Aynı sitede oturan üç farklı meslekten arkadaşın arasındaki sohbet hararetliymiş...İşadamı olan;-”Çok sık yurt dışına seyahat ediyorum...” demiş...-”Güne çok erken başlıyorum... Gece iş yemekleri, toplantılar derken, günü çok geç saatlerde tamamlayabiliyorum...Ben yaşadığım hayat nedeniyle çok bilirim... Dünyada görmediğim ülke yok gibi... Tanımadığım kültür, tatmadığım yemek, görmediğim eğlence merkezi, dinlemediğim müzik türü kalmadı...Sayemde çocuklarım da dünya kültürünü öğrenerek büyüyor...Onlara dünyanın her yerinden fotoğraflar getiriyor, dünyanın değişik kültürlerini anlatıyorum...Ayrıca aranızda günü en uzun şekilde yaşayan da benim....Sizin gibi günümün yarısını uyuyarak ya da bir koltukta oturarak geçirmiyorum...”***İşadamını dinleyen müzisyen arkadaşı hemen söze atılmış;-”Ben sıklıkla turnelere gidiyor, turnelerde gittiğim şehirlerin popüler eğlence merkezlerinde sahne alıyorum... Neredeyse her akşam geç saatlere kadar çalışıyorum... Onun için güne geç başlıyorum...Elbette ki ben senden daha çok şey biliyorum...Sen gidip görüyorsun... Bense yaşıyorum...Sen yalnızca tadıyorsun, bense paylaşıyorum...Gezmekten gezmeye fark var...Sen ticari amaçla geziyorsun, ben sanat için geziyorum...Sen insanlarla iş konuşuyor, her gördüğün yeri işadamı gözüyle görüyorsun...Ben insanların ruhuna dokunuyorum...Ayrıca sen çalışırken yoruluyorsun... Ben çalışırken dinleniyorum...Ben hayatı ve yaşamayı senden daha iyi biliyorum...” demiş...***Onları dinleyen üniversitedeki akademisyen söze girmiş:-”Her ikiniz de geziyor ve görüyorsunuz kabul...” demiş...-”Ama her ikiniz de yalnızca yaptığınız işin perspektifinden değerlendiriyorsunuz hayatı...Bense farklı pencerelerden ve her pencereden bakabiliyorum... Her konuya ait yüzlerce kitap okuyorum... Bilim yapıyorum... Her okuduğum şeyden yüzlerce bilgi alıyorum...Evet sizin kadar çok gezmiyorum ama, okuyarak sizden çok daha fazla konuda bilgi sahibi oluyorum... Çok gezen değil, çok okuyan, çok bilgi sahibi olan bilir...”***Üç arkadaşın sohbetlerini uzaktan dinleyen yaşlı adam, yaklaşmış usulca yanlarına...-”Beyler...” demiş...-”İstemeden kulak misafiri oldum sohbetinize...Size Yunus Emre’nin bir sözünü hatırlatmak isterim...“İlim ilim dediğiniz bilmektir...İlim esasen kendini bilmektir...”***Çok okuyan mı çok gezen mi bilir?..Kitapları hatmeden mi, sokağı ve hayatı bilen mi yaşamı yönetir?..Los Angeles’da bulunduğum birkaç ay öncesinde hala bu tartışma revaçtaydı Amerika’da...Belki de Kaliforniya doğumlu olduğundan, APPLE’ı kuran, onu dünyanın zirvesine çıkartan efsanevi yönetcisi Steve Jobs’un üniversite eğitimini yarıda bırakarak dünyanın en önemli markalarından birini yarattığını söylüyorlar ve başarı için “kolej (üniversite) eğitiminin zorunlu olmadığını” anlatıyorlardı...Elbette farklı düşünenler, Amerika’da iyi bir üniversite eğitiminin her şeyden önemli olduğunu savunanlar da vardı...Onlar da zıt görüşlerini büyük hararetle savunuyorlardı...***Ben ikisinden oluşacak bir kompozisyonun doğru olduğuna inanıp, üniversite eğitiminin yanında ikinci sınıfından itibaren mesleğe başlamıştım...Hem okulda okumuş hem de aktif gazetecilik yapmıştım...İkisini bir arada yaparak başarılı olmuş gibi görünsem de, üniversite yıllarımda esasen kendi gençliğimden yemiştim...Böyle yapmanın yararlarını mesleki açıdan ilerki yıllarda fazlasıyla gördüm...Fakat çok uzun yıllar sonra hayatta “bilmek denilen şeyin“, dünya kültürlerini ve mesleki şeyleri bilmekten çok öteye; “kendini bilmekle ilgili olduğunun“ farkına vardım...Esasen kendini iyi tanıdığın, iyi bildiğin, kendine doğru içsel yolculuğunu başarıyla yaptığın zaman çok şey öğreniyor çok şeyin farkına varıyordun...***Hayat esasen o zaman değerli hale geliyordu...Bu dünyada esas öğreneceğimiz şeyin kendimiz olduğunu fark ediyordun...Bunca yaşanmış renkli bir hayatın içerisinde “Yunus Emre’nin“ bilgeliğinde karar kılıyordun...Bilgeliğin sadelik olduğu sözü o zaman anlamlanıyordu...Etraf kendini bilmeyen; tanımayan, ruhunun derinliklerine inmeyen, içindeki sevgiyi ortaya çıkartamayan “küçük egolarını matah bir şey zannedip, onunla koskoca hayatı yönetmek isteyen insanlarla doluydu...”Onlara gülümseyerek yola devam etmenin en doğru yol olduğunu anlıyordun...*****50 YIL ÖNCESİNDE YARIM KALAN AŞK...İtalya’da Toscana’da genç bir kadın, genç bir adama aşık oluyor...Toprağı seven o adamla günler, haftalar geçiriyor...Sonra bir gün, aşkıyla; hayatı ve ailesi arasında kalıyor...Ne yapacağını bilemez halde memleketi İngiltere’ye Londra’ya dönmek zorunda kalıyor...Duvara bir mektup bırakıyor; o mektupta ne yapması gerektiğini sorguluyor...***Mektup elli yıl sonra konuyla ilgisi olmayan genç bir kız tarafından bulunuyor...Cevap yazılıyor...Babaanne olan kadın, elli yıl önce bıraktığı sevgilisini bulmak üzere İtalya’ya Toscana’ya torunuyla birlikte geliyor...Sevgilisi Lorenzo Bartolini’yi bulmak için...Ondan özür dilemek için...***Juliet’e Mektuplar filmini izlerken, 15 yaşında izlediğim bir gençlik aşkı filmi geldi gözlerimin önüne...İki liseli gencin, delice bir romantizmin içinde ilk cinsel deneyimlerini yaşadıkları filmde, genç kızın ailesi sonunda kızlarını üniversiteye Ohio’ya gönderiyordu...Genç erkek yaşadıkları şehirde kalıyordu...Dramatik bir final sahnesi vardı filmin havalaanında geçen...Gözümden akan yaşları göstermemek için başımı öne eğmiştim...Sinema salonunun karanlığında, kazağımın üzerinde bir şeylerle meşgul oluyormuş gibi sekiz olmuş kalmıştım...***O günden beri, ülke ve şehir ayrılıklarının yarattığı yarım kalan romantik aşkları izlerken bir tuhaf olur nedense içim...Neden böyle olmak zorunda kalındığını sorgularım...İlk gençlik yıllarımda yarım kalan aşktan kalma bir ritüel, bünyemi zorlar, ruhumu isyan ettirir...Juliet’e Mektuplar filminde tam böyle olmadı...Ayrılık 50 yıl önce gerçekleşmiş, buluşmanın beklentisi filme hakim olmuştu...Seyrederken hüzünlenmeden kalbimin yumuşadığını hissettim...
