CNN’de “Çok Farklı“ programını yaptığım günlerdi...Süheyl Batum’u programa davet etmiştik...2009 yılının baharında, Türkiye’de siyasi saflaşma çok farklı görünüyordu...AKP o günlerde Avrupa Birliği rüzgarını arkasına almıştı...“Avrupa Birliği“ni referans gösteriyor; laikleri ve cumhuriyetçileri Avrupa Birliği değerlerin ve global dünyadan kopmakla, ulusalcılığı kendi içine hapsolmakla eşdeğer tuttuğunu söylüyordu...Süheyl Batum dil bilen, Batılı okullarda Avrupai eğitim veren bir akademisyendi...-”Nasıl oluyor da sizin gibi birisi Avrupa Birliği değerlerine karşı çıkıyorsunuz Hocam?..” demiştim...-”Atatürk’ün, cumhuriyetçilerin, laiklerin ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin durduğu yer Avrupa Birliği değerleri yanıbaşı olması gerekmiyor mu?..”-”Artık Avrupa Birliği’nden yana davranmayı pek doğru bulmuyorum... Çok sömürgeci şeyler savunuyorlar...” demişti...Programda değil, program sonrası sohbette söylemişti bu sözleri Süheyl Batum...-”Avrupa’nın değerleri, Türkiye’deki laiklerin ve Cumhuriyet’çilerin değeridir... Öyle olmalı...” diye cevap vermiştim...Vedalaşıp ayrılmıştık...***Dün Süheyl Batum’un, Emine Ülker Tarhan’ı; Cumhurbaşkanı adayı olmak için önerdiğini duyuyorum...Süheyl Batum 20 milletvekili sayısına çıkacaklarını söylüyor ve kampanyayı başlatıyor...-”Osmanlı değerlerini savunan bir kişi CHP’nin adayı olamaz...” diyor...Ben CHP’nin, Avrupa değerlerini dışlayan, radikal ulusalcı kanadına hep mesafeli duran bir gazeteciyim...Cumhuriyetçiliğin, laikliğin, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, çoğulcuğunun; hülasa Atatürk’ün Türkiye’yi götürmek istediği yerin; esasen Avrupa Birliği müktesebatının bir parçası olmak olduğunu biliyorum...CHP’nin “Avrupa Birliği”ne mesafeli durmasını hiçbir zaman anlamıyorum...***O gün Avrupa Birliği’ne bakışta farklı düşündüğüm Süheyl Batum’un; bugün “Osmanlı değerlerini savunan bir kişi CHP’nin adayı olamaz...” diyerek Emine Ülker Tarhan’ı Cumhurbaşkanı adayı olarak ilan etmesini ise çok doğru buluyorum...Bu CHP’li gibi, CHP’ye uygun bir davranış modeli...CHP’li olmak da önemli değil...Koskoca bir Cumhurbaşkanlığı seçimi boyunca; Cumhuriyetçiler, Atatürkçüler, laikler BDP kadar bile mi değerli değiller ki; bu kadar öksüz bir kampanyaya tanık olmaya maruz bırakılıyorlar?.. Ekmeleddin Bey baba dostu, kimliğine ve kişiliğine hiçbir sözümün olmayacağı çok değerli bir kişilik...Ne ki “CHP adayı, Atatürk’ten, Cumhuriyetçilikten, CHP’nin temsil ettiği değerlerden bu kadar uzak bir portre çizemez...MHP Ekmeleddin Bey’i aday gösterir, uzlaşma için CHP kabul eder...Bu farklı...Fakat CHP, genlerini, düşünce sistematiğini, kimyasını, müktesebatını yok farz ederek, böyle bir seçimin önderliğini alamaz...***Ekmeleddin Bey’in “adaylığının önerilme biçimi yanlış...”Ekmeleddin Bey’i Devlet Bahçeli önerse, CHP destekleseydi belki bu kadar sorun olmazdı... Oysa Ekmeleddin Bey’i bizzat CHP öneriyor...Fazla gelen budur...Uzlaşma gibi değil, oy devşirmeye yönelik fırsatçı bir takiye gibi algılanmaya müsaittir...***Daha önemlisi, koskoca yüzde 26, Atatürk’ü cumhuriyeti ve laikliği şiar edinmiş kitle; bütün bir kampanya boyunca tamamen mi öksüz kalacak?..Sesini hiç çıkaramayacak, hiç olmazsa demokrasi adına da mı esip gürleyemeyecek?..İki ay kadar önce bir arkadaşıma;-”Tayyip Erdoğan’ın karşısına en doğru iki aday, Güldal Mumcu ve Emine Ülker Tarhan olur” demiştim...-”Niye?..” diye sormuştu...-”Demokrasilerde tez ile antitez çarpışır... Güldal Mumcu ve Emine Ülker Tarhan, sosyal demokrat... Kadın... Otoriteyi değil, kadın yumuşaklığını temsil ediyor... İkisi de dibine kadar laik ve cumhuriyetçi... Kazanırlar kazanmazlar bilmem...Ama kitleler kendi seslerini dinlerler, duyurabilirler... Demokrasi ve seçimler insanların kendi seslerini duyurabildikleri rejimlerin adıdır...”Böyle demiştim...***Aynısını diyorum...Emine Ülker Tarhan aday olmalı ve Türkiye’deki laiklerin, cumhuriyetçilerin, Atatürk’çülerin Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki öksüzlüğüne bir son vermeli...Ne kadar oy alırsa alsın... Sonunda kendisi de demokrasi de kazanacak... Türkiye’de herkesin Atatürkçü olmasını beklemiyorum...Demokrasi açısından bunu doğru ve gerekli de bulmuyorum...Ne ki çoğulcu bir demokraside Atatürk ve Atatürk’çülük bu kadar “öksüz” bırakılamaz...Yaşasın demokrasi; yaşasın Atatürk...FISILTILAR...“Kalbinizin en kutsal yerlerinden gelen nazik fısıltıları dinlemek, içinizin en derinlerinden gelen çağrıyı işitmek ve ardından ona yönelmek demektir...Bazen olağanüstü bir sonbahar günü tek başımıza ağaçlar altında bir yürüyüş yaptığımızda, kendimizi doğaya tamamen bıraktığımızda bu fısıltıları işitiriz...***Bazen sessizlik içinde meditasyon yaparken, bazen bir düşünüş halindeyken, kimi zaman sevdiğimiz birisini kaybettiğimizde, bazen de hayallerimizin yıkıldığını gördüğümüz anda bu fısıltıları duyarız...Öğrenmemiz gereken ders şudur;Bizi kaderimizin yoluna çıkaran iç sesimizi dikkatli dinlememiz önemlidir...İç sesimizi anlamak konusunda bilinçli olmalıyız...İç sesinizi iyi dinleyin ve kendinizi kaderinizi yaşamaya adayın...Bu şekilde arkanızda güzel bir miras bırakacaksınız...”Robin Sharma...
