Bu kadar zor mudur 300 insanın gerçekten neden öldüğünü araştırmak; bulmak?..
Çok mu anlamsızdır, “ölümlerin nedenlerini bularak, çocukların yetim kalmamaları için uğraşmak?..”
Ben gazeteciliğin; Soma’da ölen, 300 maden işçisinin hangi ihmaller, hangi kanunsuzluklar, hangi ihtiraslar, vurdumduymazlıklar ve umursamazlıklar sonucu ölüme gittiğini araştırmak, bulmak ve bunu kamuoyuyla paylaşmak olduğunu sanırım...
Gazeteci; bu bilgileri paylaşarak bir daha bu kazaların olmamasını sağlayacak ortamın oluşmasına zemin sağlar, kamu görevi misyonunu uygular...
Acılı ailelerin ve arkada kalanların üzüntülerini yansıtırken, “bunan algı operasyonlarının bir parçası olmamasına çalışır, o acıların bu< olayların tekrarlanmaması için sunulan bir ibret vesıkası olması için uğraşır...
300 kişinin öldüğü bir facianın arkasından Türkiye’nin bugünkü gündemi trajik bir madencilik felaketinin gündemi gibi midir?..
Yoksa herkesin bir tarafından çekiştirdiği, “bir psikolojik savaş, bir algı operasyonu mu yapılıyor Türkiye’de?..”
Aylar önce, “gazetecilği bıraktığımı“ ilan ettim...
Geçen gün Acıbadem hastanesinin önünde 30’lu yaşlarında olduğu anlaşılan gençten birisi yanıma yaklaştı;
-“Sizin yazılarınızını sürekli okuyorum...” dedi...
-“Geçenlerde, gazeteciliği bırakacağınızı yazdınız... Artık Vatan’da yazılarınız çıkmayacak diye düşündüm ve çok üzüldüm... Gerçekten yazmayacak mısınız?.. Bırakacak mısınız gazeteciliği?..” diye sordu...
-“Hayır...” dedim;
-“Yazı yazacağım... Ama bu tiyatroda daha fazla gazetecilik yapmayacağım... Zaten gazetecilik değil yapılan... Bir oyun bu... Bari gazetcilik yapılıyormuş gibi yapmayayım... Kimseyi aldatmayayım... Bu tiyatro oyununda ben daha fazla rol almayayım...”
Söyediklerimin sadece bir siyasi iktidar meselesi olduğunu düşünüyor gibiydi...
Düşündüğünü anladım; açıkça vurgu yapmadan söylediklerimi tekrarladım;
-“Bugün gazetecilik adı altında, kitleler üzerinde planlanan psikolojik algıyı şırdınga etmeye yönelik, bir psikolojik savaş yaşanıyor...” dedim...
-“Yazmazsınız, eksik kalırız...” dedi...
-“Yazacağım ama...” dedim;
-“Gazetecilik yapmayacağım... Gazetecilik yapıyormuş gibi oyun oynamayacağım... Sizi aldatmayacağım... Bu oyunu oynamayı reddediyorum... Önceden planlanmış algıları geniş kitleler üzerinde benimsetmeye yönelik derin psikolojik savaşları; gazetecilik faaliyeti olarak sunan operasyonlara karşı, kendimi daha fazla kullandırtmayacağım...”
Söylediğim sözün; aslında hayatımın 40 yılıyla hesaplaşma olduğunu o sırada bilmiyordum...
Genç adamla hastane önünde vedalaştıktan sonra, hayatım, yaşadıklarım, teker teker olaylar gözümün önüne gelmeye başladı...
15 yaşlarında “memleketi kurtarmak heyecanıyla, siyasi meselelerle ilgilenmeye” başlamıştım...
Vatan kurtarma saikli ilgi, ilk yıllarda beni gençlik olaylarında sayısız ölümler arasında, “yolunu bulmaya çalışan bir kurban” noktasına getirmişti...
Arkadaşlarım öldüler; işkencelerden geçtiler...
Gazeteciliğe 20 yaşından gün aldığım sırada, bir kurtaracı olarak, can simidi gibi sarıldım...
Güya siyasetle “gençlik üzerinde ölümüne oynanan oyunları” gazetecilikle bozacak, objektif, tarafsız, tertemiz bir gazeteci olarak; hayata ve insanlığa katkı sağlayacaktım...”
35 yıla yakın, “ruhumun hiçbir noktasında, bu bekrareti bozmadan, bu naifliğe dokundurtmadan, temiz bir gazetecilik yapmaya çalıştım...”
Ancak 14-15 yaşlarında başladığım ve 40 yıla yakındır devam eden siyasi mecranın, 35 yıllık gazetecilik macerasının sonunda görmekteyim ki; “Oynanan bir oyundur... Büyük bir tiyatrodur... Aktörler ve figüranlar oyundaki rollerini oynamaktadır...”
300 insanın giden canının, gerçekte niye gittiğinin konuşulmadığı, yazılmadığı, söylenmediği, onun yerine 300 can üzerinden herkesin “siyasi algı ve psikoloji yaratmaya çalıştığı” bir düzende, “kendimi gazeteci olarak zannedecek kadar salak ve şizofren miyim ben?..”
Türkiye’de oynanan bir tiyatrodur...
Bu tiyatroda bazılarımıza da “gazeteci” rolu veriliyor...
Birileri kendini gazetecilik yapıyormuş gibi göstererek, “yaratılması planlanan karşılıklı psikolojik algı operasyonuna katkıda bulunmaya çalışıyor...”
Birçokları bu oyunun içinde; o oyunu bir türlü oynuyor...
Madenin altında zehirlenip ölen 300 masum insan ve acılı aileleri, yetim çocukları dışındaki o çokluk...
Pazar günleri çocukları götürdüğüm “Çocuklar Dünyası”ndeki minikler bile ellerinde not defterleri ve fotoğraf makineleriyle, “birçoğumuzdan daha sahici birer gazeteci...”
Onlar hiç olmazsa, içten niyetleriyle “gazeteciik yapmaya ve oynamaya çalışıyorlar...”
Büyükleri gibi, bunu bir ikbal meselesi olarak görüp, farklı algılar yaratmak için hokkobazlık yapmıyorlar...
Derin bir hüznün dışında...
Elimden hiçbir şey gelmiyor...

