmed Hulusi’nin sitesinde, düşün adamının, bugüne kadarki elli yıllık çalışmalarının rezümesi niteliğinde, ancak yeni bilimsel bulgular eşliğinde onların ötesine taşan bir görseli yayınlandı...Yarım ceviz büyüklüğünde bir etten ibaret sandığımız beyninin gerçekte ne olduğu, düşün adamının magic gözlük adını verdiği “beyni yüzbinlerce, yüz milyonlarca ve milyar kere büyüten gözlükle” gösterildi...Ahmed Hulusi’nin magic gözlükle beyni ilk büyütmesinde, nöron beyin göründü...Daha sonra atomlar bütünbedeni kapladı...En sonunda;beden de yok olarak bir kuantum yapısı oluştu düşün adamının vücudunun bulunduğu yerde...Ahmed Hulusi;“Bizlerin gerçekte, bir bilgi, bir düşünce, bir datadan ibaret olduğumuz” söylemini şöyle anlattı:***-“Beyin bütün konuların anası...Hangi konuyu ele alırsanız alın o konuyu çözmek için yegane anahtarınız beyin...Beyini tanımadan hiç kimse hiçbir yere varamaz...Kendi hayal dünyasındakendini aldatır...Beyni iyi anlamak herşeyden önemli...Olay beyinde başlıyorbeyinde bitiyor...İnsan dediğimiz şeybeyinden ibaret...Ama o bildiğiniz et beyin değil...Siz hepiniz şu kafatasını ortadan kestiğinizde ortaya çıkan o yarım ceviz gibi olan et beyinin; beyin olduğunu düşünürsünüz...Gerçekten beyin dediğimiz şey o et beyin midir?..***Ben bir magic gözlük edindim...Gözlük üstündeki kumandasına göre yüzbin defa, milyon defa, yüz milyon defa, milyar defa büyütebiliyor...Şimdi magic gözlüğü takayım ve onunla gördüklerimi sizinle paylaşayım...Şurada bir et beyin var...Bu beyin düşünüyor, görüyor, hissediyor, algılıyor diyoruz...Ama bütün bunları göz kulak gibi organlar aracılığıyla yapıyor...Şimdi benim magic gözlüğüm bunu büyütecek...Büyütünce görüyorum ki bu et beyin bir anda nöron beyne döndü...Sinir hücrelerinden, nöronlardan ibaret; elektrik akışları içinde hareket halinde sinyaller birbirine bağlıyor...Bir nöron beyin...Ben bunu çıplak gözle bir et beyin olarak görüyordum...Ama bu bir nöron beyinmiş...Bir nöron kitlesi...***Peki magic gözlüğüm bunu daha büyütsün bakalım ne olacak?..Nöronlar atomlara dönüştü...Atomların içinde bulunuyorum şu anda...Ve bedenim atomlardan ibaret...Kısa bir süre evvel gözümle bakarken ben bunu et kemik beden olarak görürken, şu anda atomlardan ibaret bir beden olarak görüyorum...Daha büyüt bakalım magic gözlük ne göreceğiz?...Varlık bir kuantum beyin haline geldi...Ve ben bedenimi de kaybettim...Sadece bir bilgiden, bir düşünceden ibaret varlığım ben, ortamda...Kuantum itibariyle ne bedenim var, ne başka bir yapım...Sadece bir bilgiden, bir düşünceden bir datadan ibaret bir yapı haline dönüştüm...”***Ahmed Hulusi görsel efektlerle anlattığı bu videosunu kendi resmi sitesinin en başına koydu bayram günlerinden itibaren...Düşün adamı;Dünyada yaşadıklarımızdan edindiğimiz bilgilerin, bir data halinde kaydedildiğini ve bedensel ölümden sonra, başka boyutlarda hayatın devam ettiğini söylüyor...