Evde otururken, sürekli bir teyakkuz halindeyim bir süredir... Durup durup kapılara, pencerelere bakıyorum kitliler mi acaba diye...Eskiden pek oralı olmazdım...Şimdi, arada bir polisi arıyorum, “hırsızlardan haber var mı?..” diye...Eldeki bulgu ve bilgileri paylaşıyorum...***Beni bu halde gören birisi “Allah Allah...” diyebilir;-”Hiç böyle değildi bu adam...”Yıllarca Atina’da kaldım...Evime Yunan istihbaratının gelmiş olacağını tahmin ettiğimden, bu işlere hiç kafa yormazdım...Olabilecek en şeffaf halimle yaşamaya özen gösterirdim...Fakat arka arkaya evime giren hırsızlar, vücut kimyamı değiştirdiler...Artık sürekli önlemler almaya başladım... Hırsızların kimler olabileceğine dair teoriler geliştiriyor, nerelerden girebileceklerini ve neden girdiklerini araştırıyorum...***Benim “hırsızlarımla“ hiç ilgisi yok fakat, Tayyip Erdoğan’ın da son zamanlarda “vücut kimyası benim gibi değişti...” Onun kimyasının değişme nedeni, eve giren hırsızlar değil ancak, “17 Aralık’ta başlayan olaylar, tapeler, telefonlar, dinlemeler...”Telefon dinlemeleri, tapeler ve kendinden habersiz gelişen operasyonlar, Başbakan’ın vücut kimyasını değiştirdi...Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın “başka amaçlarının olabileceğinden“ kuşkulanıyor ve bu yüzden onunla polemiğe giriyor... Bu kuşkusu doğru mu yanlış mı bilmiyorum...Ama önemli değil....Önemli olan doğru da olsa yanlış da, “bunun demokrasilerde doğal olduğunu kabullenmesi Başbakan’ın...”Ailesiyle yalnız kalmanın, yalnız bırakılmanın ve arka arkaya siyasi operasyonların hedefinde olmanın yarattığı doğal bir psikolojik “yalnızlaşma ve tepki verme“ süreci yaşıyor...***Böyle durumlarda Başbakan’a yakın siyasi çevresinin, “demokrasilerde farklı ses çıkarması normal olan her kurum ve kişinin sesinin çıkmasında, bir zarar bulunmadığını“ söylemesi gerekiyor...Benim evde sürekli hırsız aramam ve kimin hırsız olduğunu bulmaya çalışmam, ev dışındaki kimse için bir sakınca yaratmıyor...Hırsız olaylarında doğal olarak bozulan kimyam, beni ve yakın çevremi ilgilendiriyor...Bir de belki hırsızları...Oysa Başbakan’ın son olaylarda bozulan kimyası, hem kendisini hem yakın çevresini hem de Türkiye’yi etkiliyor...***Yakınındaki siyasi çevrenin “kendisine alternatif yollar önermesini“ söyleyeceğim ama, Başbakan’ın yakınındaki çevrenin önemli bir bölümü, seçimlerden önce onu o kadar yalnız bıraktı ki, onların sözleriyle iş yapmayacağını da biliyorum...Artık güvendiği kim kaldıysa, “Onların bir an önce harekete geçmesi lazım...”Sonuçta bu ülkenin sikleti “bu kadar kavgayı, kargaşayı ve gerginliği kaldırmıyor...”Mazi bunun örnekleriyle dolu...Ve hiç birimiz maziye dönmek istemiyoruz...HAYATIMIN AŞKINI ARADIĞIM FİLMLER...İki yıl kadar oluyor...Hayatımın beyazyerdede izlediğim filmlerin etkisiyle şekillendiğini kavrayalı...Ya filmler bir süre sonra benim hayatım oldu...Ya da hayatım gibi filmler izledim bir süre sonra...Ama sonuç değişmedi...Ben filmleri etkiledim...Etkilediğim filmleri sevdim...Filmler beni etkiledi...Etkilendiğim filmlerden sevgiler biriktirdim...***İyi Kötü ve Çirkin hayatımın çocukluk yıllarını etkileyen filmdi...Hemen akabinde vizyona giren; “Bir Kaç Dolar İçin“ ile bir Spagetti Western potburisi oluşturdular hayatımda...Clint Eastwood ve Lee Van Cleff, “iyilerin kötülerden alacağı intikamların mutlu sonla biteceğini“ zannettiğim yıllara hükmettiler...Aşkı tanamadığım, aşksız çocukluk yıllarımın, aşkla sevdiğim erkek kahramanlarıydı onlar...İlk rol modelimdi Clint Eastwood...Uzun yıllar öyle devam etti...***Sonra Love Story yıllarım geldi...Ali MacGraw’a benzeyen kızlara aşık olduğum, Ryan O’Neal gibi yakışıklı jönlerden rol modeller çıkarmaya çalıştığım yıllar... Love Story’de kanserden ölen Ali MacGraw’ın intikamını almak istercesine sonsuz kereler sonsuz aşkı aradım ilk gençlik romanslarımda... İlk aşklarım, Love Story filminin platonik fragmanı olmaktan öteye gidemediler hayatımda...***Sonra aşk yanına cinselliği çağırdı...Cinsellik aşkın yanında yer tuttu hayatımda...Emanuelle ve unutulmaz oyuncusu Sylvia Kristel aşkın ilk gençlik romansından, cinselliğe taşındığım günlerin habercisiydi...Slyvia Kristel gibi bir cinsel partner, Ali MacGraw gibi bir sevgilim olsun isterdim... Nedense Emanuel sevgilim olamazdı...O cinsel partnerim olarak kalacaktı...Ali MacGraw ise, cinsel partnerim olmaktan uzaktı...O da “aşkım“ olarak kalacaktı...***Cinsellikle aşkın, bir erkeğin hayatını belirleyecek ilk sakatlanmış, sanal ayrışmasını beyaz perdeden esinlenerek yaşayacaktım...Beyazperde hayatımı etkiler, hayatımı güzelleştirirken, psikolojimi ve kimliğimi de arada bir sakatlamaktan vazgeçmeyecekti...***Godfather, “aileyi, kökleri, İtalya’yı, Sicilya’yı, Amerika’da İtalyan olmayı, şarabı, makarnayı ve erkek karizmasını“ bana öğretecekti... Aynı anda beni “babamın mazbut hayatından alıp, sokakların acımasız dünyasına fırlatıp atacaktı...”“Baba filmiyle sokağa düşen gencin hayatına akabinde Arkadaş filmi girecekti...”Onu sokağın gangsterlerinden ayırıp, “devrimcilerinin arasına katmak“ için... Yılmaz Güney’in “arkadaşlığıyla“ öyle tanışacak, Melike Demirağ’ın Arkadaş şarkısıyla, sokaklarda eylem koyan devrimci genç çocuk öyle ortaya çıkacaktı... ***Yaşanacak koskoca bir meslek ve muhteşem aşklarla süslü bir gelecek vardı o çocuğun henüz önünde...O ise o yıllarda onun farkında değildi henüz...Out Of Africa filmi henüz çekilmemişti...Ne Afrika’yı biliyordu, ne Robert Redford’un uçma tutkusundan haberdardı... Ne de Prag’dan; Çekoslovakya’ya Rus tanklarının girmesinin bir burjuva aydının gözünden anlatımından haberdardı...Bir erkek ve iki kadın arasındaki üçlü bir aşk hikayesinin legalize edebileceğinin o güne kadar farkında olmadığı gibi...Daniel Day Lewis’ten onun Doktor Tomas’ından, Juliett Binoche ve Teresa’sından, Lena Olin ve Sabina’sından haberdar değildi henüz...***İnanılmaz hikayeleri, çarpıcı dramları, romantik gitarlı melodileri, hatta melodramları, büyük aşkları, hatta trajik varoluşları içinde barındıran hayat öyküsüne ilham olan filmler çevrilmemişti henüz...***Vicky Cristina Barcelona ve ondan bana kalan aşk öyküleri çok uzaklardaydı daha...Onları anlatmak bir başka yarına...“Bir gün Mutlaka...”
