Atina’ya gittiğim yıl, Yunan başkentinin siyasi ve diplomatik çevrelerinde hep ünlü bir restorandan söz edildiğini duymuştum...Yer bulmak zordu o restoranda...Yemekler saray yemekleriydi ve muhteşemdi...Gümüş çatal bıçaklarla yemek yeniyor, değme gurmeler “restoranın sunduğu lezzetin mükemmel olduğunda“ birleşiyorlardı...***Atina sosyetesinin, öğle yemeklerini yediği yer hakkında benden önce Atina’da dört yıl bulunmuş dostum Kaya Dorsan, kulaklarıma inanamadığım bir bilgi vermişti...-”Biliyor musun?..” demişti...-”Atina’nın bu en ünlü restoranının sahipleri Büyükada’lıdır... Kapalıçarşı’da restoranları vardı eskiden...Kıbrıs olayları olunca, İstanbul’dan Atina’ya göç ettiler...Atina’da Yerofinikas’ı açtılar...Yunan diplomatlar ve siyasetçiler, Avrupa’dan gelen yabancı resmi konuklarını şimdi burada ağırlıyorlar...”***İstanbul’lu iki Rum’un açtığı Yerofinikas, “Bizans mutfağının muhteşemliğini, lezizliğini, estetiğini“ Yunan başkentini ziyaret eden yabancı siyasetçilere ve diplomatlara tattıran yer haline gelmişti...Gazetecilik merakım, haberin ilginçliği, İstanbul’daki mutfağa duyduğum özlem bir araya gelmişti...Yerofinikas’ı listeme almıştım...***Yunan başkentine yeni gelmiş yirmibeş yaşında genç bir gazeteciydim...Rezervasyon hemen alacaklar mıydı?..İyi bir masa verecekler miydi?..Türkiye’den Yunanistan’a göç edenlerin önemli bir kısmı Türkiye’yi severdi... Güzel anıları muhafaza ederdi...Ancak politize bir kesim, “Türkiye’deki geçmiş acı olaylardan güne yönelik politik rantlar elde etmeye çalışırdı...”***Yerofinikas hangi tarafa meyilliydi?..Bana gösterecekleri muamelenin nasıl olacağını merak ediyordum...Geçmişin hıncını alacak bir politik uzaklıkta mı davranılacak, yoksa eski bir İstanbul hemşehrisinin sıcaklığının sevgi rüzgarı mı esecekti?..Tahmin edemiyordum...Mahalle arası sıradan bir Rum tavernası olsa, nasıl davranacaklarını bilirdim...Krallar gibi ağırlarlardı...Ama Yerofinikas Atina’da yükünü tutmuştu... Yunan siyasetinin kalbi ve diplomasisi orada atıyordu...Fazla Yunanlılaşmış olabilirdi... Türkiye’den gelen bir gazeteciye biraz mesafeli davranmayı doğru bulabilirdi o soğuk savaş günlerinde...Bilmiyordum nasıl karşılanacağımı...***‘HOŞ GELMİŞSİNİZ PAŞAM...’Restoranın şefi, eskilerin gün görmüş, dedikleri türden bir İstanbul’lu Rum’du...Restoranın bütün şefleri gibi tiril tiril beyaz bir ceket giyiyordu...Akşam yemeği için eşimle gitmiştik...Halimizden üniversitede öğrenci yurdunda kalmadığımız anlaşılsa da topu topu 24-25 yaşlarında iki gençtik karımla ikimiz...Bizi çok iyi ağırladılar...Yemekler mükemmeldi...İçli pilavı, İstanbul dönerini ve en önemlisi hünkarbeğendiyi Yunan başkentinde bulabileceğimi hiç tahmin etmiyordum...Şarapla muhteşem bir yemek yedik...Yunan başkentindeki konuklarımı artık Yerofinikas’ta ağırlayabileceğimi anlamıştım.***Yerofinikas’ta ikinci randevumu iki Yunanlı misafirim için verdim...Bu sefer Şef beni kapıda karşıladı:-”Hoş gelmişsiniz Pasam...” diyordu...Yunanlı konuklarıma duyurmak istercesine...Paşam derken ş harfini telaffuz edemiyor “pasam“ diyordu...Kendimi ilk kez orada bir Osmanlı gibi hissetmiştim...-”Vay be“ demiştim içimden...-”Türkiye’de atıp tutardık Osmanlı’yla ilgili... Hale bak... Dört yüz yıl bulunduğumuz topraklarda ‘paşam’ diye karşılanıyoruz...”***“Beyin salata, arnavut ciğeri, içli pilav, İstanbul döneri, hünkarbeğendi ve elbette Altınbaş rakısına benzeyen Midilli uzosu Barbayani...”Bugün gibi hatırlıyorum Yunanlı konuklarım için şefle beraber hazırladığım mönüyü...Kısa bir sohbet geçti aramızda o gün konuklarla...Yemekler “Bizans saray yemeği miydi, yoksa Osmanlı saray yemeği mi?..”Hünkarbeğendinin adının “hünkarın beğenmesinden kaynaklandığını“ söyledim...Döner’in de “etin dönme halinden...”Biraz Osmanlı’dan yana bir eğilim sergiledim...Yine de fazla uzatmadım; Bizans’ı toptan inkara kalkışmadım...Nasıl olsa şefle Türkçe konuşuyordum... Yemeklerin isimleri Türkçe’ydi...Deplasman kendi sahama dönüşüvermişti...Yerofinikas “benim“di...Yemekleri Bizans’tan da gelse, Osmanlı’dan da, orası benimdi...***Ancak restoranın Atina’da “en ünlü restoran haline gelmesinin“ esas başka bir nedeni vardı...Restoran kapalı bir alana kurulmuştu...Fakat zeminden yukarı doğru koskoca gövdesi olan bir ağaç yükseliyordu...Ağacın adı “Yerofinikas“tı...Restoran adını ağaçtan alıyordu...Mekanı esas ünlü yapan “Yerofinikas“ ağacıydı...***Önceki gece Reina’nın sahibi Mehmet Koçaslan, “bu yıl Türkbükü’nde ortalığı kasıp kavuran SESS’te“ aynı sözü söyleyince irkildim...-”Şu ağaç var ya, şu çınar ağacı...” dedi Koçaslan;-”Bu kulübü, tıklım tıklım dolduran, ona hava veren, ambiyans katan şey bu ağaç... Bu koyda başka hiçbir mekanda yok böyle doğal bir dekor...”***SESS’in işletmecisi Nedim Binler “çınar ağacının gövdesindeki ayrığa ışık yerleştirmişti...”Bar; bir ağacın altında, yeşilliklerin ortasında bir mekan sunuyordu müşteriye...Bu haliyle “diğer mekanlardan ayrıldığını“ söylüyordu Mehmet Koçaslan...Nedim Binler; “Çok haklısınız... Gerçekten öyle...” diyordu...Atina’daki Yerofinikas ve Bodrum Türkbükü’ndeki SESS...Otuz yıl arayla iki ağacın altına kurulmuş iki mekandılar...Ben ağaçların dışında Yerofinikas’ın “bana memleketimin mutfağının mükemmelliğini anlattıran gururunu sevmiştim...”“Bunlar bizim yemeklerimiz“ derdim, bütün misafirlerime...***SESS’te, Nedim Binler’in kulağına şöyle fısıldadım;-”Herkes Türkçe müzik yaptığın için, burası böyle dolu zannediyor... Oysa çok damardan bir parça sıralaması ve tempoyla gidiyor Türkçe repertuvar... Müşteriyi böylesine coşturan ve damarına işleyen, onu içmeye teşvik eden bir DJ başarısına uzun zamandır şahit olmamıştım...”Bodrum’a geldiğim günden beri, bir aydır ilk kez bir gecede iki mekan yapıp, saat 2.30’da geceyi tamamlıyordum...