Rengarenk bir hamburger düzeni...

30 Ocak 2014

Amerika’da birkaç gün üst üste geçirince bir kez daha anlıyorum; “Kapitalizm insanları önce bozuyor... Sonra bozduğunu yapmak için düzeltme sanayii kuruyor...”Newyork’ta, Los Angeles’ta hatta bir Amerikan kasabasında nereye gitseniz karşınıza “mayonezi boca edilmiş soslar, dondurulmuş etlerden yapılan hamburgerler, patates, kalamar, karides binbir çeşit kızartma ürünler, bunların sosa batırılarak lezzetlendirilmiş biçimleri, şekerle tatlandırılmış beyaz ekmekler, envai çeşit bol şekerli buzlu çay, sprite, kola karşınıza çıkıyor...”***Böylesine bir “zehir bombardımanı karşısında“ çocuklara doğru düzgün bir yemek yedirebilme artık mümkün değil...Etrafında bunları görüyor çocuklar ve insanlar...Bol kremalı çikolatalı pastaları girdiğin her dükkanın vitrininde “ordu doyuracak porsiyonlarda” gören bir çocuğun somon ya da levrek balığı yemesi için kafayı tırlatmış olması gerekiyor...Amerika ve gelişmiş!!! dünya sonra da “berbat yeme içme kültürünü değiştirmek için dietisyenler üzerinden alternatif yeme içme önerileri sunuyorlar...”Bu kez insan eliyle bizzat bilinçli ve taamden bozulan insan sağlığını güya geri getirmek için, “sağlık endüstrisi“ kuruyorlar...***Brokoli, lahana, domates ve her türlü yeşillik öneriyorlar...Amerika’dan dünyaya yayılan bu berbat “gastronomi“ kültüründen, vitrinlerden, televizyonlarda bombardıman halinde yayınlanan bunca ürün reklamlarından sonra, bir insan hala “balık, brokoli, tam buğdaylı ekmek ve suyla lezzet buluyorsa zaten ‘kafayı sıyırmış’ olması gerekiyor...” ***Uzun zamandır çocuklarda belirgin bir iştahsızlık hali olduğunu düşünüyordum...Dün bu konuda ne kadar “aptalca düşünmüş olduğumu“ anlıyorum...Çocukların patates kızartması, mayonezli soslarla doldurulmuş cheeseburgerleri yeme şekillerini gördükten sonra, durumun iştahsızlık değil, “zehir bombardımanının doğal sonuçları“ olduğunu görüyorum...Sabahları iki üç tane iri kıyım sosisi büyük bir afiyetle yiyorlar...Bu çocuklar böyle afiyetle sosis yemesini nerede öğreniyorlar?..Mesele iştahsızlık falan değil, okulda ve çevrede onlara sunulan “zehir bombardımanının lezzetinin“ etkisi altına girmiş olmaları...***Bu durumda onlardan yemelerini istediğim yemekler artık ‘yavan’ kalıyor...O kadar ki “pizza”yı yenilebilir ürünler listesine almak zorunda hissediyorum kendimi... Düşünebiliyor muyuz?..İnsanlar sağlığını altüst eden, kansere, kalp hastalıklarına yol açan bu “zehir saçan” sektörlerden, milyarlarca dolar para kazanıyorlar...Hamburgerleri, mayonezleri, sosları, kızartmaları, tatlandırılmış şekerli ekmekleri, kremaları, ordu doyuran tatlıları, ice tea’leri, colaları, spritelerı insanlara şırıngalıyorlar...***Sonra “berbat hale getirilen“ insan sağlığının düzeltilmesi için bu kez “sağlıklı ürünler sektörü ve sanayii“ devreye giriyor...Milyarlarca dolar para bu sefer bu sektöre aktarılıyor...Dünyada milyonlarca insan “insanları sağlıksız hale getirmeye çalışırken“, başka milyonlarca insan da “güya düzeltmeye çalışıyor ve milyarlarca dolarlık bir kültür yaratıyor...”***Ne acı...İlk gençlik yıllarımda, “kapitalizmin yanlış bir ekonomik model, insan doğasına uygun olmayan bir ekonomik kültür, hayatı ve insanı öldüren ve bitiren bir düzen” olduğunu düşünürdüm...Sonra...Kapitalizmin “demokrasi paketine sunulmuş kıpırtılı albenisi, renkli dünyaların cazibesi, yediklerimizden ve içtiklerimizden mülhem” çağdaşlık sanrısı, beni maruz kaldığım, “zehirli kapitalist bombardıman“ın etkisinden uzaklaşmamı engelliyordu.....-“Bunlar bu kadar sağlıksız olsalar, Batı’nın çağdaş devletleri böyle büyük endüstrileri kurar ve teşvik ederler miydi“ diye düşünürdüm...