Çocuğunuza futbol mu oynatırsınız?.. Yoksa basketbol, tenis veya sörf mü yaptırırsınız?..

Haberin Devamı

Geçen Cumartesi sabahı spor yaptıktan sonra Galatasaray’ın koçu Ergin Ataman ile eşi Berna ve Şeref Yalçın’ı gördüm Bebek’te...

Kahvaltı ediyorlardı...

Bir süre sohbet ettik...

Ergin Ataman bir ara dönüp;

-”Basketbola çok kaliteli bir spor diyoruz ama...” dedi...

-”Türkiye’nin bütün crem de la crem’i futbol maçlarında boy gösteriyor... Basketbol maçlarında değil...” diye devam etti...

***


Ergin’e;

-”Ben Ankara TED Kolej’liyim...” dedim...

-”Okulum dünya liselerarası basketbol şampiyonasında yarım basketle dünya şampiyonluğunu kaçırmış, tek sayıyla Yugoslav lisesine yenilip ikinci olmuş bir okul... Türkiye basketbol liginin kırk yıldır medar-ı iftiharı TED Kolej’liler...

Yine de okulda ve mahalledeki oynadığım basketbolun rağmen; bütün bir çocukluğum ve gençliğim futbol oynamakla geçti...

Futbolu deli gibi sevdim, maçların hiç birini kaçırmadım... Futbolu; hayatımın bir parçası haline getirdim, kişiliğime lehimledim, seyirciliği ve taraftarlığını içselleştirdim...

Fakat;

Elli yıl sonra üç çocuğum da Kolej’de okuyunca bana sordular;

-’Hangi sporu yapmalarını istersiniz okulda?..’ diye...

-’Kızlarım için tenis... Oğlum için tartışmasız basketbol...’ dedim...

Niye?..

Çünkü basketbola duyduğum saygı; onun prestiji futbolla hiçbir zaman kabil-i kıyas değil...

Çocuğum futbol oynasın diye çabalamadım...

Basketbol oynamasını tercih ettim... İnsan çocuğu için kalbinin en derinlerindekini ister... Benim için basketbol, yüzme, sörf ve tenis, futboldan daha önemli...”

***


Ergin Ataman bir noktada haklıydı...

Paranın büyük kısmı futbola akıyordu...

“Çok kaliteli“ denilen basketbol ve diğer sporlar, futbolun çok gerisinde kalıyordu...

Ona butik ve kaliteli şeylerin hiçbir zaman en büyük ve en popüler şeyler olmadığını söyledim...

Ne otellerde, ne mekanlarda, ne kültürde ne sanatta, ne sporda...

Sonunda ya butik olanı ya da en fazla popüler olanı seçecektik...

Futbol daha popülerdi...

Daha estetik görünen tenis, basketbol, yüzme, kayak, sörfü popülaritede fersah fersah aşıyordu...

***


Ne ki en fazla seyredilen, en fazla izlenen, en fazla rağbet gören demek olan popülerlik mesleğim ve kişiliğimden dolayı hayatımın çok önemli önemli bir parçası olmuştu...

Popüleri severdim ve iyi yakalamayı öğrenmiştim; popüler olanı, rating alanı...

Ancak konu kendi hayatım ve çocuklarımın istikbaline gelince;;

Butik yaşamayı o zaman da bu zaman da; tercih ederdim...

İnsanın bir kendine ve ailesi için özel tercihleri vardı...

Bir de en popüler olana karşı duyduğu merak ve istek...

Herhalde popüler olanı çok yaşamış olduğumdan olsa gerek...

Evin bahçesinde; fileli kaleyle, pota yan yana duruyor...

*****


ESKİŞEHİR-GALATASARAY FİNALİ; 11 YAŞINDA MAÇLARDAKİ İLK HAYAL KIRIKLIĞI YAŞAYAN BİR ÇOCUĞUN ÖYKÜSÜ...

Eskişehirspor-Galatasaray kupa finali oynanıyor...

Ertuğrul Sağlam;

-”Eskişehirspor kupayı 1971 yılında kazanmış... 43 yıl sonra abilerimize layık olacağız...” diyor maçtan önce...

Eskişehirspor’un kupayı kaldırdığı 43 yıl öncesine gidiyorum...

Ufacık bir çocuğum...

Hayatımın ilk futbol maçlarına gidiyorum...

Deli gibi heyecanlıyım maçlara gidiyorum diye...

Beşiktaş’lıyım ama hangi maça gittiğim fark etmiyor...

Üç büyüklerin hangi maçı olsa tutturuyorum “bu maça gidelim“ diye...

***


Kışları Ankara’da geçiren bir çocuğun gideceği maç sayısı sınırlı...