*****BİZ HAYATI DIŞARIDA DEĞİL, BEYNİMİZİN İÇİNDE YAYARIZ...Kuantum fiziği ve düşüncesiyle ilgilenenlerin ilk öğrendikleri şey;“Hayatın dışarıda değil;Beynimizin içinde yaşandığı gerçeğidir...”Biz kendi dünyamızda, kendi beynimizin içinde, kendi algılarımız, kurgularımız ve düşündüklerimizle yaşarız...***Dışarıda ne olduğu değil, beynimizin onu algılama biçimi, bizim duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı belirler...Ahmet Hulusi’nin son videosunda, kuantumcuların bu temel söylemi yalın bir anlatımla açıklanıyor...Bu videoyu seyretmek ve üzerinde düşünmek; günlük şartlanmaların ötesinde, “varlık ve sonrası üzerine” düşünmenizi sağlayacak önemli bir aşama...***Evrende hali hazırdaki duyu organlarımızla dalga boylarının ancak onbinde dördünü görebiliyoruz...Bu gördüklerimizle, hayatın vazgeçilmez yasalarını, işleyiş tarzını ve değişmez kanunlarını bildiğimiz varsayıyoruz...Günlük şartlanmalardan kurtulup, evrenin işleyişini, sırlarını, bu çerçevede nereden gelip nereye gittiğimizi anlamaya çalıştığımızda karşımıza çok daha derin boyutlar çıkıyor...Herkes bunlarla ilgilenerek bilim adamı olmayacak elbette...Veya metafizikle, ya da evrenin sırlarına takılıp kalmayacak...***Ancak gelinen noktada bilimin ulaştığı veriler ve bulgular, bizlere yaşadığımız hayatın anlamını gerçekten fark etmemizi sağlayacak...Bilinmezliğin, meçhulün, güvensiz sularında, bizi uzaklaştırıp, daha bilimsel daha gerçekçi, daha önyargısız ve daha derinden bakmamızı sağlayacak...Söylenen her şey kabul edilmek zorunda değil...Mesele açıklanan bilimsel bulguların ve söylenmeyen ancak kuvvetle farz edilen öngörüleri artık düşünmenin zamanının geldiği...*****İYİLİKLER İYİLİKLERİ; KÖTÜLÜKLER KÖTÜLÜKLERİ...Geçenlerde bir tanıdığım bir başkasına beni anlatırken;“Geçmişteki davranışların, ilerde olumlu ve olumsuz bedellerinin bizim tarafımızdan ödeneceğini inandığımı” söyledi...Yaptığımız her şey bir süre sonra bize döner...Olumlu...Veya olumsuz...Kurnaz olanlar, evreni aldatabileceklerini sanırlar...-“Ama onu ben onun için yapmadım... Haklıydım; şunun için yaptım...” gibi kurnaz gerekçelerle kendi davranışlarını rasyonalize etmeye çalışırlar...Oysa evren onların kuantum beyinlerindeki subjektif gerekçelendirmeyle ilgilenmez...Evrenin dalga boylarındaki “şifreler için” insanların küçük kurnazlıkları fayda vermez...***Çok başka bir kitap okuduğumu sanırken, geçmişten bir olay aydınlanıverdi gözümün önünde Bayram günlerinde...Bunları görebiliyorsanız, yaşadıklarınızın tesadüf olmadığını anlarsınız...Kötülük yapmanın sonunda size kötülükler getireceğini...İyiliklerin sizi iyiliklerle güzelleştireceğini görürsunuz...“Hayat işte” diye mırıldanırsınız;Bir şeyi fark etmenin ve görmenin verdiği mutlulukla...
