“Eşyalar toplanmış seninle birlikte...” diyordu Tanju Okan...“Anılar saçılmış odaya her yere...Sevdiğim o koku yok artık bu evde... Sen kadınım...***Kıyıda köşede gülüşün kaybolmuş...Ne olur terk etme yalnızlık çok acı...Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte...Sen kadınım...***Hatırla o günü karşıki sokaktaSeni öptüğümü ilk defa hayattaKollarımda benim ilkbahar sabahıSen kadınım...***Sönmüş bak ışıklar, ev nasıl karanlıkO ılık aydınlık yuvamız solumuş...Geceler bitmiyor; ağlıyorum artık...Sen kadınım...”***Tanju Okan’ın Kadınım şarkısındaki melankolisi miydi beni 15 yaşımda melankolik aşklarımın kucağına atan?..Yoksa ben zaten melankoliye davetiye yazan bir aşıktım da, bu şarkılar mı melankolime yoldaş oldular?..***Hep sordum kendime bu soruyu...Vurgusunu, vücut dilini, sazını, sözünü, nihayet kronik mazoşizmini ezbere aldığım Tanju Okan şarkıları değil miydi gençliğime yön veren?..“Benim en iyi dostum içkim sigaram...Onlar da terk ederdi olmasa param...Canım kadar yakınım el oldu şimdi...Dünyada dost denilen kelime yalan...”***TRT Müzik kanalı Tanju Okan’ın, 18. ölüm yıldönümü nedeniyle bugün bir anma programı düzenliyor...Saat 15’de Urla iskelesinde sevenleri toplanıyor, ünlü şarkıcının...Öldüğü sırada; 1996’nın Mayıs günlerinden biriydi...SHOW’da her gece 23’te Ateş Hattı programı yapıyordum...37 yaşında hayatımın en büyük patlamasını yapıyor, ratinglerde rekor üstüne rekor kırıyordum...Henüz ana haber bülteni yapmaya başlamamıştım...Tanju Okan’ın ölüm haberi geldiğinde, bütün program akışını bir kenara bırakmış, gençliğimin bu büyük idolünün parçalarından ve hayatından potburilerin yer aldığı bir akış hazırlamıştım...Hayatımın programlarından birini yaptığıma inanıyordum...***“Kadınım“ şarkısı, Ateş Hattı programının yapımcısı için; “mazide kalmış bir liseli gencin, bir türlü tam kavuşamadığı sevgilisine ithaf ettiği, yarım kalmış, çeyrek yaşanmış bir aşkın hüzünlü melodisiydi...”Bir Mayıs günü, liseli genç, şarkıyı ve Tanju Okan’ı, aşkını doyasıya yaşayamadığı sevgilisine ithaf etmişti...Tanju Okan, sanki “bir ayrılığa“ ithaf edildiğini bilmişcesine, 21 yıl sonra Mayıs’ın aynı günlerinden birinde veda etmişti hayata...Liseli genç, hayatını ve aşkını etkileyen o duygusal adama; gönül borcunu yaptığı programla ödemeye çalışmıştı...Yine bir Mayıs günündeyim...Yine onun ölümünün yıldönümü...“Kadınım“ şarkısını dün akşam üstü internetten indiriyorum...Sanki ilk günkü gibi, aynı etkiyle, aynı duygusal armoniyle dinliyorum...Yine bir aşk, yine bir sevgili gidiyor, hayatımdan yıllar öncesinde olduğu gibi... Yine “Kadınım“ şarkısı eşlik ediyor “sevgili vedasına...”Hayatıma geri gelmeyecek sevgiliyi “Kadınım“ şarkısıyla uğurluyorum...Asaletle ve tevekkülle...***“Eşyalar toplanmış, seninle birlikte...Anılar saçılmış odaya her yere...Sevdiğim o koku yok artık bu evdeSen kadınım...”Tanju Okan’ı ve “Kadınım“ı ilk dinlediğim o Mayıs gününden bugüne aradan 39 yıl geçiyor...Yine mayıs günlerinde o şarkı eşliğinde sevgililerden ayrılsam da, artık şarkı çalarken, umutsuz bir hüzün kaplamıyor içimi... Bir duygu seli kaplıyor benliğimi...Yaşanmışlığın ve yaşanmakta olanın hüzünlü keyfine varırcasına, artık huzur kaplıyor içimi...Yaşam, yaşanan onca girdap ve içindeki kadınların katkısıyla; liseli genci biraz olgunlaştırıyor, bir miktar bilgeleştiriyor, her halükarda tevekkülü öğretiyor ve tekamül ettiriyor...***“Kadınım“ şarkısı; hüzünlü, ama huzurlu; yaşadığım aşkların kapanış şarkısı haline geliyor...“Eşyalar toplanmış seninle birlikte...Anılar saçılmış odaya her yere...”İlham verdiğin kalbimden gönül dolusu sevgilerimle Usta!..“HEP SEZER; SEZDİKÇE YENGİLER DE HÜZÜN GELİR..”“Duyguluysan işin zor,Yaşamda yeniksindir.Duyguluya sor...Ona aşkları da acı verir...***Hep bir karanlığa uyanır yalnız;Düşleri gerçekleri, gerçekleri düşleridir...Aldatsanız, aldansanız,O hep bir karanlığa uyur gibidir.***Hiç ölüsü yoktur,Herkes her şey anısındadır.Geleceği geçmişin gözünden okur,Hep bir yangının bacasındadır.***Gülerken bir düğündür, acı-son’lu,Aldatılara uğurlayan gelinlerini,Bir çocuk bahçesidir, renk renk balonlu,Savaşlara uğurlayan bebeklerini...***Sinmiş bir şarkıya, her uyanı’ya uykuya,Ölümün yaşayan kardeşidir...Hep sezer, sezdikçe duyguluyaYengiler de hüzün gelir...ÖZDEMİR ASAF
