Bir iki ay önce ekonomik haberler üreten bir ajansta başlamıştım gazeteciliğe, fakat, ülke çapındaki tüm gazetelere servis vererek Ulusal Basın Ajansı’nın kurulmasıyla başladığım gazeteciliğin tarihi 1 Mart 1980’di...
Dün akşam üstü, evin önünde kısa bir yürüyüş yaptım...
34 yıl önce 1 Mart günü başlamıştım gazeteciliğe...
Dün gibiydi...
Okuldan altı stajyer almışlardı işe...
Üç kız, üç erkek öğrenci...
Aynı sınıftaydık, Siyasal basın yayın’ın ikinci sınıf öğrencileriydik...
İki ay sonra genel müdür beni çağırdı...
- “Diğer arkadaşlarının stajları bitti... Okula dönebilirler... Sen kalıyorsun ajansta...” dedi...
Maaş falan almıyordum...
Yol param, yemeğim, içeceğim, ajansın içinde ödediğim çay paraları da dahil her şeyi kendim karşılıyordum...
Ajansta kalmamı büyük bir ‘ödül’müşçesine haber vermişlerdi
- “Ajans 20 yaşında iki yabancı dil bilen çocuğu, kadrosuz, telifsiz, sabahtan akşama kadar koşturmayı ve gazeteci adayı yapmayı kabul etmişti...”
Onlara bir teşekkür borçluydum!..
Maaş konusunu açma olanağım yoktu...
Havalarından geçilmiyordu...
Bana o kadar büyük bir jest yapmışlardı!!! ki, karşılığında benden bir şey yapma cüretini de kendilerinde buluyorlardı...
Yüzlerine baktım; ‘ne çıkabilir acaba’ diye beklemekteydim...
Hani ajanslarında gazetecilik yapmam karşılığında üste para da isteler, ailemle konuşup verecektim...
Neyse ki para istemediler!...
- “Yanında gelen arkadaşlar var ya...” dediler;
- “Onlar geçemedi ajanstaki fiili gazetecilik sınavını... Sen geçtin... Onlara okula dönmelerini de sen söyleyeceksin... Biz söylemeyiz...”
20 yaşında bir çocuktum...
Hayatta birisi için kötü olacak haberi, hiçbir dahlim olmadığı halde “benim söylememi isteyen zihniyetin ayıbından bihaberdim...”
Sonraları bir kez daha çıktı karşıma bu ayıp olay!..
Show’u yönetirken, benim almadığım kişileri “benim göndermemi istediler...”
İlk seferin ayıp isteğinden nisbeten tecrübeli olduğumdan, göndermemi istedikleri kişileri “göndermedim...”
O arkadaşlara, yanlarına sadece ek olarak bir gazeteci daha istihdam edeceğimi, kendilerinin aynen devam edeceğini söyledim...
Ne olduğunun farkında değillerdi...
Muhtemelen “operasyonu” benim yaptığımı zannediyorlardı...
Bastılar istifayı gittiler...
“Başkalarına rağmen onları göndermek istemediğimi bilmeden...”
Etrafın projelerinden geçilmediği günlerdi...
Benim hiçbir yerin projesi olmayan bir Peter Sellers gibi olduğumu ya anlamamışlar, ya da anladıkları için, gidip beni bitirmeye ahdetmişlerdi...
Düşmanlık oklarını sonraki uzun yıllar o ekip bana yöneltti...
Meslekte, arkası dayanaklı bütün unsurlar, beni “kolay yenebilecek bir lokma olarak gördüler...”
Arkamda kimse yoktu çünkü...
Oysa arkamda olmayan güç değil, evrende varolan güç beni koruyordu...
Bunun farkında değildi kimsecikler...
O gün sınıf arkadaşlarımı kırmadan onlara ayrılacaklarını nasıl söylerim diye düşünüyordum...
Beni çok kötü bir durumla başbaşa bırakmışlardı...
Sanki ben; “onların ayağını kaydırmışım” gibi bir durum yaratmışlardı...
Ne yapacağımı bilemiyordum...
Beş kuruş para almadan çalışacak, hayata tünelin ucundaki ışık olarak bakacaktım...
Muhtemelen bendeki tok gözlü salaklığı fark etmiş; “bu kalsın” demişlerdi...
Arkadaşlara;
- “Zaten televizyoncu olmak istiyorsunuz...” dedim...
- “Okulda Radyo Televizyon bölümünü seçeceksiniz... Burada beş kuruş para vermeyecekler... Ne olacağı belli değil... Hiç olmazsa okul bitince TRT’ye girer 7-8 bin lira maaş alırsınız...”
Bana gelince; ben devam edecektim...
Ailevi olarak onlar kadar paraya ihtiyacım yoktu...
Kaderin beni götüreceği yere kadar...
Beş parasız çalışmaya devam edecektim...
Ne zaman üç kuruş telif alacağımı bilmiyordum...
Kadro, sigorta hiç mevz-u bahis edilmeyecekti...
“Gazeteci olabilir bulmuşlardı” ya daha başka ne isteyebilirdim onlardan!!!
Bunları düşünürken, “deniz kenarındaki evime baktım...”
İçerde cıvıl cıvıl oynayan üç çocuğa...
34 yıl sonra kendime...
Yanda anneyle baba oturuyorlardı...
Pencereden onları görebiliyordum...

Oysa 34 yıl önce; akşam evde haberi duyduklarında, okulda arkadaşları olan ne kadar Hoca varsa toplayıp eve getirmişlerdi...