***Ship A Hoy’da Amerikalı, Fransız ve Hollanda’lı misafirlerimle yediğim yemek tıpkı yıllar önce Atina’da Yerofinikas’da hissettiğim gibi “memleketimin mutfağından dolayı bana gurur veriyordu...”Bodrum muhteşemdi...Türkbükü’ndeki gece muhteşem...Yerofinikas-Atina ve Yunanlıkonuklarım...Bodrum-Ship A Hoy-SESS ve Amerikan, Fransız, Hollandalı misafirler...Otuz yıl önce...Otuz yıl sonra...Yaşasın İstanbul; yaşasın Türkiye!..BAŞKALARININ İSTEDİĞİ İNSAN GİBİ DAVRANMAK...“Birçoğumuz tüm yaşamlarımız boyunca gerçek benliklerimizi gizleyen sosyal maskelerimizi takarız...Kendimizin içindeki gerçek yüzü, iç sesi göstermek yerine; dünyanın olmamızı istediği kişiliğin şekline bürünmek için çaba gösteririz...Diğer insanların söylememizi istediği şeyleri söyler, diğer insanların giymemizi istediği şeyleri giyer, diğer insanların yapmamızı istediği şeyleri yaparız...Bunun sonunda bir de bakarız ki kaderimizdeki hayatı yaşamak yerine başka insanların hayatlarını yaşamak zorunda kalmışız...” diyor Robin Sharma...***Başkalarının benden istediği hayatı yaşamak yerine, kendi iç sesimden gelen hayatı yaşamaya başladığımda, üzerimden büyük yüklerin kalktığını görmüştüm...Gerçekten iç sesinizden gelen hayatı yaşamak, sizi kendinizle barıştırır...Kendinizi iyi hissetmek için ihtiyaç duyduğunuz doping maddelerinden uzaklaştırır...Başka türlü yaşarsınız...
Müthiş çalkantılı yaşamını özetleyen en önemli sözlerinden birisi şöyleydi:-“Yattığım erkeklerin kendilerine güvenleri çok fazlaydı... Bense kendime hiç ama hiç güvenmezdim... Onların yanında olmak bile kendime duyduğum güveni arttırırdı... Onların güvenlerini sanki emerek kendime katardım...”***Bu güveni sağlamak uğruna, Albert Einstein’dan, ikinci kocası beyzbol ilahı Joe Dimaggio’ya kadar, birçok ünlü ve yakışıklı erkekle beraber oldu...Daha sonraları Amerikan Satanist Kilisesi’ni kuran Anton Szandor Lavey’le “yatak ilişkileri” kesintisiz 2 hafta sürdü...Lavey Marilyn için, “Erkeklerle flört etmekten, onları tahrik etmekten çok hoşlanırdı... Ama cinsel açıdan pasifti...” diyecekti,-“İş daha ileri ilişkilere geldiğinde garip bir biçimde kaçardı... Kimi zaman bunda başarılı olurdu, kimi zamansa kaçamaz ve kendini yatakta bulurdu... Kararsız ve ürkek bir kişiliği vardı...”***İkinci kocası gelmiş geçmiş en ünlü beyzbol yıldızlarından Joe Dimaggio’ydu...Bütün kadınların istek ve arzuyla baktıkları, bütün erkeklerin imrendikleri bir sporcuydu...Joe ondan sinemayı bırakmasını isteyecekti...Ona sinemayı bıraktırarak kadını yapmak istemişti...Oysa o sinemasız nasıl kadın olunur bilmiyordu...Bir süre sonra ayrıldılar...Marilyn Monroe o günlerde Amerika’da yarattığı “Aptal Sarışın” imajından sıkıldığını farketti...Sarışın bir seks objesi olmadığını ispat etmek için bu kez ünlü tiyatro yazarı Arthur Miller’la evlendi...Bu süre zarfında hizmetçisinin anlatımına göre, “Tiyatro dersleriyle, psikiyatrik tedavi kliniği arasında mekik dokuyordu...”***İç çamaşırı giymezdi, hizmetçisinin anlatımına göre çok sık banyo falan da yapmazdı...Bakımına özen gösterdiği tek şey apış arasındaki kıllarıydı...En az haftada bir kez onları sarıya boyar ve gerekçe olarak da “Kendimi her yönümle sarışın hissetmek istiyorum...” derdi...İki kez düşük yaptı ve daha sonra artık çocuk yapamayacağı gerçeğiyle yüzyüze geldi...Depresyonu derinleşti, uyku haplarının dozajını arttırdı ve kendini uyuşturucuyla uyutmaya başladı...***Arthur Miller’dan boşandığında 35 yaşındaydı, yaşlanma korkusu içini kemirmeye başlamıştı...Yaşlanmadığının, çok güzel bir kadın olduğunun sürekli kendisine hatırlatılmasını istiyordu...Frank Sinatra’dan, Yves Montand’a kadar birçok ünlü erkekle “hala çok güzel ve istenen kadın olduğunu kendine ispatlamak istercesine“ beraber oldu...Yves Montand, karısı Simone Signoret’yi onun için terketmedi...Hayal kırıklığına uğradı...***Frank Sinatra’yla evlenme fantezileri kurarken, Sinatra onu, Amerikan Başkanı John F. Kennedy’yle tanıştırdı...Önce Amerikan başkanı John F. Kennedy’yle ilişki yaşadı...Bir süre sonra John başkanlığı açısından politik sorun çıkacağını hesap ederek Marilyn’i Adalet Bakanı olan kardeşi Bobby’ye devretti...Frank Sinatra, John Kennedy’ye, Kennedy kardeşi Bobby’ye...Erkeklerin dünya çapında bir seks fantazyası olmanın dezavantajı; “hiçbir erkeğin sizden cinsel bir fantazyonanın ötesinde gerçek bir kadın yaratmak istememesidir...”Marilyn Monroe için en gerçekçi saptama sanırım bu...***Frank Sinatra gücünü Amerika’nın derin ve güçlü merkezlerine bağlamış bir sanatçıydı...Marilyn’i Kennedy’yle tanıştırmasının altında derin ilişkiler vardı...Başkan ve müstakbel Başkan olan iki kardeşle ilişkiye sokulduktan sonra; uluorta konuşması ve beklenmedik skandal çıkarmasının önüne geçmek için derin planları yürürlüğe sokuyorlardı...O ise Başkan Kennedy’yle ilişkisinde, ilk kadın olmanın hayallerini kuruyordu...***John Kennedy’den sonra Bobby Kennedy’ye devredildi...Marilyn evlilik fantezileri kurmaya, bu kez de Bobby’nin karısı Ethel’i ve 9 çocuğunu bırakarak kendisiyle evlenmesini beklemeye koyuldu...Bir süre sonra Bobby, Marilyn’den kurtulmak için telefonlarını değiştirdi...Bu kez Marilyn reddedilmenin öfkesiyle, bir basın toplantısı düzenleyeceğini ve Kennedy kardeşlerin gizli çamaşırlarını ortaya dökeceğini sağda solda söylemeye başladı...***Bobby Kennedy’nin telefonunu değiştirdiği o Haziran ayından başlayarak 1962 yazı süresince Marilyn büyük bir psikolojik bunalıma girdi...Hapların dozu arttı psikologla seanslar sıklaştı...5 Ağustos 1962 Pazar sabahı fazla uyku hapı aldı denilerek yatağında ölü bulunduğu açıklandı...“İntihar mı cinayet mi sorusu” bütün dünyaca soruldu...Birkaç yıl önce yayınlanan bir FBI belgesinde, Marilyn’e fazla uyku hapı dozunun, doktoru tarafından verildiği, doktora da yukarıdan bir telkin geldiği ortaya çıktı...