Süleyman Demirel’in bir sözüyle gireyim yazıya;-”Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir...” der Demirel...Türkiye gibi Ortadoğu’nun siyasete egemen olduğu coğrafyalarda, Demirel’in sözü kesin bir geçerlilik taşır...Böyle bakınca, muhalefetin özellikle Devlet Bahçeli’nin bir süredir yoğun temaslarla çıkarmaya çalıştığı “çatı“ adayı değişebilir...Ancak şu anda Bahçeli’nin kafasında “ağır basan adayı“ söylemek, gazeteciliği bıraktığım şu günlerde “35 yıllık bir gazetecinin meslek jübilelerinden biri sayılabilecek“ bir haberdir...***Dikkatinizi çekiyor mu?..Meclis’te sadece üçüncü parti olmasına, ana muhalefet partisi konumunda olmamasına rağmen, MHP lideri Devlet Bahçeli muhalefetin Cumhurbaşkanlığı “çatı“ adayı çıkarma konusunda kendi girişimiyle büyük inisiyatif alıyor...CHP’nin önüne geçiyor...CHP; kendi sosyal demokrat adayını belirlemeye çalışırken, Devlet Bahçeli arka arkaya üç cumhurbaşkanını ziyaret ediyor...Süleyman Demirel...Ahmet Necdet Sezer...Nihayet dün Abdullah Gül...***Bahçeli’nin görüşme trafiğinin bizatihi kendisi; “çantasından büyük bir balık çıkacakmış“ hissi veriyor...Öyle ya...Bahçeli; Son üç Cumhurbaşkanı’yla; yani tam 21 yıldır Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil eden üç reis-i cumhurla arka arkaya istişare ediyor...Mesajı açıktır...Devletin tepesindekilerle görüşerek, devletin tepesine, geniş bir konsensus’un temsilcisini getirmeye çalışıyor...***Devlet Bahçeli’nin temaslarını anlayamayanlar, “Acaba Abdullah Gül’e mi adaylık teklif edecek gibi?..” aslı astarı olmayan analizler yapıyorlar...Oysa Bahçeli bir ilmik gibi örüyor “çatı adayı“nı belirleme işini...Üç Cumhurbaşkanı’yla görüştükten sonra, MHP lideri, MHP’li bir çatı adayı çıkarmayacak...MHP’li bir çatı adayı için, “Devletin tepesine seçilmiş üç cumhurbaşkanıyla görüşüp, onların havasını almayı düşünmez“ Bahçeli... Keza “çatı adayını“ kendi milliyetçi cenahından çıkarmayacak kadar politik öngörü sahibi birisi Devlet Bey...Bir konsensus arıyor...Öncelikle CHP, MHP ve devletin yerleşik düzeniyle uyum sağlayacak, halkta da karşılığı olabilecek AKP’li olmayan bir aday için...***Kim bu aday?..Soruyu böyle net sorduğunuzda karşınıza tek bir aday çıkıyor...Deniz Baykal...Devlet Bey; Deniz Baykal’ı “Çatı aday olarak çıkartırsa“, CHP itiraz edemez...Eski genel başkanını MHP’nin aday çıkarmasına...Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığına Mansur Yavaş’ın CHP tarafından çıkartılmasının, tersi ama aynı minvalde bir durumdur Baykal’ın adaylığı...Mansur Yavaş MHP’liydi...CHP aday gösterdi...Az kalsın Ankara’yı alıyordu Mansur Yavaş...Deniz Baykal CHP eski genel başkanıdır...MHP aday gösterirse, iki partinin seçmen tabanı konsolide olacaktır...***Baykal’ı CHP aday gösterirse, MHP oy vermez...Ama MHP aday gösterirse CHP tabanı oy verir...Baykal Kürt oyları dışında, AKP karşıtı geniş bir tabanı etrafında birleştirir...Devlet Bahçeli ve onun gibi düşünenler için daha da önemlisi; Deniz Baykal’ın bir Cumhurbaşkanlığı adaylığı kampanyasını meydan meydan, miting miting götürebilecek tek aday olmasıdır...Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu “çatı“ aday olamayacaklarına göre, ortada meydan meydan dolaşacak, karizması ve miting tecrübesi olan tek lider menşeili politikacı Deniz Baykal’dır...***Devlet Bahçeli’nin kafasındaki “ilk Cumhurbaşkanlığı çatı aday“ı Deniz Baykal’dır...Üç Cumhurbaşkanıyla yapılan istişarelerden sonra, devletle de uyum sağlayabileceğine inandığı Deniz Baykal’ı, Kemal Kılıçdaroğlu’na “çatı aday“ olarak önermesi ağırlık ihtimaldir...Yazının sonunda da Devlet Bahçeli’nin Çankaya seçimleri için ziyaret ettiği Demirel’in sözüne gelelim...