O yıllarda Gençlerbirliği ikinci ligde...

İzlemek için bize Ankaragücü’nün, Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray’la yaptığı Lig maçları kalıyor...

Bir de sezon sonu, ikincilerin oynadığı Başbakanlık kupasıyla, lig ve kupa şampiyonlarının oynadığı Cumhurbaşkanlığı kupası var...

İple çekiyorum ki; o maçlar gelsin de gideyim diye...

***


71 yılının Mayıs ayında Eskişehirspor kupayı kaldırıyor...

Kupa şampiyon oluyor...

Lig şampiyonu olan Galatasaray’la Cumhurbaşkanlığı kupasını oynamaya hak kazanıyor...

“Es-es-es;

ki-ki-ki...

Eski-eski-es“ tezahüratının Türkiye’yi kasıp kavurduğu yıllar...

Hepimiz bir parça Eskişehirspor’u tutuyoruz...

Bir Anadolu takımının kazandığı başarı hepimize parmak ısırtıyor...

***


Öğle saatlerinden başlıyorum yalvarmaya maça gideyim diye...

Üniversite eğitimini Almanya’da tamamlayan, görmüş geçirmiş tam bir burjuva olan diş doktoru Celal Bey isimli bir komşumuz var...

“Doktor Bey“ diyor herkes ona...

Sıkı Galatasaray’lı...

Hayatımda ilk futbol topumu sünnetimde o bana hediye getiriyor...

Bugün gibi gözümün önünde hala...

Sonunda yalvar yakar onu ikna ediyorum; “Doktor Bey Amca beni maça götür... Hem senin takımın Galatasaray’ın maçı...”

Zor bela ikna oluyor Doktor Bey Amca...

Sayfiye evlerinden o götürecek beni maça...

Beraber gideceğiz...

***


Ha şimdi, ha birazdan diye diye gece saat 20’de başlayacak maça, Kalaba semtinden 17.30 sularında çıkabiliyoruz...

Çünkü annemler de dahil herkes sayfiye evinin rehavetini bozmak istemiyor...

19 Mayıs stadyumuna gidişimiz, bilet için sıraya girişimiz, numaralıda ve kapalıda yer tükenip, açık tribüne yönelişimiz, az olan zamanı tamamen tüketiyor...

Sırada bekliyoruz ama maçın başlamasına 5-10 dakika var...

Kapıya yaklaştığımız sırada, açık tribünde de “biletler tükendi kapılar kapanıyor“ deniyor...

Tribün gediklileri böyle durumlara alışkınlar belli ki...

Kapıya doğru bir anda abanıyorlar...

Herkese sürüklene sürüklene açık kapıdan biletsiz stada girmeye başlıyor...

Kalabalık beni de stadın içine sürüklüyor...

Kapıdan girmek üzereyim...

O sırada; bu durumlara hiç alışkın olmayan Doktor Bey Amca’nın ezilme tehlikesi geçirdiğini görüyorum...

Önümde iki yol var...

Ya Doktor Bey Amca’yı kurtarmak için geri döneceğim...

Ya da abanan kitleyle beraber stada gireceğim tek başıma...

Sonra ne yapacağım o statta bir başıma, nasıl döneceğim ne yapacağım belli değil...

İçim girmek istiyor stada...

Ancak otokontrolüm, durduruyor beni...

Kös kös Doktor Bey Amca’yı ezilmekten kurtarmaya gidiyorum...

***


Abanan kitle stada giriyor maç başlıyor... İçerden tezahürat sesleri geliyor...

Biz stat dışında kalmışız ve taksiye biniyoruz...

İnanılmaz bir hayal kırıklığı yaşıyorum...

Şoför radyoda maçı açıyor naklen izleyemediğimiz maçı dinliyoruz...

Eskişehirspor fırtına gibi esiyor ve maçı 3-2 kazanıp cumhurbaşkanlığı kupasının sahibi oluyor...

Yaşadığım, daha doğrusu yaşayamadığım Eskişehirspor-Galatasaray cumhurbaşkanlığı finali an be an gözlerimin önünden gitmiyor...

11 yaşındaki ilk maça girememesinin hayal kırıklığını unutamayan bir çocuk olarak 1971 yılının Haziran ayını yaşıyorum dün gece...

Aynı esnada Galatasaray Sheineder’in golüyle Eskişehirsporu yeniyor ve Türkiye Kupası’nın sahibi oluyor...

Beni 43 sene öncesindeki 11 yaşındaki küçük çocuğa götüren iki takıma teşekkür ediyorum...

“Futbol; asla sadece futbol değildir“ sözünün hikmeti karşısında bir kez daha sıygıyla eğiliyorum...

Yaşasın futbol...

DİĞER YENİ YAZILAR