Günler öncesinden hazırlık yapmaya başlamıştık...17 Mayıs 2000 günü, tarih yazılacak bir gündü...Galatasaray Kopenhag’da Arsenal’la UEFA finalini onayacaktı...Fatih Terim; GS antetli resmi bir kağıda yazdığı muktupta “hem yarı final hem final maçı için bana davetiye göndermişti...”Takımla beraber aynı uçakta gidecektim... Türkiye’de yediden yetmişe herkesin izlediği bir haber bülteninin sorumlularıydık...Gazeteler, televizyonlar, dergiler hepsi birden “ne yaparız da bunları yok eder, itibarsızlaştırırız“ diye olmadık numaralara başvuruyordu...***Henüz MİT Müsteşarına “bu haber bülteni toplum için zararlıdır“ diye açıklama yaptırtmamışlardı...Bir süre sonra onu da yaptırtacaklardı... Peynir ekmek gibi televizyona kapatma cezası yediğimiz günlerdi...Kopenhag’ın şehir meydanında izdihamı önleyebilmek için, canlı yayın yaptığımız yeri şeritlerle kapatmak zorunda kalmıştık...“Beton“ ismini verdiğimiz özel koruma görevlileri tutmuş, yine de izdihamı önleyememiştik...Herkes yayına katılmak istiyordu...Herkes Türkiye’ye SHOW TV’den selam göndermek istiyordu...Herkes SHOW’un 15 Mayıs’tan itibaren Konpenhag’daki tarihi canlı yayınının bir parçası olmak istiyordu... ***Türkiye kendi kahramanlarını yaratmış, bağrına basmış, “dönemin muktedirleri ise o insanları yok etmek için kalleş bir infazın tuşuna basmıştı...”Türkiye’nin değişmez kaderiydi bu... -”Bütün Türkiye’nin bu tarihi günlerde Kopenhag’da gözü bizim üzerimizde olacak...” dedim...-”UEFA kupası bu... Elli yılda, yüz yılda bir ya gelir ya da gelmez... Bizim gibi Türkiye’nin ‘harcı’ olan bir ismi Kopenhag’a götürelim... Bizim muhabirimiz olsun... Her gün canlı yayında haber bülteninde bizimle beraber olsun...”Kısa bir sessizlik oldu...Daha bir hafta önce Mahsun Kırmızıgül’ü sabahın dördünde arayıp Diyarbakır’daki dostluk ve kardeşlik maçına özel uçakla götürmüştük...Kopenhag’da da toplumun harcı olan ve bu tarihi finali bizimle beraber Türkiye’ye aktaracak büyük bir ismi kadromuza katmak istiyorduk...Yine farkımızı gösterecek, yine büyük bir habercilik yapacaktık...***Hepimizin ağzından aynı isim döküldü...-”Sakıp Sabancı...”Galatasaray’lı değil Fenerbahçe’liydi...Fakat ne fark ederdi...Türkiye’nin “harcı“ydı o...Hoşgörünün, sevimliliğin, çelebiliğin, kadirşinaslığın, halk adamı olmanın, halka tepeden bakmamanın, insan olmanın sembolüydü o...-”Kabul eder mi Ağa?..” dedi birisi...-”Eder“ dedi herkes...Sabancı’nın çok yakın dostu olan özel danışmanını aradık...-”Bir sorayım size döneyim...” dedi...***Türkiye’de halkla kaynaşmasını bilmeyen, onu küçük gören, snobize eden, “kabızlaşmış elit“inin bizim haber bültenini iğfal etmeye çalıştığı günlerdi...Böyle bir dönemde; Türkiye’nin sanayisine yön veren en zengin iki adamından birisi; koskoca Sakıp Sabancı, üç gün boyunca SHOW Haber’in Kopenhag’da gönüllü muhabiri olmayı kabul eder miydi?.. Böylesine bir çelebilik, mütevazılık ve halk adamlığı gösterir miydi?..-”Kabul ederse bizim adımıza gidecek Ağa... Uçak biletlerini biz hazırlayıp size göndereceğiz...” dedim telefonda...Danışmanı;-”Rica ederim Reha Bey... Olur mu öyle şey... Biz kendimiz biletimizi alır geliriz...” dedi...Öyle bir dedi ki, laf ağzıma tıkandı, bir kelime daha edemedim...Muhtemelen özel uçakla gelecekti...Ben de kalkmış biletleri bizim göndermemiz gerektiğinden bahsediyordum...Paris’te Suna ve İnan Kıraç’ın yemek davetine iade-i davet yaptığımda da öyle yapmıştım...-”Bizim misafirimiz olmazsanız olmaz“ demiştim...Onlar sanayiinin devleri, Türkiye’nin en zenginleri olabilirdi...Ama biz de kendimize göre bir kimlik, bir kişiliktik...Altında kalmamız yakışık almazdı...***Neyse...O tevazu dolu adam, o çelebi karakter, o toplumun harcı olan kimlik;-”Geliyorum...” dedi...-”Galatasaray forması giyip geliyorum... Ben de bütün Türkiye gibi Galatasaray’lıyım o üç gün boyunca... Bu tarihi günlerde size muhabirlik yapmaktan şeref duyarım...”Böyle bir adamdı Sakıp Sabancı...Adam gibi adamdı...İnsandı...Halktı...Milletinin neferiydi...Tevazuydu...Çelebilikti...İnsan sevgisiydi...***Üç gün boyunca yayın yaptık...Kopenhag’da yayından önce, yine yayın planını belirlemek için bir yemek yedik...Hesabı ödemeye kalktığımda “yine restoranın içinde bir duvar örülmüştü...” Günlerce nereye dediysek oraya geldi...Hiç sektirmedi...Hiç “benim başka işim var“ demedi...Kimle röportaj yaptıysak o da röportaja katıldı, sorular sordu, söyleşiler yaptı...Bir gazeteciden daha fazla gazeteci...Ait olduğu elit’ten çok daha fazla insandı...***Sakıp Sabancı gibi insanlar toplumun harcıydılar...Onlardan artık kalmadı günümüzde...Yaşamıyorlar onlar...Yaşatmıyorlar çünkü onları...10. ölüm yıldönümünü anarken Kopenhag’daki Show muhabiri Sakıp Sabancı geldi gözlerimin önüne...Sakıp Sabancı’ların yaşaması için biraz hoşgörü, bir miktar gülümseme, biraz uzlaşı, çokça sevgi, alttan alma ve çelebilik gibi özellikler revaçta olmalıydı...Maalesef ve mateessüf...Bugün revaçta olan sadece hırçınlıktır...AYRILMIŞ AİLELER İÇİN...Filmi izlemek için televizyon karşısına kaç kere oturduğumu, kaç kez de güzelim filmi izlerken, uyuya kaldığımı hatırlamıyorum...Meğerse filmin en anlamlı yerini kaçırıyormuşum...“Son Şansın Harvey“ Dustin Hoffman’ın, “düğününde kızından ayrı düşen bir babayı karakterize eden filminin“ adı...Anne ile baba ayrıdırlar...Amerika’dan çok uzaklarda Londra’ya kızının düğününe katılmak üzere gelen “baba“yı düğün öncesi kimse önemsemez...***Düğünde konuşmayı gelinin, gerçek babasını oynayan Dustin Hoffman değil, üvey babasının yapması planlanır...Orada düğün sahnesinde, konuşma yapması planlanan üvey babadan Hoffman’ın sözü aldığı bir bölüm var...Bir de yaptığı konuşma...Anlatılmaz, ancak seyredilir...Ayrılmış bütün ailelerin, hatta ayrılmamış anne, babalarının, eylerin filmi bulup, o sahneyi izlemeleri gerek...Hiç vakit kaybetmeden...Bütün sözlerini teker teker içlerine sindirerek...Bir babanın uzak kaldığı ya da bırakıldığı kızıyla ve eski eşiyle ilgili duygu, düşünce ve temennilerini yaşayarak...Kendi hayatlarına değer katarlar izleyenler...İbret alırlar ve mutluluğa yelken açarlar...