-”Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir...” Deniz Baykal’ın durumu da, bazı denklemlerin oturmasına bağlı...Onlar oturmazsa Baykal son anda aday çıkmayabilir...Onları şimdilik çok fazla speküle etmeyeyim...TAYYİP ERDOĞAN’IN CUMHURBAŞKANLIĞI ADAYLIĞI...Muhalefet cephesi, özellikle Devlet Bahçeli “çatı aday olarak“ Deniz Baykal’ı düşünürken, AKP zirvelerinde acayip rüzgarlar esiyor...Önce kendi fikrimi söyleyeyim...Ben AKP için, partisine 3 genel, 3 yerel toplam 6; iki de referandum nihayetinde 8 seçim kazandıran Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adaylığının doğru olduğuna inanıyorum...Tayyip Erdoğan da kendisi için Cumhurbaşkanlığı sırasının geldiğini düşünüyor...***Ancak siyaset bazen doğal mecrasında gitmeyen, gidemeyen, götürülemeyen bir şey...Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na Başkanlık sistemiyle çıkamayacak...Abdullah Gül “dar bölge seçim sistemini“ onaylamayacağını iletti...Ayrıca tasarının Anayasa Mahkemesi’nden döneceği gün gibi aşikardı...Çok kişi Haşim Kılıç’ın; Tayyip Erdoğan karşısında yaptığı konuşmayı, bir hukuk manifestosundan ibaret saydı...Oysa o konuşmayla Haşim Kılıç; Başbakan’a “Dar bölge seçim sistemini ve Başkanlık sistemini Anayasa Mahkemesi olarak kabul etmeyeceklerini, halihazırdaki kuvvetler ayrılığı dengesini bozmayacaklarını“ söylüyordu muhatabına... Erdoğan; Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın mesajını aldı...AKP’ye daha fazla milletvekili kazandırıp, Anayasa’ya Başkanlık sistemi getirmesine olanak sağlayacak dar bölge seçim sisteminden vazgeçti...***Bu durumda Tayyip Erdoğan, Çankaya’ya çıksa bile, Başkanlık sistemini uygulayamayacak...Kendi de partinin başında, meydan meydan dolaşarak 2015 milletvekili genel seçimleri için partisini hazırlayamayacak...Erdoğan’ın meydanlarda olamayacağı bir AKP; iktidara gelse bile, Anayasa’yı değiştirecek oy çoğunluğunu sağlayamaz...Bu durumda Erdoğan’ın Çankaya’da siyasi olarak yalnızlaştırılması riski gündeme gelecek...***Tüm bunlar AKP zirvesini düşündürüyor...Emine Erdoğan’ın AKP’li kadın milletvekillerine; “Ben de istemiyorum Çankaya’ya çıkmasını“ yollu sözlerini duyana kadar, ben de pek ihtimal vermiyordum... Ancak Emine Hanım’ın, AKP’li kadın milletvekillerine söylediği belirtilen bu sözleri yayınlayan Hürriyet’e bir yalanlama gelmedi...Emine Erdoğan, kocasının hilafına konuşacak bir hanım değil...Erdoğan ailesi, her kafadan bir sesin yükseldiği bir aile geleneğinden gelmiyor...Bu konuda öyle bir izlenimi veren Özal ailesinde bile, Semra Hanım’ın Mesut Yılmaz’ı desteklemesinin arkasında Turgut Özal’ın olduğu çok sonraları ortaya çıktı... Öyleyse Emine Erdoğan niye bu kaygısını durup dururken dile getiriyor?..-”Ben de Çankaya’ya çıkmasını istemiyorum...” diye hanım milletvekilleriyle dertleşiyor...Dedim ya bugünün sözü Demirel’in sözüdür...-”Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir...”
O günü dün gibi hatırlıyorum...Yine böyle açık bir bahar günüydü... Ankara’da mesleğe yeni başlamış 21 yaşında genç bir gazeteciydim...Bir de kız arkadaşım vardı...Benden iki yaş küçük...O gün Ankara Sanat Tiyatrosu salonunda; Müşfik Kenter’in “Bir Garip Orhan Veli” oyununu seyretmeye gidecektik...Tek kişilik bir oyundu...Müşfik Kenter; Orhan Veli’nin şiirlerinden muhteşem potburiler üretiyor, birbirine mucizevi biçimde bağladığı şiirlerden, yeni kompozeler yaratıyordu...Büyülenmiş kalmıştım...Bir ara, bir başka şiirine ekleyerek;‘Garibim’ şiirini söyledi...“GaribimNe bir güzel var avutacak gönlümüBu şehirdeNe bir tanıdık çehre;Bir tren sesi duymaya göreyim...İki gözüm iki çeşme...”İyice duygusallaşmıştım...Şairin dizelerine dökülen “yalnızlığında” saklı hüznü; içimi burkmuştu...