Haberin Devamı
Gizli serviste, Başkan Reagan’ın korumalığını yapan Frank Farmer, servisteki görevinden ayrılıp özel sektöre “güvenlik şefi” olarak geçer...
Rachel ünlü ve güzel bir yıldızdır...
Mesleğinin zirvesindedir ve Oscar’a adaydır...
Meçhul bir “kişi tarafından tehdit edilmektedir...”
Danışmanı tehdidin ciddi olduğunun farkındadır...
Ne yapar eder, “Washington’da bu işin bir numarası olarak bilinen Frank Farmer’ı (Kevin Costner) Los Angeles’a Rachel’in evine gelmeye” ikna eder...
Orada müzik piyasasının parlayan yıldızı Rachel’le tanışacak ve onun korumalığını üslenecektir...
Yüklü bir miktar para karşılığı...
Frank Farmer; uzun ikna çabalarından sonra gelmeyi kabul ettiği Rachel’in (Whitney Houston) evinde, doğru düzgün işleyen hiçbir güvenlik sisteminin olmadığını gördüğünde şaşırır...
Her şey baştan aşağı değişmezse bu işi kabul edemeyeceğini söyler...
Rachel (Whitney Houston), yakışıklı ve çekici bulduğu Frank Farmer’ın (Kevin Costner), güvenlikle ilgili taleplerini hiç umursamaz...
Kendisine yönelik tehdidin ve tehlikenin farkında değildir...
“Kendi hayatından çok, müziğin, yıldızlığın ve Frank Farmer’ın kendisinin peşindedir o...”
Hayat bir süre sonra, ünlü müzik yıldızı Whitney Houston’a; kendisini bütün çıplaklığıyla hissettirecektir...
Whitney Houston’ın en yakınında bulunan öz kız kardeşi, “ablasının ölümünün anlaşmasını imzalamıştır...”
Onu çocukluğundan beri ölesiye kıskanmaktadır...
Ölümünü isteyecek kadar alçaklaşmıştır...
Çevrede bu gerçeği anlayabilecek kimse yoktur...
Ne Whitney Houston, ne müzik danışmanı, ne evdeki güvenlik personeli ne de bir başkası, tehlikenin bile farkında değillerdir...
Kevin Costner, tehdidin ciddi olduğunu anlayacak sonuna kadar takip edip, gerçeği ortaya çıkartmaya çalışacaktır...
Filmi dördüncü veya beşinci kez tesadüfen birkaç gün önce izledim...
Filmin ilk vizyon tarihi Kasım 1992’ydi...
İlginç bir tesadüf...
Atina’dan dönüp televizyon programlarına başladığım ilk yıl vizyona girmiş Bodyguard filmi...
O günleri dün gibi hatırlıyordum...
1992 Nisan sonu başladığım televizyon programları, üç ay içerisinde TRT’nin ikinci kanalından birinci kanalına alınmıştı...
Televizyon dünyasında Atina muhabirliğinden sonra, koşar adımlarla programcılıkta mesafe alıyordum...
Ankara’da televizyon programı yaptığım bir esnada izlemiştim filmi...
Çarpmıştı film beni...
Filmin öznesi Kevin Costner oynadığı karakter bodyguard olduğu halde, ben filmde pop star olan Whitney Houston’a odaklanmıştım...
Onun bohem, sallapati, sahne ve ışıklar içinde, kendi hayatını umursamayan tavrı ilgimi çekmişti...
Star olmanın, hayatta olmaktan daha önemli olduğunu düşündüğüm günlerdi o günler...
Korumam gereken insanlardan ve hayatlardan çok, kendimi izletmem gereken izleyicilerin varlığının hayatta çok daha önemli olduğunu sanıyordum...
Kevin Costner’ın bohemden uzak, her şeyi ince eleyen sık dokuyan, kendi ve başkalarının hayatının sorumluluğunu alan yaşam tarzından çok, Whitney Houston’ın bohem ve pırıltılı sahne dünyası projektörlerimin altına girmişti...
Algı farkıydı bu...