Bana hep sorulan, “İstediğimiz şeylerin gerçekleşeceğini söylüyorsunuz ama bir türlü gerçekleşmiyor... Bu secret denilen şey palavra değil mi?..” sorusuna Kuantum’un Gücü kitabında Serpil Ciritçi güzel bir cevap veriyor...Bu Cumartesi günü keyifle okumanız için...***“Neyi düşünüyorsak o maddeye dönüşebilir...Temelde odaklanamadığımız, dikkatimizi uzun süre bir düşünce üzerinde tutamadığımız yerlerde, her istediğimiz olmaz...Diğer yandan düşüncelerimizi ne kadar ‘saf’ biçimde atabiliyoruz acaba?..Bizim en çok istediklerimiz aynı zamanda ‘ya olmazsa’ diye en çok korktuklarımız değil mi?..***Attığımız istek ve dilek toplarının yanında korku ve endişe topları da atıyoruz...Olumlu düşüncelerimize ‘beyaz toplar’, olumsuz düşüncelerimize de ‘siyah toplar’ diyelim...‘Ayşe sevdiği adamla evlenmeyi çok istiyor...Bunu her istediğinde evrene bir ‘beyaz top’ gönderiyor...Ancak geçmişte hayal kırıklığıyla biten ilişkilerinin anısını hala içinde taşıyor...Bu nedenle yoğun bir terk edilme ve kaybetme korkusu ile dolu...Attığı beyaz top onu ne zaman olumlu bir düşünce ile büyütse, duyduğu endişe ve korku hemen yanı başındaki ‘siyah topu’ da attırıyor ve büyütüyor...Hangisi gerçekleşiyor acaba?..Elbette en çok attığı top...Korkudan arınmış saf bir enerjiyi yönlendiremiyor çünkü...”***Zeynep sağlıklı bir hayat sürmeyi çok istiyor...Bu nedenle beslenmesi dahil yaşam tarzına çok dikkat ediyor...Bu onun sağlığıyla ilgili attığı beyaz top...Aslında sağlığı ile ilgili çok titiz davranan insanlar genelde hastalanmaktan en çok korkanlar olur...Zeynep’in geçmişte de önce annesi, sonra teyzesi göğüs kanseri oldu...Bu nedenle en büyük korkusu bu hastalığa yakalanmak...Yaydığı titreşim nedeniyle, önüne hep bu hastalıkla ilgili haberler düşüyor...O da beyaz topun yanında farkında olmadan siyah topları büyütüyor...***Ahmet yeni bir işyeri açmak istiyor...Ancak geçmişte açtığı birçok işyerini kapatmak zorunda kaldı...O da hayalleri ile korkuları arasında sıkışıp kalıyor...Beyaz toplar gerçekleştirmek istedikleri hayalleri, siyah toplar ise korku ve endişeleri sembolize ediyor...Siyah toplar, radyo dinlerken net ses almamızı engelleyen cızırtılar gibi...***İsteklerimiz bu nedenle gerçekleşmiyor veya gerçekleşmesi zaman alıyor..Tersine gerçekleşmesi o kadar da önemli olmayan isteklerimiz kendiliğinden önümüze düşüyor...Çünkü onların yanında evrene attığımız ve büyüttüğümüz siyah toplar yok...Olsa da olur olmasa da olur dediklerimiz gerçekleşiyor...Olmamaları için endişe ve korku yayarak siyah toplar fırlatmıyoruz çünkü...*****BAŞINA KÖTÜ BİR ŞEY GELECEĞİNİ HABER VERENLER...“Bazılarımızın kendilerinin ya da başkalarının başına gelecek kötü bir olayı, hastalığı, kazayı hissetme eğilimi vardır...Bu insanların psişik kanalları açık, bu nedenle sezgileri güçlüdür...Ortak kullanılan evrensel bilinçaltından bizim gelecek dediğimiz bir kareyi yakalama ya da hissetme yetileri yüksektir...Çünkü orada zaman kavramı yoktur...Geçmiş, gelecek ve şimdi aynı anda oradadır...Geçmişin büyük kahinlerinin ve medyumlarının yaptığı da budur...***Bu kehanetlerin her zaman doğru çıkması mümkün müdür?..Elbette hayır...Çünkü bizim, hemen her olaya ait potansiyel yüzlerce olasılık dalgası içinde, bir başkasına sıçrayarak başka bir olasılığı gerçekleştirebilme gücümüz var...O yüzden bu insanlar, genellikle yakın bir gelecekte olması en kuvvetli olasılık topunu görmektedirler...”*****İNANÇ LOKOMOTİFİ...Hayatta “başarıya inanan ve inançlı insanların“, aklıyla motive olmaya çalışan insanlara oranla çok daha başarılı oldukları görülür...Yine Kuantum’un Gücü kitabında Serpil Ciritçi’nin anlatımından notlar:“Ben hayatımda bir şeyin olmasını gerçekten istiyorsam, bunu olmasına aklımdan mantığımdan önce bilinçaltımı ikna edip inandırmam gerekiyor...Ancak o zaman bu inancıma uygun titreşimleri yaratır, bunu yansıtan veya buna uyan olayları ve insanları hayatıma çekerim...Bilinçaltımızın lokomotifi ‘inançtır...’***Paranın zor kazanılacağına inanıyorsanız, o parayı zor kazanırsınız...Yaptığınız işlerde başarısız olacağınıza inanıyorsanız, ne yaparsanız yapın hep başarısızlıkla karşılaşırsınız...Aşk hikayelerinde şanssız olduğunuza inanıyorsanız, hep mutsuz aşk hikayelerinin baş oyuncusu olursunuz...***Ben sık sık insanlara ‘neye inanıyorsan’ derim...Bana anlattıklarından ziyade, onların inandıkları daha önemlidir çünkü...Neye inanıyorsak onu deneyimleyeceğiz...Benim yaşam dediğim; bilinçaltında inandığım şeylerin bir yansımasından başka bir şey değil...Eğer hayatımı değiştirmek istiyorsam, ilk önce sahip olduğum inançlarımı sorgulamam, artık beni ileriye taşımayan, bana hayrı olmayan inançlarımı değiştirmem gerekir...İnançlarımın değişmesi demek, evrene saldığım titreşimlerin değişmesi demektir...***Sorun şu ki;İnsanlar istediklerinden çok istemediklerini düşünmeye eğilimlidir...Hayatlarındaki varlıktan çok yokluğa odaklandıkları için, bilinçsizce, bilinçaltlarına yokluğun kaydını atmaya devam ederler...Bu nedenle hayatımızdaki olumsuz kelimelerin tamamını çıkarmamız gerekiyor...Eğer sağlıklı fit ve formda olmak istiyorsak;-”Ben sağlıklı bir insanım...”Eğer zenginlik istiyorsak;-”Ben bolluk ve bereket içindeyim...”-”Benim işlerim her zaman iyi gider...”gibi cümleler kullanabiliriz...”
