Önceki gece saat 23 sularında bir arkadaşımla konuşurken;-“Bugün 25 Mart... ‘Kaset yayınlanacak’ deniyordu, bak yayınlanmamış” dedim...-“Gün henüz bitmedi...” cevabını verdi...-“Daha yarım saat var...”O konuşmayı izleyen dakikalarda yeni kasetlerin ortaya sürüleceğinden bihaberdim... Dün Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi’ne “Medya Onur Ödül’ünü” almaya giderken, ne yayınlanan kasetlerden ne de içeriklerinden haberim vardı...Yol birbuçuk saat sürüyordu...Dönüş yolunda dostlar telefonda konuşurken haber verdiler...Gece ‘23.30 sularında yeni kasetler yayınlandı’ diye...***Twitter hesabımdaki gazete yazılarımı Vatan bilgi işlem servisindeki arkadaşlar günlük olarak koyuyorlar...Twitter’ın kapandığı ilk gün telefonda arkadaşlar, twitter’a girişin yeni yol ve yordamlarını söylediler...-“Bilmem ne hesabından twitter’a girebiliyorsun...” dediler...-“Ben anlamam o işlerden...” dedim...Bilgi işlemdeki arkadaşlara da, “başka bir hesaptan twitter’a girebiliyormuş...” diye üstümde kalmasın diye söyledim...Onlar da, “pek güvenli bir yol değil, yazılar için...” dediler öyle kaldı iş...***Dün karşılıklı konuşma tapeleri, ortam dinlemeler, kasetler falan çıkmış...Oysa, ben çok başka bir dünyada bulutların üzerinde gezinmekteydim dün...Nedense Tekirdağ’da doğmuş olduğunu unutmuşum Namık Kemal’in... Osmanlı’nın Batı’ya açılan penceresi olan, yazarının, şairinin ve gazetecisinin...Onun Batı’yla haşır neşir yaşam gustosu, vakit buldukça ve kaçmayı düşündükçe Paris’le rastlaşan gazeteci-yazar öyküsü, Vatan Yahut Silistre oyunundan sonra Mağusa’da Akdeniz’in kıyısındaki küçük kentte yıllarını geçirdiği hüzünlü sürgün yerinin bende önemli izleri vardı... Nereden bilebilirdim ki, gün gelecek Namık Kemal’in üniversitesinden, geleceğin Namık Kemal’lerinin elinden alacağım Medya Onur ödülünü... Henüz ikincisi Namık Kemal Üniversitesi ödüllerinin bu yılki...İlkini geçen yıl Türkan Şoray’a vermişler, okul yönetimi ve öğrenciler...***Dün ne kadar farklı bir tablo vardı üniversitede...Pırıl pırıl gençler, İstanbul’a birbuçuk saat uzaklıkta kurulan muhteşem bir kampüste, barış ve huzur içinde Namık Kemal’in adına yakışır mükemmel bir eğitim alıyorlardı...Benim televizyon haber bültenlerinde, “espirili fırça konuşmalarımdan oluşan bir potburi” hazırlamışlardı...Onu izlettiler, sonra ödülü üniversite rektörü Prof. Dr. Osman Şimşek’in elinden almak üzere beni sahneye davet ettiler...-“Başarılı olmak önemlidir...” dedim Namık Kemal Üniversitesi’nin gençlerine...-“Ama başarıdan daha önemli bir şey var... Onurlu ve dik durarak başarılı olmak... Bana verdiğiniz bu onur ödülü, size; hayatta başarılı olurken, onurdan ve dik duruşunuzdan taviz vermemeyi hatırlatsın...”***Uzun uzun alkışladılar...Gözümün önüne üniversite yıllarım geldi...Genç ve idealisttik hepimiz...Bu gençler gibi her birimiz birer Namık Kemal gibiydik...Tertemiz ve yepyeni başarıların altına imza atmak istiyorduk...Enerjimiz sonsuzdu...İsteklerimiz sonsuz...Arzularımız sınırsız...Bir parça fırsat verilmesi için uğraş veriyorduk...Bizi getiren arkadaşlara;-“Olay çıkıyor mu üniversitede?..” dedim...-“Hayır...” dediler;-“Pek bir olay çıkmaz buralarda...”***Yemyeşil koskoca bir araziydi burası...İçinde yurt, yeni binalar, yerleşkeler, fakülteler, spor salonlarından oluşan koskoca bir kampüs vardı...26 bin genç üniversiteli burada okuyordu...Geleceğin Namık Kemal’leri olarak...Kasetlerin dünyasından uzakta, hayata yeni enerjiler katmak üzere, sıralarda okuyor sırada bekliyorlardı...Dik duracak onurlu bir hayatı yaşamak adına...YILANIYLA YAŞAYAN ÖTEKİ KADIN...Gözde Baykara’nın Çukurcuma’daki “kadın” konulu resim sergisinde dikkatimi çok çeken bir resim vardı...Arkadan resmedilmiş nü bir kadın resmi...Sağ omzunun üstünde renkli bir kuş vardı kadının...Yanıbaşında ise yerde sürünen bir “yılan...” ***Doğrusu “boynuzlu kadınlardan” daha fazla ilgimi çekmişti, bu resim ilk gördüğüm andan itibaren...Bir süre düşündükten sonra, ressamın “bir öteki kadını” resmettiğine hükmetmiştim...Yılanlı kadın, bir öteki “kadın”dı...Erkeğini “kadının” elinden almak için, sağ omuzunda kuşuyla görünüp, ‘yılan’la sokulan öteki kadın...Genç ressam hiç kuşku yok; bu resmi yaparken çevresindeki bir “öteki kadın”dan ilham almıştı... Muhtemeldir ki bir dramdan bir sanat eseri vücuda getirmişti... ***Resme bakarken, “öteki kadınları” düşündüm...Yanlarında yılan taşıyan “yılanlı” kadınları...Genç ressamın kadınsı bir tanımlamasıydı “beraberinde yılan taşıyan kadın” tanımlaması...Sonuçta her kadın bazen esas kadın, bazense öteki kadındı...Hayatı hiç tanımayan erkekler, kadınları “esas kadın ve öteki kadın” diye kategorize ederlerdi...Oysa aynı kadın, bir erkek için “esas kadınken, bir başka erkek için delicesine mücadele eden bir öteki kadın halini alabilirdi...”Bu aynı zaman dilimi içinde de olabilirdi...Farklı zaman dilimleri içinde de...Hayat böyle bir şeydi...Kadın da öyle bir şey... ***Her kadın içinde “esas ve öteki kadını bir arada bulundururdu...”Anneliği ve dişiliği birarada yaşayabildiği gibi...Mazbutluk ile albenili bir seksapeli aynı anda hissettirebildiği gibi...Kadın, anne ile femme fatale bir çekiciliği, mazbut bir eş ile başdöndürücü bir cazibeyi, romantik bir sevgiliyle, talepkar bir dişiyi aynı anda yaşar, aynı anda bunların her birisi ve her birinden çok daha fazlası olabilirdi...Resimdeki öteki kadına baktım...Yanında yılan; sağ omuzunda ise renkli bir kuş taşımaktaydı...