Hıncal Abi, sevgili Mehmet Barlas’la girdiği mini polemikte, Kuantum’un hayatı kavramada ve anlamadaki önemini anlatan söylemlerde bulunuyor...
Hıncal Abi hatırladığım kadarıyla yıllar önce, “ego“nun gücünün, kişilik üzerindeki önemiyle ilgili yazılar yazardı...
Ben de hayatta uzun süre kişilik açısından gelişmiş bir “ego“nun önemli olduğunu sandım durdum...
Oysa “ego“ denilen şeyin, yara almamak için kendi kurduğumuz bir savunma mekanizmasından ibaret; “güya bedenimizi ve kendimizi korumaya yönelik bir iç ideoloji“ olduğunu anladığımda, hayatı çok başka türlü ‘okumaya’ başladım...
Sevgili Serpil Ciritçi’nin “Kuantum’un Gücü“ kitabında “Ego’yla ilgili“ muhteşem pasajlar var...
Hıncal Abi’nin yeni ilgi alanında “çevresini gözlemlerken“ Kuantum’a duyduğu sevgiyi pekiştireceğine inandığım bu ilginç satırları paylaşmayı uygun görüyorum...
Bu vesileyle “ego“ olayının altında yatan “çıplak gerçekleri“ de okuyucuya sunabiliriz diye düşündüm...
Ben de zamanında, “egomu güçlendirirsem, hayatta daha güçlü olarak ayakta kalabileceğime“ inanır, egoist sözcüğünün olumlu anlamları olabileceğini savunurdum...
Kısaca “ego“ denilen şeyi matah bir şey sanırdım...
Aşağıdaki satırlar Serpil Ciritçi’nin Kuantum’un Gücü kitabından “Ego“yla ilgili gerçekler:
“Öfke...
Kin...
Kıskançlık...
Korku...
Değersizlik...
Kendine acıma...
Kendini suçlama...
Gibi düşük titreşimli duygular “Ego“ya ait duygulardır...
Biz kendimizi ‘beden’ olarak görürüz...
Çünkü ego böyle görmemizi ister...
Ego bizim sahte benliğimiz, sahte kişiliğimizdir...
Bize;
-”Sen maddesin... O nedenle zayıf ve çaresizsin... Her an yoksullaşabilir, hastalanabilir, ölebilirsin...” diyen odur...
-”Sen maddesin... Maddeye hükmet, en güzel arabalara bin... En gösterişli evi, saati, çantayı al...” diyen odur...
-”Herkes sana haksızlık yapıyor... Sen de onlara karşılığını ver...” diyen odur...
-”Arkadaşının ayağını kaydır... Onu kötüle ve yerine geç... Kır, dök, incit diyen odur...”
Birilerinin başına bir şey geldiğinde;
-”İyi oldu çünkü bunu hak etti...” dedirten odur...
Biz kendimizi “egomuz“ sandığımız içindir ki, kendimizi haksızlığa uğramış, kader kurbanı, güçsüz ve zavallı ya da herkesten güçlü ve haklı görürüz...
Zihnimizde sürekli konuşan onun sesidir...
Nasıl mı fark edersiniz?..
O hep şikayet edendir...
Size yaşadıklarınızı hak etmediğinizi, herkesin düşman olduğunu kimseye güvenilmemesi gerektiğini söyleyendir...
Sesi kızgın çıkandır...
Yargılayandır, yalan söyleyendir...
En büyük, en güzel, en gösterişli, en güçlü sensin diyendir...
Başkalarına kibirle tepeden bakandır...
Her zaman mükemmel olman gerektiğine inandırandır...
Her şeyi sahiplenmek kontrol etmek isteyendir...
Herkesten, her şeyden korkan, kimseye güvenmeyen tarafındır...
Egomuz Tanrı tarafından bize verilen yüce benliğimize, bizi erişmekten alıkoyan gizli bir gardiyan gibidir...
Kendi varlığını sürdürebilmek için içimize kurulmuş ve ruhumuzu kuşatma altına almıştır...
Bu nedenle ona ‘şeytan’ dendiği de olur...
O gelişmemiz için gerekli olan bilginin ruhumuza ulaşmasını engeller...”
AZRAİL’İN ALMAYA GELDİĞİ ADAM...
‘Ego‘ya dair Osho’nun güzel bir hikayesini anlatmak istiyorum...
Bir zamanlar muhteşem bir heykeltraş ve ressam vardı...
Sanatı o kadar mükemmeldi ki, bir insanın heykelini yaptığı zaman, onu gerçek insandan ayırmak çok zor oluyordu...
O kadar canlı, o kadar hayat dolu heykeller yapıyordu...
Bir gün bir astrolog ona ölümün yaklaştığını, kısa bir süre sonra öleceğini söyledi...
Bu durum ünlü sanatçıyı çok korkuttu...
O da her insan gibi ölümden kurtulmanın yollarını aramaya başladı...
Bu konuda uzun süre düşündü ve şöyle bir çözüm buldu...
Kendi heykellerinden tam 11 adet yapacaktı...
Ölüm kapısını çalıp Azrail içeri girdiğinde 11 heykelin arasında duracak, Azrail kendisi gibi duran 11 heykelle, arasındaki farkı farkedemeyeceğinden, onun yerine heykellerinden birini alıp götürecekti...
Böylece ölümden kurtulacaktı...
Planını uygulamaya soktu...
Kendisine tıpatıp benzeyen 11 heykeli yaptı ve aralarına karışarak Azrail’i beklemeye başladı...
Bir süre sonra içeri giren Azrail gözlerine inanamadı...
Durum bugüne kadar hiç karşılaşmadığı kadar acayipti...
Karşısında ‘ölüm’ için alacağı adamdan tam 12 adet vardı...
Böyle bir şey ilk kez başına geliyordu Azrail’in...
-”Tanrı hiçbir zaman iki insanı aynı yaratmaz...” diye düşündü...
-”Her zaman aralarında bir fark bulunur... Tanrı hiçbir zaman üretim hattı gibi çalışmaz... O özgün çalışır, araya karbon kağıdı koymaz... Ne oldu da 12 kişi birbirinin aynısı olabildi?.. Kimi götüreceğim şimdi?.. Aralarından hangisini alacağım?..” diye sordu kendi kendine...
Ne yapacağını bilemedi...
Konuyu Tanrı’ya danışmaya karar verdi...
-”Ulu Tanrım“ dedi...
-”Hangisini alacağım, onun kim olduğunu nasıl anlayacağım?..” diye sordu...
Tanrı Azrail’in kulağına gizli şifreyi açıkladı...
-”Sanatçının heykellerinin arasında saklandığı odaya git ve orada bunu söyle...” dedi...
-”Göreceksin işe yarayacak...”
Azrail işe yarayacağından pek emin olmadan odaya gitti...
Odanın ortasında durdu ve ortaya seslendi:
-”Bayım tek bir şey dışında hepsi mükemmel... Çok başarılı bir iş çıkarmışsınız... Ama bir noktayı kaçırmışsınız... Tek bir hatanız var...”
Sanatçı bu sözleri duyunca beyninden vurulmuşa döndü...
-”Ne hatası var?..” diye bağırdı...
Azrail gülümsedi:
-”Yakalandın...” dedi...
-”Egona yenildin ve yakalandın... Tek hatan buydu... Egonu unutamadın... Şimdi beni izle gidiyoruz...”
(Serpil Ciritçi’nin Kuantum’un Gücü kitabından...)