-“Hayat bu noktadan sonra, bizden hangi konuda fedakarlık yapmamızı isterse tereddüt etmeden o fedakarlığı yapar, o bedeli öderiz...”Ahmet Davutoğlu’na önceki gece;-“Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması durumunda, Başbakanlık için sizin de adınız geçiyor...” dedi gazeteciler...Genç politikacının tavrı, “Bunun bir mükafattan ziyade, bir bedel olarak algıladığı yönündeydi...”-“Hayat bizden hangi konuda fedakarlıkta bulunmamızı isterse, tereddüt etmeden o fedakarlığı yaparız...”***Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasıyla, onun, AKP’li eşdeğerleri arasından sıyrılacağının ilk işareti Erdoğan’ın sesinin kısılmasıyla son günkü iki mitingini iptal etmesi esnasında ortaya çıktı... Konya mitingini Tayyip Erdoğan yapamayacaktı...Toplanan kalabalığa, Konya milletvekili Ahmet Davutoğlu hitap edecekti...Meydandaki hitabeti, duruşu, tavrı Tayyip Erdoğan’dan sonra AKP’yi sırtlayabilecek bir lider portresine yaklaştığını gösteriyordu...***Ancak Ahmet Davutoğlu’nu bu dönemde öne çıkartan esas özellik, hitabet ve meydan hakimiyeti değil...Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde, çok ağır geçecek bir mücadeleye sahne oluyor Türkiye...Tayyip Erdoğan ve AKP zirvesi; “3 seçimler olarak bilinen bu dönemi ‘Cemaat’le ve paralel yapıyla mücadele“ üzerine konumlandırdılar... ***Bu mücadelenin en ortasında ve hedefteki isimlerin en başında Ahmet Davutoğlu var...Davutoğlu; MİT’e ait TIR’ların durdurulmasıyla; Suriye’de muhaliflere askeri destek verildiğinin kanıtlanma çabasının...Tapeleri you tube’dan dolaşıma sokulan son güvenlik zirvesinde, “Türkiye’nin Suriye ile savaş yanlısı bir politika izlediğini“ ispat uğraşının...İran’la dolaylı ilişkiler kurularak; Batı ambargosunun dolaylı delindiğinin ispatlama çabasının...Mısır’da; Mursi’yi açıktan destekleyen ve Gazze’ye ambargoyu delmek isteyen aktif siyasetin, Türkiye’yi felakete götüreceğini iddia çabalarının...Bir numaralı hedefidir... ***Davutoğlu’nu “hedef haline getiren olaylar zinciri, ters taraftan; onu Başbakan açısından, güvenilir bir siyasi kimlik haline sokuyor...”Davutoğlu; Erdoğan’ı hedefe koyan çevrelerin kendisini de iki numaralı hedefe koymalarıyla, yerel seçimler öncesi, “ailesiyle yalnız bırakıldığını“ düşünen Tayyip Erdoğan’ın, bir anda çok güvendiği bir yol arkadaşı konumuna geliyor... Davutoğlu’na “yeni bir siyasi mecra açmaya hazırlanan olayların temelinde bu gerçek yatıyor...”***-“Şartların bize getirdiği her bedeli ödemeye hazırız...”Gazetecilik hayatımda doğal liderin arkasından Başbakan’lığa doğru sivrilen çok politikacı tanıdım...Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Hüsamettin Özkan, Kemal Derviş ve daha niceleri...Hemen hepsi istikbaldeki Başbakanlık görevleri için çok istekli olsalar da, “çok hevesli bir imaj çizmemeye gayret göstermişlerdi...”***Ama hiç birisi “Başbakanlığı ödenecek bir bedel ve fedakarlık olarak“ görmemişti...Ahmet Davutoğlu’nun ise ağzından bu sözcükler çıkıyor önceki gece soru ilk kez sorulduğunda ona...Bellidir ki, “sahneye çıkarken, büyük bir hedef olarak ortaya konduğunun farkında...”Siyasette attığı yeni adımın bir ikbalden çok bir bedel ve maliyet oluşturduğunu düşünüyor şu anda...-”Başbakan’lığa adınız geçiyor“ sözüne;-“Gerekirse her bedeli ödemeye hazırız“ demenin başka bir izahı yok...Ahmet Davutoğlu sahneye Konya’da adımını atıyor...Muhafazakar bir politikacı olarak kendi ili Konya ona şans getirecek mi, henüz kendi de bilmiyor...Ancak inançlarının güçlülüğünün ona, bunun ilahi bir tesadüf olduğunu söylediğine eminim...Hızlı adımlarla sahnenin ortasına doğru geliyor...Uluslararası merkezlerin ve mihrakların Türkiye’deki bütün temsilcilerinin “hedefinde“ kendisinin var olduğunu bilerek...Sahneye henüz çıkmadan, hedefe konduğunun farkında... Herkes farkında olmasa da o bu gerçeğin farkında...Çok ilginç bir “politik savaş“ izleyeceğiz...Ulusal ve uluslararası çapta...TAYYİP ERDOĞAN TÜRK USULÜ BAŞKANLIK SİSTEMİNE GEÇMEYİ DÜŞÜNÜYOR...Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı adayı olursa, ne olacak?..2015 genel seçimlerinde AKP’nin yeni lideri nasıl olup da seçimleri kazanacak?..Kazanamaz, muhalefet kazanırsa; Cumhurbaşkan’lığındaki Tayyip Erdoğan’la, diğer partilerin oluşturacağı iktidar nasıl uzlaşacak?..Türkiye bir kaosa mı sürüklenecek?..Diyelim ki, AKP’de Abdullah Gül Başbakan oldu?..Gül, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkan’lığında yetki savaşına girişmeden Başbakan’lığı nasıl yürütecek?..Böyle bir Başbakanlık modeline, Gül nasıl olup evet diyecek?..***Dün Cumhurbaşkanı Gül’le Başbakan Tayyip Erdoğan Çankaya Köşk’ünde konuşurlarken, siyasi kulisler bu sorularla çalkalanıyordu...Oysa Tayyip Erdoğan’ın kurmay heyetinin kafasında başka bir plan var...Bu plana göre Tayyip Erdoğan birinci veya ikinci turda Cumhurbaşkanı seçilecek...Halkın oylarıyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı olması hasabıyla, fiili olarak Başkanlık sistemi yürürlüğe sokulmaya çalışacak...Meclis’teki BDP oylarıyla bir Anayasa değişikliğine gitmeye çalışacak ve yarı Başkanlık ya da Türk usulü Başkanlık sistemini getirtmeye uğraşacak...***Yeni sistemde Başbakan ikincil olacak...Seçilmiş Cumhurbaşkanı bir tür yeni Başkan halini alacak...Bunun anayasal temeli oluşturulacak...Kürt oyları, BDP ve o kesimlere yönelik “sürpriz açılımlar ve bir genel af“ yeni dönemin Başkanlık sisteminin zeminini hazırlayacak...Siyasi plan bu...Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, hayatın getireceklerine bağlı...Sonuçta burası Ortadoğu...Sert siyasi hesaplaşmaların, pusuların, bel altı vuruşların coğrafyası...Düello geleneğinin olmadığı bir coğrafya burası...Pusu kurma ve çapraz ateşle infaz; siyasi ve toplumsal bir gelenek bu coğrafyada...