***Buradaki algıda kurnazca yanılsama yaratan anahtar sözcük “demokrasi ve seçme özgürlüğü“ idi...Komünist dünyaların “zorla yeni insan yetiştirme“ formülüne karşı, seçme hakkının sınırsız olduğu bol kremalı, bol kızartmalı, bol soslu, rengarenk bir hamburger düzeni, cezbedici geliyordu hepimize...Şimdi çocuklara “kızartmaları, kremaları, mayonezleri, şekerleri nasıl özgür iradeleriyle seçtirmeyeceğim“ diye kara kara düşünmekteyim...Erkin Koray’ın şarkısındaki gibi...“Kendim ettim...Kendim buldum...Gül gibi sarardım soldum...Eyvah, eyvah, ey...”*****MUCİZEVİ SAKIZ DİETİ...Ünlü bir doktor, “isterlerse insanların ömrünü uzatabilirler... Hayatı uzatmanın hormonları belli... Fakat sosyal sigortalar sisteminde emeklilere ödenen paraların sürekli olmasını istemediklerinden, yaşlanmayı geciktirici hormonu insanlara vermiyorlar...Tıp bunu bilinçli olarak yapıyor...İnsanları fazla taammüden yaşatmıyorlar...” demişti bana...İsmi, cismi ve bulunduğu konum, iddialı laflarla sansasyon yaratacak bir adam olmadığını gösteriyordu...Mesleğinin zirvesindeydi...Büyük paralar kazanıyordu...Bu tip reklamlara hiç ihtiyacı yoktu...Üstelik bunu da “dostluğuma inanarak” adının yazılmaması kaydıyla söylüyordu...***Yeme içme kültüründeki zehirli bombardıman, öncelikle Amerika’da mebzul miktarda obez insan yaratıyor...Milyonlarca obez, kurtarıcı niyetine dietisyenler ve diet endüstrisinin çarkları arasına sokuluyor...Yüzlerce formül öneriyor diet endüstrisi insanlara...Hepsinin “adı, sanı farklı!!!”Uygulamaları, uygulama süreleri, biçimleri, kullandıkları araçlar farklı...Her birine yüz binlerce lira para harcanıyor...***Ben hiçbir dietisyene uğramadan sadece spor yaparak ve hayat tarzımı değiştirerek yaklaşık 25 kilo vermiştim bir iki yıl önce...Son zamanlarda sporla haşır neşir hayat tarzım, zaman zaman kesintiye uğramaya başladı... Biraz da koyverdim kendimi...Son aylarda 5-6 kilo aldım...***Her zaman olduğu gibi yine dietisyene falan uğramaya niyetim yoktu...Zaten dietlik bir durum da bulunmuyordu...O sırada başka bir şey için ağzımda çiğnerken, “ciklet”teki diet mucizesini keşfettim...Kilo sorunuyla onbinlerce lira para dökenlere hararetle tavsiye ediyorum...“Karpuzlu, kavunlu, çilekli sakızlardan bir kutu alın...”Gün boyu abartmamak koşuluyla “meyveli sakızlardan çiğneyin...”***Mucizevi şekilde “yemek yeme isteğinizin kesildiğini“ göreceksiniz...Bir kere ağzınız sürekli dolu kaldığı ve dişlerinizle ağzınız yeterince çalıştığı için, yorgun oluyor ve deliler gibi yemek yeme isteği duymuyorsunuz...Yeme isteğini tetikleyen unsurlardan sadece biri midenin gittikçe genişlemiş olması...***İsteği tetikleyen esas neden, ağızdaki tat duygusuna duyulan tiryakilik ve yemek yeme eyleminin ağızda ve dilde yarattığı cazibe...Sigara gibi, içki gibi, fazla yemek yemek de bir alışkanlık oluyor zamanla...Gün boyu ciklet çiğnediğinizde, fazladan yemek yeme ve atıştırma isteğiniz kayboluyor...Atıştırma isteğinin kaybolması kiloları götürüyor...***Birkaç gündür kendiliğinden oluşan ciklet çiğneme ritüelinin keyfini çıkartıyorum...Bir şeye dikkat etmelisiniz...Kadınların bir bölümü “ciklet çiğneyen erkekleri sevmezler...”Sözlerle sizde suçluluk duygusu yaratabilirler...Fazla önemsemeyin...Kadınların esas sinirlendiği şeyin “yapılan değil, yaparkenki vücut diliniz olduğunu“ aklınızdan çıkarmayın...Kendinize sonsuz derecede güvenin, bu güveni karşınızdaki kadına yansıtın... Eleştiri kendiliğinden dağılır...Ciklet kullanacak kadınlara ise, erkeklerin bir itirazı olmaz...Erkekler böyle konularla zaten meşgul olmazlar...***Ciklet çiğneyerek ne kadar mı kilo vereceksiniz?..Bilmem...Ben 25 kilo verirken de öyle şeylere bakmıyordum...Kendiliğinden az yiyorsunuz ve iyi geliyor size...Siz bana inanın...Ben nasılsa bu işten para kazanmıyorum...