***Bir kadın...Sağ omzunun üzerinde saflığın sembolü bir kuşla görünüyor, yılanını ise saklayıp, sonradan sokmaya hazırlanıyordu...Resim bunu anlatıyordu... Sanatçısı kadındı...Bakış açısı da “kadın...”Bense, “yılanlı öteki kadına” bakarken... “Yılansız” görünen öteki esas kadınları düşünürken...Yılanlar ve kuşlar yer değiştirdiler...Hep birlikte kadınlar omuzlarında bazen kuşlar, bazen yılanlar, bazen sakladıkları kuşlar, bazen gizledikleri yılanlarla hep birlikte kadraja girdiler...Hepsi hem yılanlı ve hem kuşluydular...Bazılarında yılanlar görünüyor, bazılarında ise kuşlar görünüyordu...Ancak hepsi resimdeki gibi “nü”ydüler...Hiçbirinin yüzleri seçilmiyordu...
Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim kampanyasındaki Bozkurt işareti büyük tartışmalara neden oluyor...-“CHP lideri nasıl olur da Bozkurt selamı verir?..” soruları gündeme taşınıyor...Oysa Türkiye 30 Mart sonrası, -yani birkaç güne kadar- bambaşka bir resmin ortasında, birbirinden kesin çizgileriyle tamamen ayrılan iki farklı siyasi cephede toplanacak... Bu cephelerden birinde; “Kemal Kılıçdaroğlu ile Bozkurt işareti yaparak selamladığı Bozkurtlar olacak...”Diğerinde ise Erdoğan ve çevresindekiler...***Yerel seçimlere ve kaset tapelerine yoğunlaşan kamuoyu, gerçek siyasi fay hattının 30 Mart’ta kırılacağını ve yeni bir Türkiye’nin iki ana siyasi akım etrafında şekilleneceğini fark etmiyor....Ağustos ayında Cumhurbaşkanı “halk oyuyla seçilecek...”Bunun anlamı Türkiye’nin her şeyiyle ikiye bölünecek olmasıdır...Cumhurbaşkanı ikinci turda yüzde 51’le seçilecek...***Beş yılda bir yapılacak her Cumhurbaşkanı seçimi, Türkiye’yi Amerika’daki gibi iki ana eksenin üzerine oturtacak...Bu ana eksenlerin ne olacağı Pazar günkü seçimlerin sonunda belli olacak...Mansur Yavaş’ın Ankara’da CHP ile MHP arasında sağladığı ortak adaylık köprüsü, 30 Mart sonrası Kılıçdaroğlu ile Bahçeli arasında bütün Türkiye’de; Cumhurbaşkanı seçimi için sınanacak...Mansur Yavaş Ankara’yı kazanırsa, bu muhalefetin “Cumhurbaşkanlığı galibiyetinin, Ankara’daki belediye başkanı egzersizi” olarak adlandırılacak...***Kemal Kılıçdaroğlu “bozkurt selamı” yaparak hiçbir hata yapmıyor...31 Mart Pazartesi gününden itibaren başlayacak halkın seçeceği Cumhurbaşkanı seçimi kampanyasının startını veriyor...Bu kampanyayı “Bozkurtlarla-CHP’liler ortak yürütecek ve tek bir aday çıkartıp, seçtirecek...” diyor...Bozkurt işaretinin meali budur...Kemal Kılıçdaroğlu gibi, üniversite yıllarından itibaren soldan gelmiş bir kimliğin, bozkurt selamı vermesi anlık bir refleks değil, üzerinde düşünülen derin bir planın sonucudur...***Kılıçdaroğlu’nun Bozkurt selamı şeklinde ortaya çıkan, yeni CHP-MHP Cumhurbaşkanlığı ittifakı, AKP’nin Bülent Arınç gibi ileri gelenleri tarafından bozulmaya çalışılıyor...Arınç MHP’nin CHP’yle işbirliğine gitmesini engellemeye çalışıyor...Herkes Türkiye’deki son siyasi mühendisliğin ve mücadelenin sadece AKP’nin yerel seçimlerdeki oylarını azaltmaya yönelik olduğunu sanıyor...Oysa esas konu, Tayyip Erdoğan’a veya AKP’li bir başka adaya ikinci turda oy verecek müttefikleri yok etmek ve Erdoğan’ı yalnız bırakmaktır...***Tayyip Erdoğan ittifaksız kalırsa, kaybedecek...Oyları azalırsa değil...İlk iki aşama, ittifakları yok etmektir...AKP içinde yalnız bırakma, ittifakların önü kesildikten sonra gerçekleştirilmeye çalışılacak...TAYYİP ERDOĞAN CUMHURBAŞKANLIĞI İÇİN MEYDANLARDA VURUŞMAK İSTİYOR...30 Mart’ta birçok şey belli olacak sonuçlarla birlikte... Fakat bir nokta açık seçik gözüküyor...Tayyip Erdoğan bu seçim kampanyası esnasında, bir tür Cumhurbaşkanlığı seçimi antrenmanı yaptı...Meydanlarda topladığı kalabalıklarla...Tek kişilik bir gösteriyle...Hitabetinin gücüyle...Yalnız başına verdiği meydan mücadelesiyle...Mitinglerdeki performansıyla hep bir şeyi göstermek amacındaydı....***Yüzde 42-45 bandına partisini tek başına oturtup, Cumhurbaşkanlığı için meydanlara çıkacak tek AKP adayının kendisi olabileceğini tabanına göstermek...Toplanan kalabalıklar, AKP’den bir başka adayın böyle bir kalabalık toplamasının mümkün olmadığını gösterecekti...Lider, doğal AKP adayı olarak meydanlara bu kez Cumhurbaşkanlığı için inecekti... Bu şartlarda parti, Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkarmak için bütün gücünü zorlayacaktı...Erdoğan’dan boşalan koltuğa da yeni bir isim getirilerek AKP’nin vitrini düzenlenecekti...Plan buydu...***Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasa da, vuruşarak kaybetmeyi göze alıyor...Toplayacağı yüzde 40’ın üzerindeki oyun, Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetse bile, kendisi üzerinde makul bir uluslararası “meşruluk” kazandıracağını düşünüyor...Erdoğan tipinde “tek başına mücadeleyi seven ve bu mücadelenin bizzat kendisinden tetiklenen politikacılar,” sonuna kadar vuruşmayı seçerler...Yerel seçim kampanyasını neredeyse tek başına meydan meydan, televizyon televizyon dolaşarak yürüten bir Erdoğan; cumhurbaşkanı seçim kampanyasının kendisi dışında bir AKP’li tarafından yapılamayacağını düşünecek...GÜNEYDOĞU’DAKİ KÜRT OYLARI NEREYE GİDECEK?..Bu seçimlerde, derin odaklarca yürütülen seçim stratejileri muğlak kaldı, berraklığa kavuşmadı...Oysa esas mücadele; Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilip seçilmeyeceğini belirleyecek olan Güneydoğu’daki Kürt oyları üzerine döndü... Cemil Bayık ve dışardaki PKK önderleri, hep “hükümeti ve AKP’yi suçlayıcı demeçler verdiler...”