Haberin Devamı
Anneleri Pazar öğlen miniklerin tenis antrenmanlarına geldi...
Darüşşafaka’da tenis hocasıyla; forehand, backhand, smash çalışıyorlar, boyları büyüklüğündeki tenis raketleriyle, yüzme sonrası...
Tenis Hoca’sı;
-“Oğluna dikkat edin...” dedi;
-“Konsantrasyonunu kaybetmezse, ileride çok iyi tenisçi olur...”
Antrenmanlarını seyrediyorum;
Kız daha iyi vuruyor toplara...
-“Seni doğru mu duyuyorum?..” diye soruyorum tenis hocasına...
-“Evet...” diyor...
-“Bu yaşlarda kız çocuklar erkeklere göre daha gelişmiş olurlar... Erkekler sonra aradaki farkı kapatıp, geçerler...”
Yarım saat önce, yüzme antrenmanında kız için Yüzme Hoca’sının söyledikleri aklıma geliyor...
-“Bu kız gerçekten beş yaşında mı?.. Akıl sır erdiremiyorum...”
Oysa ben hiç oralarda değilim...
Annesine şöyle diyorum;
-“Oynasınlar eğlensinler... Tenis oynayıp, yüzüp eğlensinler diye para ödüyorum... Büyük sporcu olmaları için değil... Oynarken bir şey öğrenerek eğlensinler... Sistematize olarak kendilerini geliştirsinler, oynasınlar, eğlensinler...”
Zaman içinde hayatın ne kadar değiştiğini fark ediyorum...
Annem her yaptırdığı şeyde, bana derslerimde başarılı olacak bir şeyler öğrettirmeye çalışırdı...
Oynamak, eğlenmek, ancak çok çalışılırsa, mola, ödül olarak yapılacak şeylerdendi...
Zaman içinde eğitim anlayışının, çocuk yetiştirme seçiminin ne kadar değiştiğini fark ettim...
Kim bilir belki de; kendi çocukluğumda “ne kadar oynamış olursam olayım, hep bir kısıtlanacak korkusu duyduğumdan“; çocuklarıma, oynama ve eğlenme konusunda olabildiğince cömert davranıyorum...
Hayat ve öğretiler değişiyor zamanla... Kendi gittiğim Kolej’in çocuklarımın devam ettiği İstanbul şubesine;
-“Spor yapsınlar, özgüven kazansınlar, İngilizce öğrensinler... Başka bir şey istemiyorum sizden...” demem o yüzden...
Oysa annem ne iftiharlar, ne teşekkürler, ne matematik, fizik, fen, kimya, İngilizce” özel derslerinin bitmek bilmeyen maratonunda büyütmeye kalkmıştı beni...
Spordan sonra, uzun bir yemeğe çıkıyoruz... Bir anneleri bir babaları arasında, koşup duruyorlar, yemek yiyor, keyif yapıyorlar...
Onları izlerken; son günlerde favori parçamı İphone’umdan indiriyorum...
Kulaklığımı takıp, çocukları izlerken Orson Welles’i dinliyorum;
“I know what it is to be young...
(Ben genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum...)
But you don’t know what it is to be old...
(Oysa sen yaşlı olmanın ne demek olduğunu henüz bilmiyorsun...)
Someday you’ll be singing the same thing...
(Bir gün sen de aynı şarkıyı söylüyor olacaksın...)
Time ticks away, so the story is told
(Kayıp gidecek zaman, hikaye böyle anlatılacak...)
I’ve asked so many questions Of the wise men i met...
(Çok sorular sordum; karşılaştığım bilge adamlara...)
Couldn’t find all the answers
No one ; has, as yet...
(Kimse daha Henüz bütün cevapları bulamamış...)
There’ll be days to remember Full of laughter and tears...
(Gözyaşı ve kahkahalarla dolu
Hatırlanacak günler olacak...)
After summer comes winter
So goes the years...
(Yazdan sonra kış gelir
Öylece geçip gider yıllar...)
So my friend lets make music together...
(Öyleyse dostum; gel beraber müzik yapalım...)
I’ll play the old;
While you sing me the new...
(Ben eskileri çalayım; Sen bana yenileri söylerken...)
In time when your young days are over
There’ll be someone, sharing their time with you...
(Zamanla senin gençlik günlerin bittiğinde
Seninle de vaktini böyle paylaşanlar olacak...)
İlk gençlik yıllarımdan beri, Orson Welles’in o tok ve hafif kısık sesinden, bu muhteşem parçayı dinlemekten müthiş keyif alırdım...
Çocuklar oynarken, onları izledim...
Orson Welles bana hayatın muhteşem döngüsünü anlatıyordu...
Onbeş yaşından beri mırıldandığım o bölümü, ruhumun nakaratı olarak tekrarladım...
-“So my friend; lets make music together...
I’ll play the old; When you sing me the new...”
“DÜNYANIN DÖNÜŞÜNÜ ANLAMLI KILAN KADINLAR...”
“Affetmek için iki kişilik erdem lazım...
Hem onu affetmek, hem de onu affettiğin için kendini affetmek...
Birçok insan dolu ağızla konuşamayacak kadar terbiyelidir...
Ama aynı insanlar boş kafayla konuşmakta, sakınca görmezler...
Dünyayı döndüren kadınlar değildir...
Ama o dönmeyi anlamlı
kılan onlardır...
Hollywood fena değildir...
Kötü olan filmlerdir...
Delikanlı sen yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsun...
Fakat ben gençliğin ne olduğunu biliyorum...
Yalnız doğarız...
Yalnız yaşarız...
Yalnız ölürüz...
Sadece sevgimiz ve arkadaşlığımız sayesinde, bir an için yalnız olmadığımız illüzyonunu yaratırız...”
Orson Welles...
İkiz çocuklarımın doğum gününde; 6 Mayıs’ta; ancak onlardan 94 yıl önce dünyaya geldi George Orson Welles...
2 yaşındayken, yetişkin bir insan gibi konuşabildi...
3 yaşındayken her şeyi okuyabiliyordu...
5 yaşındayken Shakespeare oyunlarını ezbere biliyordu...
Kral Lear’ı tek başına oynuyordu...
10 yaşında gazeteler “karikatürist, oyuncu, şair ve sadece 10 yaşında” diyordu onun için...
Başrolünü oynadığı Citizen Kane (Yurttaş Kane) filmi, birçok eleştirmene göre, bugüne kadar yapılan gelmiş geçmiş en iyi filmdir...
Dünyanın tüm zamanların en iyi filminin başrol oyuncusu, müzikte dünya klasikleri arasında en büyük yapıtlardan biri sayılan “I know What It Is To Be Young” şarkısını seslendiren sanatçı; bütün bu evrensel başarılarına rağmen, Hollywood’da yeterince tutulmadığını düşündüğü için Avrupa’ya göç etmek zorunda kaldı...
Mezarı İspanya’nın Endülüs Özerk Bölgesi’nde bulunan küçük bir yerleşim birimi olan Ronda’dadır...
Bazen şarkıyı mırıldanırken, Orson Welles’in hayatından kendine teselli bulurum...
“Dünyanın en yaratıcı ve dahi insanlarına bu kadar anlayışsızlık ve hırtlık gösterildikten sonra, bizdeki bu hoyratlık belki kabul edilmese de anlaşılabilir...” diye...
Orson Welles’in dünyaya geldiği günle; bugün arasındaki koskoca bir yüzyıl olduğu gerçeğini unutabilirsek eğer!..

