Yaşayan mı bilir okuyan mı?..

Haberin Devamı

Aynı sitede oturan üç farklı meslekten arkadaşın arasındaki sohbet hararetliymiş...

İşadamı olan;

-”Çok sık yurt dışına seyahat ediyorum...” demiş...

-”Güne çok erken başlıyorum... Gece iş yemekleri, toplantılar derken, günü çok geç saatlerde tamamlayabiliyorum...

Ben yaşadığım hayat nedeniyle çok bilirim... Dünyada görmediğim ülke yok gibi... Tanımadığım kültür, tatmadığım yemek, görmediğim eğlence merkezi, dinlemediğim müzik türü kalmadı...

Sayemde çocuklarım da dünya kültürünü öğrenerek büyüyor...

Onlara dünyanın her yerinden fotoğraflar getiriyor, dünyanın değişik kültürlerini anlatıyorum...

Ayrıca aranızda günü en uzun şekilde yaşayan da benim....

Sizin gibi günümün yarısını uyuyarak ya da bir koltukta oturarak geçirmiyorum...”

***


İşadamını dinleyen müzisyen arkadaşı hemen söze atılmış;

-”Ben sıklıkla turnelere gidiyor, turnelerde gittiğim şehirlerin popüler eğlence merkezlerinde sahne alıyorum... Neredeyse her akşam geç saatlere kadar çalışıyorum... Onun için güne geç başlıyorum...

Elbette ki ben senden daha çok şey biliyorum...

Sen gidip görüyorsun... Bense yaşıyorum...

Sen yalnızca tadıyorsun, bense paylaşıyorum...

Gezmekten gezmeye fark var...

Sen ticari amaçla geziyorsun, ben sanat için geziyorum...

Sen insanlarla iş konuşuyor, her gördüğün yeri işadamı gözüyle görüyorsun...

Ben insanların ruhuna dokunuyorum...

Ayrıca sen çalışırken yoruluyorsun... Ben çalışırken dinleniyorum...

Ben hayatı ve yaşamayı senden daha iyi biliyorum...” demiş...

***


Onları dinleyen üniversitedeki akademisyen söze girmiş:

-”Her ikiniz de geziyor ve görüyorsunuz kabul...” demiş...

-”Ama her ikiniz de yalnızca yaptığınız işin perspektifinden değerlendiriyorsunuz hayatı...

Bense farklı pencerelerden ve her pencereden bakabiliyorum... Her konuya ait yüzlerce kitap okuyorum... Bilim yapıyorum... Her okuduğum şeyden yüzlerce bilgi alıyorum...

Evet sizin kadar çok gezmiyorum ama, okuyarak sizden çok daha fazla konuda bilgi sahibi oluyorum... Çok gezen değil, çok okuyan, çok bilgi sahibi olan bilir...”

***


Üç arkadaşın sohbetlerini uzaktan dinleyen yaşlı adam, yaklaşmış usulca yanlarına...

-”Beyler...” demiş...

-”İstemeden kulak misafiri oldum sohbetinize...

Size Yunus Emre’nin bir sözünü hatırlatmak isterim...

“İlim ilim dediğiniz bilmektir...

İlim esasen kendini bilmektir...”

***


Çok okuyan mı çok gezen mi bilir?..

Kitapları hatmeden mi, sokağı ve hayatı bilen mi yaşamı yönetir?..

Los Angeles’da bulunduğum birkaç ay öncesinde hala bu tartışma revaçtaydı Amerika’da...

Belki de Kaliforniya doğumlu olduğundan, APPLE’ı kuran, onu dünyanın zirvesine çıkartan efsanevi yönetcisi Steve Jobs’un üniversite eğitimini yarıda bırakarak dünyanın en önemli markalarından birini yarattığını söylüyorlar ve başarı için “kolej (üniversite) eğitiminin zorunlu olmadığını” anlatıyorlardı...

Elbette farklı düşünenler, Amerika’da iyi bir üniversite eğitiminin her şeyden önemli olduğunu savunanlar da vardı...

Onlar da zıt görüşlerini büyük hararetle savunuyorlardı...