Devamını Oku

Fransa Cumhurbaşkanı’nın Candan Erçetin’le flörtü...

29 Ocak 2014

Kolej’in ortaokul sıralarında tanışmıştım “flört” kelimesiyle... -“O kızla flört mü ediyorsun?..” diye birbirimize sorardık..Çocuk aklımızla flört kelimesinin “kızla erkeğin birliktelikleri” anlamına geldiğini sanırdık...Biraz zaman geçmesi gerekti, flörtün “birliktelik olmadığını, bir nevi compliman, bir çeşit kadın ve erkek arasında yaşanan kısa süreli bir çekimin söz ve vücut diline yansıma şekli” olduğunu anlamamız için...***Anglosaksonlar ‘flört’ kelimesini “çapkınlıklarını ustaca örtmek için kullanıyorlardı...” -“Bir şey olmadı aramızda... Basit bir flörttü yaşadığımız...” gibi...Fransa’nın tüm Cumhurbaşkanları gibi, “aşk skandallarıyla grift ilişkilere giren” Cumhurbaşkanı François Holland yaşadığı skandallar yetmiyormuş gibi bir de Candan Erçetin’e ödül verirken flört ettiği haberleriyle gündeme geliyordu...***Flört haberleri, onun gururunu okşamış olmalıydı...Eski karısı, eski sevgilisi ve yeni aşkı ile siyasi rakiplerinin kadınlarına yönelik salvoları arasında tenis topuna dönen erkekliği, biraz nefes alabilirdi belki de böylece...***Holland scooter’ına binerek gecenin bir yarısı sinema oyuncusu Julie Gayet’in evine girmiş, sabaha karşı aynı yolla çıkarken görüntülenmişti...Tipik bir Fransız aşk skandalıydı...Sanırım Fransız ekonomisi, Cumhurbaşkanları’nın ve Başbakanları’nın bu tür aşk skandallarından besleniyordu... Fransız usulü aşklar skandalsız olmazdı... Aşkın yaşanış biçimiydi Fransa’da skandal...Bir aşk eğer içinde mebzul miktarda skandal barındırmıyorsa, “aşktan sayılmıyordu” Fransa’da...Aşk “büyük ve gerçek aşk” nitelemesine uygun olabilmek için “skandala” ihtiyaç duyardı...İnsanı, kültürü, toplumsal dokusu, filmleri, romanları, sanatçıları, edebiyatçıları teşvik ederdi “skandallarla yaşanmasına aşkın” Fransa’da...***Mitterand’ın “aşk skandallarıyla büyümemiş miydim?..”Onun skandallar sonrası sarf ettiği muhteşem repliklerden, hayatıma rotalar çizmemiş miydim?..-“Niye mi evililik dışı çocuğumu size açıklıyorum... Vicdanımı temiz tutmak ve rahatlatmak için elbette... Bunun politik geleceğim ve kariyerimle ilgili olduğunu sanıyorsanuz siz bir zavallısınız...”Mitterand, Chirac, Sarkozy ve daha niceleri...Hepsi Notre Dame’ın Kamburu’nun ülkesinde aşkı skandallarla, siyasi açıdan rezil olmayı!!! göze alarak yaşamışlardı...Bana mısın dememişlerdi...Sanki gizli bir haz alıyorlardı “aşkları skandal şekilde yaşamaktan...”Egzantrizmleri ve egzistansiyalizmleri besleniyordu böylece... ***Notre Dame’ın Kamburu’nun sevdiği kız için, aynı kıza aşık olan Kilise’nin rahibiyle mücadeleye giriştiği mücadelenin ülkesinin adıydı Fransa... O mücadeleden, tarihin gelmiş geçmiş en muhteşem aşk şarkılarından biri olan Belle çıkmıştı...Belle’i ve müzikalini muhteşem kılan, Notre Dame’ın dilberine “aşık olan adamlardan birinin bizzat Kilise’nin rahibi olması” değil miydi?..Bir din adamı, “aşkı için diğer erkekleri, altedebilmek uğruna binbir türlü kirli numarayı çevirmiyor muydu?..”Böyle bir Parisien müzikalin çıktığı ülkenin Cumhurbaşkanı’nın, karısını sevgilisiyle, sevgilisini ise eski karısının ayarladığı yeni sevgilisiyle aldatması kadar olağan ne olabilirdi... ***Bell’in sahne aldığı, Edit Piaff’ın bir boksörle yaşadığı yasak aşkın uçak kazasıyla trajik biçimde son bulmasıyla hayattan koptuğu bir ülkede bundan başka ne olabilirdi ki?.. Öyle bir skandalın trajik sonu olmasa, Sous Le Ciel de Paris bu kadar etkili olabilir miydi dünya müzik piyasalarında?..Jacques Brel’in o ıslak hali değil miydi Ne me Quitte Pas ‘Beni Terketme’ diye bütün Fransa’yı ve dünyayı inlettiği parçanın bu kadar etkili olma nedeni?..Fransa Cumhurbaşkanı scooter’a binerek Elysee Sarayı’nı bir gece kaçamağı için terk etmiş...Bu Fransa’nın kendi bildiği yöntemlerle yeniden dünya medyasının manşetlerine taşınma halidir...Sen nehrinin ülkesi, artık başka bir egzantrik neden bulamıyor, manşetleri süsleyebilecek...Tek geçerli akçesi “skandallarla dolu aşk”larıdır...***“Bir miktar ahlaksız unsuru her zaman barındıracak şekilde yeni bir skandal aşk ritüeli Paris’ten dünya kamuoyunun tüketimine sunulmuştur...”Ahlak dışı olmasıdır aşkı bu derece skandallaştıran...Manşetlere taşıyan, üzerine bir endüstri yaratıp, Fransa’yı aşklar ve aşıklar ülkesi yapan...Bu yönüyle Fransız Cumhurbaşkanları “vatan görevi” yapmaktalar...Fransa’nın her daim “aşk” ülkesi olduğunu böyle anlatabiliyorlar diri tutuyorlar ülkelerinin “aşk ülkesi” imajını...Aşkın skandallaşmasından para kazanmakta, turist çekmekte ve müzik endüstrisini beslemekte Fransa...Böylece dünyada “hala varız” diyorlar...***Amsterdam hafif uyuşturucuların serbestçe kullanılabildiği bir ülke ve seks turizminin cenneti olarak dünyada pazarlanıyor...Fransa’nın pazarlanma biçimi de “skandal adı verilen ahlaksız aşklardır...”Fransız Cumhurbaşkanları bu skandallara Fransız derin devletinin ülke ekonomisini gözeten kararları çerçevesinde alet oluyorlar...Onlar aşklarını gönüllü yaşıyorlar yaşamasına fakat; Skandalları ortaya çıkartan Fransız derin devleti “memleket hizmeti” yapmakta... SKANDALIN OLDUĞU YERDE ESKİ SEVGİLİNİN PARMAK İZİ ARANIR...Aşk skandalları kendiliğinden gerçekleşir zannederdim... Bir şeyin medyanın ilgi odağı haline gelmesi, ortaya çıkması, yakalanması, ahlaken sorgulanır hale gelmesi için “mutlaka birilerinin özel çaba harcaması gerektiğini” fark etmezdim...***O birileri, bu aşk ilişkisinden çıkarları fena halde zedelenen birileri olurdu...Çoğu zaman, olayı alevlendirir, fitili ateşler, gizli manipülasyonlarla, eski sevgili ve yeni ilişkisiyle ego savaşına girerlerdi...Eski sevgililer eski olarak kalmayı bir türlü kabullenmezlerdi...Hastalıklı bir ruh yapısıyla, psişik bir koşullanmayla hayatın herkesi başka yollara götürdüğünü anlamak ve kavramak istemezlerdi...Bitmek bilmeyen bir intikam ve itibarsızlaştırma kampanyasından medet umarlardı...***Yapan için acıklı bir durumdu...Kadın ya da erkek giden gitmiş, artık hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacak, anlaşılmıştı...Onlar kendilerine yeni bir hayat kuracakken, “geçmişi eşeleyerek ve onunla kavga ederek” iyice çukura batmayı seçerlerdi...***Skandalları ortaya çıkartan buydu...Skandal yoksa bile onlar manipülasyonlarla skandallar yaratırlardı...Medya zaten skandal sever, doğru yanlış üzerine giderdi...Bir kadının ya da bir erkeğin iyi bir sevgili olup olmadığını anlamanın tek bir yolu vardı...-“Erkek veya kadın eski sevgilisinin yeni sevgilisiyle olan hayatına ne kadar müdahale ediyordu?..”Bu sorunun cevabı “hiç müdahale etmiyor” ise eski sevgili doğru bir kişiydi...Bazıları, “eski sevgilinin takıntılı halini kendilerinin ne kadar büyük bir sevgiyle sevdiğine delalet ettiğini” sanırlardı...Oysa obsesyon bir sevgi belirtisi değil, bir hastalık tezahürüydü...Bunu anlayamayan eski sevgililer, bir süre sonra kendileri de o girdaba sürüklenmekten kurtulamazlardı...