Hıncal Abi, sevgili Mehmet Barlas’la girdiği mini polemikte, Kuantum’un hayatı kavramada ve anlamadaki önemini anlatan söylemlerde bulunuyor...Hıncal Abi hatırladığım kadarıyla yıllar önce, “ego“nun gücünün, kişilik üzerindeki önemiyle ilgili yazılar yazardı...Ben de hayatta uzun süre kişilik açısından gelişmiş bir “ego“nun önemli olduğunu sandım durdum...Oysa “ego“ denilen şeyin, yara almamak için kendi kurduğumuz bir savunma mekanizmasından ibaret; “güya bedenimizi ve kendimizi korumaya yönelik bir iç ideoloji“ olduğunu anladığımda, hayatı çok başka türlü ‘okumaya’ başladım...Sevgili Serpil Ciritçi’nin “Kuantum’un Gücü“ kitabında “Ego’yla ilgili“ muhteşem pasajlar var...Hıncal Abi’nin yeni ilgi alanında “çevresini gözlemlerken“ Kuantum’a duyduğu sevgiyi pekiştireceğine inandığım bu ilginç satırları paylaşmayı uygun görüyorum...Bu vesileyle “ego“ olayının altında yatan “çıplak gerçekleri“ de okuyucuya sunabiliriz diye düşündüm... ***Ben de zamanında, “egomu güçlendirirsem, hayatta daha güçlü olarak ayakta kalabileceğime“ inanır, egoist sözcüğünün olumlu anlamları olabileceğini savunurdum...Kısaca “ego“ denilen şeyi matah bir şey sanırdım...Aşağıdaki satırlar Serpil Ciritçi’nin Kuantum’un Gücü kitabından “Ego“yla ilgili gerçekler: ***“Öfke...Kin...Kıskançlık...Korku...Değersizlik...Kendine acıma...Kendini suçlama...Gibi düşük titreşimli duygular “Ego“ya ait duygulardır...***Biz kendimizi ‘beden’ olarak görürüz...Çünkü ego böyle görmemizi ister...Ego bizim sahte benliğimiz, sahte kişiliğimizdir...Bize;-”Sen maddesin... O nedenle zayıf ve çaresizsin... Her an yoksullaşabilir, hastalanabilir, ölebilirsin...” diyen odur...-”Sen maddesin... Maddeye hükmet, en güzel arabalara bin... En gösterişli evi, saati, çantayı al...” diyen odur... -”Herkes sana haksızlık yapıyor... Sen de onlara karşılığını ver...” diyen odur...-”Arkadaşının ayağını kaydır... Onu kötüle ve yerine geç... Kır, dök, incit diyen odur...”Birilerinin başına bir şey geldiğinde; -”İyi oldu çünkü bunu hak etti...” dedirten odur...***Biz kendimizi “egomuz“ sandığımız içindir ki, kendimizi haksızlığa uğramış, kader kurbanı, güçsüz ve zavallı ya da herkesten güçlü ve haklı görürüz...Zihnimizde sürekli konuşan onun sesidir... Nasıl mı fark edersiniz?..O hep şikayet edendir... Size yaşadıklarınızı hak etmediğinizi, herkesin düşman olduğunu kimseye güvenilmemesi gerektiğini söyleyendir...***Sesi kızgın çıkandır... Yargılayandır, yalan söyleyendir...En büyük, en güzel, en gösterişli, en güçlü sensin diyendir... Başkalarına kibirle tepeden bakandır...Her zaman mükemmel olman gerektiğine inandırandır...Her şeyi sahiplenmek kontrol etmek isteyendir... Herkesten, her şeyden korkan, kimseye güvenmeyen tarafındır...***Egomuz Tanrı tarafından bize verilen yüce benliğimize, bizi erişmekten alıkoyan gizli bir gardiyan gibidir...Kendi varlığını sürdürebilmek için içimize kurulmuş ve ruhumuzu kuşatma altına almıştır... Bu nedenle ona ‘şeytan’ dendiği de olur... O gelişmemiz için gerekli olan bilginin ruhumuza ulaşmasını engeller...”AZRAİL’İN ALMAYA GELDİĞİ ADAM...‘Ego‘ya dair Osho’nun güzel bir hikayesini anlatmak istiyorum...Bir zamanlar muhteşem bir heykeltraş ve ressam vardı...Sanatı o kadar mükemmeldi ki, bir insanın heykelini yaptığı zaman, onu gerçek insandan ayırmak çok zor oluyordu...O kadar canlı, o kadar hayat dolu heykeller yapıyordu...***Bir gün bir astrolog ona ölümün yaklaştığını, kısa bir süre sonra öleceğini söyledi...Bu durum ünlü sanatçıyı çok korkuttu...O da her insan gibi ölümden kurtulmanın yollarını aramaya başladı...Bu konuda uzun süre düşündü ve şöyle bir çözüm buldu...Kendi heykellerinden tam 11 adet yapacaktı...Ölüm kapısını çalıp Azrail içeri girdiğinde 11 heykelin arasında duracak, Azrail kendisi gibi duran 11 heykelle, arasındaki farkı farkedemeyeceğinden, onun yerine heykellerinden birini alıp götürecekti...Böylece ölümden kurtulacaktı...***Planını uygulamaya soktu...Kendisine tıpatıp benzeyen 11 heykeli yaptı ve aralarına karışarak Azrail’i beklemeye başladı...Bir süre sonra içeri giren Azrail gözlerine inanamadı...Durum bugüne kadar hiç karşılaşmadığı kadar acayipti... Karşısında ‘ölüm’ için alacağı adamdan tam 12 adet vardı...Böyle bir şey ilk kez başına geliyordu Azrail’in...-”Tanrı hiçbir zaman iki insanı aynı yaratmaz...” diye düşündü...-”Her zaman aralarında bir fark bulunur... Tanrı hiçbir zaman üretim hattı gibi çalışmaz... O özgün çalışır, araya karbon kağıdı koymaz... Ne oldu da 12 kişi birbirinin aynısı olabildi?.. Kimi götüreceğim şimdi?.. Aralarından hangisini alacağım?..” diye sordu kendi kendine...Ne yapacağını bilemedi...Konuyu Tanrı’ya danışmaya karar verdi...***-”Ulu Tanrım“ dedi...-”Hangisini alacağım, onun kim olduğunu nasıl anlayacağım?..” diye sordu...Tanrı Azrail’in kulağına gizli şifreyi açıkladı...-”Sanatçının heykellerinin arasında saklandığı odaya git ve orada bunu söyle...” dedi...-”Göreceksin işe yarayacak...”Azrail işe yarayacağından pek emin olmadan odaya gitti...Odanın ortasında durdu ve ortaya seslendi:-”Bayım tek bir şey dışında hepsi mükemmel... Çok başarılı bir iş çıkarmışsınız... Ama bir noktayı kaçırmışsınız... Tek bir hatanız var...”***Sanatçı bu sözleri duyunca beyninden vurulmuşa döndü...-”Ne hatası var?..” diye bağırdı...Azrail gülümsedi:-”Yakalandın...” dedi...-”Egona yenildin ve yakalandın... Tek hatan buydu... Egonu unutamadın... Şimdi beni izle gidiyoruz...”(Serpil Ciritçi’nin Kuantum’un Gücü kitabından...)