***O yıllar FBI’ın başında “Seks şantajlarıyla tam sekiz Amerikan Başkanı’nı eskiten Edgar Hoover“ vardı...Marilyn Monroe olayı, 48 yılda 8 Amerikan Başkanı eskiten Edgar Hoover için peynir ekmek kadar basit bir olaydı...Starlar hangi ulusal ve uluslararası sistemlerin, derin, gaddar ve hunhar operasyonlarının ortasında, star olarak yaşadıklarını bilmezler...Hayranlarıyla aralarında oluşturdukları köprüleri, hayatın tek şeyi zannederler...Konuşarak bildiklerini açıklayarak sistemi değiştirebileceklerinin vehmine kapılırlar...Oysa zamanı gelirse; çekilecek tek bir ipleri vardır ve bunu “sistem“ gözünü kırpmadan gaddarca yapacaktır; şartlar eğer gerektirirse...***Konuşur ve kirli çamaşırlar ortaya dökülür endişesiyle, “Amerikan Başkanlık sistemi ve derin devleti kendini garantiye almıştı.”O ise yaşadığı “gaddar çember“den bihaber, starlarda varolan şizofrenik nahiflik ile egosantrik şımarıklık arasında gidip geliyordu...Son günlerinde ikinci kocası olan beyzbol ilahı Joe Dimaggio’ya bu duygularla yazmaya başladı mektubunu...Öleceğini daha doğrusu öldürüleceğini bilmiyordu...Kendi dünyasının nahifliğinde, kadınsılığını ve starlığını yeniden yakalamanın peşindeydi...***-“Artık ne yaparsam yapayım bir erkeği kendime tam olarak bağlayamıyorum... Hiçbir erkeğin gereksinimlerini tam olarak karşılayamıyorum...” diyordu kocasına son mektubunda...Mektup yazmak için ikinci kocası Joe Dimaggio’yu seçmesinin özel bir nedeni vardı...Bir tek o Marilyn’den “bir seks fantazyasının ötesinde kendisine bir kadın yaratmayı düşünmüştü...”Bir tek o “sinemayı bırak, benim kadınım ol“ demişti...Mektubu ona yazmasının sebebi, “yarım kalan kadınlığıydı...”Mektubu yazmasına rağmen, postaya veremeyecekti...52 yıl öne tam bugün; 5 Ağustos 1962’de Los Angeles’ta “aşırı dozla“ evinde ölü bulunduğunda mektup hala yanıbaşındaydı!..***Bir türlü erkeklerin arzu ettiği gibi dörtbaşı mamur bir kadın olamadığına hayıflanırcasına...Tarihe sinemanın yarattığı en büyük seks tanrıçası olarak geçeceğini biliyor muydu bilmiyorum...Sanırım o gün onun da farkında değildi...*****ERKEN KALKMAK...“Erken kalkmak kendinize verebileceğiniz bir armağandır...Erken kalkma alışkanlığı gibi hayatınızı değiştirebilecek güce sahip sadece birkaç öğreti bulunur...Sabahın ilk saatlerinin çok özel bir tarafı vardır...Zaman sanki yavaşlamış gibidir...Hava yoğun bir huzurla doludur...“Saat Sabah Beş Kulübü“ne katılmak, günün üzerinizdeki kontrolünü alıp, size gününüzü kontrol etme gücü verir...“Yatak savaşı“nı kazanmak; “zihninizi yatağınızın önünde tutmak“, size günün en önemli zaman diliminin başlangıcında en azından sessiz bir saat kazandıracaktır...Eğer akıllı kullanırsanız, gününüzün geri kalan kısmı olağanüstü bir hal alır...”Robin Sharma
Beren Saat ile Kenan Doğulu isimli iki güzel ve sempatik genç Los Angeles’ın Malibu sahilindeki kumsalda evleniyorlar...Bir iki yıl kadar önce, Gina restoranda görmüştüm onları... Başbaşa vermiş uzun uzun sohbet ediyorlardı...O günlerde yine “ayrıldıkları“ haberleri çıkmıştı... Yavaş yavaş usul usul konuşarak yemişlerdi yemeklerini...Sonra biraz sohbet etmiştik...Ayrılmışlardı mekandan...***Kenan’ın zaman zaman Los Angeles’a gittiğini oralarda yaşadığını biliyordum...Son yıllarda ilginç bir şekilde, birçok sanatçının adı Los Angeles’la anılmaya başlıyor...Los Angeles’a gidiyorlar, Santa Monica’da Malibu’da yaşamaya karar veriyorlar...Gazetelere yansıyan; Kenan’la Beren’in romantik nikah fotoğraflarından yansıyan “özgür ve sonsuz kumsal“ görüntüleri, görenlerin içindeki “özgürlük duygusunun fitilini ateşlemeye“ yönelik sanki...Son yıllarda beni de bir Los Angeles ambiyansı, oralarda bir hayat kurma arayışı, yeni bir çıkış kapısı aralama sevdası sarıyor...***Şehri öncesinden bir gidip kolaçanediyorum...Uygun mu değil mi?..Çoluk çocuk sorunsuz yaşayabilir mi?..Rahat eder mi?..İyi eğitim alır mı?..Hayatları rayında kalır mı?..Onlarca soru kafamı kurcalıyor...Yabancı diyarlarda yaşadığım ve edindiğim bütün tecrübeleri Los Angeles için ortaya döküyorum...Uzun bir T cetvelini elime alıp, artı ve eksisi bitmek bilmeyen bir muhasebeye girişiyorum...Arkasından çoluğu çocuğu topluyor iki haftalık sömestr tatilini geçirmeye oraya gidiyorum...***Üç çocukla kendimi; 1900’lü yılların başlarında; New York’un güneyindeki Elisa Adası’na gelen İtalyan göçmenlere benzetiyorum...Amerika’ya göç etmek ve sıfırdan bir hayat kurmak için gelen İtalyan erkeklerine benzetiyorum kendimi ironik olarak...Oysa gerçekte, ne bulunduğum konum, ne hayatım, ne ekonomik durumum ne gelecek beklentimin onların dramıyla hiçbir bağlantısı yok...Tek ortak nokta yeni bir ülkede, coğrafyada çocukların için yeşertilmeye çalışılan umut...***Godfather filminin unutulmaz karakteri Marlon Brando’nun Amerika’da tutunmaya çalışan Sicilya’lı babası geliyor gözümün önüne...Onun işlerini büyüten oğlu Marlon Brando ve onun da oğlu Al Pacino’yla devam eden hayat serüveni gözümün önünden gitmiyor...Onlar gelecek aramaya, para kazanmaya, hayata tutunmaya geliyorlardı yirminci yüzyılın başlarında Elisa Adası’na...O adaya gitmiş günlerce mültecilerin dramlarını izlemiş, fotoğraflarını seyretmiş, müzenin altını üstüne getirmiştim...Adada yeşillikler arasındaki külüstür kafeteryada plastik kaplar ve bardaklarda yemeğimi yer sodamı içerken, gemilerden inen mültecilerin Amerika’ya ilk ayak bastıkları günleri içselleştirmiştim...Kabul edilenler, edilmeyenler, geri dönmek zorunda kalıp hayatlarının göbek bağını kendi elleriyle kesmek zorunda kalanlar...***Avrupa o yıllarda iflastaydı...İspanya batmıştı...İtalya sefildi...İrlanda zavallıydı...Macaristan berbattı...Yunanistan bataktı...O yıllarda oralarda öyleydi ve Amerika o mülteciler için bir umut ışığıydı...Yüzyıl önce başka coğrafyalarda yaşanan umutsuz trajedilerin benimle, çoluğum çocuğumla, ailemle ne ilgisi vardı?..Kurmuş olduğum bir hayat vardı bu ülkede...En güzel yerlerinde yaşadığım bir coğrafya vardı yaşadığım memlekette...