Devamını Oku

Kadın üstünlüğü...

28 Ocak 2014

Erkeğin kadından daha güçlü olduğunu sanırdım ilk gençlik yıllarımda ben...Çevremdeki kadınlar ‘kadın hakları’ tartışmasını çok severlerdi...Uzun ve incir çekirdeğini doldurmayacak, kof tartışmalar yaşardık onlarla...Bu tartışmalar, kadın-erkek konularında ben ve muhataplarım için birer başlangıç eğitimi niteliğindeydi...Hayata girizgah yapıyorduk her birimiz...***Kadınlarla esas meselenin kadın haklarını tartışmayı seven kadınlar değil, o tartışmaları sevmeyen kadınlar olduğunu sonraları anlayacaktım...O kavgalara kıyısından köşesinden bulaşmayıp, hayatı ve erkekleri bildiği gibi yöneten kadınlar, esas erkeği yönlendiren, biçimlendiren, egemenliğini üzerinde sürdüren kadınlardı...O kadınlar, erkeklerle tartışan kadınlara benzemiyorlardı...Kör kavgalara girmeyecek kadar deneyimli bir esnekliğe sahiptiler... Kadın haklarını tartışmayı anlamsız buluyorlardı...Erkeğe karşı ne kadar güçlü olduklarının farkındaydılar...Hayat veriyor, verdikleri hayatı kendileri bizzat yönlendiriyorlardı...***Hayat veren ve hayatı yönlendirebilen bir kadının, dışarıda para ve itibar kazanmak için çokça “bilgisayar oyunu gibi ayak oyunları içinde debelenen bir erkeğe karşı” egemen olması kaçınılmazdı...Hayatın doğasını kadın yönetiyordu...Kadın “sahici” bir iş yapıyordu...Evrene yeni gelen canlıları doğurmakla kalmıyor, büyütüyor, onları yoğuruyor, şekil veriyor ve topluma sunuyordu...Bunu ne derece iyi ya da kötü yaptığı ayrı bir meseleydi...Mesele bunu yapabilmesi, o gücün ve yetinin sahibi olması ve bunu yaparken “evrenin doğasına uygun bir sahicilikte” yaşamasıydı...***Kadın sahiciydi...Onun için esnekti...Çoğu zaman erkekler kadar ideolojik davranmaması ondandı...Kendi hakkı için bir atmaca gibi savaşsa da, genelleştirmeler ve ideolojik dogmalar konusunda o derece ilgisizdi...O kavramlar çoğu kadın hayatını yönetemiyordu...Kadın “ailesini yaşatmak zorunda olduğu için” her yavrusunu yaşatmak zorunda olan canlının yaptığı gibi, hayatla ve evrenle uyum içinde yaşamak zorundaydı...Hayat karşısında esnek olmak zorundaydı...***Erkek ise sahici yaşamıyordu...Savaş oyunları oynuyordu...Bilgisayar oyunlarında düşman askerlerini indirir gibi, hayatı da bilgisayar oyunu olarak görüyor, karşısındakileri bitirmeye uğraşıyordu...Rakibi saydıklarını “bilgisayar ekranından temizler gibi”, yok etmeye çalışıyordu...Hemen bütün erkekler aynı savaş oyununu oynamaya hevesleniyordu...Matt Damon’ın “Green Zone” (Yeşil Hat) filminde olduğu gibi, bir oyunun kurallarıydı erkekler için hayatın draması...Birbirlerini öldürmeye giderken, öldürülüyor, hep beraber yok olup gidiyorlardı...***Erkek, “kazanacağını sandığı, para, itibar” gibi şeyler için “rakibinin canını almaya koşullanmıştı...”Oysa doğada kendi cinsindeki canlıların “canını alarak”, “yaşamak mümkün değildi...”Kadın ise, tersine “can veriyordu...”Aradaki temel fonksiyonel fark buydu...Uzun ve içi boş tartışmaların, “kadın mı üstün erkek mi” gibisinden lafazanlıkların, hayatın doğal gerçekleri karşısında, çaresiz kalmasının nedeni buydu...***“Hayat veren ve verdiği hayatı yönlendiren bir cinsle”, hayatı kazanmaya çalışırken birbirini öldürmeye koşullanan bir cinsin arasında eşitlik olması mümkün değildi...Eşitsizlik erkekten yana değil, kadından yana bir eşitsizlikti...Kadın sahici bir hayat yaşadığı için üstün olan güçtü...Erkek can alarak, “para ve itibar kazanmaya çalıştığı için” çaresizlik girdabına sürükleniyordu...***Kadınların erkekleri nasıl bu kadar kolay yönetebildikleri şimdi anlaşılıyordu...Hayatın cinslere karşı getirdiği adaletsizlik, “doğanın kurallarına uygun olanla olmayan” arasındaki farkta biçimleniyordu...Peki erkekler bu kadar sanalken, kadınlar bu kadar doğal ve iyiyse, hayat neden bu kadar acımasızdı hala?..Bunda kadının hiç mi suçu yoktu...Burası konunun düğüm noktası ve alttaki yazının konusu...*****KADIN İHTİRASI...Hayat vermedeki gücünü ve yarattığını yönetmedeki yeteneğinin farkında olan kadın, bu gücüyle erkekten fersah fersah üsttedir... Bunu bildiği için, rekabeti ve savaşı erkekle değil, kendi hemcinsleriyle gerçekleştirir...Kadının; sonunda kendisini huzursuz, mutsuz ve acılara gark edecek olan “ihtiras”ı burada devreye girer...Erkekler birbirleriyle nasıl savaş oyunları oynayarak “şizofrenik bir yanılsamayla karşısındakinin canını almaya çalışıyorlarsa, kadın da yarattığı ve yönettiği erkekler üzerinden, hemcinslerine karşı üstünlük sağlama” arayışındadır...