Haberin Devamı
10 yaşındaydım...
İlkokul, ortaokul ve lisenin aynı yerde eğitim yaptığı beş bin kişilik TED Koleji’nin en iyi şiir okuyan öğrencisiydim...
İstisnasız bütün 23 Nisan’lar, 19 Mayıs’lar, 29 Ekim’ler, 10 Kasım’larda kürsüye çıkmak benim görevimdi...
İlkokul üçteyken lise sonlar de dahil bütün okul beni dinlerdi...
Lise sona geldiğimde de durum değişmemişti... Bu kez de ilkokula yeni başlayan minikler bütün bir okulla birlikte dinliyorlardı beni...
Şiir okumak benim için peynir ekmek gibi kolayından bir olaydı...
İlkokul dördüncü sınıfta; TRT’nin 23 Nisan Tören’lerini Ulus’taki ilk Meclis binasında yapması kararlaştırıldı... Meclis’in açılış oturumunu temsili olarak ilkokullara yaptıracaklardı...
Okullardan seçilen öğrenciler ilk oturuma katılan bir milletvekilini canladıracaklardı... Milletvekillerinin ilk Meclis oturumunda giydiği kıyafeti giyecek, sakalı bıyığı varsa takacak, fesini giyecekti...
İlk Meclis temsilci olarak sahneleneceği için, bir de Atatürk seçilecekti öğrenciler arasından...
Seçilecek öğrenci; Atatürk’ün Meclis açısında yaptığı tarihi konuşmayı yapacaktı...
TED Kolej’i seçme bile yapmadan, ittifakla beni tarihi oturumun Atatürk adayı olarak okullararası yarışmaya gönderme kararı aldı...
Yarışmaya katılan okulların temsilcileri geniş bir jürinin önünde, tarihi Meclis binasında Ata’nın konuşmasını yapacak, puan alacaklardı...
Çıktım Atatürk’ün konuşmasını yaptım... Uzun bir bekleyişten sonra jüri üyelerinin oyları geldi...
Oylar teker teker toplandı...
Sonuçlar açıklandığında hiç şaşırmadım... Jürinin neredeyse bütününden en yüksek oyu almış 26 puanla birinci olmuştum... Benden sonraki en iyi ikinci aday, iki üç puan gerimdeydi...
Kazanmıştım...
Fakat kazandırılmayacaktım...
Aniden bir lobicilik faaliyeti döndü ve bir tartışma başladı...
Kulislerde; Başkent Lisesi’nin Atatürk adayı öğrencisinin yakınlarının, jüri başkanının yakını olduğu haberi yayıldı...
Mülakat yapılmasını ve mülakatta alınacak puanlara göre, kazanının belirlenmesini istemeye başladılar...
Kolej’in yetkilileri durumu anladılar ve “Bunu kabul etmek istemediler...”
Onlara göre ben; Atatürk’ün tarihi konuşmasını yapmış ve konuşma bütün jürinin oylarıyla, diğer adaylar arasında belirgin bir farkla birinci seçilmişti...
Subjektif unsurların rol oynayacağı mülakat puanlarının, birinciyi belirlemesi doğru değildi...
Uzun süre tartıştılar...
Tartışma gözümün önünde dönüyordu...
Tartışma gözümün önünde cereyan ederken; benim için “çocuğa haksızlık yapıyorsunuz” dediklerini duyuyordum... O kadar çok söylediler ki ben zaten bana haksızlık yapılacağına inanmaya başladım...
Sonunda ara verildi...
Birkaç gün sonda mülakat yapıldı...
Kapının önünde öyle bir hava esiyordu ki; ben daha mülakata girmeden hayal kırıklığına uğramış, paralize olmuş ve çöküp kalmış ve mülakatı ruhen kaybetmiştim...
Odaya çağırdıklarında, jürinin bana oyun oynadığını, benim temiz hakkımı yediğini düşünüyordum...
Sorulan soruların hiç birine cevap vermedim...
Sesim bile çıkmadı...
Jüri Başkanı birkaç defa sordu bana...
Cevap vermedim...
Sustum, sadece ikinci soruşunda adımı söyledim o kadar...
Haksızlık karşısında çökmüş, kırılmış, küsmüştüm...
Pazar gecesi Madrid Açık’taki tenis finalinde, 25 yaşında temiz yüzlü genç Japon tenisçisini gördüğümde, 44 yıl önceki anı yeniden yaşayacağımdan haberdar değildim...
Kei Nishikori isimli genç Japon tenisçi, hayatında ilk defa uluslararası açık tenis turnuvasında ustalar düzeyinde finale çıkıyordu...
Karşısındaki rakip, toprak kortun kralı dünyanın bir numaralı raketi İspanyol Nadal‘dı...
Final Nadal’ın kendi şehri Madrit’te, binlerce İspanyol tenisseverin önündeydi...
İspanyol seyirciler kortun tüm tribünlerini kaplamış, binlerce kişiye karşı tek başına genç Japon’u korkunç bir uğultunun ortasında bırakmışlardı...