Babam birkaç gün önce aniden dönüp bana soruyor;-”Ekmeleddin Bey’i nasıl buluyorsun?..”Böyle soruları çok sık soran birisi değil babam...Benim siyaset konuşmayı sevdiğim yılların 16’dan 19’a kadar üç yıllık bir periyodu kapsadığını biliyor babam...Gazetecilik yapmama, siyasetin içinde olmama rağmen, siyaset konuşmaktan hiç haz etmediğimi ve esasen bundan sıkıldığımın farkında...Buna rağmen, durup dururken Ekmeleddin Bey hakkındaki fikirlerimi sorması garibime gidiyor...Tam cevap verecekken, lafı ağzımdan alıyor;...-”Bizim Ankara’da akademik dünyanın içindeydi Ekmeleddin Bey... Yakındı fakültelerimiz... Gelir giderdi, tanışırdık ta Ankara yıllarından... Dürüst bir adamdır... İstanbul’da verdiği iftarlara katılırdım... Hakkında kötü hiçbir şey duyulmadı bugüne kadar...”***Babamın yakından tanıyıp, “iyi olarak izlenim belirttiği“, dürüst olduğunu düşündüğü bir kimlik Ekmeleddin İhsanoğlu... Kendisi hakkında kimse, “kötüdür, hindir, kurnazdır, ne olduğu belli değildir...” gibi tanımlamalar yapmıyor zaten...Bir akademisyen...Uluslararası bir kişilik...Saygın ve tarafsız olmaya özen gösteren bir karakter...Ekmeleddin Bey’in “açık havada miting yapmayacağını“ söylediğini duyuyorum...Kamuoyu yoklamalarında yüzde 35’lerde gözüküyor Ekmeleddin Bey...***10 Ağustos’da sandığa gitmeyecek CHP’li bir bölüm seçmeni de hesaplarsak, Tayyip Erdoğan’ın ilk turda Cumhurbaşkanı seçilmesi kesin gibi...Hatta dün bir kulis haberi; “Tayyip Erdoğan’ın Ekmeleddin Bey’in adaylığı ortaya çıkınca, Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını kesinleştirdiğini“ söylüyor...Tayyip Erdoğan, Ekmeleddin Bey’in aday çıkartıldığını gördükten sonra, daha bir rahatlamış gibi...***Cevabı bilinmeyen soru şu;-”Muhalefet neden Tayyip Erdoğan’ı apar topar Cumhurbaşkanlığı’na çıkartacak bir adayı bulup ortaya atıyor?..”Benim sezgilerim şöyle söylüyor;1) Muhalefet liderleri, kimi aday çıkartırlarsa çıkartsınlar, “Tayyip Erdoğan karşısında seçimi kazanma ihtimallerinin çok az olacağını“ biliyorlar... 2) Son ana kadar şansı en yüksek görünen Deniz Baykal gibi siyasi bir kişiliği aday yapsalar ve Baykal yüzde 40’larda oy alsa, bu kez Baykal’ın güçlenen siyasi portresi karşısında CHP kanadında ezilmeler baş gösterecek...3) Siyasi bir kimliği aday göstermeyerek, kendilerine rakip çıkartmamayı yeğliyor muhalefet...***4) Aynı anda; Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı’na giden siyasi çizgide, uluslararası bir tecrite ve yalnızlığa itmeyi amaçlıyorlar...Ekmeleddin Bey; Türkiye’de büyük bir dalgalanma yaratmıyor ancak; uluslararası çevrelerde büyük bir memnuniyet yaratıyor...Muhalefetin “uluslararası sistemle kavgaya ve çatışmaya girmek istemediğinin, uyumlu olmayı amaçladığının“ açık bir göstergesi Ekmeleddin Bey’in adaylığı...5) Cumhurbaşkanı adayıyla muhalefet iç siyasete değil, dış konjonktüre oynuyor...Tayyip Erdoğan’ı orta vadede sıkıştıracak şeyin, iç politik hamlelerden çok, dış politik kitlenmeler olacağının farkında muhalefet...6) Çizgileri keskinleştirerek, Erdoğan ve etrafındaki siyasi kadronun, dışardan çember altına alınmasına çalışıyor...7) Ekmeleddin Bey’in adaylığının, dış dünyanın gözünde, “global dünyayla uyum içinde bir muhalefet ve dış dünyayla çatışan bir iktidar“ algısını pekiştireceğini biliyor...8) Bu algıyla, Erdoğan ve çevresinin ellerinin dış dünyada kitleneceğini umuyor...9) Nitekim dün ABD temsilciler Meclisi’nde aniden, Türkiye’deki gayr-ı müslimlerin geçmiş döneme ait kayıp mallarıyla ilgili hiç istenmedik bir karar çıkıyor...10) IŞİD’in elindeki konsolosluk mensuplarının halen verilmemiş olması, muhalefete göre, dış dünyanın AKP iktidarının Ortadoğu politikasını çıkmaza sokmayı amaçlayan ve yalnızlaştırmaya iten kırmızı ışık politikalarından biri...11) Son olarak muhalefet Tayyip Erdoğan’ı bir an önce Çankaya’ya göndermek ve muhalefet hattını daha geriye kurmayı tasarlıyor...12) Erdoğan’ın Başbakan olarak kalmadığı bir cephede savaşmayı yeğliyor muhalefet... ***Kısaca muhalefet Ekmeleddin Bey’i aday göstererek kendisine yeni bir siyasi rakip yaratmıyor...Dünyaya ise “kavga etmeyecek, uyumu esas alın bir siyasi portre“ çiziyor...Babamın üniversiteden arkadaşı Ekmeleddin Bey’in sanıyorum böyle bir misyonu var kendini aday gösteren muhalefet için...Ekmeleddin Bey’in kendisi için çizdiği vizyon ne peki?..Sanıyorum fazla yıpranmadan, kamuoyunda seviyeli, tarafsız, etkin ve güvenilir bir figür algısını tescil ettirmek...Sonra...Sonra Allah kerim!..BREZİLYA’YI TUTUYORUM; KALBİM HOLLANDA’NIN SÜRPRİZİNİ ARZU EDİYOR...Dünya Kupa’larında Brezilya’yı tutarım, çok kötü veya antipatik bir takım kurmamışlarsa...Göze hoş futbol oynarlar...Estetiktirler...Futbolun basketboldaki Harlem’i gibidirler...Kıvraktırlar...İyi pas yaparlar...Çok tekniktirler...Çok güzel goller atar; çok estetik hareketler yaparlar...Kalbimin ibresi her zaman Brezilya’ya kayar...***Ve fakat;1974 yılındaki Dünya Kupa’sından beri, Portakallara yani Hollanda’ya vazgeçemediğim bir sempatim, önüne geçemediğim bir sevgim ve duygusal bağım var...15 yaşındaydım Cruyff’un liderliğinde Portakallar muhteşem futbol oynayıp finale kadar geldiklerinde...Almanya’ya karşı Gerd Müller’in golüne yenik düşüp 2-1 kaybettiklerinde...Gönüllerin şampiyonu olduklarında...***O günlerde portakal rengi bir t-shirt almış, o t-shirt’le futbol oynamaya, mahallede gezmeye başlamıştım...Her Dünya Kupası başladığında içimde bir duygu kıpır kıpır eder...Portakallar ne yapıyor diye bakarım...Yeniyorlarsa, kendim kazanıyormuş gibi sevinirim...Onlar “benim gençliğimin ilk günleri...”Ölene kadar öyle kalacaklar...Brezilya’yı seviyorum...Ama Portakallar “ben“im!..Benim ilk gençliğim onlar...