***Hayatla uyum sağlayan, evrene insan kazandıran, onu büyüten, doğaya ve çevreye hazırlayan kadın, tüm bu süreçlerde “sahici”dir, gerçek ve sahici bir hayat sürer...Egosunun; bir başka deyimle “ihtirası”nın devreye girdiği ana kadar...Doğasındaki “üstün güçler” kadını yanlış bir koşullanma sonucu “bütün çevresini, mümkünse dünyayı, hatta evreni” yönetme arzusuna sürükler... Hemcinslerini geçme, öteki kadından üstün olduğunu ispatlama güdüsü, kadın ve toplumsal trajedilerin ilk kilometre taşıdır...***Gücü yönetmeye ve hemcinslerinin ötesine geçebilmeye koşullanan kadın;En önemli “dürtüsü”nün bu olduğuna inanır...O dürtü aslında “ego”dur...Kadının o dürtüsü bir süre sonra “ihtiras haline gelecek” ve “savaş oyunu oynayan erkekleri, yaratan, yöneten arkadaki gizli güç olacaktır...”Savaş oyunu oynayan erkekleri, birbirlerine karşı üstünlük taslamaya çalışan ‘çocukları’ yöneten ve yaratan gizli güç anneleri ve kadınlarıdır...Anneler ölürken yerlerini erkeğin kadınına bırakırlar... Erkeğin kadını, bir taraftan erkeğini yönetirken, diğer yandan “savaşacak yeni erkek çocuğunu biçimlendirmeye çalışır...”***Hayat kadın ve erkeğin bu fasit dairede, birbirini pampalayarak “yok edici ve tahrip edici” bir düzeneğe doğru kaymaya başlar...Tavuk mu yumurtadan çıkma, yoksa yumurta mı tavuktan çıkmadır?..Kadın erkeği doğurur, büyütür, biçimlendirir ve yönetir...Kadın tarafından büyütülen, biçimlendirilen ve yönetilen erkek, “savaş oyunları oynayarak para ve itibar kazanma uğraşına” girer...Birbirini boğazlayan, birbirinin canını alan bunca erkeğin dünyasında “paylaşılamayan esas olarak para ve itibar değil, ihtirastır...”İhtiras sonsuzdur ve paylaşılamaz...Yalnızdır ve gem vurulamaz...Psişiktir ve sınırlanmaz...Devrimler ne kadar büyük vaatlerle yapılırsa yapılsın, ihtiras devrimle değil, “evrimi”yle törpülenir...O evrimleri geçiremeyen toplumlar, sürekli devrim yaptıklarını iddia ederler...Oysa “devrim” değildir yaptıkları...Sadece bir miktar evrim geçiriyorlardır...Ne ki;Onlar “devrim, devrim” diye yırtındıklarından, aslında sadece bir miktar “evrim” geçirdiklerinin farkında değillerdir...Devrim yaptıklarını sanırken, mütevazı bir evrim geçiriyordur onlar...*****OSMANLI SARAYINDAKİ KADIN SAVAŞLARI...Kadın savaşlarına en bariz örneklerden biri Osmanlı Sarayı’ndaki “çocuk ve kardeş boğdurma” olaylarıdır...Osmanlı Sarayı’nda tahta geçmek için, veliahtların zaman zaman kardeşlerini boğdurarak öldürdükleri bilinen bir gerçektir...Hatta bizzat padişahların zaman zaman kendi yerine bir an önce geçmeyi düşündüklerini sandıkları çocuklarına kıydıkları bilinir...***Bunlar bize “Osmanlı’daki taht savaşları” olarak öğretilir...Oysa gerçek bu değildir...Aldatmacadır...Her şeyi unutup bir an için kendinizi düşünün...Erkek çocuğunuz sizin yerinize erken geçmek istiyor diye onu öldürmeyi düşünür müsünüz?..Ya da erkek çocuklarınız kendi aralarında birbirlerini öldürmeyi düşünürler mi yerinize geçmek için?..Elbette hayır...Bu sorunun sorulması bile abestir...***Öyleyse nasıl oluyor da Osmanlı Sarayı’nda bu olaylar vaka-ı adiye halini almıştı?..Osmanlı’ya sahip çıkanlarımız “bu konuları konuşmama” eğilimindedirler...Osmanlı’ya karşı olanlar ise “Osmanlı’nın bu konuda barbar yapısına dikkat çekmeyi” severler...Oysa ne Osmanlı barbardır...Ne de bu olaylar olmamıştır...***Meselenin gizlenen, vurgulanmayan ve öğretilmeyen tarafı şudur... Birbirini öldürten kardeşlerin büyük çoğunluğu, farklı annelerin çocuklarıdır...Orada annelerin, yani Osmanlı tahtını ele geçirmek isteyen kadınların kavgası vardır...Birbirini kardeşlerin vücutlarında öldürmeye çalışan kadınlar, yani aslında onların anneleridir...Padişahın çocuğunu öldürtmesi vakasında ise, bunu isteyen mutlaka padişahın yeni gözdesidir...Ona bir erkek armağan ederek çocuğu üzerinden tahta çıkmak isteyen başka bir kadındır...Hayatı kadının gücü üzerinden okursak, anlamlandırırız...Yoksa “erkek çocuklarının bilgisayar oyununa benzer hayatı okuma şeklimiz...”Bilgisayar oyunlarını ise çalıştıramazsınız...Yeni bir teklik atmadıkça “insert coin” kuralını uygulamadıkça...