Ülkem batmıyor, çıkıyordu ekonomikman...Benimse ne yeniden para kazanarak kuracak hayatım, hayalim ve halim vardı?..Ne de buna ihtiyacım?..Ben çoluğum çocuğumun, rahat, özgür, birbirinin gözünü oymayan bir dünyada, yeteneklerini geliştirerek, insanlığa katkı yaparak, yaratıcı mesleklerde zirvelere ulaşarak, dünya çapında başarılar kazanarak yaşasınlar istiyordum...İnsan olsunlar istiyordum...İnsan gibi yaratsınlar...İnsan gibi yaşasınlar...Hayatın yaratıcılığını, keyfini ve mutluluğunu adım adım yudumlasınlar istiyordum...***Birbirini boğazlamaya yönelik operasyonların değil, birbirini yüceltmeye yönelik yaratıcılıkların kutsandığı, alkışlandığı sonsuz kumsallarda, özgürlük şarkıları söyleyerek büyüsünler istiyordum...Bunları düşünüyordum...Onların istikbalde Los Angeles’ta kalmasının şartlarını araştırıyordum...Nerede kalırlar, nasıl yaşarlar, nerede okurlar, ne yaparlardı?..Binlerce kilometre ötede, iki kuşaktan toplam doksan yıla yaklaşan bir aile birikimi; kendine bilmediği bir mecra ve macera arıyordu...Babanın 60 yıllık akademisyenliği, oğlunun otuz beş yıllık gazeteciliği, yazarlığı, televizyonculuğu, bunca birikim, bunca kurulmuş ve oturmuş hayat; kendini 55 yaşında yeni bir mecra ve maceraya atıyordu...Çoluğu çocuğu için...Kendisinin ve ailesinin huzuru için...Özgürlüğü için...Nefes alabilmesi için...***Dedesinin Sarıkamış’ta uğruna ayak parmaklarını donarak kaybettiği; ayrı kaldığı memleket topraklarını birleştirmek için “evini örgüt evi“ne dönüştürdüğü bu memleketten okyanus ötesi uzaklarda “meçhul kumsallarda“ yeni bir hayat kurmak için esgizler yapıyordu torunlar ve onların çocukları...130-150 yıllık beş kuşaklık bir mecrayı sanki hiç yaşamamışlardı kendi topraklarında...Sicilya’da sıfırı tüketmiş bir İtalyan ailesinin umutsuz vakasının kopyesini andırır gibiydiler, hiç alakaları olmadığı halde...***150 yıllık şerefler, onurlar ve gaziliklerle dolu bir aile efradının birikiminin üzerine, her türlü pislikten uzak yaşayan 55 yıllık bir hayat mecrası, 35 yıllık bir gazetecilik, yazarlık, televizyonculuk sevdası, okyanusların ötesine taşmaya çalışıyordu...Dünyada bunca şehir; gördükten, bunca coğrafyada yaşadıktan sonra, ellisini devirdiği yıllarda sonsuz kumsallarla dolu şehirde ne bulmuştu ki bu adem; bunca ciddi uğraşa binaen çoluğunu çocuğunu, varını yoğunu ve ailesini bu kumsalların kentine atmayı düşünebiliyordu?..***Acı gerçek şu;“Kumsalların yaydığı özgürlük duygusunun dışında“ pek bir şey yok o civarlarda...Hava daimi olarak güzel...Ilıman, hoş, sevecen ve güneşli...Okyanus güzel, zaman zaman dalgalı, sonsuzlukla donanımlı...Kumsallar muhteşem...Özgürlük saçıyor, üstünde koşma duygusunu kamçılıyor...Bisiklet yolu güzel...Kilometrelerce pedal sallamayıtetikliyor...Yürüyüş yolu havalı...Koşmayı çağırıyor...Ne ki okyanusa bile hiçbir zaman, hiçbir mevsim doğru düzgün girilemeyecek bir hava var o diyarlarda...İstanbul’dan güzel değil...İstanbul’la kabil-i kıyas değil...Yine de, bir umut aşılıyor çocuklara...Bir gelecek, muhtemel bir yaratıcı meslek, bir sanat, bir evrensel zanaat; vaat etmese bile umut ettiriyor insana...Hele hele ülkesinin bitmek bilmeyen sıkıntılarından tükenmiş, çaresiz bir ademe...Sonsuz kumsalların ortasındaki Los Angeles...Sonsuz özgürlük duygularının kumsallarından taştığı Santa Monica, Malibu, Venice ve Manhattan Beach...Resme baktığımda, bildiğim bir sevgiliyi görmüş gibi oluyorum...Üç çocuğumla o kumsalda yürüdüğüm sabahGodfather filminin ironik bir izdüşümümü gibi geliyor bana..Ya da romantik bir yazarın umutsuz bir fantezisi sanki...Hangisi olursa olsun cevap...En doğrusu “Kader utansın...” demek...KESTİRME ÇÖZÜMLER...“Kestirme çözümler işe yaramaz...Kalıcı bir içsel değişiklik zaman ve çaba gerektirir...Israr etmek, kişisel değişikliklerin anasıdır...Büyük işler fedakarlıklar olmadan ve çok çalışılmadan meydana gelmez...”Robin Sharma...
Ondokuz yirmi yıl önceki yazlardan birinde sanırım...Paris’i bir kenara bırakıp, Fransız Riviera’sıyla başlayan sahillerdeki tatil kültürüyle haşır neşir olmaya karar veriyorum...Benim sinemalarımın, benim filmlerimin geçtiği yerler oralar...Brigitte Bardot’nun sahilleri oralar...Federico Fellini’nin karısını yüzlerce defa aldattığı, kaçamaklarının sahil otelleri var oralarda...San Remo müzik festivalinin yeri oralar...Cannes Film festivalinin, kırmızı halısının serildiği kıyılar buralar...Portofino aşıklarının soluk aldığı küçük koylar onlar...Tekne fuarlarının yapıldığı geniş marinalar var oralarda...Juan Le Pins caz festivalinin sahne aldığı entel mekanların yeri buralar...Jean-Claude Van Damme’ın bebeklikten ayrı düşmüş, biri dedektif, biri Mafya üyesi ikiz kardeşi oynadığı şehrin her yerine dağılan o muhteşem tempodaki filmin platosu Nice...***Ne çok anım, hafızamda resmim, görüntüm ve bilgim var bu sahillerde...Cannes’daki Hotel Majestik’e ilk girdiğim gün gözümün önüne geliyor şimdi...Kapıda Bentley’ler, Ferrari’ler, Maserati’ler Porsche’lar duruyor...Üstü açık arabalar, palmiyeler ve upuzun sahiliyle önünde Akdeniz uzanıyor...“Sinemalarımın, hayatımın ve rüyalarımın merkezindeyim şimdi...” diyordum o gün...***Oralarda hayatın sunduğu görüntüler estetik...Yaşam tarzı kalifiye...Zenginlik ve ihtişam mekanların ve sahillerin doğal konsepti..Arabalar, kadınlar, şarap ve şen şakrak kahkahalar teraslardan yükseliyor...O teraslar ve kahkahalar, yaşamın estetik yapısını tamamlayan unsurlar oluyorlar...Doğal bir film platosu gibi oralar...***Bir aşk filminin natürel ve egzotik atmosferini çekebilmek için yönetmenin ekstra bir görüntü bindirmesi yapmasına gerek yok bu sahillerde...Catherine Deneuve bu sahiller olmadan olabilir miydi acaba?..Üstü açık bir arabayla, Fransa’dan İtalya’ya giden daracık, dik yollarda, yeşillikle mavinin kucaklaştığı muhteşem görsel efektte, bir Napoliten şarkının, bir Fransız şansonunun sıcaklığında bir aşk öyküsü sunmak ne muhteşemdir kim bilir izleyiciye?..