“Kurtuluşu başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur...”

Haberin Devamı

- “Sartre’la karşılaştığım zaman, her şeyi kazandığıma inanmıştım... Onun yanında kendimi gerçekleştirme sürecim, başarısızlığa uğrayamazdı...”

Böyle diyor Simone de Beauvoir;

Dünya çapında ünlü bir feminist yazar olan Fransız entelektüeli kadın...

- “Şimdi ise kendi kendime şunu söylüyorum... Yıkılmanın en güvenli yolu; kurtuluşu bir başkasında görmektir...” Bunu itiraf eden kadın dünya feminizm tarihinin en önemli ismidir...

İdeologu, markası ve vitrindeki yüzüdür...

Gençlik yıllarımda yaptığım aşk evliliğinin, Jean Paul Sartre’la birlikte yegane idolüdür...

***


- “Kurtuluşu başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur...”

Böyle diyor Beuavoir...

Ne enteresan!..

Mazide bu sözü ettiğini bilsem de, bilincime kaydetmemiştim bu sözünü o yıllarda...

Sartre’la ilişkisinden aldığı en büyük hayat dersi, ilgilendirmemişti beni o sıralarda...

İnsanın izlediğini sandığı olaylardan sadece o anda görebildiği ve algılayabildiği şeyleri alabildiğini çok sonraları fark edecektim...

23-24 yaşlarındaydım o günlerde...

Yaşama yeni başlamanın yüzeyselliği, felsefeye yeni yeni ilgi duyan bir gençlik heyecanının halet-i ruhiyesi, sosyalizme bol kepçe bir heyecanın çapaçulluğu, Fransız yazar ve düşünürlere yüksek boforda bir sempati rüzgarının alaborasının ortasında yüzmekteydim...

***


Sartre gibi; egzistansiyalizmin ideologu bir Fransız varoluşçu yazar-felsefeciyle, Beauvoir gibi feminizmin vitrin markası bir kadının ömür boyu süren inişli çıkışlı aşkları daha çok ilgimi çekiyordu benim...

O aşkın insanın bir başkasına yaslanma halinin, yaslananı “yok ettiğinin çarpıcı kişisel itirafı” beni zerrece çarpmamıştı...

***


Oysa hayat, tıpkı Beauvoir’ın dediği gibi “başkalarında ümit ettiğin kurtuluşların, kişiliğinde yarattığı yıkımlarla doluydu...”

Bunu anlamak için Beauvoir’ı 24 yaşında okumaktan ziyade, 24 yaşından itibaren 24 yıl ve daha daha fazla onun gibi yaşamak gerekiyordu...

O bilinci unutmamacasına...

O yıkımlardan, mucizeler çıkartmasını öğrenmekten vazgeçmemecesine...

***


Birkaç ay önce, uzun bir aradan sonra Paris’e gittim...

Geçmiş yalnızlıklarımın hayal kırıklıklarıyla, şehrin varyantlarına sinen gölgelerimin yaptığı “vals”i seyrediyordum...

Nostaljik bir Pazar öğle üzeriydi...

La Coupole’e gittim...

Beauvoir’ın Sartre’la; haftada en az üç dört kez buluşup, sohbet ettikleri, kahve içtikleri, yemek yedikleri Montparnasse’daki efsanevi lokantaya...

Pazar günlerine layık bir doluluk içindeydi restoran...

***


Her biri başlı başına bir Fransız gurmeyi andıran şefler, sipariş edilen antre’nin söyleniş biçiminden, müşterinin profilini çıkartıyorlardı...

Sevdiklerinde müşteriyi iyi hizmet ederlerdi...

Sevmedikleri ve restorana layık bulmadıklarını, ağızlarıyla kuş tutsalar, adam yerine koymazlardı...

Pazar öğlenleri lokantanın müşterisi, yaşını başını almış, süzülmüş zevklerin imbiğinden geçmiş kadınlı erkekli Fransız üst orta sınıf burjuvalar olurdu...