Devamını Oku

Gidiyorum bütün aşklar yüreğimde... Kokun hâlâ üzerimde...

25 Ocak 2014

Bu sabah hayatımın en ilginç yolculuğuna çıkıyorum... Bir baba olarak onüç saatlik uçak yolculuğuna üç çocuğumla baş başa çıkıyorum...Bir ebeveyn olarak tek başınayım...Biri 13, diğerleri 4.5 yaşlarında iki çocuk haricinde, beraberimizde, ne bakıcı, ne bir oyun ablası ne de bir yardımcı var...Kaderin götürdüğü yere baş başa gidiyoruz...Üç çocuk ve babaları...Sömestr tatiline çıkıyoruz...Ege’yi, Akdeniz’i geçeceğiz...Okyanus aşacağız...İki kıta geçeceğiz...Sonunda bir başka okyanusun kıyısına iniş yapacağız...İki deniz, iki okyanus ve iki kıtanın içinden ve kıyısından süzüleceğiz...***-“Deli misin sen?..” diye yargılayanlar çok oldu...İkisi ilkokula bile başlamamış diğeri 8. sınıfta okuyan üç çocukla, bir erkeğin, kadınsız ve annesiz tek başına Amerika’ya gitmesi “delice” gelmekteydi bazılarına...Oysa ben onları sömestrde Los Angeles’a götüreceğime söz vermiştim...Hollywood stüdyolarını göreceklerdi...Disneyland’de eğleneceklerdi...Türkiye’nin çocuk akıllarına bile sağdıramadıkları gündeminden uzaklaşacaklardı...Yepyeni bir dünyanın vizyonunu hayal dünyalarından süzüp küçük beyinlerinden içeri alacaklardı...Yepyeni insanlar keşfedeceklerdi...Başka kültürlerle tanışacaklardı...Animasyonun kralını göreceklerdi...Sinemanın sihirli dünyasının gizemli albenilerinde gezeceklerdi...Çocuk kahramanlarla haşır neşir olacaklardı...Onlarla resimler çektireceklerdi...O dünyaların hayal olmadığını, gerçekte var olduğunu yaşamakta olduğunu, dokunma mesafesinde bulunduğunu hissedeceklerdi...Onlar Amerika’ya; Los Angeles’a gideceklerdi...***Bir baba olarak benim görevim, bu sömestr tatilinde onlara bu pencereyi açmaktı...Bu heyecanlı ve maceralı yolculukta, onlar için anılar biriktirmek, geleceğe dair vizyonlar çizmekti...Doğrusu çok zor hazırlandık bu seyahate...Önce evimiz soyuldu, kasamız çalındı...Pasaportlarımız uçtu, vizelerimiz gitti...Yılmadık yeni pasaportlar çıkarttık...Yeni vizeler almak için uğraştık...Seyahate çıkacağımız gün, kredi kartlarımız yok oldu...Ruhsat çalınmıştı zaten, bu sefer ehliyet de mefta oldu...Yine moralimizi bozmadık, Emniyet’in inanılmaz desteğiyle, bir günde yeniden ehliyet sahibi olduk...Gidecektik...Çünkü gitmek istiyorduk...***Çocukların annelerinden bir tanesi;-“Nasıl bir enerji var sende?..” dedi...O zaman fark ettim ki, “çocukların vizyonu için, içimde taşmakta olan enerji, kendi ilk gençlik yıllarımda da ayniyle vuku bulmuştu”...O zaman da yeni dünyalar keşfetmekten, içim içime sığmıyordu...Sonraki yıllarda zamanla o heyecanımı yitirmiş olduğumu fark etmiştim...Şimdi çocuklar olmasa, onların yeni şeyler göreceğinin heyecanı içimi kaplamasa, benim bu kadar zorluktan ve şanssız gibi görünen olaylardan sonra, değil Amerika’ya, Ankara’ya gitmem bile mucize olurdu...Ama öyle olmuyor işte...Çocuklarınla gençlik yıllarına dönüyor, onların macera istekleriyle sıfırlanıyor ve tazeleniyorsun...***Zor bir seyahat biliyorum...Son zamanlarda fark ettim ki, ben kadınları taşımayı bırakmışım, kadınlar artık beni taşıyorlar...Bankada kartların aynı gün çıkmasından, vizelerin alınmasına, ehliyetin bir günde gelmesinden, üç çocuklu kıtalararası yolculuğun başından sonuna hazırlanışına kadar her şeyde bildik bilmedik, tanıdık tanımadık kadınlar beni taşımaktalar...Sanıyorum ilgi çekici bir proje halini aldım ben kadınlar için...İçin için, bir baba olarak çocuklarıma hayatı aktarma mecrasında mucizevi başarılar kazanmamı arzu ediyor kadınlar...Ben bir şey istemeden onlar kendiliğinden bana yardım ediyorlar... Evren inanılmaz bir şekilde önce kadınlar, sonra da adam gibi adamlar eliyle bana ve çocuklarıma yardım ediyor...Maceramızın gerçekleşmesi için, bütün güçler seferber oluyor...Bunu hissediyorum...Her şeyin, bunca aksaklığa karşın, “mucizevi bir şekilde gerçekleşmesinden” anlıyorum bunu...***Geçen gün, çok sevdiğim bir arkadaşımla konuşurken, aniden geldi aklıma Sezen’in o çok sevdiğim parçası...-“Gidiyorum; Bütün aşklar yüreğimde...Gidiyorum kokun hala üzerimde...Sana korkular bıraktım...Bir de yeni başlangıçlar...Bir kendim bir ben gidiyorum...”Normalde böyle seyahatler öncesi bu parçayı söylemekten mazoşist zevkler alırdım...Olağandışı seyahatler iyice taçlanırdı ruhumda benim bu şarkılarla...Durumumu hafif dramatize etmekten keyif alır;Duygusallığın girdaplarından nostaljik tatlar çıkartırdım...Çocuklarımla baş başa olacak bu Amerika gezisi tam Sezen’in parçasına cuk oturuyor gibiydi...Ancak sonra anladım ki ben artık o eski ben değilim...***Tersine...Bu seyahatten dram değil, evrensel bir sinerji çıkartmaktayım...Beni bu seyahate taşıyan bütün kadınlara teşekkür ediyorum şimdi...Başta çocuklarımın iki muhteşem annelerine...Sonra bana bu seyahati sağlayan, beni ve çocuklarımı taşıyan bütün kadınlara...Artık kadınları taşımadığımı fark ediyorum...Artık kadınların beni taşıdığını hissediyorum...İnanılmaz bir ‘duygu’ bu...Bir erkek olarak ilk kez kadınlarla ilgili tüm manevi yüklerimden kurtulduğumu hissediyorum...Dayanılmaz bir hafiflik var üzerimde...Robbie Williams’ın “hayatının rüyası Londra’da Royal Albert Hall’da verdiği konserdir...O konseri verdiği gece, hayatı boyunca unutamayacağı gece olacaktır”...Gecenin son parçasına gelindiğinde şöyle bir söz söyler:-“Bu gece böylesine muhteşem bir izleyici topluluğu oluşturduğunuz için teşekkür ederim... Düşlerimi gerçekleştirdiğiniz bu gece için teşekkürler size...”Robbie Williams’ın Royal Albert Hall’daki sözleri sanırım, “kadınlara korkular ve yeni başlangıçlar bırakan tezat durumlardan daha fazla ilgimi çekiyor şimdi...”Ruhumu Robbie Williams’ın I did it my way‘i daha fazla anlatıyor bugün...-“Tüm kadınlara ve adam gibi adamlara teşekkür ederim...Çocuklarımla bu seyahati bana armağan ettiğiniz için...Düşlerimizin gerçekleşmesine katkıda bulunduğunuz için...”