-“Mesele Çankaya meselesiydi... Çankaya’ya kim çıkacak sorusuydu...”Abdi İpekçi 1979 yılının Şubat ayında vurulup öldürüldüğü gün, hiç birimiz ne olduğunu anlamamıştık...Çok sonraki yıllarda, gazeteci Cüneyt Arcayürek, “Abdi İpekçi cinayetiyle başlayan olaylar zincirinin yol açtığı 12 Eylül darbesi için zamanın Başbakanı Süleyman Demirel’in” şöyle söylediğini yazacaktı...-“Amaç 864 rakımlı tepeyi Çankaya’yı ele geçirme savaşıydı... Çankaya’ya kim çıkacaktı?.. Soru buydu?.. Darbe, suikastler ve siyaset mühendisliği bunun için yapıldı...”‘Suç makinesi’nden ‘Gıcık oldum’ yumruğu!***Dün Tayyip Erdoğan, “Cumhuriyet tarihinin en zor seçimlerinden” geçtiklerini söylüyordu...Doğru...Tapeler, yolsuzluk operasyonları, kasetler; Başbakan’ın oğlunun evine polisin girmesine ramak kalan bir seçim dönemi...Başbakan’ın “en zor ve meşakkatli” dediği seçimler, sonuçta bir yerel seçimdi...Bir yerel seçimin Türk siyasal hayatının en “zor, acımasız ve meşakkatli“ seçimi olabilmesi için, başka bir şeyin var olması gerekmiyor muydu?..O konu sakın “Çankaya olmasındı?..““Çankaya’ya kim çıkacak sorusu?..”CHP liderine soruldu! Şikayetçi olacak mı?***Önemli bir not:Tayyip Erdoğan’ın yerel seçimlerdeki galibiyetini Rusya Devlet Başkanı Putin tebrik ederken, Obama bunca zaman geçtiği halde niye tebrik etmedi?..Amerikan Başkanı “tebriği hemen göndermeyerek neyi göstermeye çalışıyor?..“Tebrik gelmiyor ama Amerikan Büyükelçisi Riccardione; “Türkiye’deki durumu yakından izliyoruz“ mealinde uzun bir röportaj veriyor Hürriyet gazetesine...Amerikan Başkanı’ndan öteye, İngiltere, Fransa, Almanya gibi devlerinin zirvelerinden de henüz bir tebrik gelmemesi tesadüf müdür acaba?..Geçelim...***Seçimlerde açık farka rağmen, “Türkiye’de muğlak bir durum“ varmış gibi bir hava yaratılıyor mu Batı’lı merkezlerde?..Bu merkezlerin ne kadar önemli olduğunu, Türkiye 12 Eylül’de, 12 Mart’ta, 27 Mayıs’ta görmedi mi?..Tam da bugün;Seçim sonrası ilk grup konuşmasını yapmak üzere kürsüye gitmekte olan ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na Meclis’in ortasında yumruklu saldırı düzenleniyor...Meclis’in ortasında Türkiye’nin iki numaralı siyasi liderine saldırı düzenlemek şu mesajları birer birer kamuoyu algısına nakşetmek demek değil mi?..1) “Meclis çatısı kimseyi korumaz...2) Türkiye’de siyasi istikrar dediğiniz şey, Meclis’te kolayca atılacak bir yumrukla altüst edilir...3) Ana muhalefet liderini Meclis’te koskoca bir koruma ordusunun ortasında bile koruyamayan bir rejim sağlam sayılmaz...4) Seçimler geçti, ama siyasi istikrarsızlık geçmiyor...5) Türkiye’de siyasetin çivisi çıkmak üzere...”***Nitekim;Yumruklu saldırıyı gereçekleştiren Orhan Övet, bu profesyonel saldırılarda suikastçilerin kullandığı dili birebir aynen kullanıyor:-”CHP grubuna geldiğimi söyleyerek Meclis’e girdim... Ben Alperen’im...Yumruklamayı kafama koydum o yüzden geldim...Bekledim girişini... Uygun fırsatta da yumruğu attım...Kılıçdaroğlu’nun politikalarını beğenmiyorum...Vatan haini olarak görüyorum...Kendisine gıcık oluyorum...Eylemi de bunun için yaptım...”***Turgut Özal’a suikast yapan ve yalnız hareket ettiğini söyleyen Kartal Demirağ’a ve Abdi İpekçi’yi öldüren Mehmet Ali Ağca’nın ilk sözlerine ve ifadelerine ne kadar benziyor bu ifadeler...Güya yalnız ve meczup bir kişilik...Geçmişte birçok olaydan sabıkası var...Cezaevinden bir süre önce çıkmış...Yani cezaevinde kalmış...Oradan seçilmiş...Parasız, işsiz...Alperen olduğunu söyleyerek “bir siyasi bağlantı varmış gibi yapıyor...”Bu tablo “özel olarak seçilmiş, tutulmuş bir profesyonel tetikçi tablosudur...”Saldırının arkasında bir şeyin olmadığını değil, bir şeyin olduğunu göstermektedir...***Saldırının sütre gerisinde; Türkiye’deki siyaseti bulanıklaştırmak isteyen, destabilize edilecek siyasete göre, Çankaya’yı dizayn etmek isteyen son derece profesyonel ve güçlü bir irade bulunuyor...Saldırı Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılıyor görünse ve kafalarda soru işareti uyandırsa da;“Çankaya’ya kim çıkacak“ sorusu bütün çıplaklığıyla karşımızda durmaya devam ediyor...Hala merak ediyorum?..Seçimler bittiği ve üzerinden hafta geçtiği halde, Beyaz Saray’dan niye bir tebrik gelmedi hala?..*****BİZE BİZDEN BAŞKA DOST VARMIŞ GİBİ GÖRÜNMÜYOR...Hayat hiçbir zaman görünen yüzündeki gibi değil...Esasen ne olduğunu ancak görünmeyen kısmını iyi analiz ederek çözebiliriz...Türkiye bir makas ayrımında...Batı’nın siyasi karar merkezleri, “Türkiye’nin kendilerinin Ortadoğu’daki aktörü“ olma özelliğini gittikçe yitirmekte olduğunu düşünüyorlar...Mısır’da, Suriye’de hatta İran’da izlenen politikaların, Batı’nın siyasi yol haritasıyla örtüşmediği kanısındalar...***Türkiye’de arka arkaya üç seçimle oluşacak siyasi tablo, kendi istedikleri fotoğrafa uygun olacak mı; bunu merak ediyorlar...Batı’nın finansal ve siyasal merkezleri, kendi istedikleri siyasi dizayna aykırı durumları, pek töleransla karşılamıyorlar...Bu durumları dünyadaki global düzeni bozucu bir gelişme olarak değerlendiriyorlar...***Mısır’da Mursi’nin iktidardan alaşağı edilmesi bunun tipik bir örneğiydi...Ukrayna’nın üçe bölünmesine yol açan olaylar zinciri, birebir bu durumla alakalı...