Kırmızı şaraplı bardaklar, deniz ürünlerinin servis edildiği estetik zevki yüksek tabakalar, şampanyalar uzun sohbetlere eşlik ederdi...

***


Beauvoir’la Sartre’ın birlikteliğini düşünürken, bu restorana 1986’nın yılbaşı gecesi eşimle geldiğimi hatırladım...

Böyle bir restorana; 26 yaşında yılbaşı gecesi yer ayırtmanın imtiyazıyla, gece boyu masaya üç dört Bordo şarabı ısmarlamıştım...

Lokantayı terk ederken; “Umarım,restoranın şefleri Beauvoir’la Sartre’ın oturduğu masalarda bizi ağırlamaktan pişman olmamışlardır...” diye düşünmüştüm...

Gençtim...

Beauvoir’ın “Bir başkasında kurtuluşu aramak, kişisel yıkımın en güvenli yoludur...” sözünün farkında değildim...

***


O yılbaşının üzerinden otuza yakın yıl geçtikten sonra, La Coupole’de tek başına Pazar öğle yemeğini yerken, üzerimde yüklerin çoğunun kalmadığını fark etmiştim...

Kurtuluşu başkalarında aramaktan çoktan vazgeçmiştim...

Belki de ondan, şişerlerce kırmızı şarap yerine, tek bir kadeh şarap ısmarlayıp onunla yetinmiştim...

Lokantanın şefleri, yılbaşı gecesi şişelerce ısmarladığım kırmızı şaraba; göstermedikleri rafine ilgiyi, o Pazar öğle üzeri tek başına oturduğum masaya göstermişlerdi...

***


Sanırım kurtuluşu çok zamandır başkalarında aramayan, kendi ayaklarının üzerinde, kendi yaratıcılığında ve bireyselliğinin farkında bir dünyalı burjuva onlara daha yakın ve sempatik gelmişti...

Bir zamanlar eşiyle birlikte yeni dünyalar kurmak için arka arkaya ısmarladığı pahalı şaraptan destek alan ve ödeyeceği şişkin hesabın; efsanevi Paris lokantasında imtiyaz yaratacağını sanan genç gazeteciye inat...

Ne diyordu Simone de Beauvoir:

- “Kurtuluşu başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur...”

O kişi Jean Paul Sartre bile olsa!..

ÖLÜMLERDEKİ GÜNAH...

Burak Can’ın ölümüne Berkin’den fazla üzüldüm...

Acım ve üzüntüm katlandı...

Sanki Berkin’in ölümünden sonra, göz göre göre geliyordu Burak Can’ın ölümü...

Sanki pisi pisine gelen o ölüme mani olabilecektim de olamadığımdan dolayı daha da fazla üzüldüm...

Bodyguard filminde Kevin Costner bir zamanlar Başkan Reagan’ın korumalığını yapmış çok profesyonel bir bodyguard’dır...

İyilerin en iyisidir...

Ancak Reagan’a suikast yapıldığı o gün, Başkan’ın yanında bulunmamış olmasını bir türlü affedememektedir...

Suikast günü Reagan’ın yanında olmasına imkan yoktur oysa...

Annesi ölmüştür ve o gün toprağa verilmiştir...

***


Ne ki Kevin Costner bir türlü kendisini affetmez ve suikast sonrası altı ay göl kenarındaki aile evinde, kendiyle baş başa izole bir şekilde hesaplaşmaya girişir...

Berkin yitip gittikten sonra, göz göre göre gelen Burak Can’ın ölümü, bana da sanki mani olabileceğim halde olamadığım bir ölüm gibi geldi...

Ölümler arasında kıyaslama beni çok acıtıyor...

Ölümler kimse tarafından kullanılmasın...

Fakat ölümler arasında ayrım da yapılmamalı...

İkisi de günah oluyor!..

DİĞER YENİ YAZILAR