Devamını Oku

Allak bullak bir gelecek...

23 Ocak 2014

Ben AKP’li değilim...Üç seçimin üçünde de AKP’ye oy vermedim...Olumlu bir vizyon çizildiğinde, o vizyona destekler vermekte ise zerrece tereddüt etmedim...Atatürk’ü sevdim ve sevmeye devam ettim...Ve fakat;-“Darbecilik bu ülkenin gündeminden kalksın artık...” dendiğinde;-“Evet kalksın...” dedim...-“Bir umut biz de İspanya, Portekiz, Yunanistan gibi oluruz...” diye geçirdim içimden... Ergenekon davasına, Balyoz mahkemelerine temkinli yaklaşsam da, vizyon baabında darbelerin tümden tedavülden kalkmasına mütereddit davranmadım...-“Darbeler gündemimizden gitmeliler...” demekte hiçbir sakınca görmedim...***Ne ki, bugün geldiğim noktada, “Mahkemeler mi darbelere karşıydı, yoksa kurduğumuz Cumhuriyet mi ‘paralel diye niteledikleri devletle’ savaşıyordu” anlamamaktayım...Kafam ve algılarım allak bullak...Neye inanacağımı şaşırmış durumdayım...Geleceğe olan inancımı yitirdim...İstikbal allak bullak...Portekiz, İspanya ve Yunanistan ve demokrasileri ile askeri darbe mücadeleleri çok uzağımda şimdi...Avrupa Birliği ve idealinin olduğu gibi...***12 Eylül Anayasa’sının değişmesini istedim...Sivil, demokratik değişikliklere “evet” dedim... Avrupa Birliği’nin standartlarına yaklaşılsın diye duamı esirgemedim...Referandumda;-“Yetmez ama evet...” demedim; -“Evet ama yine de kuşkularım var... Müsaadenizle ‘hayır’ dedim...”Kuşkularım ‘haklı’ çıkmasın diye içten içe dualar ettim...-“Varsın benim; Avrupa idealli reflekslerim hatalı sinyal vermiş olsun, değişim sivilleşmeden, demokrasiden ve Batılılaşmadan yana olsun; beni utandırsın...” dedim... ***“Hayır” diye oy basarken, umutla “evet”çilerin haklı çıkmasını diledim... Ne yazık ki;“Evet”çiler haklı çıkmadı...Maalesef “benim“ hayırda “hayır” çıktı...Kullandığım “hayır”ın haklı çıkmış olması beni daha fazla alabora etti... Bunun için sevinmedim...Bunun için üzüldüm...Yine geleceğe olan inancımı yitirdim...Yine allak bullak bir istikballe karşı karşıya düştüm...***1978’in son çeyreğinde ve 1979’un tümünde, elbette 1980’de, ben “gelecek inancımı” yitirmiştim...Cambridge’deki okula onun için koşa koşa gitmiştim...Fransa’daki çalışma kampından onun için kaçmıştım...Her beş yüz doları, bin doları bir arada gördüğümde, onun için soluğu Yeşilköy Havalimanı’nda almıştım...O günlerde de umudum kalmamıştı bu ülkede yaşayacağım gelecekten...Rotam yoktu ne yöne doğru kıracağımı bildiğim...İstikbal görmüyordum yaşayabileceğim... ***Millet 12 Eylül darbesinin Eylül 1980’de gerçekleştiğini zanneder...Oysa darbe beynimde ta Eylül 78’de vuku buldu...Ruhumdaki kırılma 78 Eylül’ünde gerçekleşti...Ben darbe olduğunda oralı bile olmamıştım...Darbe benim içimde iki yıl önce olmuştu...O sırada ben çoktan “inkıta”ları oynuyordum... ***Hayatın kırılması, sistemin kırılmasının öncesinde gerçekleşir...Ruh bunalır...Umutlar kırılır...Vizyon daralır...Geleceğe dair ümitler boşalır...Rota bir sağa bir sola doğru savrulur...***Bugün yaşadığım şey otuz beş yıl önce yaşadığım şeydir...78’de;Ne içinde bulunduğum ‘sol’cu laf ebeliklerine... Ne devrimcilerin mücadele dedikleri biçimlere... Ne devrimci ve solcu demagojilere...Ne geçmişe, ne geleceğe...Ne rakibe, ne müttefike...Saygım kalmamıştı...Darbe olmadan iki yıl önce darbe olmuştu içimde...***Şimdi ise düşünüyorum;Acaba askeri darbeler hayatımızdan gitsinler diye mi mücadele ettik son yıllarda biz?..Yoksa;‘Paralel devlet dedikleri şeyin talebi miydi”, mücadele veriliyor görünen?..Sivil demokrasi mücadelesi miydi yapılan?.. Yoksa otokrasi mücadelesi miydi, sivil demokrasi görünümünde verilen?..Askerin yönetimden gittiği bir Avrupa Birliği demokrasisi miydi çabalanan?.. Yoksa askersiz ve belli belirsiz bir Rusya özlemi miydi uğraşılan?..Batı bizi; Avrupa Birliği’nde bir demokrasi olarak mı görmek istiyordu?..Yoksa içine sıkışmış, savaşan Türk ve Kürtler miydi arzulanan?..Batı gerçekten Batılı gibi demokrat mıydı?..Yoksa kendine demokrat bize otokrat mı?..Biz gerçekten demokrat mıydık?..Yoksa Batı’ya karşı demokrat, kendimize karşı otokrat mı?..***Rotam şaşmıştı bilmiyordum...Vizyonum kararmıştı anlamıyordum...Umudum kırılmıştı hissetmiyordum...Rotam savrulmuştu göremiyordum...Gelecek fluydu seçemiyordum...İstikbal dalgalıydı, altüst oluyordum...İnançlar allak bullaktı, ruhum alabora...Bu sefer Cambridge’deki okullar...Fransa’daki kamplar beni kesmedilerOkyanusları aşmak istiyordum... Artık kendim için demokrasi istemekten çoktan vazgeçmiştim...Artık demokrasiyi çocuklar için istiyordum...