***Hatta Apo’nun Nevruz mesajının, gürültüye getirilmesi için, Bayık ve diğerleri önceden açıklamalar yaptılar...Hükümeti baştan suçlayıp, Apo’nun açıklamasının etkisini azaltmayı amaçladılar...Apo’nun “Türk devletinin elinde bir rehin olduğu” kampanyası da bu amaca yönelikti ve Apo’nun sözleriyle Güneydoğu’daki Kürt oylarının ikinci turda Tayyip Erdoğan’a gitmesi engellenmeye çalışılıyordu...***Muhalefet bütün stratejileriyle bugüne kadar Tayyip Erdoğan’ın ulusal ittifaklarını kesme yoluna gitti...Liberaller, merkezdeki seçmen, sosyalistler, Cemaat teker teker AKP’den uzaklaştılar...AKP eski Milli Görüş’ün oylarının yanı sıra, muhafazakar oyların artmasıyla bir miktar daha geliştirilmiş kendi tabanıyla başbaşa kaldı...***Hala ne yapacağı belli olmayan tek bir güç var... O güç AKP’nin daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın son kertede yanında gözüküyor...Apo’nun yönlendireceği Güneydoğu’daki Kürt oylarıdır bu siyasi güç... Muhalefet stratejistleri, KCK ve dışardaki PKK önderliği üzerinden bu oyların Tayyip Erdoğan’a gitmemesi için var gücüyle savaşıyorlar...Abdullah Öcalan ise hala “varılan mutabakata uygun hareket ediyor...”Bugüne kadar yayınlanan kasetlerin hiçbirini bire bir izliyor ya da dinlemiyorum...Kasetler sonunda ne olacağı hakkındaki spekülasyonlara da fazla rağbet etmiyorum...Ama olayın stratejisine baktığımda...“Altın vuruş altın vuruş dedikleri” şeyin AKP hükümeti ya da Tayyip Erdoğan ile Apo’nun barış mutabakatına yönelik olacağını görebiliyorum...Kaset maset bilmem...Stratejileri öyle söylüyor...
“Mısır yargısı, Mursi’yi deviren ordu darbesini protesto eden Müslüman Kardeşler taraftarlarına insanlık tarihinin en ağır idam kararını verdi...” diyor bizim gazetedeki manşet...-“529 kişiyi ölüm cezasına çarptırdı... Son sözü müftülük söyleyecek...”***Son zamanlarda bu ülkeyle ilgili en büyük tedirginliğim bu...Türkiye fıtrat ve müktesebat olarak, tecrübe ve siyasi olarak gittikçe Mısır gibi Ortadoğu ülkelerine benziyor...Avrupa’ya bir zamanlar ne kadar yaklaşmıştık bilinmez, fakat geldiğimiz nokta inanılmaz bir şekilde uzaklaştığımızdır...***Biz Mısır’da daha kanlısını görsek de, içimizde de kıran kırana şiddetli bir hesaplaşma yaşıyoruz...Bu ülkede zindanların bir zamanlar bu kadar kolay bir şekilde doldurulmaması gerektiğini söylediğimizde, “geleceğin bu mahkumiyetlerle rehin alınmakta olduğuna” vurgu yapmıştık... Maalesef şimdi yaşadığımız budur...Bu ülkede iktidarın demokratik yollarla muhalefete, muhalefetin demokratik yollarla iktidara geçeceğinin işaretleri gün geçtikçe azalıyor...***Kaybedenin gün yüzü görmeyeceği bir hesaplaşmanın ayak seslerini duyuyoruz...Böyle hesaplaşmalar, kaçınılmaz olarak beraberinde yüksek miktarda şiddeti getirir... Demokratik ve barışçı yollarla iktidardan düşmenin ve iktidara çıkmanın mümkün olmadığı durumlarda, iktidarı kazanabilmek ya da kaybetmemek için her yönteme başvurulabilir...Demokrasi için esas tehlike budur...Mısır yargısı 529 kişiyi idama mahkum ediyor...Mısır’daki “siyasi değişikliğin, insani bedeli 529 idam kararıdır...”Türkiye’de cepheleşenler beyninin bir tarafında “529 idamın korkusunu ve tedirginliğini” yaşamaktalar...“Biz de Mısır gibi mi olacağız?..” diye ürkmekteler…Korku ve ürküntü insanı barışçıl yapmaz...Ağır şiddete yöneltir...Türkiye’nin bilinçaltındaki korkusu budur...“BU ÜLKEDE NİYE GAZETECİ OLMAK İSTEYESİN Kİ?..”Bir grup genç kız ve erkek arkadaş grubu yanımıza oturduklarında, masada Ayşe Nazlı’yla sohbet ediyorduk...Cumartesi gecesiydi...Genç kız, yanımda oturan arkadaşının arkasından bana seslendi;-“Size bir şey sorabilir miyim?..” dedi...-“Sor bakalım...” dedim...-“Ben gazetecilik yapıyorum büyük bir internet portalında... Gazetecilikte devam edip etmeme konusunda kuşkularım var...Size sormak istedim... Devam edeyim mi; gazeteci olayım mı?.. Yoksa bırakıp halka ilişkiler gibi bir alana mı yöneleyim?..”-“Kaç yaşındasın?..” dedim...Amacım meslek değiştirmek için uygun bir yaşta olup olmadığını anlamaktı...-“26...” dedi...Yaşı uygundu...Önünde yepyeni bir ufuk ve çok uzun yıllar vardı...-“Hangi okuldan mezunsun?..” dedim...-“Galatasaray Üniversitesi Ekonomi...” dedi...İçimden şaka yapıyor herhalde bu kız diye geçirmekteydim...Galatasaray Üniversitesi Ekonomi bölümünü bitireceksin... Bu devirde gazeteci olmaya hevesleneceksin...***-“Çok mu gazeteci olmak istiyorsun?.. Hayatta en büyük amacın o mu?..” diye sordum...-“Hayır...” dedi...-“Aslında haber bültenlerinde sunucu olmak istiyorum...” -“Burcun ne?..” diye sordum...-“Yengeç...” dedi...-“Hemen bırak gazeteciliği... Halkla ilişkiler mi olur, ekonomi mi başka bir alan mı, sevdiğin bir alanı seç...”-“Çok teşekkür ederim...” dedi...-“Bütün istediğim sizin gibi bir duayenden bunu duymaktı...” ***Döndüm Ayşe Nazlı’yla konuşmaya daldım...Onbeş dakika kadar sonra, içini kurt kemirdiği her halinden belli genç kız, yeniden bana döndü...