“İhtiyaçlarımızı azaltmadığımız sürece, asla doyuma ulaşmazsınız...” diyor Robin Sharma...-“Las Vegas’taki rulet masasının başında ‘ha şimdi uğurlu sayım gelecek’ diye her seferinde ‘bir tur daha‘ diyen kumarbaza benzersiniz...İnsan her zaman sahip olduğundan daha fazlasını ister...Ömür boyu sürecek mutluluğu, çalışarak ve hayallerinizi gerçekleştirme yolunda üzerinize düşeni yaparak kazanırsınız...Mesele mutluluğu, her an yok olabilecek bir ‘ödül’e bağlamamaktır...Yolculuk her zaman varış yerinden iyidir...” ***Atina’nın civarındaki bir dağın tepesine kurulan bir kumarhanesi vardı...Bir ya da iki kez, o kumarhaneye gitmiştim...İstanbul’lu Rum bir arkadaşım, kumarhanenin müdavimiydi...Kumarhanenin genel müdürünü tanıyordu...Tıklım tıklım dolu ve ünlü bir kumarhaneydi Atina kumarhanesi...Kumarhanelere pek uzak değildim; bilirdim...Ancak yakın da sayılmazdım...Kırk yılda bir kısa bir süre oynadıktan sonra, çeker giderdim; kalmazdım kumarhanede...Amsterdam, Atina, Sofya, Zagrep gibi birkaç dünya kentinde, öylesine gitmiş biraz oynamış bin dolar ikibin dolar kazanıp ya da kaybedip çıkmıştım...***Atina kumarhanesinin genel müdürü; çok para bıraktığı söylenen kumarhaneyle ilgili bilgi veriyordu İstanbul’lu Rum dostumla bana...-“Bu kumarhane çok kazanıyor...” dedi...-“Ama size bir gerçeği itiraf edeyim... Kumarhaneye gelenler, o gün ister çok şanslı olsunlar, ister şanssız... Oynadıkları kumarı 20 dakikada sonlandırırlarsa, biz topu dikeriz... İflas ederiz...Şans sürekli olmaz... Kumarbaz bunu bilmez...Şanssız başlayan kişinin belki bir süre sonra şansı döner, ama o da sonsuz olmaz...Onu da sonunda hüsran bekler...Bir kumarbaz şansını hiç zorlamamalı... O gün şanslı da olsa şanssız da 20 dakikada bırakmasını, masadan kalkmasını bilmeli...O zaman kumarhane kaybeder...”***Kumarhane genel müdürünün sözleriyle, yaşam gurusu Robin Sharma’nın sözleri ne kadar örtüşüyor...Birbirinden tamamen ilgisiz düşünce disiplinlerine sahip, iki farklı yaşamsüzgeçlerinden geçmiş iki farklı adam, “isteklere bir yerde gem vurmanın erdeminden söz ediyorlar...”Şubat ayında çocuklarımı Amerika’ya götürmüştüm...Los Angeles’ta dostlarla sohbet ediyordum...Konu Türkiye’den açıldı...Sonsuz bir ihtirasın, korkunç bir mücadelenin, birbirini yok edici bir savaşın dehlizinde, insanlar daha fazla nasıl kazanacaklarını, başkalarını nasıl safdışı edeceklerinin kavgasını veriyorlardı...***Benim sakin ve huzurlu duruşum ilgilerini çekmişti...Vakt-i zamanında onca tantana yaratmış bir ismin, bu derece dingin ve huzurlu durması meraklarını celbetmişti...Türkiye’den geliyordum...Uzun zamandır hedefe kitlenen insanların, birbirini boğazlamaktan çekinmedikleri bir coğrafyadan...Dostlarıma Atina’daki kumarhanenin genel müdüründen bahsettim...-“Masadan 20 dakikada kalmasını bilen kumarbaz olabilirseniz, kazanabilirsiniz...” dediğini söyledim...-“Masadan kalkma kararını çoktan verdim... Çok önemli değil masada ne olduğu artık benim için... ‘Şimdi para koyduğum numara gelecek’ diye kendimi germiyorum... Onun için masadaki sonuçlar beni derin üzüntülere gark etmiyorlar... Masanın dışında bir çok güzel bir hayatın olduğunu çoktan öğrendim ben... Bundan dolayı dinginim...”***Yaz da geldi...Anne baba...Üç çocuk...Bu yaz hep beraber olalım istiyorum...Anne baba yaşlandılar...Onları bırakıp tatile gidemem...Hep beraber gidelim...Bir nevi hicret var bu yaz aileye...Hep beraber, birlikteliğin keyfini çıkartabilmek dileğiyle...Hoş geldin yaz...*****DİSNEY CHANNEL’DAKİ İNGİLİZCE VE TRUMP TOWER’DAKİ ÇOCUK PARKI...Okullar bitiyor...Çocuklar için yaz tatili günleri başlıyor...Geçen Cumartesi günü Disney Dünyası yetkilileri, beni ve çocukları Beşiktaş’taki Başbakanlık binasının yanıbaşında düzenledikleri etkinliğe çağırıyorlar...Çocuklar Disney dünyasının kahramanlarıyla resimler çektiriyorlar...Bu esnada yetkililer dünya çapında bir Disney Shop’un önümüzdeki yıl İstanbul’da açılacağı müjdesini veriyorlar...***Ben ise Disney dünyasındaki yetkililere çok başka bir konuda teşekkür ediyorum...Bir yıl önce bu konularla ilgili bir arkadaşıma; “çocukların İngilizcesini geliştirmek için ne yapmam gerektiğini“ sormuştum...-”Hiçbir şey yapmana gerek yok... Televizyonda İngilizce çizgi filmleri aç... İngilizceleri kendiliğinden gelişsin...” demişti...***İlk zamanlar, mırın kırın ediyor ve çizgi filmlerin Türkçe’lerini açmamı istiyorlardı...Sonra vazgeçtiler ve İngilizce izlemeye başladılar çizgi filmleri...Şimdi 5 yaşındaki çocuklar öyle şeyler söylüyorlar ki; iletişim kurmak ve yanlış bir şey söylememek için epey ter döküyorum...Benim ilkokul ortaokul lisesini okuyup; mezun olduğum okulun daha anaokulunda bu kadar hakimler...Takır takır İngilizce konuşuyorlar babalarıyla...Disney World yetkililerine işte bunun için teşekkür ediyorum...Disney Channel aynı anda İngilizce yayın yapıyor...O yayın çocukların okulda öğrendikleri İngilizce’yi onlar için ana dil haline getiriyor...***Bir; Trump Center’daki Çocuklar Dünyası ve alt kata bütünüyle yayılmış muhteşem oyunlar ile öğretmenler... İki; Beşiktaş Belediyesi’nin her Cumartesi İsmail Ünal döneminden başlayan çocuklara yönelik muhteşem tiyatro oyunları... Üç; İngilizce yayın yapıp, çocukların okulda öğrendikleri İngilizce’yi ana dilleri gibi akıcı hale getiren Disney Channel... Bu çocukların yetişmesinde bu insanların ve grupların muhteşem katkılarını inkar etmek, günah...