İlkokulu bitirdiğim yıl, artık bir daha hayatım boyunca "yemekhane"ye gitmek istemiyordum...Okulların "en karanlık, en izbe, beyaz florasanın hakimiyetinde ışıklandırması en berbat yerleri neden yemekhaneler olur" bilmiyorum...Uzun sıralar...Ne kadar temiz tutulursa tutulsun izdihamdan oluşturan kalabalık ve kuyruk...Yemekhane kültürünün self servisten kaynaklanan "bol kepçe ve lezzet vaad etmeyen" ambiyansı...Beni okul yemekhanesinden kaçmak için fırsat kollamaya iterdi...***İlkokulda başa çıkamamıştım...Sanıyorum benim aileme karşı bağımsızlık mücadelemde, Beşiktaş'lı olmaktan sonra gelen ilk eylemim "yemekhane eylemim"di...Ortaokula geçer geçmez, ani bir kararla aç kalmak pahasına yemekhaneye gitmez oldum...Yemek fişleri boşa gidiyor, beni hiçbir güç yemekhaneye götüremiyordu...Ne yaptılarsa başa çıkamadılar benimle...Artık yemekhaneye gitmez oldum...Bir süre sonra cebime para kondu ve kendi bildiğim yerlerde kendi hür irademle yemeğe başladım...***Bir daha da en havalısı... Kalitelisi...En özel servis sunulanı da dahil hepsinden uzak durmaya gayret ettim..."Küçük olsun, benim olsun... Ama benim seçtiğim olsun" mantığından vazgeçmedim...Yıllar içinde, yemekhane direnişim gittikçe gelişti ve bana pahalıya patlamaya başladı...Kahvaltı dışı, açık büfe mekanlardan da hissedilir biçimde kıvırmaya ve uzamaya başladım...Her şeyin bolca, doğal olarak lezzetsizce sunulduğu bol kepçe tarz, çocukluk direnişimin verdiği muktesebatla, beni direnişe sevk ediyordu...***"Yediğin önünde, yemediğin arkanda" şiarıyla hizmet veren resort otel konseptlerinden bu yüzden hep kaçtım...Ancak çocuklar olunca...Anne baba yaşlanıp sena emanet hale gelince...Durum değişti, yemekhane direnişim zorunluluklar karşısında, dümura uğramaya başladı...Bu Bayram'da anneyi babayı, çoluğu çocuğu tatile getirdiğimde, yeme içme konularında neyle karşılaşacağımı hiç bilmiyordum...Geçen yıl çocuklar için bir Dinozor ve oyun parkı cenneti oluşturan Belek Maxx Royal'deki tecrübemden, Kemer'de de işlerin kötü gitmeyeceğini düşünerek gelmiştim...***Otelde arife günü ilk sözleriyle beni can damarımdan vurdular;-"Burada açık büfe restoranımız yok..."İçimden "oh be" dedim...Nihayet istediğim tipte bir yer planlamış, yapılmış ve uygulamaya sokulmuştu...Yine de pek belli etmedim...Ne olur ne olmaz...Neyle karşılaşacağım belli olmaz...Devam ettiler;-"Otelde Türk restoranı var... Balık restoranı var...İtalyan restoranı var... 24 saat hizmet veren, a la minute restoran var... Ama açık büfe yok..."İçimden "cennete mi geldim acaba" diyordum...Hem her şey içinde mantığı geçerli olacaktı...Hem de "Ne yersen ye... Her şey var bu büfede" mantığıyla sunulan sıradan otelcilik terk edilecekti...Restoranları gece gösteri sunulan büyük bir sahnenin etrafını çevrelediği avlunun dört bir tarafına konuşlandırmışlardı...Bu haliyle otel Roma'da veya Madrid'deki bir meydanı andırıyordu...Dört bir yanı kafe ve restoranlarla çevrili İtalyan ve İspanyol meydanlarında oturuyorduk sanki ...