Buna karşın Kei Nishikori inanılmaz oynuyordu...
Tarihinin en güzel setini oynuyor, dünyanın bir numarası Nadal’ı deyim yerindeyse kralı olduğu toprak kortta rezil ediyordu...
İki servisini karşılıyordu ilk sette... Derin toplarla Nadal’ı ters ayağa düşürüyor, dünyanın bir numarasını dünyanın gözleri önünde “Ben senden çok daha iyiyim” dercesine sürklase ediyordu...
Kimin teniste kaç numara olduğunu bilmeyen birisi önceki geceki maça bakarak genç Japon’un sıralamada Nadal’ın en az 8-10 sıra ilerisinde olduğunu düşünürdü...
Muhteşem geçen ilk seti 6-2 gibi açık farkla kazandı Nishikori...
Tıpkı 10 yaşında Kolej’li çocuğun Atatürk yarışmasında açık ara kazandığı yarışma gibi...
İkinci sete de fırtına gibi girdi...
Dünya şampiyonunun servisini kırdı...
Artık tek yapacağı şey, kendi servislerini puan kaybetmeden almaktı...
Bu da muhteşem servisler atan Nishikori için peynir ekmek gibi kolay bir olaydı bu saatten sonra...
Fakat o sırada beklenmeyen bir şey oldu...
İspanyol seyirci bir anda ayaklandı...
Müthiş bir uğultu, Nishikori’yi oynatmamak için korkunç bir psikolojik savaş başlatıldı...
Nadal’ın en ufak sayısında ortalık birbirine giriyor, Nishikori topu eline aldığında uğultu yükseliyordu...
Bir ara itiraz etmeye çalıştı hakeme genç Japon tenisçi...
“Uluslararası tenis organizasyonlarında (Davis Kupası maçları hariç) seyirci, böyle futbol maçı seyircisi gibi davranamazdı...”
Tenisin ruhuna aykırıydı bu durum...
Futbol stadını andırıyordu görüntü...
Daha doğrusu İspanyol’ların ünlü boğa güreşlerindeki arenayı...
Matador elbette Nadal’dı...
Kurbanlık boğa ise genç Nishikori...
Öyle oldu ki Nadal bir ara hem bağırıyor, hem seyirciyi coşturuyor hem de sayı almaya çalışıyordu...
O anda zaten sakat oynadığı maçta gelen ters bir topta beli gitti genç Japon tenisçinin...
Tedavi molası aldı...
Tedavi edilirken ıslıklar başladı..,.
Tedavi olmasına bile tahammül edemiyordu İspanyol seyirci...
Nadal matadordu ve boğayı öldürmeliydi...
Karar çoktan verilmişti...
İnfaz vakit kaybetmeden, oyun soğumadan gerçekleşmeliydi...
Nishikori’nin, sakatlık belini bükmüş, sportmenliğe aykırı böylesi berbat bir ortam bütün psikolojisini altüst etmişti...
Hareket etmiyor, edemiyor, arka arkaya sayı vererek maçı bitirmeye çalışıyordu...
Küsmüş, kırılmıştı...
Sportmenliğe bu derece aykırı bir ortamda, ilk çıktığı toprak kort finalinde daha fazla devam edemeyecekti...
Sakatlandığı, ya da ruhen sakatlandığı ana kadar, fırtına gibi estiği, Nadal’a top yüzü göstermediği maçın üçüncü setinde, Nishikori başındaki bandanayı çıkarttı, bilekliği attı ve maçı sakatlandığı gerekçesiyle bıraktı...
Topa vurmak içinden gelmiyordu ikinci setin ortasından itibaren...
Sakatlık diyorlardı...
Oysa sakatlığı yaratan, haksızlık karşısında duyduğu hayal kırıklığı, küskünlük ve ruhunun aldığı yaraydı...
İspanyol seyirci kortlarda eşine az rastlanır böylesine mükemmel bir tenis şölenini görmek istememiş, Nadal’ı galip yapabilmek için ucuz numaralarla maçı manipüle etmişti...
Genç Japon’un duyduğu hayal kırklığı bunaydı...
Sportmenliğe aykırı davranılmasınaydı...
On yaşında Kolej’li bir çocuk bundan 44 yıl önce aynı duygularla, jürinin önüne gelmiş, “Alın galibiyet sizin olsun... Atatürk’ü de siz kazandınız... Ben gidiyorum...” demişti...
Daha doğrusu onu bile dememiş, susarak protesto etmişti...
İspanyol seyirci, seremoni esnasında yaptığı şeyin farkına varmanın utancıyla genç Japon’u alkış yağmuruna tutmaya çalıştı...
Ne fayda!..
Nishikori o alkışları duymayacaktı...
Maçın galibi tarihi olarak Nishikori’ydi...
Nadal elinde birincilik kupası, rakibine yapılan haksızlığın ortasında ezilmekteydi...
Yaşasın gönüllerin şampiyonu!..