Şair ve yazar olmanın, hep bir öksüzlükle atbaşı gittiğini düşünmüştüm...Dün Yapı Kredi Yayınları, Orhan Veli’nin iki muhteşem eserinin yeni baskılarını gönderdi bana... Orhan Veli’nin “Bir sevgilim var; pek muteber... Onu da edebiyat tarihçisi bulsun...” dediği unutamadığı sevgilisi Nahit Hanım’a yazdığı aşk mektuplarını basmış yayınevi... Şairin “Bir tren sesi duymaya göreyim... İki gözüm iki çeşme...” diye yazdığı “Garibim” şiiri, sevgilisi Nahit Hanım’ın bir haftadır gelmeyen mektubunun serzenişiyle; kendisine yazılıp gönderdiği şiiri... Orhan Veli;“Hiç birine bağlanmadımOna bağlandığım kadar...Sade kadın değil insan.Ne kibarlık budalasıne malda mülkte gözü varHür olsak derEşit olsak derİnsanları sevmesini bilirYaşamayı sevdiği kadar...”dediği ünlü şiirinde Nahit Hanım’ı kast ediyor...Hayatının tek ve unutulmaz kadını o...Mektuptan satırları okurken, 33 yıl öncesine gidiyorum...O bahar akşam üstünün Ankara’sına...Şiiri Müşfik Kenter’den dinlediğim tiyatro sonrası Kızılay’da burnuma derin çektiğim o havayı yeniden soluyorum... Ankara’dayım...Kızılay’da...21 yaşında... -“Bir haftadan fazla oluyor... Sana bir mektup yazmıştım... Bugüne kadar cevap alacağımı umuyordum... Yoksa bana susarak mı karşılık veriyorsun?..Böyle ise eğer çok üzüleceğim...Çünkü senin mektuplarına ne kadar çok ihtiyacım olduğunu sanırım söylemiştim...Ankara’ya gelmemin bazı şartlara bağlı olduğunu yazmakla, acaba seni müşkül bir vaziyette mi bıraktım?..Benim Ankara’ya gelmem zorunluluk değil ya...Ben burada kalırsam, senin bana dostluğun (aşkın) devam edemez mi?..Dostluğu arkadaşlık manasında almıyorum... Evvelden beri mevcut olan şekilde bir dostluk...Emin ol, dünyada hiçbir şeyden zevk almıyorum...Bütün bu tatsız günler içinde yalnız seni arıyorum... Bir türlü düzelmeyen bedbin hava biliyorum seni artık bıktırdı... Ama ne yapayım...Değişemiyorum...Bu zayıf iradeyle hayattan zevk alabilmek ancak mucizelerle mümkün olabilecek...Bu mektubumu aldığın vakit mutlaka cevap ver Nahit...Birkaç şey olsun söyle...İstersen bana darıl...Eskisi gibi sitemlerde bulun...Sesini duymuş gibi olayım... Senden cevap almadıkça hiçbir şey yazmayacağım...Daha doğrusu yazamayacağım...Çünkü içimdekilerden başka hayatım yok...Ne anlatayım... Biliyorsun bir seneden beri şiir yazmıyorum... Son günlerde bir tane yazdım...Sana onu gönderiyorum...Şiir şu...Adını henüz koymadım...‘GaribimNe bir güzel var avutacak gönlümüBu şehirdeNe bir tanıdık çehre,Bir tren sesi duymaya göreyimİki gözümİki çeşme...’Söylediğim gibi mektubunu bekliyorum Nahit...Sevgi ile gözlerinden öperim...Orhan VeliAŞKIN ÇARESİZLİĞİNDEKİ ORHAN VELİ... Nahit,Uzun süre bekledikten sonra, üç dört satırlık mektubunu bugün aldım...Doğrusu senden böyle mektuplar beklemiyordum...Dört gündür hastayım...Yatıyorum...Bugün hiç takatim olmadığı halde, kendim kalktım buraya kadar geldim...Mektuplarımla seni rahatsız mı ediyorum?..Kocandan eskiden de hürmet ve muhabbetle bahsetmezdim...Sen de bunu doğal görürdün...Artık tahammül edemediğine bakılırsa, eski Nahit değilsin demek... Mektubunu yalnız buna ayırmışsın...senin için daha önemli bir şey, bana söyleyeceğin başka bir şey yok herhalde...Nahit senden çok rica ediyorum... Bunun böyle olduğunun farkındaysan, bana söyleyecek hiçbir şeyin yoksa, benden hiçbir şey beklemiyorsan, haber ver ben de bileyim...Seni rahatsız etmeyeyim...Zaten sıkılıyorum...Bu sıkıntılarıma bir de seni izaç eden (bunaltan) adam olmanın azabı karışmasın...Sana ancak ondan sonra rahat yazabileceğim... Bana bir selamı bile çok görmüşsün...Ben henüz o halde değilim...Henüz bir şeyler ümit edebiliyorum... Cevabında en çok bu nokta üzerinde durmanı rica ediyorum...Elinden geldiği kadar samimi olmaya çalış...Mektubunu bekler, gözlerinden öperim...Orhan Veli”Aşk insanın ne kadar büyük bir şair olduğuna bakmaz...Tarihe bırakacağı ‘iz‘in, büyük puntolarından habersizdir...Tarihin kendisine alabildiğine cömert davrandığı şairin isminin büyüklüğü, onun aşkı karşısında büzülmüş çaresizliğinin, ezikliğini gidermez... Aşık şair, “kendi gözünde aşkını büyüttüğünden, kaçınılmaz olarak aşkının karşısında kendisini küçük görür...”Ne kadar ünlü, ne kadar büyük, ne kadar muhteşem şair ve sanatçı olursa olsun, bu durumu değiştirmek elinde değildir...