***


Ben ikisinden oluşacak bir kompozisyonun doğru olduğuna inanıp, üniversite eğitiminin yanında ikinci sınıfından itibaren mesleğe başlamıştım...

Hem okulda okumuş hem de aktif gazetecilik yapmıştım...

İkisini bir arada yaparak başarılı olmuş gibi görünsem de, üniversite yıllarımda esasen kendi gençliğimden yemiştim...

Böyle yapmanın yararlarını mesleki açıdan ilerki yıllarda fazlasıyla gördüm...

Fakat çok uzun yıllar sonra hayatta “bilmek denilen şeyin“, dünya kültürlerini ve mesleki şeyleri bilmekten çok öteye; “kendini bilmekle ilgili olduğunun“ farkına vardım...

Esasen kendini iyi tanıdığın, iyi bildiğin, kendine doğru içsel yolculuğunu başarıyla yaptığın zaman çok şey öğreniyor çok şeyin farkına varıyordun...

***


Hayat esasen o zaman değerli hale geliyordu...

Bu dünyada esas öğreneceğimiz şeyin kendimiz olduğunu fark ediyordun...

Bunca yaşanmış renkli bir hayatın içerisinde “Yunus Emre’nin“ bilgeliğinde karar kılıyordun...

Bilgeliğin sadelik olduğu sözü o zaman anlamlanıyordu...

Etraf kendini bilmeyen; tanımayan, ruhunun derinliklerine inmeyen, içindeki sevgiyi ortaya çıkartamayan “küçük egolarını matah bir şey zannedip, onunla koskoca hayatı yönetmek isteyen insanlarla doluydu...”

Onlara gülümseyerek yola devam etmenin en doğru yol olduğunu anlıyordun...

*****


50 YIL ÖNCESİNDE YARIM KALAN AŞK...

İtalya’da Toscana’da genç bir kadın, genç bir adama aşık oluyor...

Toprağı seven o adamla günler, haftalar geçiriyor...

Sonra bir gün, aşkıyla; hayatı ve ailesi arasında kalıyor...

Ne yapacağını bilemez halde memleketi İngiltere’ye Londra’ya dönmek zorunda kalıyor...

Duvara bir mektup bırakıyor; o mektupta ne yapması gerektiğini sorguluyor...

***


Mektup elli yıl sonra konuyla ilgisi olmayan genç bir kız tarafından bulunuyor...

Cevap yazılıyor...

Babaanne olan kadın, elli yıl önce bıraktığı sevgilisini bulmak üzere İtalya’ya Toscana’ya torunuyla birlikte geliyor...

Sevgilisi Lorenzo Bartolini’yi bulmak için...

Ondan özür dilemek için...

***


Juliet’e Mektuplar filmini izlerken, 15 yaşında izlediğim bir gençlik aşkı filmi geldi gözlerimin önüne...

İki liseli gencin, delice bir romantizmin içinde ilk cinsel deneyimlerini yaşadıkları filmde, genç kızın ailesi sonunda kızlarını üniversiteye Ohio’ya gönderiyordu...

Genç erkek yaşadıkları şehirde kalıyordu...

Dramatik bir final sahnesi vardı filmin havalaanında geçen...

Gözümden akan yaşları göstermemek için başımı öne eğmiştim...

Sinema salonunun karanlığında, kazağımın üzerinde bir şeylerle meşgul oluyormuş gibi sekiz olmuş kalmıştım...

***


O günden beri, ülke ve şehir ayrılıklarının yarattığı yarım kalan romantik aşkları izlerken bir tuhaf olur nedense içim...

Neden böyle olmak zorunda kalındığını sorgularım...

İlk gençlik yıllarımda yarım kalan aşktan kalma bir ritüel, bünyemi zorlar, ruhumu isyan ettirir...

Juliet’e Mektuplar filminde tam böyle olmadı...

Ayrılık 50 yıl önce gerçekleşmiş, buluşmanın beklentisi filme hakim olmuştu...

Seyrederken hüzünlenmeden kalbimin yumuşadığını hissettim...

DİĞER YENİ YAZILAR