Genç bir televizyon programcısıydım o günlerde...
Televizyonda, büyük şeyler yapacak bir birikim ve enerjinin patlamasını yaşıyordum...
Boheme, sık sık zirve yapan serseri bir yaratıcılığa ve medcezirle dolu bir duygu dünyasına ihtiyacım vardı...
Onun dışındaki şeyler, ilgimi çekmiyordu...
Tıpkı Whitney Houston gibi...
Star’ların hayatı boş veren, her şeyleriyle yaptıkları işe odaklı olan, parıltılı ve trajik hayatları daha fazla ilgimi çekmekteydi...
Whitney Houston’a yakın hissediyordum kendimi...
Kevin Costner’ı daha çok sevmeme ve o filmde rol model olarak, erkeğe fazla hitap etmeye konuşlanmış olmasına karşın...
Son yıllarda Türkiye çok değişti...
Artık star olmanın, yıldızlar gibi hayatlar yaşamanın devri geçti...
Hayatta ve ayakta kalmanın her şeyden zor ve gerekli olduğu günlerin imbiğinden geçmeye başladık...
Karakter suikastlerinin, fiziksel tehditlerin, linç girişimlerinin, insan aklının almayacağı felaketlerin ortasından geçmeye başladık...
En büyük tehditler en sıradan hale geldiler...
En büyük suikastler, olağan cinayetler olarak sayıldılar...
Ölüm sıradan, suikast vaka-i adiyeden, katil kahramandan, hırsız umursanmayacak ölçüde muayen sayılmaya başlandı...
Evimi soyan hırsızdan ölüm tehditi aldığımda, daha birkaç gün önce tesadüfen yeniden seyretmiştim Bodyguard filmini...
Zaman içinde Oscar’ı alma başarısı gösteren, fakat kendi hayatını zerrece umursamayan Whitney Houston sonraki yıllarda genç yaşta öldüğünü hatırladım...
Bense o yaşadığımız bu dehliz günlerinde Whitney Houston’dan çoktan kopmuş, gittikçe Kevin Costner’a yaklaşmıştım...
Onun gibi artık kendimin ve yakınlarımın hayatta ve ayakta kalması için çabalıyor; ince eliyor sık dokuyordum...
Çevremdeki izleri takip ediyor...
Bohem yaşamıyor, onun gibi sürekli tetikte yaşıyordum...
Sahne ve şov dünyasının ışıklarının parıltısı, yaşadığımız gerçeklerin ışığında “hayatta ve ayakta onurluca kalabilmek” noktasına getirmişti bizleri...
Artık korumak zorunda olduğumuz hayatlarımız, onurlarımız ve çocuklarımız vardı...
Artık çoktan değiştirmiş olduğum bir hayatımın olduğunu fark ettim...
Film mi gerçek olmuştu, gerçek mi film bilinmez...
Yıllar sonra Whitney Houston çok genç yaştaa “yaşadığı bohem hayatın zorunlu sonucu” otelde ölü bulundu...
Whitney Houston ölmüştü...
“Sadece yıldızlara mahsus pırıltılarla sarmalanmış, eski bir yol arkadaşının ölümünden” sonsuz üzüntülere gark oldum...
Artık Houston’ın sahne dünyalarının, televizyonlardaki iz düşümlerinden çok uzaklardaydım...
Artık bir “bodyguard”dım...
Korumam gereken insanlar ve hayatlar vardı...
Ancak bodyguard hayatların yaşanabildiği bir ülkede yaşıyordum...
Burası Ortadoğu coğrafyasıydı...
Burada yıldızlardan çok bodyguard’lar revaçtaydı...
Artık izler sürüyor, hayatı kumar olmaktan çıkartmaya çalışan bir baba olmaya uğraşıyordum...
Türkiye’de “yıldız” olmak, ya da yıldız olmaya çalışmak olmayacak duaya “amin” demekti...
Buralarda gerçekleştirebileceğiniz tek başarı...
Hayatta ve ayakta kalmaktı...
En az birkaç kez sıfırı görmeyi ve yeri öpmeyi göze alarak...