Tayyip Erdoğan’ın, siyasi hayatının üçüncü ana dönemi önümüzdeki hafta başlıyor...Birinci dönem “İstanbul Belediye Başkanlığı” dönemi...İkinci dönem, üç kez üst üste yaptığı Başbakanlık dönemi...Üçüncü dönem ise, “kafasında iki 5 yıl için 2024’e kadar planladığı Cumhurbaşkanlığı” dönemidir...Türkiye’nin halihazırdaki siyasi tablosunda Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkması beklenen bir gelişme...***Ankara’daki kulisler; Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nı değil, AKP’nin yeni Başbakanı ve genel seçimleri konuşuyor...Genel seçimlerin sonucu Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nı nasıl yürüteceğini de gösterecek...Başından beri hukuki bir sorun çıkmadıkça; siyasetin doğasında Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasının doğal olduğunu söylüyorum...***Bir lider iki dönem İstanbul Belediye Başkanlığı yaptıktan, üç dönem üst üste Başbakanlık görevinde bulunduktan sonra, gücünü devam ettiriyorsa Cumhurbaşkanlığı’ndan başka bir yere gitmez...Ona “Kal 4. dönemi, 5. dönemi de Başbakan olarak geçir” demek, insanın ve siyasetin doğasına aykırı...Nitekim Tayyip Erdoğan doğalını yapıyor ve Cumhurbaşkanlığı’na aday olmaya hazırlanıyor...***Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adaylığından hemen sonra, AKP’nin “2014 yılında baskın bir erken seçime” gideceğini düşünüyorum...Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kristalize edeceği oylar, sonbaharda yapılacak bir genel seçimle AKP’yi tek başına bir genel seçim kazandıracak...Bu planlanıyor...Erdoğan halktan, Cumhurbaşkanı olarak rahat çalışacağı ve Anayasa’yı değiştirebileceği bir sistemi getirmek için oy isteyebilir... Erken ve baskın bir genel seçim bunun formülüdür...***İşaretler iktidar partisinin yeni genel seçim için bir yıl daha beklemeyeceğini söylüyor...Tayyip Erdoğan ilk turda yüzde 50’nin üzerinde oyla seçilirse, bu avantajlı durum genel seçim için zemin yapılacak...Muhalefetin AKP’deki belirsizlikten güç alması, kendini toparlaması, yeni bir rüzgar yaratması için zaman kazanması gerekiyor...Bu zamanı AKP’nin muhalefete kendi elleriyle vermeyeceği ve baskın bir seçimle Anayasa’yı değiştirerek Başkanlık sistemini getireceği belirtiliyor...***AKP genel seçim sonrası BDP’nin oylarıyla bir Anayasa değişikliğine gidebilir ve Başkanlık sistemini getirebilir...Her halükarda muhalefet, 2014’de Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, bir genel seçime hazırlıklı olmalı...Muhalefette böyle bir hazırlığın emareleri var mı?..Hayır...Ekmeleddin İhsanoğlu yeterli oyu alamazsa, muhalefet başka bir şapka aday çıkartmaya çalışacak...İktidar mı muhalefetten mi hiç belli değil...Fakat Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç‘a dikkat... Bir anda ortaya Haşim Kılıç çıkabilir...Anayasa Mahkemesi bugün, Türkiye’nin en revaçta, en saygın, en prestijli, en fazla teşekkür edilen kurumu...Haşim Kılıç’a dikkat!.. ‘KAYPAK TUCO’ ÖLDÜ...İyi Kötü ve Çirkin filminin unutulmaz karakteri Tuco (Eli Wallach) dün öldü...“İyi Kötü ve Çirkin” filmi, üç karakterin bilinmeyen bir mezarlıkta gömülü olan paraları bulmak ve almak için yaptıkları mücadeleyi anlatır...Film üç saate yayılan senaryosunda; vahşi Batı’da, Kuzey Güney savaşı devam ederken, üç kovboyun birbiriyle giriştiği ölümüne bir hazine mücadelesini muhteşem bir akıcılıkta izleyiciye sunar...Filmde Eli Walsh’un oynadığı Tuco karakteri, “Çirkin” olarak bilinir...***“İyi”yi oynayan Blondy lakaplı Clint Eastwood‘un kendisini ölümden kurtarmasıyla yolları kesişen ve hep “iyi”ye kazık atmaya çalışarak hazineye tek başına konmaya çalışan bir karakterdir Tuco...Filmin bir de gerçekten “Kötü, gaddar ve zalim olan” insanları öldürmekten, onlara işkence etmekten çekinmeyen Melekgöz lakaplı Lee Van Cleef‘in oynadığı “Kötü” karakteri bulunur...Geçenlerde filmin eski bir fragmanını izlerken, Eli Wallach’un “Kötü”, Lee Van Cleef’in ise “Çirkin” olarak adlandırıldığını fark ettim... Yine de filmle ilgili genel kanı; dün vefat eden Eli Walsh’un “Çirkin” karakterini oynadığıdır...***Kendisini ölümden kurtaran, asılı olduğu darağacından, ipe nişan alarak düşmesini sağlayan, ortağı “Blondy”ye kazık atıp, paralara tek başına konmayı düşünen karakterdir aslında Tuco...İyi Kötü ve Çirkin filmi; dünyada birkaç kuşağa iyiyi, kötüyü, çirkini, ihaneti, sadakatsizliği, doğruluğu, dürüstlüğü, gaddarlığı, zalimliği, işkenceyi, fırsatçılığı, kurnazlığı ve gözüpekliği ve cesareti tanımladı...Beyinlere ve ruhlara iyi ile kötü ve kaypak arasındaki çizgileri kazıdı...Dün 98 yaşında ölen Eli Wallach, hayata damgasını vuran bu filmde, şartların kötü yaptığı, ancak zalim olmayan ve çok kötü olacak kadar gaddarlaşamayan bir kaypak karakteri canlandırır...***Kaderin garip tecellisi...İyi Kötü ve Çirkin filminin, gerçek hayatta “Kötü” karakterini oynayan Lee Van Cleef ilk olarak vefat etti... Dün filmin; paralara ve hazineye kavuşmak için kendisini ölümden kurtaran arkadaşına kazık atan; fakat vicdanı büyük kötülükler yapmaya elvermeyen Tuca; Eli Wallach 98 yaşında hayata gözlerini yumdu...“İyi”yi oynayan Clint Eastwood hala hayatta ve yaşıyor...Geçenlerde 50 yaşlarında yeni bir sevgili edindiğini öğrendim...Bir kez daha evlenmeyi düşünüyor dört Oscar’lı usta yönetmen ve aktör...Acaba filmin ötesinde gerçek hayatta da “İyi ve yaratıcı” olmanın bir mükafatı mı Clint Eastwood’un hayatı?..Hiç şüphe yok ki, böyle bir filmi bize kazandıran ve dünya klasikleri arasına sokan unutulmaz karakter Tuco yani Eli Walsh’un 98 yıllık bir asra yaklaşan uzun ömrü, Tanrı’nın kendisine bir armağanı...İyi Kötü ve Çirkin klasiğini bize kazandırmanın mükafatı...
