Haberin Devamı
Beş yıl önceydi...
Doktorlar ertesi gününe annenin doğum yapacağını söylediler...
CNN’de Çok Farklı programını yapıyordum...
Gece 24 sularında program bitti, arabamla şehre doğru yola çıktım...
İstanbul’u tatlı bir bahar gecesi esintisi yumuşatıyordu...
Programın stresi bitmişti...
Rahatlamıştım...
Sol kolumu arabanın camından dışarı sarkıtmıştım...
Atina yıllarımdan kalma bir alışkanlıktı bu...
Çok rahatladığım zamanlarda yapardım...
Rüzgarın esintisini tenimde hissederdim böylece...
CNN’deki program hafta içi her geceydi...
Gecenin ve programın bittiği saatlerde, bir sonraki gecenin konuları ve konukları belirlenirdi...
Gece arabayla şehre dönüyorduk...
Ertesi günü “hangi konuyu hangi konuklarla yapacağımız“ üzerine laflıyorduk...
-”Yarın 6 Mayıs...” dedi arkadaşlardan biri...
-”Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm yıldönümü... Deniz’in dava arkadaşlarından birkaçını yayına çıkartırız... Deniz’in abisi de gelir... İyi bir program yaparız...”
Böyle öneriler ortaya atıldığında, 50 yıllık hayatımın, o sırada 30 yılı bulan gazetecilik macerasında önerinin üzerine hemen balıklama atlardım...
-”Mükemmel olur... Şunu şunu da çağıralım... Şöyle bantlar hazırlayalım... Küçük bir de belgesel yapalım...” türünden yeni işleri mitralyoz hızıyla sıralardım...
İlk kez o gün suskun kaldım...
Deniz Gezmiş’in abisi ve dava arkadaşı dışında kimin geleceğiyle ilgili hiçbir şey söylemedim...
-”Deniz’in ölüm yıldönümüydü öyle ya?..” dedim usulca...
Arabayı kullanırken dalıp gitmiştim...
Doktor o gün, telefon etmişti...
-”Ertesi sabaha doğumu yapmak istediğini“ söylemişti...
Oysa birkaç gün sonrasına düşünüyordu...
Çocuklarımın doğumu aniden 6 Mayıs olarak tecelli ediyordu...
“Deniz’lerin ölüm yıldönümleriyle çocuklarımın doğumu, kaderin garip bir cilvesiyle çakışıyordu...”
İlk gençlik yıllarımdaki “masum devrimci yönelişlerim“in, bana bir geri dönüşü müydü bu bilmiyordum...
Ama 50 yaşımda, doğacak ilk biyolojik çocuklarımın Deniz’lerin ölüm yıldönümünde doğacak olmaları garibime gitmişti...
Gençlik yılları devrimciliğimin geri dönüşü müydü bu?..
Yoksa gençlik masumiyetimin, yıllar sonra tezahür eden bir mükafatı mı?..
Soru şöyle de sorulabilirdi?..
İlk gençlik yıllarımdaki devrimci yönelişimlerimde “esas olan devrimcilik miydi, yoksa masumiyet mi?..”
Daha da iddialı soru şuydu:
-”Deniz Gezmiş’i Deniz Gezmiş yapan, onu efsaneleştiren, ikonlaştıran, mitleştiren, kutsallaştıran, gençlik mücadelesinin sembolü haline getiren gerçek değer, onun sosyalizme sunduğu katkı mıydı, yoksa vatan sevgisiyle gözünü kırpmadan ölüme giden 22 yaşındaki devrimci, idealist gencin masum bakışlarındaki sonsuzluk mu?..”
Sanıyorum ikincisi...
Deniz’i Deniz yapan, başka bir alternatifi olmayan masum ideallerinin kısa yaşam öyküsüne kattığı içtenliğiydi...
Ölüme giderken hüzünlü bakışlarındaki sessiz sonsuzluktaydı...
O gece doğmamış çocuklarımın adlarının bitişiğine birer “Deniz“ eklemeye karar verdim...
Masum doğup masum yaşamalarını temenni ederek...
Masum yaşamlarında temiz ideallerinden vazgeçmemelerini arzulayarak...
İdeallerini, katıksız sürdürebilmelerini niyaz ederek...
Adlarının yanlarına birer “Deniz“ ekledim...
Biliyordum ki; Deniz’i Deniz yapan esasen “masum“luğuydu...
Onun efsanesi “bir gencin devrimciliğinin ötesinde, masumlukla bezenmiş ideallerinin idam edilmesiyle anlamlanıyordu...”
O gece, başıma gelen bu ilahi tesadüfün gençlik masumluğumun bana yıllar sonra gelen bir mükafatı olduğunu düşünmüştüm...
Koskoca bir beş yıl geçti aradan...
Mükafatlarımı bana veren Tanrı’ya gönül dolusu şükran duymaktayım şimdi...
Esasen şükran kelimesi yetmez...
Şükür demek lazım buna...