***Yemek yerken mide hamallığı yapılmıyordu...Dolu dolu tepeleme tabaklarda tıksırıncaya kadar yemek yemiyordu kimse...Bir lokanta şıklığında geliyordu yemekler önünüze...Servis size insan olduğunuzu hissettiriyordu...Tepeleme doldurulmuş tabaklar, tepeleme çöpe gitmiyordu...Tepeleme israf değil, lezzetli bir sunum ön plana çıkıyordu...***Ancak bu konsept, zor bir konseptti...İyi servis elemanı bulmak zorundaydınız...İşinin ehli Türk ve uluslararası şeflerle çalışmak mecburiyetindeydiniz...Her bir restoran bir başka işletme bir başka mekan demekti aynı zamanda...Dünyada ilk kez uygulanan Grand Resort dedikleri konseptin sahibi, işletmecisi ve patronu Mehmet Ersoy;-"Açık büfelere göre, yüzde 40 maliyet artışı var..." diyordu...-"Ama servis personelinizin, bu konseptte çok iyi olması lazım... Personel masrafı yüzde yüz arttı..."***Bu haliyle dünyanın en iyi on oteli arasına girmeye çalışıyor Maxx Royal Kemer...Türk Hava Yolları için de aynı duyguyu hissediyordum...Komplekslerimizi yendiğimizde hava ulaşımında, turizm ve otelcilikte, ihracatta, dünyadaki bütün engelleri aşıyor, en iyiyi en mükemmeli yapmaya başlıyorduk...Bu düzeydeki otel konseptleri ve hizmetleriyle, ne İspanya, ne Fransa, ne İtalya ne Yunanistan bizimle boy ölçüşemezdi...***Elbette turizm bir "ülke ambiyansı" meselesiydi aynı zamanda...Elbette Türkiye uluslararası ambiyansı itibariyle bir Fransa, bir İtalya, bir İspanya değildi...Ama bu konseptlerle Yunanistan'ı çoktan aştı Türkiye... Akdeniz'in kendine çok güvenen snobize turizmini aşmaması için de hiçbir neden yoktu...Bu duygularla "Bayramınız kutlu olsun" demek geldi içimden..."DİSİPLİN PİŞMANLIĞIN İLACIDIR...""Özgürlük bir ev gibidir...Onu tuğla tuğla inşa edersiniz...Koymanız gereken ilk tuğla irade gücüdür..." diyor Robin Sharma...Yaşam koçlarından, gustolarından istifade etmek ve sihirli formül bulmak için koşuşturup duran insanlar için çok önemli bir şey söylüyor Sharma..."İrade..."***-"Bu nitelik her an doğru olanı yapmak için size ilham verir... Cesaretle hareket etme enerjisi verir... Yaşadığınız hayati kabullenmek yerine, sahip olmayı düşlediğiniz hayatı yaşamanız için güç verir... Disiplin pişmanlığın ilacıdır...***Burada Sharma'nın bahsettiği şey; kişinin öz disiplini, kendine inancı, güveni ve başarma konusundaki azmidir...Biz disiplini "otoriterliğin sembolü, özgürlük duygusunun katili olarak" görürüz zaman zaman...Oysa irade gücünün öz disipliniyle; Hitler'in "Toplama Kamplarının" ölümcül disiplini bir birinin tam zıddıdır...Birinde insanın kendini geliştirmek ve yaratmak için inşa ettiği bir irade, diğerinde ise, başka insanların yok olmasını amaçlayan bir katlediş söz konusudur...Katletme duygusu, evrensel kuantum uyarınca bir süre sonra kendi katlini görür...Yaratma duygusu ise; başka yaratımları...
