Bir ağaç altındaki 'sess...'

Atina’ya gittiğim yıl, Yunan başkentinin siyasi ve diplomatik çevrelerinde hep ünlü bir restorandan söz edildiğini duymuştum...

Yer bulmak zordu o restoranda...

Yemekler saray yemekleriydi ve muhteşemdi...

Gümüş çatal bıçaklarla yemek yeniyor, değme gurmeler “restoranın sunduğu lezzetin mükemmel olduğunda“ birleşiyorlardı...

***

Atina sosyetesinin, öğle yemeklerini yediği yer hakkında benden önce Atina’da dört yıl bulunmuş dostum Kaya Dorsan, kulaklarıma inanamadığım bir bilgi vermişti...

-”Biliyor musun?..” demişti...

-”Atina’nın bu en ünlü restoranının sahipleri Büyükada’lıdır... Kapalıçarşı’da restoranları vardı eskiden...

Kıbrıs olayları olunca, İstanbul’dan Atina’ya göç ettiler...

Atina’da Yerofinikas’ı açtılar...

Yunan diplomatlar ve siyasetçiler, Avrupa’dan gelen yabancı resmi konuklarını şimdi burada ağırlıyorlar...”

***

İstanbul’lu iki Rum’un açtığı Yerofinikas, “Bizans mutfağının muhteşemliğini, lezizliğini, estetiğini“ Yunan başkentini ziyaret eden yabancı siyasetçilere ve diplomatlara tattıran yer haline gelmişti...

Haberin Devamı

Gazetecilik merakım, haberin ilginçliği, İstanbul’daki mutfağa duyduğum özlem bir araya gelmişti...

Yerofinikas’ı listeme almıştım...

***

Yunan başkentine yeni gelmiş yirmibeş yaşında genç bir gazeteciydim...

Rezervasyon hemen alacaklar mıydı?..

İyi bir masa verecekler miydi?..

Türkiye’den Yunanistan’a göç edenlerin önemli bir kısmı Türkiye’yi severdi... Güzel anıları muhafaza ederdi...

Ancak politize bir kesim, “Türkiye’deki geçmiş acı olaylardan güne yönelik politik rantlar elde etmeye çalışırdı...”

***

Yerofinikas hangi tarafa meyilliydi?..

Bana gösterecekleri muamelenin nasıl olacağını merak ediyordum...

Geçmişin hıncını alacak bir politik uzaklıkta mı davranılacak, yoksa eski bir İstanbul hemşehrisinin sıcaklığının sevgi rüzgarı mı esecekti?..

Tahmin edemiyordum...

Mahalle arası sıradan bir Rum tavernası olsa, nasıl davranacaklarını bilirdim...

Krallar gibi ağırlarlardı...

Ama Yerofinikas Atina’da yükünü tutmuştu... Yunan siyasetinin kalbi ve diplomasisi orada atıyordu...

Haberin Devamı

Fazla Yunanlılaşmış olabilirdi... Türkiye’den gelen bir gazeteciye biraz mesafeli davranmayı doğru bulabilirdi o soğuk savaş günlerinde...

Bilmiyordum nasıl karşılanacağımı...

***

‘HOŞ GELMİŞSİNİZ PAŞAM...’

Restoranın şefi, eskilerin gün görmüş, dedikleri türden bir İstanbul’lu Rum’du...

Restoranın bütün şefleri gibi tiril tiril beyaz bir ceket giyiyordu...

Akşam yemeği için eşimle gitmiştik...

Halimizden üniversitede öğrenci yurdunda kalmadığımız anlaşılsa da topu topu 24-25 yaşlarında iki gençtik karımla ikimiz...

Bizi çok iyi ağırladılar...

Yemekler mükemmeldi...

İçli pilavı, İstanbul dönerini ve en önemlisi hünkarbeğendiyi Yunan başkentinde bulabileceğimi hiç tahmin etmiyordum...

Şarapla muhteşem bir yemek yedik...

Yunan başkentindeki konuklarımı artık Yerofinikas’ta ağırlayabileceğimi anlamıştım.

***

Yerofinikas’ta ikinci randevumu iki Yunanlı misafirim için verdim...

Bu sefer Şef beni kapıda karşıladı:

-”Hoş gelmişsiniz Pasam...” diyordu...

Yunanlı konuklarıma duyurmak istercesine...

Paşam derken ş harfini telaffuz edemiyor “pasam“ diyordu...

Haberin Devamı

Kendimi ilk kez orada bir Osmanlı gibi hissetmiştim...

-”Vay be“ demiştim içimden...

-”Türkiye’de atıp tutardık Osmanlı’yla ilgili... Hale bak... Dört yüz yıl bulunduğumuz topraklarda ‘paşam’ diye karşılanıyoruz...”

***

“Beyin salata, arnavut ciğeri, içli pilav, İstanbul döneri, hünkarbeğendi ve elbette Altınbaş rakısına benzeyen Midilli uzosu Barbayani...”

Bugün gibi hatırlıyorum Yunanlı konuklarım için şefle beraber hazırladığım mönüyü...

Kısa bir sohbet geçti aramızda o gün konuklarla...