***Claude Lelouch’un Bir Kadın bir Erkek filminin bazı sahneleri burada çekilmemiş miydi?..Daha neler neler?..Elbette Federico Fellini’nin 9 isimli, hayatını anlatan filminin doğal kaçamak mekanı değil miydi, bu sahiller?...Katolik metropolitlerle sohbet yaptığı, hayatının günahlarından arınmaya çalıştığı, çocukluğundaki papazlara psikanaliz yaptığı yerler bu sahiller değil miydi?..***Bu sahillerde aşklar yaşadım...Bu sahillerde iskele üzerinde hayatın en ihtişamlı romantik lazer gösterilerine tanık oldum...Bu sahillerde muhteşem romansları, filmografik atmosferlerin fantazyasında yaşamaya alıştım...Bu mekanlar, bir aşk, bir fantazya, bir görüntü, bir estetik bir dünyamekanıydılar...Roze şarap, Nicoise salatası, Belçika usulü haşlanmış midye öğlenleri, gastronomik zevklerle gurme usulü kırmızı şarap eşliğinde yenen uzun akşam yemek ve sohbetleri...Ay bir başka çıkar gecelerdeburalarda...***Fransız ve İtalyan Riviera’sından bahsedilemeyen günlerdeyiz artık...O sahiller, o kültürler, o dünyalar, o beldeler çok uzaklar artık bize...Çok başka bir gündem, çok başka bir hayat, çok başka bir tarz ve çok başka polemikler hakim artık hayatlarımıza...Kadın kahkahasının iffet üzerinde yaratacağı etki hakkında çıkan bir tartışma, oralarda nasıl karşılanırdı acaba?..Konuşulur muydu?..Çok uzak kaldım oralardan...Artık ne konuşuyorlar bilmiyorum sanırım...Oraları merak eden güdülerim bile hadım durumda galiba...Bir hoş sada olarak kalıyorlarhayatımda...Bu gökkubbenin altındayaşamakta olan o dünyalar...İÇSEL REHBER...“Quaker’ların sakin ve iç ses dediği kişisel bilgelik kaynağımız olan içsel rehberinizi duymazdan gelmek çok kolaydır...Çevrenizdeki dünya; dayatmalarına uymamız için size baskı uygularken, kendi ritminizde yürümek genellikle zordur...Bununla birlikte aramakta olduğunuz doyum ve bolluğu bulabilmek için; onlara en çok ihtiyaç duyduğunuz anlarda içinizden gelen hisleri dinlemelisiniz...” diyor Robin Sharma...***Dışarıdan gelen günlük bir düşünce bombardımanı olur her zaman...Bu bombardımanı profesyonel algı yöneticileri sabahın erken saatlerinden itibaren geniş kitlelere aktarmaya başlarlar...Amaç beynin ve ruhun kendi doğasında işlemesini, hissetmesini engellemektir...***Bu çabada görülmemiş oranda başarılı olurlar...Kalbimizin ve ruhumuzun gündemini bizden ustaca sabah saatlerinde çalarlar...Kendi gündemlerini şırıngalarlar...Onların gündemlerinin üzerinden, düşünmeye, tepki göstermeye, düşünce oluşturmaya ve duygu biriktirmeye başlarız...***Bunların hiçbiri bizim ruhumuzun ve kalbimizin “kısık iç sesi“ değildir...Bilgeliğimizle alakası yoktur...Gündelik olaylarla, çatışmalarla, psikolojik savaşlarla; bizi pozisyon almaya, taraf tutmaya, içimizdeki bilgelikten uzaklaştırarak bir taraflara, bir yerlere ve gruplara ait olmaya çağırırlar...***İç kısık sesin dinlenmediği durumlarda, şizofrenik yanılsamalar bu noktada başlarlar...Anlık duygu benzerliklerinden kaynaklanan içselleştirmeler, herhangi bir durumu tepkiden mütevellit reaksiyonlar bizi bir anda “hiç yakınında olamayacağımız durumlarla yan yana bırakırlar...”Böyle durumlardan korunmanın ve nispeten sağlıklı davranış modeli yürütmenin yolu, sabah saatlerinde kendi ruhunuzdaki ve kalbinizdeki bilgelik dolu kısık iç sesi dinleme seansları yapmaktır...***Kısık iç sesi, egonuzun bitmek bilmeyen hırsları ve ihtiraslarkarıştırmamanızda yarar var...Egodan arınmış, temiz, iyiliksever, katkı ve değer sağlamaya yönelik insanlık sesidir, içinizdeki kısık bilge ses...
Üç haftadır Bodrum’da sakin sakin denize, havuza giriyor, yazıları yazıyor, akşam deniz kenarında bir parça sohbet edeceğim mekanlarda, hayatta kaldığıma ve yaşadığıma şükrediyordum...Bodrum benim için “gece sabahlara kadar süren deli bir eğlence merkezi olmadı“ hiçbir zaman...Yazları eğlenceyi çılgınlaştırmaya alışmamıştım ki, Bodrum’da yazı çılgınlaştırayım...***Bodrum’un deli eğlencesine itibar etmeyen ben bile fark ediyorum ki, Bodrum’da hayatı yönetenler, yıllardır kan ağlıyorlar... Ramazan ayının yaza denk gelmesiyle birlikte, üç yıldır Bodrum, eğlence merkezi olmaktan çıkıyor...Ramazan’da Bodrum; Bodrum gibi olamaz, dolayısıyla da olamıyor...Yılın ancak iki ayı ayakta kalabilen bir turizmin döndürdüğü çarkla yılı ve yüzmilyonlarca dolarlık yatırımı döndürmeye çalışan turizm beldesi, bir aylık Ramazan’ın birkaç yıldır yazın sonuna denk düşmesiyle zaten iyiden iyiye kesatlaşıyordu...***Bodrum esnafı, kan ağlıyordu dört beş yıldır...Eylül ayından başlayarak, onar gün onar gün gerileyen Ramazan, bütün bir Ağustos’u üç yıl içinde katetmiş, sonra Temmuz’a geçmişti...Bir üç yıl boyunca da Temmuz’da geriledi...Yıllardır Bodrum esnafı; en fazla bir aylık turizm sezonunda para kazanmaya çalışıyor...Yazın Ramazan ayının dışında kalması için hala bir üç yıl var önümüzde...Ramazan ayında millet oruç tutuyor doğal olarak...Oruçlu olmayanlar da oruçlu olanlara saygılı davranıyor...Eğlencenin, yemenin, içmenin havası Ramazan ayında doğal olarak yok Bodrum’da...İstanbul’dan pek kimseler gelmiyor zaten tatile Bodrum’a Ramazan ayında...***Gelenler ise yazlıkları olanlar; Bodrum’a para kazandıran ‘vur patlasın çal oynasın’ ahalisinin mensupları değil...Denize giriyorlar, varsa yazlıklarında deniz havası soluyorlar, mütevazı keyifler çatıyor, dinleniyorlar... Onlar için Bodrum kış için bir dinlenme ve tazelenme yeri...Bodrum’un ekonomisini esas döndüren kitle; “Bodrum... Bodrum...“ diye yaşayan kitle...Bu yıl Ramazan Bayramı’nın Temmuz’un son haftasına denk düşmesiyle, üç haftalık bir turizm periyodu kalıyor Bodrum’un...***Bu kadar atıp tutulan, “insanlardan ve kalabalıktan“ şikayet edilen belde bu yıl maksimum dört hafta bu turistten yararlanabilecek... Her tarafı marina olan bir turizm beldesinden söz ediyoruz...Dünya çapında onlarca otelin açıldığı, plajların, barların, gece kulüplerinin, dünyanın en ünlü restoranlar zincirlerinin gelip yerleştiği bir turizm beldesi burası...Dünyanın hiçbir yerinde böylesi bir yatırım, yılın sadece bir ayındaki faaliyetle karşılanamaz...