Kerkük-Musul; yaralar ve önyargılar...

Haberin Devamı

Hakkında çok az yazı yazdığım, televizyon programları ve ana haber bültenlerimde, en az dokunduğum, en teğet geçtiğim konu Kerkük-Musul,

Misak-ı Milli ile oradaki petroller konusu...

Çok az yazıyorum, televizyonlarda hemen hiç gündeme getirmiyorum, röportajlarda mümkün mertebe geçiştiriyorum, çünkü bu konularda bir “önyargı taşıyorum ve genetik olarak yaralıyım...”

***


Dedesinin babasını, dedesini, kendi dedesini, halalarını, kuzenlerini ve çocuklarını; duvarın veya sınırın öteki tarafında bırakmış, “Berlin Duvarı“ gibi bir sınırla “ailesi bölünmüş parçalanmış“ bir genetiğin şimdilik çıkartabildiğim dördüncü kuşağıyım ben...

Ailemin benden ve babamdan önceki kuşaklarının mezarları orada...

Kerkük’te yatıyorlar...

Kuzenlerim, halalarım duvarın ve sınırın öbür tarafında kalıyorlar...

***


Türk Konsolosluğu’nun basılıp 49 kişinin rehin alındığı Musul’a 8-9 yaşlarımda, annemin babamın yanında ailemin bölünmüş parçasını görmek, evlerinde kalmak, babaannemin kokusunu içime çekebilmek için bir Şubat sabahı gidiyorum...

Gardan çıkıp, taksiye binip Kerkük’e geçiyoruz...

Benim için o topraklar, petrol kuyularından çok öteye anlamlar taşıyorlar...

Milyar dolarlardan çok daha başka, ailevi, genetik, duygusal anlamlar içeriyorlar...

***


Oynanan oyunları, yaşanan dramları, birbirini boğazlatmaya varan trajedileri, duvarın öbür tarafında kalmış ailesinin gözlerinden okuyan bir gazeteciyim ben...

Kerkük-Musul konusuna bir petrol kuyusu, bir şanlı sefer, kullanılmaya müsait bir kart gözüyle bakamıyorum...

Hamasetten uzak kalmaya gayret gösteriyorum...

-”Hadi kalkalım, gidip oraları alalım...” yollu tezahüratların bedellerini acı dramatik ölümlerle, şehitlerle ödemiş bir ailenin efradıyım ben...

***


Bölünmüş ve parçalanmış geniş bir ailenin, anavatanda doğmuş, büyümüş ve kalmış bir nadir temsilcilerinden biriyim aynı zamanda...

Ailenin birleşmesini istediğim kadar, dedemin ve aile efradımın mezarlarının duvarın öteki tarafındaymışcasına kalmasını kolay sindiremiyorum elbet...

Ne ki sonu bilinmez maceralara kalkışarak, sağ kalan aile efradımın da oralarda katledilmiş ve şehit edilmiş hallerinin trajedisini artık yaşamak istemiyorum ben...

Konu Kerkük ve Musul meselesine gelince, hafifçe bir duralıyorum...

8-9 yaşlarında Musul’a giden ve oradan taksiyle Kerkük’teki babaannesinin evine giden küçük çocuk geliyor gözlerimin önüne...

***


Beyaz tülbentli babaannesinin temiz kokusunu, onu sarıp hasretle öpen, okşayan nur yüzünü hatırlıyor...

Onu öpüp koklayan babaannesinin mezarı orada kalıyor...

Hayatında topu topu iki sömestre sıkıştırılmış iki 15 günlük seyahatin “çocuksu hatıratları“ canlanıyor gözümde...

Duvarın öbür tarafında kalan Doğu Berlin gibi Kerkük o çocuğun gözünde...

***


Kerkük!..

Irak’a Amerikan saldırılarının olduğu günlerde, SHOW Haber’in başında olmama karşın, gazeteci olarak bana vize vermeyen ülkenin şehri...

Dedemin ve babaannemin o vakitler vize alamadığım mezarlarını göremediğim, dua edemediğim şehir...

Babamın memleketi...

Ecdadımın şehri...

***


Sakin ve dikkatli gözlerle izliyorum Musul’daki Türk konsolosluğu baskınını...

Heyecan yapmamaya çalışıyorum...

Kendimi heyecanlandırmadan, doldurmadan, gaza getirmeden, olayları izliyorum...

Babaannem gözlerimin önüne geliyor...

O bembeyaz yanaklarına öpücükler konduruyorum...

Ona torununun, hiç uzaklarda olmadığını söylemek istiyorum...

Şimdi sanki onun dizlerinin dibinde, onun öpücüklerinde boğuluyorum...

*****


“EGEMENLİĞİNİZİ SORGULATIRIZ...” DİYORLAR...

İki olay birbiriyle bağlantılı...

Yapanlar aynı değil...

Ama amaçları aynı algıyı yaratmak...

Diyarbakır’daki “Türk bayrağının” indirilmesi, “askeri garnizonunda kendi bayrağını bile koruyamayan Türkiye” algısı yaratmayı amaçlıyor...

Eylemi yaptıranlar biliyor ki;

“Göndere çıkan çocuğu asker vurursa, ‘çocuk öldürüldü’ denecek, Güneydoğu’nun fitili ateşlenecek...”

“Göndere çıkıp bayrak indiren genç vurulmazsa, ‘Bayrağını bile koruyamayan Türkiye’ algısı işlenecek...”

“Egemenliğini koruyamayan Türkiye” algısı pekiştirilecek...

***


Bayrak olayının hemen ardından IŞİD, Musul’a giriyor ve Türk konsolosluğunu basarak, başkonsolos dahil 49 kişiyi rehin alıyor...

Amaç, “bayrağını ve konsolosluğunu koruyamayan Türkiye” imajına ikinci büyük vurguyu yaparak algıyı pekiştirmek...

Bölgede saflar belirginleşiyor... Bir tarafta, ‘Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi, Kürt peşmergeler, Barzani, petrol kuyuları, Türkiye (AKP iktidarı) ve içerde onunla hareket eden Abdullah Öcalan ve ona bağlı güçler...

Diğer tarafta, Kuzey Irak petrollerini Türkiye’nin Kürtlerle ortak kontrolüne vermek istemeyen Irak’ın başındaki Maliki, Suriye’de Esad, İsrail yönetimi ve Amerika’nın bir kesimi...

IŞİD bir konsorsiyum örgütü... Açılımı Irak Şam İslam Devleti olan örgüt aslında bölgede Türkiye’nin Irak’taki Kürtlerle petrolü ortak kontrol etmesini engellemeye çalışıyor...

Bir tarafından İran da bu işin içinde...

***


Bölgedeki karşıt konsorsiyum Türkiye’ye şu mesajı veriyor;

-“Böyle gidersen, içerde ve dışarda egemenlik hakkını zedelerim...” Askeri garnizonun sancağından Türk bayrağının alınıp götürülmesi...

Musul’daki Türk konsolosluğunun basılıp 49 kişinin rehin alınıp götürülmesi...

Aynı muhteviyat, aynı anlam, aynı mesaj ve aynı algıyı yerleştirmek için...

-“Egemenliğinizi sorgulatırız...”

DİĞER YENİ YAZILAR