Önceki gece Galatasaray’ı Arsenal karşısında izlerken, kayıtsız bir ilgisizlik hali içindeydim...Ben; sevdiğim, ilgi duyduğum takımların maçlarını, onlar maçı oynamadan çok önce kafamda oynarım...Arsenal-Galatasaray maçını, maçın öncesinden kafamda oynamış...Oynadığım maç bana tat, tuz vermemiş, Galatasaray kötü bir şekilde yenilmişti...Galatasaray’ın yenilgisini maçtan önce her yönüyle zaten yaşamıştım ben...Akşam saatlerinde Selçuk’un şok bir kararla kadro dışı kaldığını öğrendiğimde;-“Bu iş bitti... İnkıtaları oynuyorlar...” diye geçirmiştim içimden...***İddialı bir maç; maç başlamadan saatler, hatta günler öncesinden kazanılır veya kaybedilir...Galatasaray’ın; Galatasaray olduğu yıllarda, aynı Arsenal; UEFA finalinde sarı kırmızılıların karşısına çıkmıştı...Galatasaray’ın uçağında takımla beraber maça gidiyorduk...Ali Kırca yarı final ve final maçlarında beni Galatasaray’ın uçağında görünce şöyle diyecekti:-“Reha Muhtar; Galatasaray seni de İstanbul’dan kaldırıp Leeds’e ve Kopenhag’a yayın yapmaya götürüyor ya; artık başka söze gerek yok...”***Dışarıya pek renk vermiyordum...Fakat içimden;-“Nasıl olacak da bu Galatasaray Arsenal gibi bir devi Kopenhag’da yenecek?..” diye geçiriyordum...Ara ara uçakta yanımıza Fatih Terim geliyordu...Havası, vücut dili, aurası; sanki böylesine zorlu bir UEFA finaline çıkacak takımın teknik direktörü gibi değildi...Rahattı...-“Biz bu maçı alırız...” diyor, başka bir şey söylemiyordu...***Futbolculara bakıyordum...Deli gibi bir disiplin içindeydiler...Bir gözleri Hoca’larındaydı...Onun komutları uçakta bile takımı yönetiyordu...Bir ara ayakta durup bize maçı anlatan Fatih Terim gövdesiyle koridoru kapattı...Arkadan gelenler, Fatih Terim ayakta durduğu için, onu aşıp tuvalete gidemiyorlardı...Statlarda şimdi “kızgın tavırlarıyla” rakip taraftarı çileden çıkartan Emre ile Okan Galatasaray’ın en genç ve en sempatik futbolcularıydı...***Tuvalete gideceklerdi...Gidebilmek için koltuk arasını kullanarak bir hamle yapmayı deniyorlardı...Fatih Terim koridoru kapatmıştı...Arkasına baktı...Emre ve Okan‘ı gördü...Duruyor ve tuvalete geçmek için bakışlarıyla izin istiyorlardı...Fısıltı gibi bakışlarıyla konuştular...-“Tuvalete gidecektik de Hocam...”Terim;-“Biraz bekleyeceksiniz...” dedi...-“Konuşmamız bitsin geçersiniz...”Bunu öyle bir tonla söylemişti ki...Bizlere UEFA finaline çıkan takımın nasıl birer disiplin abidesi olduğunu göstermek ister gibiydi...Takım üzerindeki otoritesinin gücünü fark ettirmek istiyordu...Emre Belözoğlu ve Okan Buruk, Hoca’larının arkasında üç dakika kadar tuvalete gitmek için beklediler...Konuşması bitti Terim’in;Sevecen bir tavırla Emre‘nin kafasını okşayarak;-“Hadi şimdi git tuvalete...” dedi Emre’ye...***Bir gözleri Hoca’nın ne dediğinde olan “Kolej takımı gibi bir takımdı 14 yıl önce Arsenal’le oynayan o Galatasaray...”Önceki gün akşam saatlerinde haber düştü sitelere...-“Şok şok şok... Selçuk kadro dışı... Takımda yok...”Yüzümden acı bir gülümseme geçti...Son milli takım kampından haberler gelmişti zaten bana...Selçuk ve Burak; artık başka bir havadan çalmaktaydı...Her yıl 2’şer, 3’er milyon euro olarak alınan paralar, onları başka bir havaya sokmuş, egoları tavan yapmıştı...