İsminin büyüklüğünün verdiği kibir aşkının yanından geçmez...Hayatın sanatçı için biçtiği; dramatik ironidir bu... Orhan Veli’nin şiirinde olduğu gibi;“Ağlasam sesimi duyar mısınız, MısralarımdaDokunabilir misiniz,Gözyaşlarıma ellerinizleBilmezdim şarkıların bu kadar güzelKelimelerin kifayetsiz olduğunuBu derde düşmeden önceBir yer var biliyorum;Her şeyi söylemek mümkünEpeyce yaklaşmışım duyuyorum,Anlatamıyorum...”
5 yaşına basan çocuklar basketbol oynamaya başladılar...Basketbol görecekler, basketbol seyredecekler ki, basketbolu sevsinler, basketbolu severek ve içselleştirerek oynasınlar...Cumartesi günü üç çocuğumu birden alıp, Akatlar Spor Salonu’nda Beşiktaş-Galatasaray basketbol maçına götürüyorum...Koştura koştura salona giriyoruz...Minikler maçı görebilsinler, rahat izleyebilsinler diye, onları kucağıma alıyorum, sıkılmasınlar diye canhıraş uğraşıyorum...***Karşı tribünü Beşiktaş taraftarının hınca hınç doldurduğunu görüyorum...Yerimize yerleşmeye çalışırken, karşı tribün liderlerinden birisinin bana seslendiğini duyuyorum...Genç arkadaş;-”Siyah...” diyor ve üzerindeki siyah tişörtü gösteriyor...Gürültüden siyah dışındaki hiçbir şeyi anlayamıyorum...Duyabilmek için, tribünün önüne gidemiyorum...Çocukları yerleştirme derdindeyim...Tribün lideri arkadaş bir kez daha, tekrarlıyor söylediklerini...Protokol tribününde bulunan Ahmet Ateş’e soruyorum;-”Arkadaş ne söylüyor Ahmet?..” -”Duyamıyorum Reha Bey...” diyor...***O sırada maçın başlama seromonisine geçiliyor...Ben ne dendiğini duyamadan, tribün lideri arkadaşın isteğine karşılık veremeden maç başlıyor...Çok sonra, taraftarın, biz salona gelmeden önce, Soma’da şehit olan 300 maden işçisi için, ünlü siyah-beyaz tezahüratını; siyah-siyah diye değiştirerek söylediklerini öğreniyorum...300 maden işçisinin maden altında şehit olyduğu; Türkiye’yi mateme boğduğu günlerde, taraftar, iki tribünün karşılıklı düet yaptığı siyah-beyaz tezahüratını; siyah-siyah biçiminde değiştirerek yapıyor... ***Muhtemel ki, Beşiktaş tribün liderlerinden olan genç, ben salona girdiğimde, benimle tribünden tribüne siyah-siyah düetini yapmak istediğini söylüyor...Çocukları yerleştirme telaşıyla; duyamadığım, o an cevap veremediğim isteğin, tribünün benimle karşılıklı yapmak istediği siyah-siyah tezahüratı olduğunu anlıyorum...Bir kulübün taraftar grubu; ulusal bir matem günü, kendi tezahüratını; siyah-siyah şeklinde değiştirebilecek bir duyarlılığın, bir ince zekanın ve toplumsal vicdanın sembolü olarak ortaya çıkıyor...Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı’nın Van depremi sırasında, Dolmnabahçe stadının ayazında, üstlerindeki tişörtleri çıkartarak sahaya attıklarını ve depremzedelere gönderilmesi için kolilere koydukları gözümün önüne geliyor...***Son zamanlarda katıldığım bütün davetlerde, her takımdan, her gruptan, her yaştan, her meslekten insanın;“Çarşı ve Beşiktaş taraftarı üzerine“ söylemekten çekinmedikleiri, iftihar vesilesi addedikleri takdirleri geliyor aklıma...İçten içe hayıflanıyorum...Üç çocuğumun önünde...Onlara örnek olma niyetine;Tribünle yapamadığım;-”Siyah-siyah“ düetine...***Bu yazı bir tezahüratın...Bir vicdan borcunun...Bir duyarlılık düetinin...Bir toplumsal haykırışın...Bir acı paylaşımının...Bir insan olma halinin...Özürle birlikte gelen gecikmiş bir telafisidir...-”Siyah...”*****19 MAYIS...Dün 19 Mayıs’tı...19 Mayıs’la ilgili hiçbir şeyin olmadığı bir 19 Mayıs...Elbette bir matem var...Elbette hepimiz yas içindeyiz...Ancak yine de; son zamanlarda çoğu zaman olduğu gibi 19 Mayıs’la ilgili hemen hiçbir şey duyulmuyor, konuşulmuyor çevrede...Oysa ben;Bu ülkenin yegane doğum tarihinin 19 Mayıs olduğuna inananlardan değilim...Osmanlı mazimi, Selçuklu geçmişimi unutacak kadar saf ve duyarsız değilim...