-“Biliyor musunuz?..” dedi;-“Babamla siz aynı okuldanmışsınız... Hatta aynı sınıftan... Siz Ankara Deneme Lisesi’nde okudunuz mu?..”-“Hayır...” deyip kestirip attım...-“Ben Deneme Lisesi’nde hiç okumadım... TED Kolej’inde okudum... Bir yanlışlık var herhalde...”Genç kız ısrarlıydı...-“Babam sınıf arkadaşı olduğunuzu söylemişti...”***Türkiye’nin dört bir yanından vatandaşlar; konuşurken, bir şekilde beni kendi illerinin hemşehrisi sanıyorlardı...Bu duruma alışmıştım...Hayatımda görmediğim illerde doğduğum söyleniyordu...Kibarca hemşehrileri olmadığımı söylüyordum...Fakat kızına “Onunla sınıf arkadaşıydık...” diyen babaya hiç rastlamamıştım...Beri taraftan iyi bir lise olduğunu bilmeme karşın, ben Deneme Lisesi’nin önünden hiç geçmemiştim... Bir gariplik vardı bu durumda ama neydi acaba?..***Kafamda şimşek o anda çaktı...-“Çankaya İlkokulu...” dedim...-“İlkokul birinci ve ikinci sınıfı Çankaya İlkokulu’nda okudum... Baban orada okumuş olabilir mi?..” -“Evet...” dedi;-“Babam Çankaya ilköğretim okulunu bitirdi...”-“İlköğretim okulu değil, Çankaya ilkokulu...” dedim...-“Şimdi değişti öyle oldu...” demez mi?..Yine emin olmadım...İki senecik okuduğum sınıftaki arkadaşlarımdan bazılarının isimlerini saymaya kalktım...-“Babana sor onlarla aynı sınıfta mıymış?..” dedim...***Saydığım hiçbir isim genç kıza bir şey ifade etmiyordu...O an yine şimşek çaktı beynimde...-“Öğretmenimiz Süheyla Ün’dü...” dedim...Genç kız atladı:-“Evet babamın ilkokuldaki öğretmeni Süheyla Ün’dü...” dedi...-“Bize anlatmıştı... Bütün aile Süheyla Hanım’ı çok iyi bir öğretmen ve insan olarak biliyoruz...”Beni Beşiktaş’lı yapan öğretmenim, yine karşıma çıkmıştı...Bir Cumartesi gecesi Bebek’te, genç bir kızla sohbette onun sınıf arkadaşımın kızı olduğunu bana tescil ediyordu...***Böyle bir öğretmen olabilir miydi?..Öldükten sonra hala yaşayabilmesi ve neredeyse 50 yıl sonra, her biri bir tarafa savrulmuş sınıfını yeniden toparlıyabilmesi mümkün olabilir miydi?..Yarım asır sonra yine biraraya getiriyordu yavrularını...Hatta yavrularının yavrularını...Sarıldım alnından öptüm genç kızın...-“Gazeteciliği çok istiyorsan yap... Ama tereddütlerin varsa ve bu mesleğe delicesine aşık değilsen, hemen ayrıl... Galatasaray Üniversitesi’ni bitirmişsin...Ekonomistsin...İyi bir üniversite, geçerli bir branş...Bu ülkede niye gazeteci olmak isteyesin ki?..”
Yılın televizyon starı Oscar’ını ilk aldığım o geceyi hiç unutmuyorum... Tüm belirtiler, o yılın televizyon yıldızı Oscar’ını benim alacağımı söylüyordu...Yine de “gecenin ortasında rezil olmak vardı...”Arkalarda bir masaya, geç saatte bir ekip arkadaşımla gidip, ilişmiştim...Kapıya yakın oturmuştum; “Ödülü alamazsam kimselere görünmeden sıvışırım” diye aportta bekliyordum...O sene her gece yaptığım Ateş Hattı ortalığı kasıp kavurmuştu...Her gece içimden; -“Bu stüdyoda; bir Allah bir ben, bir de izleyicim var... Başka kimseler yok...” diye geçirerek yapıyordum programı... Televizyonların bütün ratingleri altüst olunca, iki ay içinde biz Kanal D’den, Show TV’ye transfer olmuştuk...Ratingler öyle inanılmaz bir hal almıştı ki, gelişmeler bununla da kalmamış, SHOW Haber’e geçmekten başka çarem kalmamıştı...O sırada “haber merkezini ele geçirmek için” arkasını ulusal ya da uluslararası derin merkezlere bağlayan bütün operasyonel medya güçleri, yeni durum karşısında ne yapacaklarını şaşırmış; beni itibarsızlaştırmak için ellerinden geleni artlarına koymamışlardı...Peter Sellers gibi etrafımda dönen şeylerin farkında değildim...-“Bu adamların benimle alıp veremedikleri ne ola ki?..” diye kendime sormaktaydım...Tek bulduğum cevap “ticari rekabetti...”Oysa ticari rekabetin ötesinde, “medyadaki bütün siyasi bezirganların oyunlarını bozmaktaydım...”***Bunu anlamak için o olayların üzerinden yirmi yıla yakın bir süre geçmesi gerekti...Yılın televizyon yıldızı Oscar’ını değil; “yirmi yıl sonra ancak medya onur ödüllerini” almam gerekecekti, oynanan oyunları, uygulanan senaryoları anlayabilmek için...Hafta içinde Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi’nden aradılar...2013’ün Medya Onur Ödülü’ne üniversite öğrencileri beni layık görmüşlerdi...Katılıp katılamayacağımı soruyorlardı...Teşekkür ettim, ödül törenine katılmaya çalışacağımı söyledim...***TRT tarafından “televizyonların otuz yılına damgasını vuranlar” ödülünü aldığımda da, Siyaset Dergisinin “Medya Onur Ödülü”ne layık görüldüğümde de, hep aynı şeyi düşünmüştüm...Medyada gerçekte ne olup bittiğini anlamak, aktif gazetecilik yaptığınız; “yılın televizyon ya da ana haber yıldızı ödülünü aldığınız” sıralarda mümkün olmuyordu... O günlerde her şeyden habersiz; çalışıp, didinerek yaptığımız televizyon rating mucizesinin, Türkiye’de derin oyunlar oynayan siyasi kalantorlardan nemalanmış figüranların oyununu bozacağını, bizi yok etmek için ellerinden geleni ardlarına koymayacaklarını bilemezdim...***Nahiftim...Aşk hayatımın bile, “bu korkunç itibarsızlaştırmanın bir parçası haline getirilmeye çalışılacağını” bilemezdim...Gazetelerde boy boy “aşk haberlerimi” gördüğümde; “bu gazeteler kendi mensuplarının misli misli gerçek olan aşk hikayelerini neden yazmazlar da, allayıp pullayıp benden bir Brezilya dizisi yaratmaya çalışırlar?..” diye kendi kendime sorgulardım... Oysa esas meseleleri seni gazeteci olarak göstermemekti...