Hoca’ların hepsi;
- “Oğlum kendini mahvetme... Seni TRT’ye sokalım... Maaş al hiç olmazsa... Sömürecekler seni... Bu iş yapılır mı, parasız pulsuz, sigortasız... İşte çalışırken yediğin yemeğin, içtiğin çayın parasını bile ödemiyorlar... Bırak bu ajansı...” demişlerdi...
Vız gelip tırıs gidiyordu bütün söyledikleri...
Bir kulağımdan girip, diğerinden çıkıyordu...
“Ben gazeteci olacak bir kahramandım...” o sırada...
Onlar ise “yerleşik ve eskimiş düzenin küçük burjuva kalıntıları!..”
Bir yıl, kadrosuz, sigortasız ve maaşsız olarak çalıştım o ajansta...
Beş kuruş para almadım...
Sadece bir kez, bütün gazetecileri atlattım diye, 250 lira başarı primi verdiler...
Maaşım yoktu, ancak başarı primi almıştım...
Bir yılın sonunda “kadro ve sigorta yapmayacağız... Çalışmak istediğin kadar çalışabilirsin...” dediler...
- “Biz senden memnunuz!..”
Araya eş dost tanıdık koyarak Milliyet’e gitmeye o zaman karar verdik...
Kendi tanıdıklarım olamazdı...
Ailemin akraba çevresiydi tanıdıklar...
Doğal olarak aileme karşı karizmayı yemiştim...
Bir yıl sonunda ancak onların gücüyle, kadrosuz sigortasız da olsa, Milliyet’e girebilmiştim...
İlk maaşımı Milliyet’ten aldım...
Maaş değil telifti ama olsun ne gam...
Gazeteciydim artık...
Para bile kazanıyordum...
Yedi bin lira maaş almıştım ilk ay...
30 yıl “sadece gazeteci” olarak çalıştım...
Son dört-beş yılda Türkiye “acayip bir şekilde değişmeye” başladı...
‘Yeni Türkiye’ diye adlandırdıkları geldikçe, mazideki her şey de birer birer deşifre olmaya başladı...
Duyduklarıma, gördüklerime inanamıyordum...
Kendimi 30 yıl boyunca çevremde olan her şeyden habersiz yaşamış bir Peter Sellers gibi görüyordum...
Nasıl olup da, bunca projenin arasında tek başıma bu işleri yapabildiğime inanamıyordum...
Şimdi en azından, bugüne kadar çevremde olan her şeyi anlamlandırabiliyordum...
Yapılan bütün operasyonları...
Hala yapılmakta olanları...
Her şey açıktı...
Kızmıyordum artık...
Kızacak bir şey yoktu...
Gazetecilik benim sandığım gibi “Don Kişot”ların mesleği değildi...
Gücü kuvveti yerinde yapıların, sesi rahat çıkabilen lobilerin, amplifikatör ihtiyacı olan merkezlerin, at oynatmakta olduğu bir arenaydı...
O arenada, “şövalye”den çok “atlar vardı...”
Asil olmasına asildi atlar...
Ama hiçbir zaman şövalye değillerdi...
Hiçbir zaman da olmayacaklardı...
Belki de onun için, veda ettim aktif gazeteciliğe...
Belki karalamalardan edebi eskizler çıkar kim bilir?..
Benden 60 yıl önce aynı gün doğan Ernest Hemingway, hayatına gazeteci olarak başlayıp, edebiyatıyla dünyayı kasıp kavurmamış mıydı?..
Bilinçaltım, benimle yıllar öncesinde aynı gün doğan Hemingway’leri, Yusuf İslam olan Cat Stevens’ları çağırıyor...
Hayatlarının ikinci döneminde bambaşka hayatları seçen, hayatı sezgileriyle yürüten duygusal insanları...
Kim bilir neler bekliyor önümüzdeki yıllarda bizleri?..
SERVİS ASANSÖRÜNDEN KIRMIZI HALILI ASANSÖR YAPAN OSCAR’CILAR...
Los Angeles’ta bu akşam Oscar törenlerinin yapılacağı Dolby Theater’ı gezerken, bizi bir ara bir servis asansörüne bindirdiler...
Büyükçe bir asansördü...
Bildiğimiz yemek servisinin taşındığı, kaba eşyanın alelacele taşınabileceği türden bir asansördü bu...
Tiyatronun yetkilisi kadın bizi uyardı:
- “Dikkat edin... Starların ödül aldıktan sonra yukarı çıktıkları asansördesiniz şu anda...”
Dalga mı geçiyor acaba diye yüzüne baktım hanım görevlinin...
Baktığımı görünce hemen söze girmek ihtiyacı duydu:
- “Tabii o gece, bu asansör böyle olmayacak... Kırmızı halıyla kaplanacak... Oscarı alan starlar içeri girdiği zaman, ‘işte starlara layık asansör’ denecek... Buraya bir sürü aksesuvar eklenecek... Ancak emin olun... Oscar’ı alan starın gireceği asansör bu asansördür... Makyajsız halini görüyorsunuz şu anda...”
Amerika!..
Her şeyin bir show-business olduğu rüyalar ülkesi...
Ekranda gördüğüm muhteşemliklerin orijinal hali, hayal kırıklığı yaratsa da, bu akşam onların kolalanmış halini yeniden gördüğümde bir gülümseme kaplayacak yüzümü...
Yaptıkları işi seviyorum...
Yapma biçimlerini seviyorum...
Şovlarını seviyorum...
Estetiklerini seviyorum...
Kısaca onların şovlarından keyif alıyorum...
Yıllar sonra artık biliyorum ki;
Hayat ‘keyif’ler vasıtasıyla unutulmaz kılınan anlardan oluşan zorlu bir mecradır...
Her ölümlünün yürümek zorunda olduğu...