“Vur patlasın çal oynasın“ diye gösterilen ve “ne çok insan var“ diye tefe konulup çalınan Bodrum’un esas yüzü ağlayan bu yüzüdür...***Yüzmilyonlarca, hatta milyarlarca dolarlık yatırımlar, kendilerini neyle finanse edecekler, uluslararası sermaye Bodrum’u nasıl bir çekim merkezi olarak görecek de, yatırımlarını bırakıp gitmeyecek...Bodrum’un “gülerken ağlayan yüzünün“ gerçekleri bunlar...Bayram tatili nedeniyle geçen Cuma gününden itibaren beldeye gelen ikiyüz bin kişinin yarattığı birkaç günlük sıkışıklık ve keşmekeş, tatil kültüründen bihaber hazretlerin havasını bozmuş gibi sanki...Bir serzeniş, bir serzeniş...***Ne oluyor arkadaş?..Dünyada Bodrum düzeyinde uluslararası bir tatil beldesine gittiğinizde, farklı bir tabloyla mı karşılıyorsunuz?..Çok methettiğimiz, yere göğe koyamadığımız, İtalyan sahillerinde Portofino’ya doğru bir süzüleyim demiştim yıllar önce birkaç kez arka arkaya...Şezlongların onar santim arayla bitişik nizam dizildiği o ufacık İtalyan bayrak renklerinden oluşan plajlarda, yarım saat geçirmenin azabını yaşamış, “hayatta algı denilen şey“in ne kadar önemli olduğunu hissetmiştim...Sıra sıra neredeyse bitişik nizam şezlongların dizildiği o plajlar, İtalyan Rivierası’nda olmasa, üstüne para versen oturulamaz halde gözüküyorlardı...***Ne çare ki; adları Fransız Rivierası, ya da şarkılara konu olan Portofino ve civarıydı oraların...Amalfi, Positano, Nice, Saint Tropez, Cannes, Juan le Pins, Portofino, San Remo ya da oralarda konumlanmış herhangi bir tatil beldesi...Hiçbiri Bodrum’un deniziyle, koylarıyla, güneşiyle ve kumuyla baş edemez...Yunanistan ve Ege adaları derseniz “evet...”Oralar da en az Türkiye sahilleri kadar güzeldir...Fakat Fransa, İtalya sahillerinin esas özelliği denizi güneşi değil, ambiyansı ve atmosferidir...O da Fransız ve İtalyan olmakla alakalı bir şey...Yoksa keşmekeş aynı keşmekeş...***Bu konularda hiç “şovenist“ olmayan bir adamım ben...Bodrum benim ülkem diye, atıp tutmam...Evim ya da yatırımım yok ki, reklam olur değerlenir baabında, sallayayım...Ömrüm yurt dışında geçti...Yirmi yıl, Türkiye’de tatil geçirmedim ben...Son dokuz yıldır Bodrum’da bir parça huzur bulmaya çalışıyorum...Göz göre göre, Bodrum’u ağlatıyorlar...Türkiye’deki hayatın “en renkli yüzü“nü ağlatan insan toplulukları, kendi hayatlarında ağlamaya mahkumdurlar...Bodrum’u ağlatmaktan zevk alanlar bilsinler ki; doğanın bu kuralı değişmeyecek, sonunda onlar da kendi hayatlarında ağlayarak yaşayacaklar...SALAKÇA BİR ŞİZOFRENİYLE GAZETECİLİK YAPILDIĞINI ZANNEDİP...Yaşadığım şeylerin, bana bilmediğim neler öğrettiğini düşündüğümde, “onları bunca acıyla yaşamış olmayı, yaşamamış olmaya tercih ettiğimi“ anlıyorum...Olayları yaşarken çektiğiniz meşakkat; karşılığında size yeni bilgiler, tecrübeler ve yaşam kılavuzu olarak geri dönüyor...Hayatla ilgili bilgilerim sadece beş yıl öncesine göre inanılmaz derecede değişiyor...Son beş yılda yaşadıklarımı eğer yaşamamış olsaydım, bu bilgilerin hiçbirine sahip olamayacaktım...***Salakça bir şizofreniyle “gazetecilik yapıldığını zannedip“, “benim nasıl olup da bu dünyada başkaları gibi olamadığıma“ hayret edip duracaktım...Oysa son beş yıl içinde yaşadıklarım, öğrendiklerim, karşıma çıkartılanlar, bana öğrettikleri mucizevi dersler, hayatı benim açımdan çok başka bir boyuta konumlandırdı...Dersler hayatıma gerektiği anda geldiler, bana öğretildiler ve verilip gittiler...Aracılar vardı bu dersleri öğreten...Doğrusu hazmedebilmek, o kadar kolay olmuyor...Zamana ihtiyacınız oluyor ve sindirim sisteminizi güçlendirmeniz gerekiyor...***Şöyle diyor Robin Sharma;-”Bir derse hazır olduğunuzda, karşınıza mükemmel bir tecrübe ya da sizin bu dersi öğrenebilmeniz için bir fırsat sunacak olan birisi çıkar...Dersinizi aldığınızda, dersin hazmedilebilmesi için biraz zaman gerekecektir...Aceleye gerek yok...Bu güzel bir yolculuktur...Herhangi bir anda bulunduğunuz yerin, bulunmanız gereken yer olduğuna inanın...”***Neyse ki karşıma çıkan dersler, vesileler, öğretiler ve öğreten Hoca’lardan edindiğim bilgiler beni yeni bir adam yaptı...Bu gerçeklere vakıf olduktan sonra, bulunduğum yere bin kere şükrediyorum..
Bodrum Cipriani’yi arıyorum telefonla önceki gece...-“Anne baba çoluk çocuk bayram yemeğine geleceğiz... Ama bu gece size değil, bitişiğinizdeki Nusret’te... Yer ayırtır mısınız bana?..” diyorum...Ünlü bir mekanı arayıp, yanıbaşındaki diğer ünlü bir mekana rezervasyon yaptırmak, olsa olsa bana mahsus bir özellik gibi görünüyor... Cipriani’nin sorumlusu Bahtiyar hiç sektirmiyor;-“Yaptırdım bile, hazır yeriniz...” diyor...***Mekanlarla haşır neşirliğim Sabah gazetesi günlerinde “Mekanlar ve İnsanlar” isimli köşede yazdığım yazılarla derinleşiyor...Mekanların işletmecileriyle, çalışanlarının sadece kendilerinin bildiği çok değişik bir dünyaları var...Her gittiğim yerde başka bir mekandan tanıdık bir şefe rastlıyorum...O dünyada, birbirine rakip gibi görünen mekanların, birinin üzerinden diğerine rezervasyon yaptırmak bana çok normal geliyor... Bu bir sektör çünkü...Sektör hep beraber büyüyor...Ya da düşüyor...Rekabetten önce işbirliği önemli buralarda...Birkaç gece önce; Türkbükü’ndeki kadim dostum Ship A Hoy’un sahibi Cemal kanalıyla onun bitişiğindeki Fidel’e ve Bodrum Marina’ya rezervasyon yaptırdığımı hatırlıyorum...Türkbükü’nde Ship A Hoy, Yalıkavak’ta Cipriani benim Bodrum’daki merkez üslerim gibiler... Oralardan değişik mekanlara deplase oluyorum...***Önceki akşam Bayram yemeği için, ailecek üç kuşak Yalıkavak Nusret’teyiz...Restorana girdiğim an; içimden ‘yanlış yaptım’ diye geçiriyorum;-“Bayram’da Nusret’te yemek yemek, deveye hendek atlatmaktan zor... Bunu bilmeliydim... Kuyruk kapıdan taşıyor...”Böyle anlarda panik yapmıyorum, işletmeciyi de zor durumda bırakmıyorum...Fakat gel gör ki, kolay mobilize olacak durumda değilim...Anne baba 90’larına merdiven dayadı...Bir başkasının kolunda ancak yürüyorlar...