Yemekler “Bizans saray yemeği miydi, yoksa Osmanlı saray yemeği mi?..”

Hünkarbeğendinin adının “hünkarın beğenmesinden kaynaklandığını“ söyledim...

Döner’in de “etin dönme halinden...”

Biraz Osmanlı’dan yana bir eğilim sergiledim...

Yine de fazla uzatmadım; Bizans’ı toptan inkara kalkışmadım...

Nasıl olsa şefle Türkçe konuşuyordum... Yemeklerin isimleri Türkçe’ydi...

Deplasman kendi sahama dönüşüvermişti...

Yerofinikas “benim“di...

Yemekleri Bizans’tan da gelse, Osmanlı’dan da, orası benimdi...

Haberin Devamı

***

Ancak restoranın Atina’da “en ünlü restoran haline gelmesinin“ esas başka bir nedeni vardı...

Restoran kapalı bir alana kurulmuştu...

Fakat zeminden yukarı doğru koskoca gövdesi olan bir ağaç yükseliyordu...

Ağacın adı “Yerofinikas“tı...

Restoran adını ağaçtan alıyordu...

Mekanı esas ünlü yapan “Yerofinikas“ ağacıydı...

***

Önceki gece Reina’nın sahibi Mehmet Koçaslan, “bu yıl Türkbükü’nde ortalığı kasıp kavuran SESS’te“ aynı sözü söyleyince irkildim...

-”Şu ağaç var ya, şu çınar ağacı...” dedi Koçaslan;

-”Bu kulübü, tıklım tıklım dolduran, ona hava veren, ambiyans katan şey bu ağaç... Bu koyda başka hiçbir mekanda yok böyle doğal bir dekor...”

***

SESS’in işletmecisi Nedim Binler “çınar ağacının gövdesindeki ayrığa ışık yerleştirmişti...”

Bar; bir ağacın altında, yeşilliklerin ortasında bir mekan sunuyordu müşteriye...

Bu haliyle “diğer mekanlardan ayrıldığını“ söylüyordu Mehmet Koçaslan...

Nedim Binler; “Çok haklısınız... Gerçekten öyle...” diyordu...

Atina’daki Yerofinikas ve Bodrum Türkbükü’ndeki SESS...

Otuz yıl arayla iki ağacın altına kurulmuş iki mekandılar...

Ben ağaçların dışında Yerofinikas’ın “bana memleketimin mutfağının mükemmelliğini anlattıran gururunu sevmiştim...”

“Bunlar bizim yemeklerimiz“ derdim, bütün misafirlerime...

***

SESS’te, Nedim Binler’in kulağına şöyle fısıldadım;

-”Herkes Türkçe müzik yaptığın için, burası böyle dolu zannediyor... Oysa çok damardan bir parça sıralaması ve tempoyla gidiyor Türkçe repertuvar... Müşteriyi böylesine coşturan ve damarına işleyen, onu içmeye teşvik eden bir DJ başarısına uzun zamandır şahit olmamıştım...”

Bodrum’a geldiğim günden beri, bir aydır ilk kez bir gecede iki mekan yapıp, saat 2.30’da geceyi tamamlıyordum...

***

Ship A Hoy’da Amerikalı, Fransız ve Hollanda’lı misafirlerimle yediğim yemek tıpkı yıllar önce Atina’da Yerofinikas’da hissettiğim gibi “memleketimin mutfağından dolayı bana gurur veriyordu...”

Bodrum muhteşemdi...

Türkbükü’ndeki gece muhteşem...

Yerofinikas-Atina ve Yunanlı

konuklarım...

Bodrum-Ship A Hoy-SESS ve Amerikan, Fransız, Hollandalı misafirler...

Otuz yıl önce...

Otuz yıl sonra...

Yaşasın İstanbul; yaşasın Türkiye!..

BAŞKALARININ İSTEDİĞİ İNSAN GİBİ DAVRANMAK...

“Birçoğumuz tüm yaşamlarımız boyunca gerçek benliklerimizi gizleyen sosyal maskelerimizi takarız...

Kendimizin içindeki gerçek yüzü, iç sesi göstermek yerine; dünyanın olmamızı istediği kişiliğin şekline bürünmek için çaba gösteririz...

Diğer insanların söylememizi istediği şeyleri söyler, diğer insanların giymemizi istediği şeyleri giyer, diğer insanların yapmamızı istediği şeyleri yaparız...

Bunun sonunda bir de bakarız ki kaderimizdeki hayatı yaşamak yerine başka insanların hayatlarını yaşamak zorunda kalmışız...” diyor Robin Sharma...

***

Başkalarının benden istediği hayatı yaşamak yerine, kendi iç sesimden gelen hayatı yaşamaya başladığımda, üzerimden büyük yüklerin kalktığını görmüştüm...

Gerçekten iç sesinizden gelen hayatı yaşamak, sizi kendinizle barıştırır...

Kendinizi iyi hissetmek için ihtiyaç duyduğunuz doping maddelerinden uzaklaştırır...

Başka türlü yaşarsınız...

DİĞER YENİ YAZILAR