İmparatorluklardan, Cumhuriyet’e süzülen ve her daim ayakta kalmaya çalışan bir geçmişten, müktesebattan geldiğimin farkındayım...***İmparatorluklar dolu geçmişi zinhar reddetmiyorum...Ve fakat, o geçmişi reddetmezken, imparatorlukların çöktüğü esnada, bir milletin 19 Mayıs’la vuku bulan “muhteşem ayakta kalma refleksini ve yeniden varoluşunu“ unutmak istemiyorum...Tarihi geçmişinden koparmak istemezken, tarihin Cumhuriyet açılımını bir parantez haline getirip onu elimine etmek istemiyorum...***Bir matemin orta yerine, toplumsal bir yasın göbeğine de denk düşse, 19 Mayıs müteaddit kereler yıkılmaya çalışılan bir milletin yeniden ayağa kalkışının, canlanışının ve dirilişinin sembolüdür...Yaşasın 19 Mayıs...
Bu kadar zor mudur 300 insanın gerçekten neden öldüğünü araştırmak; bulmak?..Çok mu anlamsızdır, “ölümlerin nedenlerini bularak, çocukların yetim kalmamaları için uğraşmak?..”Ben gazeteciliğin; Soma’da ölen, 300 maden işçisinin hangi ihmaller, hangi kanunsuzluklar, hangi ihtiraslar, vurdumduymazlıklar ve umursamazlıklar sonucu ölüme gittiğini araştırmak, bulmak ve bunu kamuoyuyla paylaşmak olduğunu sanırım...Gazeteci; bu bilgileri paylaşarak bir daha bu kazaların olmamasını sağlayacak ortamın oluşmasına zemin sağlar, kamu görevi misyonunu uygular...Acılı ailelerin ve arkada kalanların üzüntülerini yansıtırken, “bunan algı operasyonlarının bir parçası olmamasına çalışır, o acıların bu< olayların tekrarlanmaması için sunulan bir ibret vesıkası olması için uğraşır... ***300 kişinin öldüğü bir facianın arkasından Türkiye’nin bugünkü gündemi trajik bir madencilik felaketinin gündemi gibi midir?..Yoksa herkesin bir tarafından çekiştirdiği, “bir psikolojik savaş, bir algı operasyonu mu yapılıyor Türkiye’de?..”Aylar önce, “gazetecilği bıraktığımı“ ilan ettim...Geçen gün Acıbadem hastanesinin önünde 30’lu yaşlarında olduğu anlaşılan gençten birisi yanıma yaklaştı;-“Sizin yazılarınızını sürekli okuyorum...” dedi...-“Geçenlerde, gazeteciliği bırakacağınızı yazdınız... Artık Vatan’da yazılarınız çıkmayacak diye düşündüm ve çok üzüldüm... Gerçekten yazmayacak mısınız?.. Bırakacak mısınız gazeteciliği?..” diye sordu...***-“Hayır...” dedim;-“Yazı yazacağım... Ama bu tiyatroda daha fazla gazetecilik yapmayacağım... Zaten gazetecilik değil yapılan... Bir oyun bu... Bari gazetcilik yapılıyormuş gibi yapmayayım... Kimseyi aldatmayayım... Bu tiyatro oyununda ben daha fazla rol almayayım...”Söyediklerimin sadece bir siyasi iktidar meselesi olduğunu düşünüyor gibiydi...Düşündüğünü anladım; açıkça vurgu yapmadan söylediklerimi tekrarladım;-“Bugün gazetecilik adı altında, kitleler üzerinde planlanan psikolojik algıyı şırdınga etmeye yönelik, bir psikolojik savaş yaşanıyor...” dedim...***-“Yazmazsınız, eksik kalırız...” dedi...-“Yazacağım ama...” dedim;-“Gazetecilik yapmayacağım... Gazetecilik yapıyormuş gibi oyun oynamayacağım... Sizi aldatmayacağım... Bu oyunu oynamayı reddediyorum... Önceden planlanmış algıları geniş kitleler üzerinde benimsetmeye yönelik derin psikolojik savaşları; gazetecilik faaliyeti olarak sunan operasyonlara karşı, kendimi daha fazla kullandırtmayacağım...”***Söylediğim sözün; aslında hayatımın 40 yılıyla hesaplaşma olduğunu o sırada bilmiyordum...Genç adamla hastane önünde vedalaştıktan sonra, hayatım, yaşadıklarım, teker teker olaylar gözümün önüne gelmeye başladı...15 yaşlarında “memleketi kurtarmak heyecanıyla, siyasi meselelerle ilgilenmeye” başlamıştım...Vatan kurtarma saikli ilgi, ilk yıllarda beni gençlik olaylarında sayısız ölümler arasında, “yolunu bulmaya çalışan bir kurban” noktasına getirmişti...Arkadaşlarım öldüler; işkencelerden geçtiler...