“Bir magazin figürü”, “bir rating sihirbazı”, “ağırlığı olmayan bir sabun köpüğü” olarak göstermekti...Ancak bu şekilde etkiyı kırarak “topluma şırıngalamaya çalıştıkları” manipültif ajandalarını kamuoyuna zerk edebilirlerdi... ***O günler çoktan geldi geçti...Sıfırlamaya çalışsalar da, itibarsızlaştırma, karakter suikasti, sansür ve yıldırmayla, toplumun doğal gündemini yok edip, kendi manipülatif ajandalarını şırıngalamaya çalışszalar da, sonunda ne ben, ne de hayat onlar karşısında pes etti...Namusla ve onurla yapılan meslek, yine hiçbir etki altında kalmadan kendi isteğimle aktif gazetecilik olarak sonlandırıldı...Şu sıralar aktif gazeteciliği bırakmış olmamın, ne kadar isabetli olduğunu düşündüğüm olayları yaşıyorum...Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi öğrencilerinin Medya Onur Ödülü, tam bugünlere denk geldi...Sanırım “yalnız başıma dik durmaya çalıştığım meslek yaşamının, boşa gitmediğini, heba olmadığını” anlatan bir onur ödülü bu...Çarşamba günü kısmetse gidip ödülü alacağım Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi öğrencilerinin elinden...Onlara hayatta hep dik durmalarını söyleyeceğim...Onurlarından ve kişiliklerinden taviz vermemelerini salık vereceğim...Hoşgörülü ve uzlaşmacı olmalarını, ama sahtekar ve yalancı olmamalarını öğütleyeceğim... Sanal değil gerçek ve sahici olmalarını tavsiye edeceğim...Hesapla değil, niyetle hareket etmelerini isteyeceğim...Gün gelecek, ya onlar da benim gibi bir üniversitenin “onur ödülü”ne sahip olacaklar... Ya da onurlu olmalarının gururunu çocukları onlar adına yaşayacak ve yaşatacaklar...***Önünde sonunda, hepsi hepsi bir “onur” değil midir, her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyor diye aramakta olduğumuz...Onur ödülü, benim için “yılın gazetecilik ve televizyonculuk ödüllerinden çok daha kıymetli...”Gazeteciliği bir türlü başaracağım ve sonunda yılın gazetecisi olabileceğim belliydi...Ama “onurlu” kalmak, bunca karakter suikastinin ve itibarsızlaştırmanın ortasında, 35 seneden hala onurunla çıkabilmek...Bu çocuklarına bırakabileceğin bir gurur...Levent Yüksel’i anmanın zamanıdır şimdi:“Yeter ki onursuz olmasın aşk!..”YANINDA NİYE BİR TEK ADAM BİLE YOK?..Ağustos ayından beri, “seçimlerle birlikte gelen korkunç savaşın” hiçbir yerinde hiçbir tarafında bulunmayacağımı söyledim..Bu olayları hangi tarihten geçerli kılarsanız, ona göre bir yorum ortaya çıkacağından, insani meselelere yardımcı olmak dışında özellikle hiçbir yorumda bulunmuyorum...Sonuçta bu olaylardan çok önce, aktif gazetecilik yapmamaya karar verdim...Bu karara saygı göstermeye devam ediyorum...***Ancak ortada “çok acayip” bulduğum bir nokta var...Muhalefet, Cemaat, iş dünyasından önemli bir kesim ve cenah ve uluslararası örgütler, dernekler, siyasetler güçlü bir muhalefet yapıyorlar AKP’ye karşı...Koskoca iktidar partisi ise, “tek ama sadece tek bir kişiyle savunmada...”Sanki AKP’de Recep Tayyip Erdoğan’dan başka kimsecikler yok...Miting yapan o...Televizyonda canlı yayında soruları cevaplayan o...Twitter’la kavga eden o...Eski polis müdürleriyle tartışan o...Allah için, 12 yıllık siyaset, kader ve yol arkadaşlarından bir tek kişi bile olmaz mı yanında?..Birisinin de tek bir kelime ettiğini duymuyorum onun yanında ondan başka...Siyaset böyle bir şey midir?..Böyle yalnız kalınan bir vaka mıdır?..Bunca insan onunla siyaset yapmadı mı?..İkbal ve itibar kazanmadı mı?..Tek bir kişi bile çıkmaz mı araziye uymayan?..Nasıl bir şeydir bu?..
Onu benimle çalışmak üzere Yeniköy’deki evime geldiği günde tanımıştım...Gözlüklü, zeki, akıllı, sakin bir genç adamdı...Hürriyet gazetesinin orta sayfasında irili ufaklı yazılar yazan yazar Yalçın Pekşen’in yardımcısıydı...Gazeteden ayrılacaktı...Özel televizyonlara geçmek istiyordu...Televizyonculukla tanışmak, hayatında yeni bir mecra denemek istiyordu...Üç yıldan fazla TRT’de Ateş Hattı’nı yapmıştım...Birkaç gün önce STAR televizyonuna transfer olmuştum...Yıllarca Ankara’da TRT’de program yaptıktan sonra ilk özel televizyon deneyiminde, İstanbul medyasını bilen, yetişmiş eleman arıyordum...Program ekibinin bir kısmı Anakara’dan İstanbul’a gelmek istemiyordu...Yeni bir şehir, yeni bir mekan onlara risk olarak geliyordu...Haklıydılar...Özel sektörde, özel televizyonda ne olacağımız ne yapacağımız belli değildi...***TRT’nin en fazla reklam alan programıydık...Fakat “nasıl rating alınır” henüz bilmiyorduk...Önümüzde zor ve meşakkatli bir yol vardı...Böyle zamanlarda hep yaptığım gibi, kendimle başbaşa kalmıştım...İstanbul’a uygun yeni ve güçlü bir ekibi kurmanın egzersizlerini yapıyordum...Onunla görüşmemiz Yeniköy’deki evimin çok sevdiğim balkonunda bu şartlar altında gerçekleşti...İstanbul basınını bilen, onun içinden gelen bir arkadaştı...Gazeteciydi...Hiç televizyonculuk yapmamıştı...Televizyonculuğu içimizde öğrenecekti...Onun bildiği gazetecilik ve İstanbul medyası know-how’undan ise ekip istifade edecekti... Birlikte bir sinerji yaratılacaktı...***En zor günlerimizdi...Televizyonculuğu bilenler, özel televizyonculuğu bilmiyordu...Gazeteciliği ve özel sektörü bilenler televizyon dünyasını bilmiyorlardı...Hepimizin ilk özel televizyon deneyimiydi...Farklı dünyalardan gelmiş, genişçe bir odada buluşmuştuk...Star televizyonundaydık...Ateş Hattı programını özel televizyonda yapacaktık...