Her meslekte olduğu gibi gazetecilikte de bir sürü düşünce tembeli insan, genel geçer klişeleri tekrarlayarak konuşmayı matah bir şey zannederler...Ben klişeleri sevmem... Ezberin peşinden gitmem...Kendi gördüğümü, gözlemlediğimi, kalbimin sezdiğini, vicdan ibremin gösterdiğini yapmaya çalışırım...Del Bosque önemli bir teknik direktördü... Real Madrid’in içinden yetişmiş, Real Madrid’in başı ne zaman sıkışsa takımı biraz da hocasız bırakmamak için getirilmiş, bir teknik direktördü...Alınmasında bir dahlim olmadı...Sevgili Kıvanç (Oktay), temaslarını yaptı, saatlerce süren görüşmelerden sonra adamı aldı İstanbul’a getirdi...***Basın sözcüsü ve yönetim kurulu üyesiydim Beşiktaş’ta...Adamı yakından tanımıyordum...İyi bir kariyeri vardı, bana ve yönetim kuruluna düşen de Hoca’nın arkasında durmaktı...Ligler başladı...Beşiktaş inanılmaz derecede kötü sonuçlar almaya başladı...Bir iki üç...Her maç takım daha kötüye gidiyordu...Del Bosque’ye hiç yüklenmeyi düşünmedim...Yeniydi, Türkiye liglerine yabancıydı ve alışması zaman alacaktı...Bu düzeyde bir teknik direktöre bir iki ayda karşı çıkmak doğru değildi...***Fakat Del Bosque’nin Türkiye liglerine çok yabancı olduğunu görünce, acil olarak bir çözüm düşündük aramızda...İspanyol teknik adama, Türkiye liglerini iyi bilen rakip takımların oyununu çözecek know-how’a sahip bir yardımcı Türk antrenörü getirmeyi teklif ettik... İspanyol’un işini kolaylaştıracaktı Türk yardımcı...Del Bosque rakip takımların nasıl oynadığını bilmiyor ve Beşiktaş’ı ezbere sahaya çıkartıyordu...Türk antrenör hiç yoksa, rakip oyuncuların ne yapacağını bildiğinden, taktik konusunda Hoca’ya yardımcı olacaktı...Biz onun başarılı olması için yardımcı olmaya çalışırken, Del Bosque’den hiç beklemediğimiz bir cevap geldi...-”Ben kendi yardımcılarımla çalışırım... Türk yardımcıya ihtiyacım yok benim...”Aşağılayan, snobize eden, üstelik kendisine yardımcı olmaya çalışan yönetim kuruluna ‘siz bu işlere karışmayın‘ yollu ayar vermeye çalışan bir tutumdu...***Del Bosque teknik direktördü...Biz ise Beşiktaş kulübünün yönetim kurulu... Başarısızlığı o ne kadar hazmediyor bilmiyorduk, ama bizim Beşiktaş’lı ve üstelik yönetim kurulu olarak başarısızlığı hazmetme şansımız yoktu...Camianın karşısında haklı olarak hesap verecek bizdik...Önerdiğimiz formülü, “Türkiye liglerini bilmediği halde”, snobize edip ‘Ben Türk yardımcı falan istemem‘ diyen bir adam karşımızdaydı...Yine ses çıkarmadık...Fakat İstanbul’da kendi sahamızda bir Anadolu kulübüyle oynadığımız maçı zar zor berabere bitirdiğimizde, Del Bosque; “Aldığımız beraberlik hiç de fena bir sonuç değil...” deyiverdi...Adam Türkiye liglerini bilmediği gibi Beşiktaş’ı da bilmiyordu...***Beşiktaş takımı İstanbul’da derbi bile olmayan bir maçta berabere kalacak ve bu sonuca teknik direktör “beraberlik bizim için iyi sonuç“ diyecekti...Türkiye liglerini bilen yardımcı antrenör teklifini de elinin tersiyle itecek, istemeyecekti... Sıradan bir maçta, kendi evimizde alınan beraberliğe “başarı“ diyecekti...İspanyol’u kendi yöntemlerimle analiz etmiştim... Beşiktaş’ta ve İstanbul’da bulunmaktan kariyer olarak mutlu değildi...Karısı, yardımcıları onların aileleriyle birlikte bir getto haline yaşıyorlar, dışarıyla temas etmiyorlardı...Kafasının ne Beşiktaş’ta ne de Türkiye liglerinde olmadığını hissediyordum... İyi bir teknik direktördü kuşkusuz...Ancak kafası burada olmayan bir adamın, kendisini adapte edecek bir yardımcı Türk antrenör bile istemeyen bir teknik direktörün başarılı olamayacağını anlamak için, sihirbaz olmaya gerek yoktu... Psikolojiden iyi anlayan, insanla empati kurabilen birisi bunu rahatlıkla anlayabilirdi...***O sıralar yönetim kurulunda kendimi etkin hissetmiyordum...İstifa ettim ayrıldım...Benim istifamdan iki üç ay sonra ayrıldı Del Bosque...Ayrılmasıyla ilgili görüşmeleri yönetim kurulunun bir başka yöneticisi yaptı...Benim ne ayrılmasıyla ne de ayrılma sürecindeki görüşmelerle uzak yakın bir ilgim olmadı...Fakat her zaman “Del Bosque’nin Beşiktaş’a yararlı olmadığını“ söylemekten imtina etmedim...Okay Karacan gibi futbolu iyi bilen analistler yıllar sonra itiraf ettiler ki; “Türk takımlarına gelen Aragones, Del Bosque gibi İspanyollar Türkiye’ye adapte olamadıkları ve İspanya liginin dçıkmadıkları için başarılı olamıyorlardı...”***“Ezberi papağan gibi tekrarlamayı seven“ kesim ise Del Bosque’li İspanya geçtiğimiz dünya kupasını kazanınca, atıp tutmaya “Böyle bir adamın nasıl Beşiktaş’ta tutulmadığını“ sorgulamaya başladı...Oysa mesele şuydu...Del Bosque iyi bir futbol adamıydı...Ama Türkiye ve Beşiktaş için, o günlerde “ne çare ne de ilaçtı...”İspanya iddialı geldiği bu dünya kupasında gruptan bile çıkamadı... Del Bosque ve talebeleri hiç tahmin edilemeyecek bir başarısızlığın altına imza atarak, grup elemelerinden kupaya havlu attılar...Dünya kupasını terk etmek zorunda kaldılar... Bu sonuçlar ne Del Bosque’yi, ne futbol bilgisini ve teknik adamlığını tartıştırmıyordu bana göre...Del Bosque ne idiyse oydu...Bir teknik adamın başarılı olup olamayacağı, o andaki konumu, şartları, haleti ruhiyesi birebir analiz edilerek çıkartılabilirdi... Ezberleri ve klişeleri tekrarlayarak değil...***O günlerde atıp tutanların, herhangi bir tanesini bugün çevirip sorsanız;-”Del Bosque Galatasaray’a gelsin ister misin?..” deseniz, sizin suratınıza alık alık bakarlardı......Bir tanesi bile çıkıp;-”Evet gelsin, çok yararlı olur...” diyemezdi...Onlar doğru düzgün etüt etmedikleri istatistikleri futbol, vasatın ezberini ise taktik zannederlerdi...Hayatı, insanları, duyguları, şartları, psikolojileri, empatiyi bilmez, kuru sıkı ezber sayıklarlardı...Bir de çıkıp şimdi söyleseydi ya;-”Galatasaray teknik direktör arıyor... Gerek yok... Del Bosque’yi getirsin...” diye...Söyleyemezlerdi...Onların böyle bir bireysel duruşa cesaretleri olmazdı...Sürü halinde davranmak, sürü dışına çıkmamak fıtratlarıydı...KALPLERİNİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİDENLER...“Toplumsal baskının ve isteklerin, sizin farklılığınızı yok etmesine izin vermeyin... Dünyanın en saygıdeğer ve etkili insanlarının yaşamlarını incelerseniz;Başkalarının kendileri hakkında ne düşündüklerini umursamadıklarını görürsünüz... Toplumun genel geçer düşüncelerinin eylemlerine yön vermesine izin vermektense, kalplerinin onları götürdüğü yere gitme cesaretini gösterirler...Kimselerin gitmediği yollardan giderler... Böylece hayallerinin ötesinde başarılara kavuşurlar...Başarı kazanma işi bir popülerlik yarışı değildir...”Robin Sharma
