'Hayatıma girecek hiçbir kadın, çocuklarımın annesi olmayacak...'

Haberin Devamı

Benim yaşımda bir çocuktu Ömercik... Benden farkı “benim yaşımda bir çocuğu ablası rolündeki Ayşecik’le birlikte sinemada oynamasıydı”...

Benle aynı yaştaydı...

Ben büyürken o da büyüyordu...

Farkı o Yeşilçam’da filmlerde oynayarak büyüyordu...

Ben onu seyrederek büyüyordum...

Hayatıma yön veren masumluğun...

Kötülük yapmaktan uzak duran iyiliğin...

Elli yıldır birlikte yaşamayı öğrendiğim nahifliğin...

Bilinçaltındaki gizli kahramanıydı Ömercik...

***


Birbirini seven, ve fakat kaderin ayırdığı annesiyle babasını birleştirmek isteyen, yaramaz, afacan, dünya tatlısı, büyümüş de küçülmüş çocuk kahramanıydı sinemanın...

-“Hiç çocukluğumu yaşamadım...” demişti...

-“Oynuyordum ama, yalnızca filmlerde... 15 günde iki film bitirirdik...”

Beni bir gün telefonla aradığında Show Haber’de bülteni bitirmiş, yayın sonrası toplantısına hazırlanıyordum...

Çocukluğumun çocuk kahramanı beni izlemiş, beni aramış, bana kendini anlatmak istemişti...

70’e yakın filmde rol aldıktan sonra, bir gün gözüne batan tornavida sol gözünü almış, hayatı ondan sonra bir daha yerli yerine oturmamıştı...

***


Çocukluk kahramanım, gençlik yıllarında ülkeyi saran “seks filmleri furyasında oynamayı reddetmiş”, ergenlik çağıyla birlikte, adım adım sinemadan kopmuştu...

Bir ara yapımcıların gayretiyle İkinci Bahar dizisinde rol almış, sonra sinemadan tamamen kopmuştu...

Dün bana gönderdiği “Ömercik” isimli albümün kapağını açtım...

Maddi olarak sıkıntıdaydı ve Yeşilçam’ın vefasızlığına üzülüyor, ancak sesini çıkartamıyordu...

Ayşecik’le yanak yanağa resimlerine baktım...

İki kardeşi oynarlardı...

Kardeşlerin babaları zengin bir ailenin yakışıklı erkeği, anneleri ise mütevazı bir ailenin dünya iyisi tatlı ve güzel kızı olurdu...

Murat Soydan, Ayhan Işık ya da Kartal Tibet babayı, Hülya Koçyiğit anneyi canlandırırdı...

Filmde; “Babaların zenginliğinden ve yakışıklılığından hareketle, onunla evlenmeye çalışan hesapçı bir üvey anne adayı” gelirdi evlerine nişanlı olarak....

Ayşecik’le Ömercik, üvey anne adayına türlü oyunlar oynayarak, onu canından bezdirir ve evden kaçmasını sağlarlardı...

***


Ömercik’i bu filmlerde izlediğim sıralarda 8-10 yaşlarındaydım...

Bu filmleri izlemek çoğu zaman beni duygusallaştırır, kendimi bazen Ömercik’in, bazen de babasının yerine koyardım bilinçaltımda, farkında olmadan...

Üzerinden kırk yıl geçti, Ömercik ve Ayşecik’in filmlerinin üzerinden...

***


Çocuklarımın annesinden ayrıldığıma kararı verdiğimde, minikler bir yaşındaydılar...

Uzun ve çetrefilli bir sürecin sonunda, çocukları anneleriyle babaları arasında, ikisinin de sevgisinden mahrum kalmayacak bir düzenin içinde büyümelerinin şartlarını oluşturduk...

O süreçte ve sonrasında birkaç kez annelerine şöyle dediğimi hatırlıyorum:

-“Hayatıma girecek hiçbir kadın, çocuklarımın nezdinde, senin yani annelerinin yerine geçmeyecek... Buna hiçbir zaman müsade etmiyeceğim...”

***


Dün Ömercik’in Ayşecik’le yanak yanağa çektirdiği filmlerdeki fotoğrafını görünce, kendi geçmişime gittim...

Kırk yıl öncesindeki çocuk geldi gözlerimin önüne...

Onun filmlerinde duygusallaşan, sinemanın karanlık salonlarında gözlerindeki yaşları, ebeveynlerinden saklamaya çalışan küçük çocuk beliriverdi gözlerimin önünde...

Muhtemeldi ki; kırk yıl sonra, kendi çocuklarının annelerine; “Hayatıma girecek hiçbir kadın, senin yerine çocuklarımın annesi olmayacak...” diyen ünlü gazetecinin arkasında, o küçücük çocuk yatmaktaydı...

Ömercik ve Ayşecik’le sinemanın karanlık salonunda aynı kaderi paylaştığını düşünen o küçük çocuk...

Çocuklarının annelerinin yerine hiçbir kadının geçemeyeceğini düşünen gazeteci, aslında Ömercik’le Ayşecik’i yaşlı gözlerle izleyen o küçücük çocuktu...

Hayat çoğu zaman bir sinemadır...

Sinema da çoğu zaman hayat...

“Benim Sinemalarım” Füruzan’ın öyküsünün adıdır...

Benim de hayatımın...

GÜZEL HAVALAR...

Beni bu güzel havalar mahvetti...

Böyle havada istifa ettim

Evkaftaki memuriyetimden.

Tütüne böyle havada alıştım...

Böyle havada aşık oldum...

Eve ekmekle tuz götürmeyi

Böyle havalarda unuttum,

Şiir yazma hastalığım

Hep böyle havalarda nüksetti,

Beni bu güzel havalar mahvetti...

NİSAN 1940- ORHAN VELİ...

***


Bazen; günlük siyasetin ölümcül acımasızlığında, insan yemenin merhametsiz cellatlığında, bana neden “gündem dedikleri aculluğu takip etmediğimi, onun üzerine bir şeyler yazmadığımı” sorarlar...

Yıllar önce onlardan birisi; “bu adamın hayatı okuma biçimiyle haber yaparsanız; sahip olduğunuz bankaları kurtaramazsınız” demişti...

Ne acı, itiraf dolu, ibretlik bir sözdü...

“Gazetecilik yoluyla banka kurtarabileceğini savunabilecek kadar alçalmış bunu itiraf etmekten çekinmemişlerdi”...

***


Oysa Orhan Veli “Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti” şiirini, 1940 Nisan’ında yazdı... Yarım asırdan daha fazla bir süre öncesi...

74 yıl önce...

Bugün 2014 yılının 30 Mayıs’ında aynı şiir; hiç eskimemiş bir duygu fırtınasının ürünü olarak, kalbimin tam ortasından geçiyor...

Hiç birimiz için güncelliğini yitirmiyor... Güncelliğini katlayarak bugünlere geliyor...

Orhan Veli’nin yarım asra dayanan ve yüzyıllara dayanacağı belli olan eserlerinin yıkılmaz abidesi karşısında, yazdıkları karalamaları aynı gün değerini kaybeden, cellatların kördövüşleri bu Mayıs gününde hiç çekilmiyor...

Sen çok yaşa Orhan Veli...

DİĞER YENİ YAZILAR