İki minik çocuk...Onlara da göz kulak olmadan hareketlenmek mevz-u bahis değil...Çocuklar acıkacak huysuzlanacak...Anne baba yaşlı; onlar rahatsız olacak; seni karalar bağlayacak...***Böyle durumların ne kadar hassas olduğunu biliyorum...Elalem sırada beklerken, birilerine ricacı olursan başkaları haklı olarak gıcık kapıyor...Zinhar böyle bir çabaya girmiyorum hiçbir yerde...Çaresiz hiçbir şey olmamış gibi durumu organize edip beklemeye koyuluyorum...***Anneyle babaya birer iskemle buldurup oturtuyorum onları...Çocukları müşterilerin beklerken ayakta aperitif kokteyl aldıkları yüksek ayaklı masanın üzerine oturtuyorum...Kuş bakışı restorandaki kalabalığı seyretsinler, oynasınlar, oyalansınlar diye...Onlarla konuşmaya başlıyorum...Etrafla ilgimi kesiyorum...Bir ara Nusret’i görüyorum; “Maşallah...” diyorum; -“Burası restoran değil, açık hava tiyatrosu konserlerini andırıyor...”-“Evet abi...” diyor;-“Nusret’in açık hava konseri var burada bu akşam...”Gülüyoruz, gecenin akışına bırakıyorum kendimi...Bir süre sonra masaya geçiyoruz...Dikkat ediyorum, kimsede bir huzursuzlanma yok ailede...***Hayret Nusret isimli bugün Türkiye’nin en önemli girişimcilerinden biri haline gelen bu çocuğu, ilk restoranı açtığı Etiler’deki dükkanında hiç ziyaret etmiyordum...Uzun zaman onlarca tanıdığım, restoranının ne kadar iyi et yaptığını söylese de ben oralı olmuyordum...Etrafta bir şey çok moda olduğunda; arada bir inadım tutar...Herkes çok methediyorsa ve mekanı bir anda ‘in‘ haline getirmişse; “aman ben de bir an önce koşup göreyim” diye görmemişlik yapmam...Tersine mekanı bir süre yok farz eder hiç oralı olmam...Tek çocuk psikozumdur bu benim...***Nusret bu süre zarfında işleri genişletiyor, Ferit Şahenk’le ortak olup, Etiler Nispetiye’de iğne atsan yere düşmeyecek bir mekan açıyor...Yine fazla oralı olmuyorum...Bir anneler gününde gidiyorum oraya...-“Ferit Şahenk Garanti Bankası’nın sahibi... Ünlü restoranlarda indirimi olan bankasının Amerikan Express kartlarını, artık kendinin olan işletmelerinde niye geçerli kılmıyor...” diye eleştiriyorum üstelik...***Nev-i şahsına münhasır bir adamım ya güya kendine göre ben...Kimseyle bir alışverişim yok diye kafama göre hareket ediyorum...Neyse...Masaya geçtiğimizde “ailenin geleneksel bayram yemeği olduğunu” hissediyorum bu yemeğin...Müdanaasız hayatımın bana verdiği hazzı bir an için terk ediyorum...Aklıma babamla annemin beni çocukken elimden tutup götürdüğü İstanbul’un en ünlü et lokantası Beyti geliveriyor...Etlerin dinlendirilip, yatırıldıktan ve uzun bir işlemden geçirildikten sonra sofraya servis edildiği, “ünlü et lokantaları” konseptinin Türkiye’deki ilk iz düşümü olan Beyti Et Lokantası...***Babamla annem elimden tutup, periyodik aralıklarla beni oraya götürürlerdi...Hayatımın çocukluk yıllarından yadigar kalan en etkili izdüşümlerinden birisi Küçükçekmece’deki o küçük dükkanın ambiyansı...Hala zaman zaman Florya’ya gidip Beyti Bey’le sohbet ettiğimde, çocuksu bir mutluluk ve bir aidiyet duygusu kaplıyor içimi...Bunu düşünüyorum...İki minik çocuğumun; benzer duyguları Nusr-et Lokantasında yaşamaya başladığını hissediyorum...Aile geleneğimizdeki “et lokantası” kültürünün 50 yıl sonra da değişmediğini anlıyorum...Şehire ait geleneklerin, bir ailenin köklerindeki “kendi içindeki burjuva kültürünü” derinleştirdiğini fark ediyorum...Beyti’yle başlayan gelenek yarım yüzyıl sonra Nusr-et’le devam ediyor...Küçük bir çocukken annemle babamın elinden tutar, Beyti’den içeri girerdim...İkisinin arasındaki sandalyeye otururken, kendimi annemle babamın arasında inanılmaz bir güven içinde hissederdim...Bir aile sıcaklığı ve güveni vardı o üç kişilik masada...***Önceki gece bakıyorum...Üç kuşak ve beş kişiyiz 50 yıl sonra...Zamanında benim baktığım gibi şimdi anne baba bana bakıyorlar...Çocuklar da bana bakıyorlar...Masada güvenli ve huzurlu bir hava var... Aile olmak ve aileyi sürdürebilmek böyle bir şey...50 yıl sonra “ailenin bayram yemeği geleneğindeki et lokantasında” çoğalan insanlar ve hayatlar tarihe not düşüyor...Yaşasın Bayram!..*****DÜNYAYI HANGİ PENCEREDEN GÖRÜRÜZ?..“Geçerliliğini hala koruyan kadim insanlık yasalarından biri, dünyayı olduğu gibi değil, kendi kişiliğimizin penceresinden gördüğümüzü söyler...Kendimizi geliştirdiğimizde, dünyayı daha yüksek ve daha net bir perspektiften görürüz...Benliklerimizin üzerinde hakimiyet kurduğumuz zaman; dünyayı ve onun sınırsız fırsatlarıyla, potansiyelini, dağın eteğinden değil, dağın zirvesinden görmeye başlarız...” diyor Robin Sharma...***Genelde kapasitelerini fazla kullanmaya alışık olmayan insanlar; şanssızlıklardan ve talihsizliklerden dem vururken; “ne yapalım dünya gerçekleri böyle“ şeklinde bir savunmaya girerler...Oysa herkes dışardaki gerçeği, beynindeki sınırlardan ibaret görebilir...Bunu kendinizde en iyi sınamanın yolu, eskiden seyrettiğiniz bir filmi yeniden izlemenizdir...***Yıllar önce ilk izlediğinizde, farkına varmadığınız birçok detayı, filmdekifarklı bakış açısını, değişik noktaları vekarakterleri, üzerinden yıllar geçtikten sonra aynı filmde ilk defa fark eder, bunları ilk seferinde nasıl anlayamadığınıza şaşırır kalırsınız...Yıllar sonra filmin başka noktalarını fark etmenizin nedeni, beyninizin yıllar içinde gelişmesinden kaynaklanır...Siz yine aynı sizsinizdir; fakat algılarınız gelişmiştir...Beyninizin fark etme kapasitesi artmış, gözünüzün başka şeyleri görme potansiyeli ortaya çıkmıştır...İzlediğiniz film artık aynı film değildir...Çünkü siz değişmişinizdir...Siz beyin kapasitesi olarak geliştiğiniz için, gördükleriniz daha zengin ve daha komplike ve daha farklıdır...