***Deli divane olmuş, her birimiz ne tarafa koşacağımızı şaşırmış bir haldeydik...İlk defa rating almak için uğraşıyor, “neyin rating aldığını, neyin almadığını bilmez bir halde haber diye etrafa saldırıyorduk...”İki hafta içinde iki kez program formatımızı değiştirmek zorunda kalmıştık...Bunca yalpalalamaya karşın, dördüncü programda durumu kavramıştık...Neyin yapılması gerektiğini anlamış gazetecilikte araştırmacılıkla, heyecanı ve çarpıcılığı birleştiren bir çizgiyi benimseme yoluna gitmiştik...***Çizgiyi belirleyince, beşinci programda 12 Eylül darbesinin en yumuşak karnı olan F-16 uçaklarının alımında dönen 2 milyar dolarlık rüşvet iddialarını araştıran bir dosya hazırladık...Telefonla Kenan Evren’e kadar ulaştım, rüşvet iddialarıyla ilgili görüşlerini sordum cevapları aldım...Rüşvet dosyası dört başı mamur hazırlanmıştı... Akşamı bekliyordum...12 Eylül tartışması için o yıllarda vatandaşlıktan atılan Şanar Yurdatapan’ı karşısında bir konukla canlı yayına davet etmiştim...Çok ses getirecek bir program olacaktı...İşin nasıl yapılacağını kavramıştık...***Heyecanlı tanıtımlar gümbür gümbür dönüyordu...Biz de heyecanlıydık...O sırada televizyonun genel müdürünün beni çağırdığını söylediler...Bizim odadan uzun koridorlardan geçilerek genel müdürün odasına gidiliyordu...-“Hayırdır ne oldu acaba” diyerek uzun koridorları kanaldan bir görevliyle birlikte endişe içinde kat ettim...Genel müdür kısa ve net konuştu:-“F-16 rüşvet dosyası akşam programda yayına girmeyecek...”Gazetecilik ve televizyonculuk hayatımda olaylara ideolojik bakmazdım...Gençliğim çok ağır ideolojilerde geçtiği halde, kendimi ideolojilerden soyutlamıştım...Salt gazeteci, salt haberci olarak bakardım olaylara...-“Etmeyin eylemeyin” dedim...-“Bu iddialarla ilgili ilk kez Kenan Evren’i konuşturduk... Akşam yayında Kenan Evren ilk kez cevap verecek uzun uzun... Sadece bizim programa çıkıyor... Ön yargılı olsak, koskoca 12 Eylül’ün lideri çıkar mıydı bizim yayınımıza?..”***Mantıklı bir şey söylüyordum...Üstelik bu yayın televizyonun hem ratingini hem prestijini yukarı fırlatacak bir yayındı...Bir genel müdürün bunu bilmemesi imkansızdı...Ancak genel müdür nuh diyor peygamber demiyordu...-”Programın bu bölümü yayınlanmayacak... Başka konular bulun ve yayınlayın...”35 yaşındaydım...TRT gibi devlet televizyonunda bile bana böyle davranmamışlardı yıllardır...Genel Müdürü Tayfun Akgüner bana güvenirdi...Ne istersem yapardım...Bir günden bir güne onu rezil etmemiştim...Güvenini boşa çıkarmamıştım...Devlet televizyonunda bunu yaparken, “özgür olduğunu söyleyen özel televizyonlarda yayın günü yapılan sansür” canımı çok sıkmıştı...Bulduğum bütün formülleri elinin tersiyle itiyordu genel müdür...***-“Gitme...” demişti bana iki ay önce TRT Genel Müdürü Tayfun Akgüner...Şimdi Star’ın genel müdürünün bu tavrı karşısında onun ahının tuttuğunu hissediyordum...-“Biz bu kaseti yayınlamazsak, bu programı da yapmayız...” demiştim...Arkamda o genç adam da dahil 12-14 kişilik bir ekip vardı...Onları yeni bir hayata sokmuştum...3.5 yıldır televizyon programı yaptığım TRT’den, transfer teklifi aldığım için ayrılmıştım...Ne işim ne gücüm, ne param, ne de aldığım elemanların maaşı kalmayacaktı...Bunu genel müdür anlayacak mıydı?..Hayır...-“Siz bilirsiniz...” dedi...Odama döndüğümde, güvenlik elemanlarının odayı derhal boşaltmamız için beklediklerini söylediler...Dört hafta önce yanımda çalışmaya başlayan, o genç adamla birlikte televizyondan çıktık...Bir süre sonra kalan eşyalarımızı almak üzere televizyona gitmek istedik...Almadılar bizi...Yanımızda bir kamera vardı...-“Niye almıyorsunuz?..” diye sorduk...-“Talimat öyle” dediler...Akşam o saatte noter tutmuştuk...Sansür yapıldığı için televizyon programını yapmadığımızı belgeleyecektik...Noter tasdikli tebligatı almadılar...***Akşam ekip halinde Gelik restorana gittik...Konuşup, ertesi günün eylem planını belirleyecektik...Bir sonraki gün gazetelerde “sansüre uğrayıp yayınlanmayan 12 Eylül darbesindeki rüşvetle ilgili programımızın haberlerini” bekliyorduk...Gazeteci meslektaşlarımız konudan haberdar edilmişti...Ne kadar nahif olduğumuzu sonra anlayacaktık...Ertesi günü gazetelerde, ne program, ne sansür, ne niye yayınlanmadı, numune niyetine tek bir satır çıkmadı...Böyle zamanlarda hep yapıldığı gibi buharlaştırılmıştık...Yok farz edilmiştik...***Medya sadece istediklerine yönelik sansürü büyütürdü...Oyunda onların istediği rolü almayan bizim gibilere yönelik sansürün “haber” değeri bile yoktu...Yıllar sonra aynısını “yok bu sefer artık yapamazlar” dediğim halde yine yapacaklardı...Neyse...O gün benimle Star televizyonun kapısından giremeyen, televizyona sakıncalı olduğu için benimle birlikte alınmayan genç adam, dün o televizyonun genel müdürü oldu...Ömer Özgüner’in Star televizyonunun genel müdürü olduğunu dün internetteki haberden öğrendim...O gece onu kapıdan almayan patronlar, şimdi o kanalın sahibi bile değillerdi...Kanal ne o sahiplerine, ne de bizi almama talimatı veren o genel müdüre kalmıştı...O gün yanımda benimle olan genç adam, bugün çok başka bir patronun patronajlığında televizyon kanalına genel müdür olmuştu...Elbette ona da kalmayacaktı ebediyen bu kanal ve makam...Aradaki fark şuydu...O bu gerçeğin farkındaydı...