İran’a abluka, ambargo ve şimdi uluslararası tecritin hafifletilmesi hep aynı senaryonun parçaları...Türkiye de dünyadan kopuk değil...Bizim büyük makas değişikliklerine gitmemizi kabul edecek gibi görünmüyor dünyayı yöneten global sistem ve güçler...Batı’nın önemli siyasi merkezleri için “Türkiye’ye şeriat mı gelecek, yoksa laiklik mi?..“ değil sorun...“Türkiye uluslararası sistemin bir parçası olarak kalacak mı kalmayacak mı?..”Sorun burada onlar için...***AKP iktidarının ilk yıllarında “bir sorun değilmiş gibi görünen bu konu, son yıllarda Batı için belirgin kuşkuları içinde barındırmaya başladı...“Şimdi sordukları soru; Türkiye’nin yeni siyasi tablosu bu kuşkuları dağıtacak mı, yoksa dağıtmayacak mı?..Dağıtacaksa hangi siyasi şartlar sağlandığında dağıtacak?..Dağılmayacaksa onlar ne yapacaklar?..Biz ne yapacağız?..Bu müphem durumdur, korku tüneli gibi devam eden olayları idame ettiren...Türkiye’yi en meşakkatli ve en zor siyasi dönemeçten geçiren...***Gazze’yi “ziyaret etmek ve ambargoyu deleceğini“ söylemekle başlayan siyasi mecra, Suriye ve İran’a yönelik farklı politikalarla devam ediyor...Amerika’nın ve Batı’nın cevabını bulmak istediği sorular bunlar...Çok isterdim...Esas meseleleri Türkiye’de laikliğin ya da demokrasinin geleceğinin ne olacağını düşünmek olsun...Maalesef tek meseleleri budur...Demokrasi ya da laikliğin geleceği değil...Kararlar buna göre belirleniyor...Doğrusu onun için kendi iç demokrasimi ve laikliğimi yaşamakla yetinmekteyim...Bana benden başka dost varmış görünmüyor çünkü...
Senin için hiçbir şeyler yazamadım çocuk...Yüreğim kaldırmadı...Gözlerimi kaçırdım...Resimlerinden... Fotoğraflarından... Hiçbir şeyine bakamadım çocuk... Aramalarına...Bulanık suların içinde bulmalarına... ***Haberlerini okuyamadım çocuk...Binlerce haberi tüm Türkiye’ye okuyan ben...Senin haberini kendime okuyamadım çocuk...Kalbim sıkıştı...Ruhum fenalaştı...Seni arıyorlardı...Görmemeye çalıştım...Duymamaya uğraştım...İlk günden beri, seni kalbimin derinlerinde; Issızda ve sessizde tuttum çocuk... Belki bir gün ses verirsin...Müjdeyle karışık yeşerirsin...Kalbimi yeşertirsin diye çocuk...***Seni bilinçaltıma koydum...Bilincime çıkarmadım bilinçli olarak seni...Güzelliğine bakmadım...Güzelliğine bakmadan, güzel gözlerini gördüm çocuk...Küçük kalbini...Minik vücudunu...Seni görmez...Sana bakmaz...Senden ırak...Varlığından uzak...Çorak...Issızda debelenirken...Minik bedenini gördüm çocuk...***Bir melek çıktı havuzdan...Yukarılara uçtu...Kanatlarını açtı...Beyazdı, çok beyazdı... bembeyazdı...O zaman gördüm seni çocuk...Kanatların arasından... Gülümsüyordun çocuk...“EN ÇOK YERE DÜŞENLER; BİR GÜN DİMDİK DURMAYI BECERİRLER...”Sevgili Mehmet Barlas, Hıncal Abi’yle girdiği polemikte, “Zırvalayanlar Kuantum teorisini mi kanıtlıyorlardı?..” başlıklı bir yazı yazmış...Yazıda;-“Sevgili Reha Muhtar’ı önce Deepak Chopra’ya, sonra da Kuantum fiziğine nasıl kaptırıp, yitirdiğimizi hatırladım...” diyor...Tam Mehmet Barlas’ın “Kuantum ve Zırvalama” yazısını yazdığı ve “beni yitirdiğini hatırladığı” gün, Kuantum dünyasındaki dostlarımdan Serpil Ciritçi yeni kitabını bana göndermişti...Serpil Ciritçi’nin kitabının ismi nazire yaparcasına şu başlığı taşıyordu:“Kuantum’un Gücü...” ***Kitabı gönderirken Serpil şöyle yazmış bana:-“Hayat yolumuz bazen uzun ve zahmetlidir...Rehberlerimiz ise bu yolun karanlık köşebaşlarında, yolumuzu aydınlatan direkler gibidir...Hayat havuzunda boğulduğumuz anlarda...İçimize çektiğimiz o tatlı ve derin nefes gibidir...***Kocaman bir yüreğe...Tanıdığım en güzel rehbere...Işığın her daim parlak olsun...Yürekten sevgimle...”***Yazdığı kitap Kuantum’u öğrenmek ve yaşamak isteyenler için çarpıcı öyküler ve bilgiler içeriyor...Şöyle yazıyor Serpil Ciritçi;***“Bir dostum bana hayat;-’Alcatraz filmindeki Kuş ve Kuşçu olmak gibidir...” demişti;-”Hayatımıza yaralı şekilde birçok kişi girip çıkar... Ya da öyle görünürler... Onları elimizden geldiğince tedavi ederiz... Sonra giderler... Sonra bir başkası gelir... Ruhumuzu veririz sonra gider... Sonra bir başkası daha...Onların yaratılışı gitmektir... Kuşçunun yaratılışı ise tedavi etmek... Kuşçu bu arada alışır kuşa... Sever bağlanır... Ne kadar dayanılmaz bir acıdır bağlanılanın gitmesi...Ama o hep gidecektir zaten...O uçmak için yaratılmıştır...Diğeri yara sarmak için... Biraz ruhumunuzun yüceliğiyle alakaladır bu durum...Biraz da öğrendiklerimizden elde edilerek seçtiğimiz yolla alakalı... Uçsunlar...Bu seçimimizse ve doğru olduğunu biliyorsak böyle devam edeceğiz...***Bazılarımız hem Kuş hem Kuşçu olacak... Kimi zaman göklerde uçarken, kimi zaman kanatlarımız kırık dostlarımızın kapısını çalacağız... Ve kapımızı açacağız yaralı gelenlere...***‘Ben insanları ruhumla severim...’ der Mevlana...‘Akıl unutur kalp kırılır...’Biliriz yüreğimizin derinliklerinde her kış bahara gebedir ve en karanlık en şafak sökmeden önceki andır...***En çok ağlayanlara yakışır aslında güzel gülüşler...Sonunda yürekten gülmeyi öğrenmişlerdir çünkü...En çok yere düşenler, bir gün dimdik durmayı becerebilirler...Sonunda tek başına güçlü olmayı öğrenmişlerdir...”