İki yıl önceydi...Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ile yönetimin tepe isimleriyle ilişkileri iyi olan iki Beşiktaş’lı marka isim, “Fernandes’i 10 milyon euroya Fenerbahçe’nin alabileceğini, bunun da nakit sıkıntısı çeken Beşiktaş için ilaç olacağını” söylemeye başladılar...Çok tehlikeli bir teklifti bu...O sıralar Fernandes “Beşiktaş’ın her şeyi konumundaydı...”Fernandes’e 10 milyon euro bonservis vermeye soyunan Aziz Yıldırım kim bilir futbolcu için ne vermeyi tasarlıyordu?..Fernandes’in kafasını karıştıran bu teklif sonunda ünlü futbolcu Fenerbahçe’ye gitmedi, ama Beşiktaş’tan önce kafasında, sonra ayaklarında adım adım uzaklaştı...Beşiktaş’la sözleşme imzalamadı ve bonservis bedeli bile olmadan Rusya’ya gidiverdi...***Son yıllarda ezeli iki rakibinin Beşiktaş’ın içinde yaptığı iki futbolcu operasyonu var...Birini Quaresma üzerinden Galatasaray yaptı... Quaresma’ya sürekli teklif yaparak Portekizli’nin kafasını çeldi...Diğerini ise Fenerbahçe yaptı... Fernandes’in kafasında transferi sürekli gündemde tutarak, bonservissiz Beşiktaş’tan kopuşuna neden oldu...Ne Quaresma Galatasaray’a, ne Fernandes Fenerbahçe’ye yar olmadı...Fakat Beşiktaş, milyonlarca euro vererek satın aldığı iki futbolcusunu tek kuruş kazanmadan elden çıkardı...***Olaylara flashback yapma nedenim, Fenerbahçe’nin bir süredir ısrarla gündeminde tutulan Beşiktaş’ın golcüsü Mustafa Pektemek olayı...Gazetelerde; “Ersun Yanal, Pektemek’i istiyor” şeklinde başlatılan ve sürdürülen bir kampanya var...Yabancı sınırlaması nedeniyle Fenerbahçe’nin Pektemek karşılığında takas için bir futbolcusunu Beşiktaş’a vermek istemesiyle başlıyor bu kampanya...Fenerbahçe cephesinden son haber, büyük puntolarla Fanatik’te ve internet sitelerinde patladı:-“Fenerbahçe yönetimi takas için Christian Baroni’yi düşünüyor... Baroni’ye karşılık Pektemek’i istiyor...”***Futbolda bunlar zemin yoklama haberleri... -“Olmaz böyle şey!..” derseniz;-“Biz zaten böyle bir şey demedik” denir... Olumlu yaklaşırsanız, perde arkasından temaslar anında başlar...Christan Baroni ismi Fenerbahçe açısından makul bir isim...Baroni geçtiğimiz günlerde; Başkan Aziz Yıldırım’ın yanına bizzat gitti ve Başkan’dan ricacı oldu:-“Başkan İstanbul’da ve Fenerbahçe’de düzenim iyi... Ne olur yabancı kısıtlaması nedeniyle beni gönderme... Elimden geleni yaparım...”***Baroni’nin Fenerbahçe’de aldığı parayı, Türkiye’de verebilecek kulüp sayısı belli...Ya Beşiktaş, ya Galatasaray...Bir Anadolu kulübü Baroni’nin parasını karşılayamaz...Fenerbahçe cebinden ödemek zorunda kalır... Kaldı ki Baroni İstanbul’u da bırakmak istemiyor...Aziz Yıldırım’a ricacı olması bundan...***Baroni yabancı kontenjanında vasat bir oyuncu... Yabancı sınırlamasından sonra, Mustafa Pektemek gibi bir golcü ise, en azından istikbal potansiyeli açısından Baroni’den kat be kat üstün özelliklerde...Baroni ayarında bir futbolcuyu her yerden, her zaman alırsınız, ama Türk santrafor sayısı sınırlı ve Mustafa Pektemek onca sakatlığa ve şanssızlığına rağmen, hala potansiyel olarak bu alanda ilk sırada...***Fenerbahçe’nin Türk santrafor sıkıntısı ortada...Bunu inkar etmiyorum...Beşiktaş’ın ezeli rakibine, kendisi için olumlu olabilecek bir transfer karşılığında ‘evet’ demesi dostluk gereği...Beşiktaş Mustafa Pektemek’e karşı, kendi ihtiyacı olan sağ bek mevkii için Gökhan Gönül’ü isterse, belki daha eşit bir takas gerçekleşmiş olur...Fenerbahçe’nin son zamanlarda Beşiktaş’la “dostluk köprüsü kurma yanlısı tavırlar göstermeye çalıştığını” seziyorum...Ancak bunlar henüz tam bir rayına oturmadı...İngilizler;-“Dostluklar ancak doğru hesaplar üzerine kurulur...” derler...Doğru hesap Mustafa Pektemek’e karşı, Christian Baroni değil, Gökhan Gönül’dür...O zaman belki çalışabilir bu köprü...Yoksa havagazı...*****BODRUM BİR ÖZLEM OLDU İÇİMİZDE...Gazetelerde suni olarak pompalanan Bodrum-Çeşme tartışmalarına hiç girmiyorum...Bir kere Çeşme ile Bodrum aynı ihtiyaçlara karşılık gelmiyorlar...Bodrum öncelikle ailecek denizle haşır neşir bir tatil yapmak isteyen yüzbinlerce ailenin tatil beldesi... Deniz birinci derecede önemli Bodrum’da...***Çeşme’de ise deniz birinci planda önemli değil...Önceliği aynı olmayan iki merkez, aynıymış gibi karşılaştırılamaz...Çeşme bir sosyalleşme merkezi...Kaliteli mekanlar, denize girmek için değil, güzelleşmek, bronzlaşmak ve sosyalleşmek için kurulmuş beach’ler, beach-partiler, konserler ile bir başka ihtiyaca binaen gelişiyor...Deniz soğuk Çeşme’de...Bundan dolayı; yüzme değil rüzgarından istifade sörf yapılıyor Çeşme’de..Çocukluğumdan beri Boğaz’ın serin sularında yüzüyorum...Buna rağmen, Çeşme’de 15 dakikadan fazla denizde kalamıyorsam, Çeşme’ye deniz için gidemeyeceğim demek... O zaman geriye kalıyor, sosyalleşme, kaliteli partiler, ambiyans, mekanlar ve atmosfer...***Bodrum ise bütün bunlara sahip de olsa, öncelikle muhteşem koylar, mükemmel deniz ve denize bağlı tatil beldesi demek...Ramazan ayında, in cin top oynuyordu Bodrum’da...Temmuz’un sonlarına doğru biraz havasını bulmaya başladı belde...Bayram tatilinin ilk günü Bodrum taştı...İstanbul-Bodrum arası karayolunu tam 17 saatte katedenler vardı Cumartesi günü...Bodrum şimdi Bodrum gibi...Türkbükü doldu, Yalıkavak taştı, Bodrum’un içinde; dar yollarda gidilmez oldu...***Gece Bodrum’la Türkbükü’nü, Yalıkavak’ı, Bitez’i birleştiren şehirlerarası yollar, artık trafikte dur kalk işliyor...Plajlar doldu... Tavernalardan müzik duyulmaya başlandı... Eğlence dibine vurdu...Bodrum bildiğimiz Bodrum oldu...Mazhar Fuat Özkan’ın bir zamanlar söylediği Bodrum değil...“Biraz güneş, biraz deniz, biraz uyku... Bütün isteğim buydu...” dediği gibi değil sonraları gördüğümüz, cıvıl cıvıl deli Bodrum oldu... O kadar çatışan, hesaplaşan ve birbiriyle cebelleşen bir ülkede yaşıyoruz ki; “Bodrum gibi Bodrum bir özlem halini aldı içimizde...” Kader mi utansın, Bodrum mu bilememekteyim...