Gizli serviste, Başkan Reagan’ın korumalığını yapan Frank Farmer, servisteki görevinden ayrılıp özel sektöre “güvenlik şefi” olarak geçer...Rachel ünlü ve güzel bir yıldızdır...Mesleğinin zirvesindedir ve Oscar’a adaydır...Meçhul bir “kişi tarafından tehdit edilmektedir...”Danışmanı tehdidin ciddi olduğunun farkındadır...Ne yapar eder, “Washington’da bu işin bir numarası olarak bilinen Frank Farmer’ı (Kevin Costner) Los Angeles’a Rachel’in evine gelmeye” ikna eder...Orada müzik piyasasının parlayan yıldızı Rachel’le tanışacak ve onun korumalığını üslenecektir...Yüklü bir miktar para karşılığı...***Frank Farmer; uzun ikna çabalarından sonra gelmeyi kabul ettiği Rachel’in (Whitney Houston) evinde, doğru düzgün işleyen hiçbir güvenlik sisteminin olmadığını gördüğünde şaşırır...Her şey baştan aşağı değişmezse bu işi kabul edemeyeceğini söyler...Rachel (Whitney Houston), yakışıklı ve çekici bulduğu Frank Farmer’ın (Kevin Costner), güvenlikle ilgili taleplerini hiç umursamaz...Kendisine yönelik tehdidin ve tehlikenin farkında değildir...“Kendi hayatından çok, müziğin, yıldızlığın ve Frank Farmer’ın kendisinin peşindedir o...”***Hayat bir süre sonra, ünlü müzik yıldızı Whitney Houston’a; kendisini bütün çıplaklığıyla hissettirecektir...Whitney Houston’ın en yakınında bulunan öz kız kardeşi, “ablasının ölümünün anlaşmasını imzalamıştır...”Onu çocukluğundan beri ölesiye kıskanmaktadır...Ölümünü isteyecek kadar alçaklaşmıştır...Çevrede bu gerçeği anlayabilecek kimse yoktur...Ne Whitney Houston, ne müzik danışmanı, ne evdeki güvenlik personeli ne de bir başkası, tehlikenin bile farkında değillerdir...Kevin Costner, tehdidin ciddi olduğunu anlayacak sonuna kadar takip edip, gerçeği ortaya çıkartmaya çalışacaktır...***Filmi dördüncü veya beşinci kez tesadüfen birkaç gün önce izledim...Filmin ilk vizyon tarihi Kasım 1992’ydi...İlginç bir tesadüf...Atina’dan dönüp televizyon programlarına başladığım ilk yıl vizyona girmiş Bodyguard filmi...O günleri dün gibi hatırlıyordum...1992 Nisan sonu başladığım televizyon programları, üç ay içerisinde TRT’nin ikinci kanalından birinci kanalına alınmıştı...Televizyon dünyasında Atina muhabirliğinden sonra, koşar adımlarla programcılıkta mesafe alıyordum...Ankara’da televizyon programı yaptığım bir esnada izlemiştim filmi...Çarpmıştı film beni...***Filmin öznesi Kevin Costner oynadığı karakter bodyguard olduğu halde, ben filmde pop star olan Whitney Houston’a odaklanmıştım...Onun bohem, sallapati, sahne ve ışıklar içinde, kendi hayatını umursamayan tavrı ilgimi çekmişti...Star olmanın, hayatta olmaktan daha önemli olduğunu düşündüğüm günlerdi o günler...Korumam gereken insanlardan ve hayatlardan çok, kendimi izletmem gereken izleyicilerin varlığının hayatta çok daha önemli olduğunu sanıyordum... Kevin Costner’ın bohemden uzak, her şeyi ince eleyen sık dokuyan, kendi ve başkalarının hayatının sorumluluğunu alan yaşam tarzından çok, Whitney Houston’ın bohem ve pırıltılı sahne dünyası projektörlerimin altına girmişti...Algı farkıydı bu...Genç bir televizyon programcısıydım o günlerde...Televizyonda, büyük şeyler yapacak bir birikim ve enerjinin patlamasını yaşıyordum...Boheme, sık sık zirve yapan serseri bir yaratıcılığa ve medcezirle dolu bir duygu dünyasına ihtiyacım vardı...Onun dışındaki şeyler, ilgimi çekmiyordu...Tıpkı Whitney Houston gibi...***Star’ların hayatı boş veren, her şeyleriyle yaptıkları işe odaklı olan, parıltılı ve trajik hayatları daha fazla ilgimi çekmekteydi...Whitney Houston’a yakın hissediyordum kendimi...Kevin Costner’ı daha çok sevmeme ve o filmde rol model olarak, erkeğe fazla hitap etmeye konuşlanmış olmasına karşın...***Son yıllarda Türkiye çok değişti...Artık star olmanın, yıldızlar gibi hayatlar yaşamanın devri geçti...Hayatta ve ayakta kalmanın her şeyden zor ve gerekli olduğu günlerin imbiğinden geçmeye başladık...Karakter suikastlerinin, fiziksel tehditlerin, linç girişimlerinin, insan aklının almayacağı felaketlerin ortasından geçmeye başladık...En büyük tehditler en sıradan hale geldiler...En büyük suikastler, olağan cinayetler olarak sayıldılar...Ölüm sıradan, suikast vaka-i adiyeden, katil kahramandan, hırsız umursanmayacak ölçüde muayen sayılmaya başlandı...***Evimi soyan hırsızdan ölüm tehditi aldığımda, daha birkaç gün önce tesadüfen yeniden seyretmiştim Bodyguard filmini...Zaman içinde Oscar’ı alma başarısı gösteren, fakat kendi hayatını zerrece umursamayan Whitney Houston sonraki yıllarda genç yaşta öldüğünü hatırladım...Bense o yaşadığımız bu dehliz günlerinde Whitney Houston’dan çoktan kopmuş, gittikçe Kevin Costner’a yaklaşmıştım...Onun gibi artık kendimin ve yakınlarımın hayatta ve ayakta kalması için çabalıyor; ince eliyor sık dokuyordum...Çevremdeki izleri takip ediyor...Bohem yaşamıyor, onun gibi sürekli tetikte yaşıyordum...Sahne ve şov dünyasının ışıklarının parıltısı, yaşadığımız gerçeklerin ışığında “hayatta ve ayakta onurluca kalabilmek” noktasına getirmişti bizleri...Artık korumak zorunda olduğumuz hayatlarımız, onurlarımız ve çocuklarımız vardı...Artık çoktan değiştirmiş olduğum bir hayatımın olduğunu fark ettim...***Film mi gerçek olmuştu, gerçek mi film bilinmez...Yıllar sonra Whitney Houston çok genç yaştaa “yaşadığı bohem hayatın zorunlu sonucu” otelde ölü bulundu...Whitney Houston ölmüştü...