Altın Kelebek ödülleri için gazetenin yayın yönetmeni Selim Akçin beni arıyor geçen hafta...-”Reha Abi, önümüzdeki Pazar günü Altın Kelebek ödül töreni var...” diyor...-”Yılın en iyi anchorman’ı ve anchorwoman’ı ödüllerini sizin vermenizi istiyoruz... Akşam saat 20’de başlayacak tören... Kanal D’den canlı yayınlanacak...”Kelebek okuyucularının seçtikleri yılın anchorman’ı ile yılın anchorwoman’ını o konuşmada öğreniyorum...Nazlı Çelik ve İrfan Değirmenci yeni ödüllerin sahipleri... -”Hayır“ diyemiyorum...“Evet“ de demiyorum, ama farkımdayım ki tavrım “evet“ olarak algılanıyor...Doğru düzgün bir cevap veremeden telefonu kapatıyorum...***Hayatta bazı markalar vardır...Zaman onları sadece gelenekselleştirmez, aynı zamanda klasikleştirir...Ancak onlar sadece klasik de değillerdir...“Kalite“yi de temsil ederler...Biliyorum ki Altın Kelebek, “kalite“yi temsil eden bir “klasik...”Kazananın kendini zirvede gördüğü anı tescilliyor Altın Kelebek ödülleri...Yıllar önce o ödülü aldığım güne gidiyor aklım...Hürriyet gazetesinin zemin katındaki o salon gözümün önüne geliyor... Milliyet ile Hürriyet gazetelerini yıllarca yönettikten sonra, hunhar bir suikaste kurban giden ustam; Çetin Emeç’in uluslararası çapta bir piyanist olan kızı Mehveş Emeç’le gittiğimiz salonda aldığım Altın Kelebek ödülü gözümün önüne geliyor...***Bir taraftan Çetin Emeç’in istediği gibi bir gazeteci olduğumu düşünerek, kendimce gururlanıyorum...Diğer yandan, sanat dünyasının ünlüleri ile aldığım televizyon ödüllerinin her birinin, kendi meslektaşlarımla aramda yarattığı derin uçurumun ızdırabını yaşıyorum...Sanat dünyasının ünlüleri ile birlikte televizyon gazetecisi ödül aldığında, gazeteci meslektaşları ona bir gazeteciden çok, bir televizyon starı muamelesi çekerler...Güzel gibi görünse de, aslında bir gazeteci için berbat bir durumdur bu...Gazeteci olarak; hayatı sabahtan gece yarılarına kadar, haber peşinde koşarak, haberle yatıp, haberle kalkarak, haberi rüyada görerek yaşarsınız... Oysa kamuoyu algısı, sizi bir gazeteciden çok, bir televizyon celebrity’si imajına sokar... ***Bu derin ikilemin arasında medcezir yapan duyguların ortasında aldığımı hatırlıyorum o Altın Kelebek ödülünü...Selim’in telefonunun üzerinden birkaç gün geçiyor...Cumartesi akşamı kendimi tartıyor ve küçük bir hesaplaşmaya giriyorum...İçinde bulunduğum halet-i ruhiyenin; Altın Kelebek gibi bir klasik bile olsa, içimin bir sahne ve şov dünyası ödül töreninin enerjisinden çok uzaklarda olduğunu hissediyorum... Bir ay önceki Medya Faresi ödül töreninde de benzer duyguları yaşıyorum...Orada da ödül vermemi isteyen Kubilay Tümen’e şöyle diyorum;-”Beni bu görevden affet Kubilay...” ***Pazar sabahı erken saatte Selim Akçin’i arıyorum...-”Affet beni Selim’ciğim gelemiyeceğim...”Selim hemen kontr cevabını yapıştırıyor:-”Pazar sabahı bu saatte bizi ortada bırakamazsın abi...”Bense durumun bir rahatsızlık yaratmaması için çoktan konu üzerinde kafa yormuşum...-”Başka bir ödül olsa, zorda kalırdınız biliyorum...” diyorum...-”Ama verilecek ödüller habercilik ödülleri... Orada üst düzey nice gazeteci var... Ertuğrul (Özkök), Enis (Berberoğlu), Fikret (Ercan) ve daha nice Hürriyet yöneticisi...Biliyorum ki, benim eksikliğimin farkına varılmaz... Lütfen affet beni...”Selim kapatıyor; Cengiz (Semercioğlu) arıyor...Ona da kendimin bile tam tarif edemediği durumu anlatmaya çalışıyorum...-”Ne kadar önemli bir teklifte bulunduğunuzun farkındayım... Bunun için size teşekkür ediyorum... Geçen ay da aynısı oldu... Şimdi de... O psikolojide değilim... Affedin beni...”***Gecede en iyi anchorman ve anchorwoman ödüllerini Ertuğrul Özkök veriyor...Özkök’ün verdiği ödüller için bana teklif yapılmış olmasının önemini hissediyorum...Kısa ve samimi bir hesaplaşmaya giriyorum kendimle ilgili...Bu meslekte her çevreyle yıllar boyu, ağır tartışmalara, ağır mücadelelere girmekten kaçınmayan, yalnız yapayalnız yaşayan bir gazeteciyim ben...Ne bir grubum...Ne bir kliğim...Ne bir destekçim...Ne de bir arka bahçem var...Hiçbir ittifakımve üstelik ‘eyvallahım‘ yok...Koskoca holdingler ve gruplar benden ve hiddetimden tırsmadıklarına göre, böylesine bir özeni bana niye göstermekten imtina etmiyorlar acaba?..Soruyu kendim için değil; çocuklarım için soruyor ve cevabını arıyorum... Cevap hayatımın bir rezümesi olarak miras niyetine, çocuklarıma kalacak... Sanırım hayatın beni sınadığı anlarda bile; “rakiplerimin ve hatta düşmanlarımın bile saygı duyacağı bir dürüstlükte kalmak“ benim sorumun cevabı...Tahmin ediyorum, en olmadık koşullarda bile “adileşmemem“ olayımın şifresi...Savaşırken saygı duyulan bir rakip olarak kalmak, değer verdiği dostlarını ise satmamak bu mütevazı hayatın esprisi...İşte öyle bir şey galiba...***Cevabını veremediğim soru şu;Ödül törenlerine hangi kırıklıkların, hangi gönül yaralarının, hangi kırılmaların sonucu katılmak istemiyorum acaba?..O cevabı bulmak, zahmetli ve meşakkatli...Burası Ortadoğu...Bu coğrafyada düello olmaz...Bu coğrafyada “arkadan pusu kurulur...”Hatta fazlası bulunur...Çapraz ateşte adam vurulur...İnfaz olur...İnfazdan korkmam...Ne ki bunca infazdan, bunca ölümden bana yadigar...Artık bir parça huzur!..AZİZ YILDIRIM’A KARŞI CELLATLAŞMADIĞIM İÇİN MUTLUYUM!..Üç yıl önce, bir 3 Temmuz günü şike operasyonu başlayınca Türkiye’de yer yerinden oynuyor... Tapeler, satın alındığı söylenen maçlar, suç işlemek için kurulmuş çeteler örgütler, taammüden işlenen nice suçu kapsadığı söylenen iddianameler...Hiçbirini gözardı etmiyorum...Futbolun kirliliğini, pislenmişliğini, bir suç cennetini andıran cehennemini biliyor ve temizlenmesi için uğraş veriyorum...***Ne var ki; yargısız infaz yapmıyorum...Cellatlığa soyunmuyorum...Şike meselesini çözmeye çalışırken, futbolun bir daha ayağa kalkamayacağı yüz yıllık infazlara yüz vermiyorum...O günlerde geniş bir koro, “infaz memuru cellatlar gibi“ davranıyor...Bitmek bilmez bir kampanya; Aziz Yıldırım ve arkadaşlarını “şike“den çıkartıp, bir yeraltı suç örgütünün cinayet şebekesi muamelesine tabi tutuyor...***Yüz vermiyorum...O günden bugüne üç yıl geçiyor aradan...Aziz Yıldırım ve arkadaşları zor durumda hayat mücadelesi verirken, elime taş alıp onları öldürmeye çalışmadığım için mutluyum...Huzurluyum...Çocuklarımı huzur içinde seviyorum...O gün herkese pislik atanlar, beni bile pis bir kumpasla şaibe altında bırakmak için uğraşanlar, bugün ne yapıyorlar bilmiyorum...Allah onların taksiratını affetsin diye içimden geçiriyorum...