***Gazeteciliğe 20 yaşından gün aldığım sırada, bir kurtaracı olarak, can simidi gibi sarıldım...Güya siyasetle “gençlik üzerinde ölümüne oynanan oyunları” gazetecilikle bozacak, objektif, tarafsız, tertemiz bir gazeteci olarak; hayata ve insanlığa katkı sağlayacaktım...”35 yıla yakın, “ruhumun hiçbir noktasında, bu bekrareti bozmadan, bu naifliğe dokundurtmadan, temiz bir gazetecilik yapmaya çalıştım...”Ancak 14-15 yaşlarında başladığım ve 40 yıla yakındır devam eden siyasi mecranın, 35 yıllık gazetecilik macerasının sonunda görmekteyim ki; “Oynanan bir oyundur... Büyük bir tiyatrodur... Aktörler ve figüranlar oyundaki rollerini oynamaktadır...”***300 insanın giden canının, gerçekte niye gittiğinin konuşulmadığı, yazılmadığı, söylenmediği, onun yerine 300 can üzerinden herkesin “siyasi algı ve psikoloji yaratmaya çalıştığı” bir düzende, “kendimi gazeteci olarak zannedecek kadar salak ve şizofren miyim ben?..”Türkiye’de oynanan bir tiyatrodur...Bu tiyatroda bazılarımıza da “gazeteci” rolu veriliyor...Birileri kendini gazetecilik yapıyormuş gibi göstererek, “yaratılması planlanan karşılıklı psikolojik algı operasyonuna katkıda bulunmaya çalışıyor...”Birçokları bu oyunun içinde; o oyunu bir türlü oynuyor...Madenin altında zehirlenip ölen 300 masum insan ve acılı aileleri, yetim çocukları dışındaki o çokluk...Pazar günleri çocukları götürdüğüm “Çocuklar Dünyası”ndeki minikler bile ellerinde not defterleri ve fotoğraf makineleriyle, “birçoğumuzdan daha sahici birer gazeteci...”Onlar hiç olmazsa, içten niyetleriyle “gazeteciik yapmaya ve oynamaya çalışıyorlar...” Büyükleri gibi, bunu bir ikbal meselesi olarak görüp, farklı algılar yaratmak için hokkobazlık yapmıyorlar... Derin bir hüznün dışında...Elimden hiçbir şey gelmiyor...
Yakın bir dostumun mimar olan kızı eve gelmişti... Annemlere uğradığında, evin içinde oluşan duvardaki çatlakları görünce, tedirgin oldu;, inşaat mühendisi bir arkadaşını çağırdı...Çocuk baktı;-”Buraların depreme karşı güçlendirilmesi lazım...” dedi...Başımdan kaynar sular inmiş gibi oldu...Aklıma “deprem tehlikesi geliyor“ ‘gitmek bilmiyordu...’ Bir başka mimarı çağırttım...Uzun uzun inceledikten sonra; -”Burada bir şey yok... Bakan arkadaş abartmış...” dedi...Arada derede kalmıştım...İlk söyleyen arkadaşı mı kendisine iş çıkartmak istiyordu...İkinci söyleyen mi, umursamıyordu, doğrusu karar veremiyordum...***Gelişmişliğin tanımı nedir diye sorsalar;-”Olması muhtemel şeyleri önce görebilme, hissedebilme ve önlemini alabilme sanatıdır...” derdim... Kimin ne kadar gelişmiş olduğu bu kıstasa göre belirleniyor...Soma faciasından sonra Çalışma Bakanlığı yetkilileri; madencilerin iş güvenliğini sağlayan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün çıkardığı sözleşmesinin 176. maddesinin yakında imzalanacağını söylediler...Oysa 176. madde; 2010 yılında Zonguldak’taki maden kazasından hemen sonra da imzalanabilirdi...Daha önce de...Daha daha sonra, bu kazadan önce de ...Ama depreme karşı, hayatı oluruna bırakan “duyarsızlığımız“ burada da galebe çaldı ve imzalanmadı...***Soma Madencilik firması yetkilileri madenlerinde “yaşam odası“ bulunmadığını açıkladılar...Varolan yaşam odasının yerine yenisi yapılacağından, kazanın olduğu sırada hiçbir yaşam odasının olmadığını söylediler...Hepsi yıkılmıştı...Konuşamıyordu...Hafızalarının ve beyinlerinin “unutma ve konsatntre olamama“ noktasında olduğunu söylüyorlardı...Yetkililer; “Yaşam Odalarının Türkiye’deki yasalara göre zorunlu olmnadığını“ açıklıyorlardı...-”Yardım odaları zorunluydu...”Yaşam Odaları ise henüz değil...Firma bu şartlarda “Biz yasal zorunluluklarımızı bütünüyle yerine getirdik“ diyordu...***12 kişilik yaşam odasının 80 bin dolar tuttuğu söyleniyordu... İşçilerin bir kaza anında, içine girebilecekleri ve günlerce kalabilecekleri “yaşam odaları”nın hepsinin tamamlanması, fazladan 10 milyon dolar daha mı gerektiyordu?..20 milyon dolar mı?..Soruyu şöyle sorayım;Firmanın yetkilileri böyle bir kazada 300 kişinin can vereceğini bilseler, o 10 veya 20 milyon doları harcarlar mıydı?..Yoksa yine harcamaz;-”Bizim yasal bir zorunluluğumuz yok...” mu derlerdi...