Öyle diyordu, kamptaki güvenilir kaynaklar bana...-“Onlar artık başka bir havaya girmişler...” diyordu dost kaynaklar bana... -”Doymuşlar onlar...”***Milli Takım kampında duyduklarımdan sonra; ‘doyduğu’ için başka bir havadan çalmaya başlayan Selçuk’un ani ve sürpriz bir kararla kadro dışı kaldığını öğrendiğimde, hiç şaşırmadım...Gösterilen gerekçeyi öğrenmeye çalıştım...-“Yorgunluk” gibi bir bahane bulmuşlardı Selçuk için...Sezonun başında Arsenal’e karşı Londra’da Emirates’e çıkacak, istikbal arayan hangi futbolcu “yorgun” olduğunu söylerdi acaba?..14 yıl önceki Emre’yle, Okan Buruk gözümün önüne geldiler...Fatih Terim’in karşısında önlüklü ilkokul çocukları gibiydiler ikisi de...O ilkokul çocukları! Arsenal’i 4-1’le geçtiler Galatasaray’ı UEFA Şampiyonu yaptılar... Selçuk ve arkadaşları ise daha grup maçında 4-1 yenildiler...Dedim ya;Ben maçı, maç oynanmadan, bir gece öncesinden kafamda oynarım diye...Uyurken oynamıştım Arsenal-Galatasaray maçını...Galatasaray gibi görünenler, ağır bir biçimde yenilmişlerdi...Rüyamda Emre’yi, Okan’ı, Arif’i de görmüştüm... Uçaktaydılar...Kopenhag’a uçmaktaydılar...KEŞKE İNGİLİZ PREMİER LİG’İNDE OYNASA BEŞİKTAŞ... İngiliz Premier Lig’ini domine eden, en tepedeki 6 büyük takımın 3’üyle karşılaşıyor bu sezon Beşiktaş...İlk olarak Chelsea’yle sezon başında, yarım devrelik bir maç oynuyor...Fenerbahçe’nin de katıldığı turnuvadan, Chelsea’yi 1-0’lık skorla yenerek şampiyon çıkıyor...***Arkasından Şampiyonlar Ligi ön elemesi için Arsenal’la karşılaşıyor...İstanbul’daki maç inanılmaz bir mücadeleyle geçiyor...Beşiktaş da kazanabilir...Arsenal da...0-0 bitiyor...Londra’daki maç, daha bir kıran kırana geçiyor...Kazanabileceği maçı, verilmeyen penaltıları ve bir anlık konsantrasyon eksikliğiyle 1-0 kaybediyor Beşiktaş...Arsenal maçı 10 kişi zar zor bitirebiliyor...Teknik direktörleri Arsen Wenger haklı olarak;-“Çok zor bir maç oynadıklarını” söylüyor...***Dün gece Tottenham bu sezon dördüncü maçına çıkıyor İngiliz devlerine karşı Beşiktaş...Yine aynı tempoda...Yine kıran kırana...Yine ikili mücadelelerde düşmeyen, yıkılmayan bir Beşiktaş var sahada...Maç boyunca üçü ilk yarıda üçü ikinci yarıda yüzde yüz 6 gollük pozisyonu gole çeviremiyor Beşiktaş...Tek uzaktan topta gol yiyor...Yine yılmıyor, yine yıkılmıyor...Yine son dakikaya kadar mücadele ediyor...Nihayet haklı bir penaltıyla oyunun 89. dakikasında Demba Ba skoru beraberliğe getiriyor...***Dün gece Londra’daki mücadele; Beşiktaş’ın bu sezon İngiliz Premier Lig takımlarıyla yaptığı 4. mücadeleden de alnının akıyla çıktığını gösteriyor...Bu sezon Beşiktaş’ı Türkiye Süper Lig’indeki mücadelelerle değil...İngiliz Premier Ligi takımlarıyla yaptığı muhteşem maçlarla hatırlıyorum...Keşke Premier Lig’de oynasa bu sezon Beşiktaş...