Kültür ve Turizm Bakanlığı en iyi 100 Türk filmini halkın oylarıyla seçeceğini açıklıyor...Bakanlık 300 film seçiyor ve bunları halkın oylarına sunuyor...Seçilen filmler içerisinde sanatsal değeri yüksek olan çok güzel filmler var... Fakat ben, bütün değerlerin hepsinin ötesinde geçmiş en iyi Türk filminin, tartışmasız Hababam Sınıfı olduğunu düşünüyorum...***Hababam Sınıfı’ndaki Türk toplumuyla ilgili yakalanan ortak paydayı, hiçbir filmin hiçbir zaman bir daha kolay kolay yakalayamayacağını düşünüyorum...Ne Kemal Sunal’ın İnek Şaban’ını...Ne Münir Özkul’un Kel Mahmut’unu...Ne Tarık Akan’ın Damat Ferit’ini...Ne Halit Akçatepe’nin Güdük Necmi’sini... Ne Şener Şen’in beden eğitimi öğretmenini... Adile Naşit’in Hafize Ana’sını...Ne Ayşen Gruda’yı ne Hayta İsmail’i...Ne de Rıfat Ilgaz’ın kalemindeki tüm Hababam sınıfını bir daha yakalayabilmek mümkün değil... ***Bu filmin müziği, tüm zamanların en iyi Türk filmi müziğidir...Yavaş ritmle çalındığında parça hüzünlü, ritm hızlandığında müzik neşelidir... Mona Lisa tablosunu andırır...Türk sinemasında Arkadaş, Bir Dağ Masalı, Endişe, Kelebeğin Rüyası, Eşkiya ve daha nice klasik var elbet...Fakat Hababam Sınıfı, tüm zamanların en iyi Türk filmidir...Kemal Sunal kalp krizi geçirip öldüğünde, Show Haber’i yönetiyordum...Canlı yayın aracını evinin önüne kurdum... Hababam Sınıfı’nın en güzel bölümlerinden, en güzel sahnelerinden, nice potburiler hazırladım...Saatlerce yayın yaptım...***Hababam Sınıfı’nı sadece Sunal’ın ölümünde değil, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en önemli klasiklerinden biri olarak, Ateş Hattı programına taşıdım...Bu film, bizi bir muhteşem komedi eşliğinde bize anlatıyordu...Haytalığı ve sevecenliği...Haylazlığı ve insanlığı...Serseriliği ve iyilikseverliği...Vurdumduymazlığı ve kadirbilirliği...Tembelliği ve hoca sevgisini...Dersleri asmayı ve okuluna sahip çıkmayı... Aptallığı ve zekayı...Hüznü ve sevinci...Sevgisizliği ve sevgiyi...Zenginliğin şımarıklığını ve yoksulluğun asilliğini... Otoriteyi ve sevginin sıcaklığını aynı anda gösteren bir sinema ...***Kalplerde... Hafızalarda...Ve hayatın özünde böyledir...Elbette Türkiye’nin makus talihinin mağrur müsebbipleri olan; “aydın havası entelektüel mızıkacılar“, Hababam Sınıfı’na burun kıvıracaklar... Her zaman, güzel olan, iyi olan, sevgi ve vefalı kalan, insanları kah güldüren, kah ağlatan, şefkat ve insanlıktan nasipli kılınan her şeye burun kıvırdıkları gibi...Kıvırdıkları burun onların, Hababam Sınıfı kalplerindir... Hababam Sınıfı gelmiş geçmiş tüm zamanların en iyi Türk filmidir... Filmde emeği geçen tüm sanatçıları ve emekçileri saygıyla anıyorum...*****BÜYÜK AŞKLAR YAŞAYAN ADAM!..Eskiden yazdığım bir yazıyı arıyorum dün akşam üstü... Yazıyı bulmak için ismim, kadınlar ve aşkla ilgili bir başlığı Google’luyorum...Karşıma yüzlerce fotoğrafla kendi hayatım ve doğru yanlış yüzlerce resmin ve haberin yer aldığı sonsuz bir albüm çıkıyor...Bir süre takılı kalıyorum; sonsuz albümün girdaplarında...***Üzerinden bunca zaman geçtikten sonra; Bir albüm uzaklığında...Bir hatıra sıcaklığında...Anılardan bir demet mesafede...Eski aşklar nostaljisinde...Yalan yanlış dedikodular keşmekeşinde bir yolculuk yapıyorum...Bir an kendime yabancılaşıyor; resimlerde gördüğüm “büyük aşklar yaşayan adamın ben olup olmadığını düşünüyorum”...Tüm yaşadıklarım, ya da yaşamayıp yalandan yaşamışım gibi gösterildiklerim; benim hatıralarım... Ne ki böylesine görkemli görünen bir aşk hayatını yaşayan kişi benmişim gibi gelmiyor...***Uzun yıllar önce Paris’te bir üniversite yurdunun odasında; Alain Delon’u seyrettiğim Noel gecesi geliyor aklıma...1989 yılının Noel’i; 25 yıl öncesi...Romy Schneider, Mireille Darc, Nathalie Delon, Brigitte Bardot ve daha nice kadınla büyük aşklar yaşamış muhteşem Alain Delon’u izlediğimi hatırlıyorum...O geceyi şöyle anlattığımı görüyorum:***“Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın “hayal kahramanları”nın bilmediğim yaşam dalgalarının ince köpükleri arasında sörf yapıyorum...”Alain Delon’un “Hayatımın Kadınları” isimli albümü için seçtiği ikiyüz kadın arasında dört kilit kadının varlığından söz ediyor yakın arkadaşı televizyoncu Michel Drucker...Delon’a ilk önce o dört kadını soruyor...İlk sırada Romy Schneider var hiç kuşkusuz...Yıllar sonra 43 yaşındayken intihar eden dünya güzeli o saflığın ve masumluğun sembolü müthiş kadın...“Onunla anılarım hoş ama acı oldu” dediği Romy Schneider...Bazı yazarlara göre onu bir erkekle aldatıyor Alain Delon... Romy bu hayal kırıklığını hiçbir zaman üzerinden atamıyor...***Aktörün kronolojik yaşam öyküsü bir erkekle aldatma olayını müphem bıraksa da, Romy Schneider’den ayrılmadan Antony’ye hamile kalan Nathalie Delon gerçeği Alain’in; Romy’yi en azından bir başka kadını hamile bırakarak ayrıldığının göstergesi oluyor... Romy Schneieder, Nathalie Delon ve elbette 15 yıl beraber yaşadığı büyük aşkı Mireille Darc aktörün üç büyük aşkı...Televizyon yayınında kolundaki bilekliğin özel bir hatırası olup olmadığını soruyor moderatör Delon’a...“O mu” diyor, “Onu Mireille verdi... Mireille Darc’ın hatırasıdır o...” Romy Schneider “intihar” ettikten sonra, onunla çevirdiği La Piscine filmine içi kaldırmadığından bir daha bakamadığını söylüyor...***Alain’in hayatında dördüncü kadın Anouchka’yı gördüğümde ise “Elbette Anouchka en önemlisi” diye içimden geçiriyorum...Anouchka’yla katıldığı bir televizyon programında, yayınlanan bant görüntülerinin arkasından ağlarkenki görüntüsü gözümün önüne geliyor...Anouchka Alain’in üçü bilinen üçü ise resmen konfirme edilmeyen altı çocuğun arasında en sevdiği çocuğu vazgeçemediği kızı...Aşk yaşadığı Dalida, Brigitte Bardot gibi efsanevi isimleri geride bırakarak, hayatının dört kadını arasındaki en güzide yeri alıyor Anouchka...Şimdi şatosunda yapayalnız köpekleriyle yaşıyor...Şatoyu görenler, içerdeki “basık ve hüzünlü enerjinin”, bütmalikanede hissedildiğini söylüyorlar...Kırılma anı nerede acaba?..Sonsuz ve sınırsız sayıda kadının hayallerini süsleyen, sonsuz ve sınırsız ilişkilere giren, kendisine aşık yönetmen erkeklerle duygusal oyunlar oynamaktan haz duyan, yüzyılın en yakışıklı erkeğinin hayatındaki kırılma anı neresi acaba?..***-“Yalnızım... Köpeklerim var... Onlarla mutluyum...” diyor...Yaşadığı şato ve çevresinin en muhteşem yerinin, Alain’in köpeklerinin mezarlarının olduğu yer olması, bu sözlerin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor... Onun hayatında sörf yaparken, kaçınılmaz olarak şu soru geçiyor aklımdan:Birisi bir gün benim “Hayatımın Kadınları”nı çıkarsaydı, kimleri koyardı acaba?..O kadınlara yönelik hangi replikleri?..Acaba hangi anlamları yüklerlerdi o kadınlara, benim hayatımda?.. -“Annem Mounet aktrist olmak istemişti...” diyor...-”Karakteri de buna müsaitti... Fakat olmadı...” Sanırım ben onun arzu ettiği hayatı yaşadım...***Yazıyı okuyorum...Google’da kendi adımın yanındaki kadınlara, resimlere aşklara ve iftira ile dedikodularla dolu albüme bakıyorum...Nostaljinin içinden, duygu dehlizlerinden geçerken, kadınlarım ve aşklarım kalbimi yumuşatıyorlar...Yalanlar ve iftiralar bana dokunmaz oluveriyorlar...Kendimle bahtiyar oluyorum...