“Sadece yıldızlara mahsus pırıltılarla sarmalanmış, eski bir yol arkadaşının ölümünden” sonsuz üzüntülere gark oldum...Artık Houston’ın sahne dünyalarının, televizyonlardaki iz düşümlerinden çok uzaklardaydım...Artık bir “bodyguard”dım...Korumam gereken insanlar ve hayatlar vardı...Ancak bodyguard hayatların yaşanabildiği bir ülkede yaşıyordum...Burası Ortadoğu coğrafyasıydı...Burada yıldızlardan çok bodyguard’lar revaçtaydı...Artık izler sürüyor, hayatı kumar olmaktan çıkartmaya çalışan bir baba olmaya uğraşıyordum...Türkiye’de “yıldız” olmak, ya da yıldız olmaya çalışmak olmayacak duaya “amin” demekti...Buralarda gerçekleştirebileceğiniz tek başarı...Hayatta ve ayakta kalmaktı...En az birkaç kez sıfırı görmeyi ve yeri öpmeyi göze alarak...
Kasetler, tapeler, bitmek bilmez hesaplaşmalar bu ülkeyi korkunç bir tünelin içine sokuyor...Kamuoyu “Bu savaşları maç izler gibi izliyor...” sanıyorsunuz...Oysa öyle izlemiyor... Bu olayları kendisi için örnekliyor…Rol model alıyor, ilerde uygulayacağı “modellemenin” stratejisine sokuyor...***Geçen gün evime giren kasa hırsızımdan bir mail aldım...Çaldığı kasamdaki fotoğraflar, resimler, evraklarla, fazla paraya satamayacağını anladığı saatlerimi hatırlatmış...-“20 bin lira verirseniz size bunları göndeririz” demiş...-“Ucuz bir oyun oynamaya kalkarsanız da, Zincirlikuyu’dan (mezarlıktan) izlersiniz bundan böyle hayatı...”***Gelinen nokta budur Türkiye’de...“Hırsız çaldığı kasamda bulduğu beş on bin lira parayla yetinmemiş, içindeki silahı atıp, evraklar, fotoğraflar ve üç tane eski saat için üstüne 20 bin lira para istemeye kalkmıştır...”Ölüm tehdidini bir mail atarak adrese teslim postalamış ve bundan hiç gocunmamıştır...Türkiye işte bu noktaya gelmiştir...***Böyle bir ölüm tehdidi ve cüreti karşısında, “hangi ucuz saydığı numaraya başvurursam, beni mezara götürmek isteyeceğimi” anlamamaktayım...Nasıl bir ülkede yaşadığımızı da anlamıyorum...Hırsızın, çaldıklarıyla yetinmeyip, çaldıklarını geri vermek için, üstüne para istediği bir ülkede yaşıyoruz...Ucuz bir numaraya saparsam ise ölümle tehdit ediliyorum...Bu ülkenin gerçekten çivisi çıkmıştır...Tek bir söz var söylenecek...Teşekkürler Türkiye...Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan,... BABASINI KAYBEDEN CAN ATAKLI’YLA BARIŞMAM...Pazartesi öğlen, Murat Hazinedar’la yemek için, restoranın önüne geldim... Bize ayrılan masanın iki masa önünde, Can Ataklı biri Kolej’li, diğeri de Kolej’liyle evli iki benden büyük Kolej ekurisi “abi”yle yemek yiyordu...Artık gereksiz bulduğum bir “soğukluğun ve tartışmanın” içinden geçmiştim Can Ataklı’yla yıllar önce Star’dayken...Benden kaynaklanmıyordu...Fakat ne önemi vardı ki...Ben de devam ettirmiştim sonradan...***Vatan gazetesine geldiğinde, kuru bir selamın dışında bir hoşgeldinim olmamış, üstelik bir de polemik yaşamıştık... Aynı gazetede yıllarca yazdık; sonra ayrıldı gazeteden Can...Tek kişilik stand up show’lara başladı...Televizyonlarda tartışmaların vazgeçilmez ismi oldu...Meslekte beraber çalışmamıştık...Hiçbir zaman çok yakın olmamıştık...Fakat yıllar önceki olay, aramıza soğukluk sokmuştu...Gazetedeyken arayı yumuşatmamıştık...***Birkaç gün önce “babasını kaybettiğini” öğrendim...Üzüldüm...Sanırım “çok yakınlarımızın ölümü” karşısında ortak çaresizliğimizeydi üzüntüm...Mesaj attım...Üzüntüsüne ortak olmaya çalıştığımı anlatmak istercesine...Belli ki böyle bir mesaj beklemiyordu benden...Mesaja cevap yazdı...En yakınların kaybı, insanları birbirine yakınlaştırmıştı...İnsanlar en çok o anlarda “ölümler karşısında ne kadar biçare olduğunu” hissediyordu...Ortak biçarelik, ölüm karşısında aynı dramatik kaderi paylaşmanın verdiği şifası olmayan hüzün, aradaki öfke ve kızgınlığı, yok ediyor, eritiyordu...***Mesajı yazarken “inşallah başka bir şey düşünmez cevap verir” diye geçirdim içimden...Kısa bir süre sonra “çok teşekkür ederim” diye bir mesaj geldi...Soner (Yalçın) babasını kaybettiğinde de aynısı olmuştu...Aynı duygular...Aynı çaresizlik...Aynı hüzün...Aynı kabulleniş...Aynı tevekkül...Aynı paylaşma isteği...***Cenazelere pek gitmem...Rahatsız olurum...Biraz da orada görünenlerin bir kısmının “sırf görünmek için orada olmasından tedirgin olurum...”Onların görünmek adına yaptığından utanıp, kendim için cenazelerde pek görünmeme kararı alırım...Son günlerde, aramın mesafeli olduğu insanların en yakınlarının ölümlerinde “epey bir kötü oluyorum...” Biçare acılarına, mütevazı bir el verme duygusu yaşıyorum...Can Ataklı’da bu duyguları yaşadım...***Birkaç gün sonra sözleşmiş gibi öğle yemeğinde aynı lokantada karşılaşmamız biraz ilginçti...CHP Beşiktaş Belediye Başkan Adayı ile yemek yiyecektim...Can Ataklı ise DSP Beşiktaş Belediye Başkan adayı olarak aynı restoranda yemekteydi...Sonuçta CHP favori olsa da, iki aday tamamen eşitti...-“Basın bizi değil, onları görüyor” dedi Can...O an “ben öyle yapmayacağım... Seni diğer adayla aynı göreceğim, meslektaşımsın, üstelik yeni barıştık” diye içimden geçirdim...Ona bir şey söylemedim...Can’ın masasında bir yarım saat oturdum...Ayrılırken sarıldık...-“Barıştık değil mi?..” dedi...-“Evet...” dedim “barıştık...” Hafiflemiştim...Bir yük kalkmıştı üzerimden...Yürüyüşüm değişmişti...Yer çekimsiz yürüyordum...