***Gelişmişlik düzeyi, olması muhtemel olayları önceden sezebilme, öngörme, empati kurup önlemini alabilme haline verilen addır...Türkiye; hukuk, demkokrasi, insan hakları, işçi hakları, iş güvenliği, kadın hakları, çocuk hakları ve her şeyden önce bireyin haklarında çağdaş dünyanın normlarını yakalamalıdır...Çağdaş dünyanın gelişmiş normlarını;-”Bunlar bize uymuyor... Biz bize uyanı yaparız... Türk usulü uygularız“ demek; bu ülkede yaşayan insanları aşağılayan bir bakış açısıdır...Dünyanın gelişmişülkelerinde yaşaan insanlara uyan yüksek standartlar, Türkiye’de yaşayan insana da uyar...Uymanın ötesinde Türkiye’de yaşayan insanın da hakkıdır...Emperalizme karşı çıkmak denilen şey, çağdaşlığa ve uluslararası medeniyetin, insan hakları için yükseltilmiş standartlarına karşı çıkmak anlamına gelmez...Esas çağdaşlığın ve gelişmişliğin emperyal ve global olan hali makbuldür...300 maden işçisi şehit bize en azından bunu düşündürmeli...Şehitler de düşündürmüyorsa, geride bıraktıkları yetim kalmış minik masum yavrucakları hepimizi uyandırmalı;-”Yeter“ dedirtmeli...-”Söz yetimlerin...”
-”Madende yoğun karbonmonoksit gazına maruz kalan işçiler, yanlarındaki öksijen maskelerini takıp, ölüme direnmeye çalıştılar... Ancak o maskeler 45 dakikalıktı...” diyor haber;-”Oksijen maskelerinin yetmeyeceğini anlayan 14 işçi ‘Revir‘ olarak adlandırdıkları yaklaşık 5 metrekarelik ‘Yaşam odası‘na sığındılar... Odaya girip kapıları kapatan işçiler, oksijen maskeleri ve oksijen tüpüyle hayatta kalmaya çalıştılar... Ancak karbonmonoksit gazı odaya doldu ve yardım gecikti...14 işçi oksijen tüpündeki son havayı da sırayla soludular... Yardım ekipleri onları bulduğunda cesetleri üst üsteydi...”***Zehirlenerek ölen madenci sayısının 283’ü bulduğu bir ‘felaket‘in hemen sonrasında, bütün faciayı birkaç sorumluya yükleyerek; “İşte sorumlular“ manşetiyle hayatı yanlış okuyup, geleceğe hiçbir katkısı olmayan bir bakış açısına sahip olamam ben...Gerçek şudur;Firmanın ne gibi sorumlulukları var, yakında ortaya çıkar...Fakat Türkiye’deki; o madende veya başka madenlerle, o işyerinde veya başka işyerlerinde “Avrupa Birliği’nin insan hayatı standartları“ yok...***Düşünmemiz gereken şu;“Türkiye neden depreme karşı Japonya’da alınan önlemlerin fersah fersah gerisinde kalıyor?.. Neden madencilik kazalarında Avrupa Birliği ülkelerinin standartının yanına bile yaklaşamıyor?..”Niye bir Polonya kadar, bir Almanya kadar madenci yaşamına saygı duyan bir ülke olamıyor?..***Ursula 35 yıl önce, Paris’te tanıdığım, çok masum bir sevgi yaşadığım 19 yaşında Polonya’lı bir kızdı...Kız arkadaşıyla Fransa’ya çalışma kampına gelmişlerdi...Hiç paraları yoktu yanlarında...Şaşırmıştım; beş parasız nasıl olup da,hangi cesaretle, Polonya’dan kalkıp Fransa’ya gelmişlerdi?..O zamanlar sosyalist rejimle yönetilen ve Dayanışma’nın lideri Lech Walesa’nın “komünist partiye karşı mücadele başlattığı“ bir ülkeden geliyordu Ursula...Günlerce haftalarca beraber olmuştuk...Hayat standartlarını, yaşama bakışını, Polonya’daki ekonomik durumunu, geleceğe dair hayallerini, insana ve kadına ait özlemlerini, rüyalarını biliyordum...***O günlerin Ursula’sı ya da o günlerin Polonya’sı yaşam standartı açısından Türkiye’den çok daha kıt koşullarda mücadele ediyordu...Heyhat!..Ursula ve Polonya rejimi devirdiler...Avrupa Birliği’ne müracaat ettiler...Avrupa Birliği’ne kabul edildiler...O standartları benimsediler...İş adamlarına, sanayicilerine, madencilerine, siyasetçilerine, sendikalarına, insan hayatlarına, hukuklarına ve demokrasilerine bu standartı getirdiler...***Şimdi onlar yaşıyorlar...Bizler ölüyoruz...Soma’daki maden işçileri oksijen tüpündeki son havayı teker teker soluyor...Ve sonra üst üste birbirlerinin üstüne düşerek ölüyorlar...Avrupa Birlği’ni isteme nedenimizi; “demokrasi ve insan hakları standartlarını yükseltmek değil“, Paris kafelerinde şarap içme özlemimizden kaynaklandığını söyleyenler çıkıyordu...Soma’da yaşananlar, daha doğrusu yaşayamayanlar, kaderin acı bir tokadıdır böyle düşünenlere...