Fransızların ünlü şairi Baudelaire’in Dominik’li Musevi bir melez olan Jeanne Duval’le trajik ilişkisini anlatırken şöyle yazmıştım:“Annesinde aradığı şefkati onda buluyordu Baudelaire...Sevgi arayışını bu kadın tatmin ediyordu...Jeanne Duval isimli melez kadın şair için vazgeçilmez bir tutku haline gelmişti..Bir erkeğin en zayıf yeri değil miydi; ‘anne şefkatinin yerinekoyduğu alternatifkadın’dan bir türlüvazgeçememe...’Aslında vazgeçemediği onu; onun kadar sevmeyen o kadındeğildi...Vazgeçemediğigöbek bağını kesemediği anne şefkati veözlemiydi...” ***Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filminegidene kadar, ünlü yönetmenin Cehov’dan esinlendiğiöyküsünün ne olduğunubilmiyordum...Filmi izleyen eleştirmenler; filmin ne anlattığını anlatmıyorlardı...Varsa yoksa Nuri BilgeCeylan’ın “uzun diyalog“ muhabbeti...3.5 saate yakın süren filmin çekimlerindeki muhteşemlik...Görselliğindeki çekicilik...Filmi izlemeyen bir kişi, bu eleştirileri okuduktan sonra, filme gideceği varsa bilegitmekten vazgeçerdi...İnsanı Kış Uykusu’ndan uzaklaştırmak ancak bu kadar içi boş ve güzel sözle mümkün olurdu...Eleştirmenler onu yapıyordu...Galaya gitmedim...Bir arkadaşımın psikolojik iteklemesi olmasa, yaratılan havadan dolayı dün Kış Uykusu’na bile gidemeyecektim...***Milleti 3.5 saat diyalogmuhabbetiyle o kadar korkutmuşlardı ki, kimse kendisinde 3.5 saat diyalog dinleyecek cesareti bulamıyordu...“Seyirci sayısı alabildiğine düşürülmüştü böylece...”Her zaman olduğu gibi, içi boşaltılarak isim büyütülürdü Türkiye’de...Orhan Pamuk için de aynı şey yapıldı...Nuri Bilge Ceylan için deaynısı yapılıyor...***Senaryo filmin ikinci yarısından itibaren, finale doğru gittikçe ilginçleşen muhteşem bir damar yakalıyor...Bunda senaryoyu sadeceNuri Bilge Ceylan’ın değil, eşi Ebru Ceylan’ın da yazmasının payı büyük... Ancak bir kadının elinden çıkan bir iş; “erkeğin bütün iyi eğitimine, akıllı ve bilgili duruşuna, varlıklı ve üstün görünen haline karşın bir kadın karşısındadüştüğü acıklı ve zavallı hali“ yakalayabilir...Ancak duyarlı ve zeki bir kadın eli; “aslında güçsüz duran kadının değil, güçlü duranerkeğin güçsüz olduğunu“ bu kadar güçlüvurgulayabilir...***Aydın (Haluk Bilginer); 25 sene tiyatro yapan, sonra da otel işletmek için Kapadokya’da baba topraklarına giden, akıllı, bilgili, kültürlü, işini bilen, hayatı görmüş ve tanımış, varlıklı bir entelektüel...Kız kardeşi Necla (Demet Akbağ), kitap çevirileri yapan, yurt dışında eğitim görmüş, ancak hayatı bir noktada ıskalamış, mutsuz bir evlilik ve başarısız bir tecrübeden sonra sekterlermiş bir aydın kadın...Eşi Nihal (Melisa Sözen) ise, gençliği, tecrübesizliği, eşine göre toyluğu ve bilgisizliğiyle kocası Aydın’ın himayesinde, kişiliğini yitirme tehlikesi geçiren bir kadın...***Film Aydın’la kız kardeşi arasındaki hesaplaşmayla başlıyor, eşler arasındaki hesaplaşmayla bitiyor...İkinci yarı film; sanki yeniden başlamış gibi, inanılmaz bir tempo kazanıyor...Yeni bir enerjiyle doluyor...Filmin damarı, öykünün can alıcı noktası Aydın’ın kendiyle ve eşiyle hesaplaşması... Kördüğümler burada çözülüyor...Cinselliği ölen evlilikler;Kadın erkek aşkından ziyade anne erkek çocuk ilişkisine haline dönüşen akraba tipi birliktelikler;Şehvetten çok, içi boş entelektüel tartışmalarla hayat ve enerji bulmaya çalışan kof zevzeklikler...Bu cümlelerin anlamlarını merak ediyorsanız eğer; Nuri ve Ebru Ceylan’ın senaryosunu yazdığı, bir Nuri Bilge Ceylan filmine gidin...Kış Uykusu o filmin adı...BAUDELAİRE’İN AŞKI...Kış Uykusu filmini yazarken, Baudelaire’in Aşkı yazısında yazdığım anne erkek çocuk ilişkisiyle ilgili satırlar geliyor aklıma...Onları KışUykusu filmini anlatırken yazıyorum...Fakat Baudelaire’i okurken, ünlü Fransız şairin aşkını anlattığım can alıcı satırlar, beni bir kez daha etkiliyorlar...Baudelaire’in annesiyle olan trajik aşkını anlatan satırlardan kopup gelen hayatını satırbaşlarıyla anlatmak istiyorum yeniden...Kış Uykusu’yla hiçbir alakası yok...Bu öykü başlı başına bir gerçek Fransız senaryosu...***Baudelaire; dünyaya geldiğinde babası 60, annesi 26yaşındadır...6 yaşındayken babasını kaybeder...Annesine karşı aşırı bağlanır...Genç ve dul anne babasının ölümünden kısa bir süre sonra evlenir...Annesine tutkundur...Babasının ölümünden kısa bir süre sonra evlendiğini görünce şöyle der annesi için:-”Benim gibi bir oğluolan kadın, bir daha evlenmemeliydi...”***Freud Oidipus kompleksinde çocukların, karşı cinsteki ebeveyni sahiplenmek için, hemcinsi olan ebeveyni saf dışı etme dürtülerini anlatır...Erkek çocuk anneyi sahiplenmek için babayı...Kız çocuk babayı sahiplenebilmek için anneyi saf dışı bırakmaya çalışır...Baudelaire ise bu rekabeti öz babasında değil; annesinin evlendiği üvey babada yaşar...Ve annesini hiç affetmez...Sonraki hayatında kadınlara hiç güvenmez...-”Hayatım baştan lanetli... Ve hep lanetli kalacak...”***Kadınlarla ilgili annesinden aldığı ilk tecrübe, ilerki yıllarda Baudelaire’e şunları söyletir:-”Kadınlar hep yanlış yapan, yalnız bırakan, ne zaman terk edip gideceği belli olmayan yaratıklardır... İki tür kadın önerebilirim... Yosmalar ve aptal kadınlar...”***Kadını tarif ederken ise daha cüretkar ifadeler kullanır ünlü şair;-”Kadın, ruhu bedenden ayırmayı bilmez...Kadın açtır, yemek ister...Kadın susuzdur, içmekister...Şehvetten kudurmuştur,perişan olmak ister...Ona yakışan da budur...”Zavallıdır Baudelaire...Annesiyle ilgili çocukluk izlenimleri, bir yaşam boyu kronik bir izdüşümü halinde sürer gider hayatında...Trajik bir aşk hikayesi yaşadıktan sonra 46 yaşında ölür...Öykünün en acıklı tarafışudur...Montparnasse’daki mezarında nefret ettiği üvey babasının yanında yatmaktadır...Annesine çocukken söylediği şu söz daima hatırlarda kalır:-”Daima sende yaşıyorum... Sen yalnız benimdin anne...”