Devamını Oku

Tribünlerle ve Fenerbahçe’yle fazla oynanmaz...

22 Ocak 2014

İlk günden beri, yeniden yargılamanın doğru bir yol olmadığını, yaratacağı sakıncaların toplumdan bir daha kolay kolay silinmeyeceğini söylüyorum...Bu satırları yazarken karşımda televizyon kanalları canlı yayınlarını yapıyorlar... Eski Salı Pazarı’nın önünde toplanan Fenerbahçe’li taraftarlar, tıka basa doldurdukları otobüslerle Sabiha Gökçen Havaalanı’na gidiyorlar...Sabiha Gökçen Havaalanı binlerce Fenerbahçe taraftarının toplandığı büyük bir şova sahne oluyor...Fenerbahçe’li futbolcular Başkan’larını karşılamaya oraya gidiyorlar...Fenerbahçe Yönetim Kurulu, Başkanı’nı uçaktan almak için havaalanına gidiyor...“Fenerbahçe’nin ‘şikeyle’ aldığı söylenen Şampiyonluk Kupası havaalanında kaldırılıyor...Aziz Yıldırım’ı karşılama şovu, futbolcular, taraftarlar, yönetim kuruluyla birlikte, kupayı da içine alarak bir stadyum şovuna büründürülüyor...***Aziz Yıldırım, otobüsün üzerinden taraftarlara sesleniyor...“Yargıtay’ın kararına saygı duymadığını” söylüyor...-“Merak ediyorum...” diyor;-“Yargıtay’da kararı verenler paralel yargı mı, yoksa hükümetin yargısı mı?.. Bunu hala anlayamadım... Cevabı Adalet Bakanı’ndan bekliyorum...”Bu sözlerin bu şekilde söylenmesi bile Türkiye’de yargının düştüğü vahim duruma işaret ediyor...Sözleri söyleyen kişi Fenerbahçe kulübünün başkanı...Onbinlerce taraftar tarafından havaalanında karşılanıyor o başkan... Milyonlarca Fenerbahçe’linin doğal lideri o başkan...***Onun “Yargıtay kararına saygı duymadığını” söylemesi yeterince vahim...Bununla yetinmiyor ilk yargılamanın zaten “geçersiz olduğunu” iddia ediyor...Fenerbahçe Başkanı; milyonlarca Fenerbahçe’liye tercüman olacak şekilde bu konuşmayı yaparak, milyonların algısını yönetiyor, etkiliyor ve bu resme çerçeveliyor...***Aziz Yıldırım’ın açıklamaları, şu anda devam etmekte olan “siyasi savaş”ta taraflardan birinin işine yarıyor gözükebilir...Ancak bu durum geçicidir...Yargı üzerinde böylesine bozulmuş tarumar olmuş bir algı, Türkiye’nin temel dinamiklerini kökünden çatırdatıyor...Nitekim Trabzonspor Kulübü Başkanı, karşısında kimi muhatap bulursa onunla tartışmaya giriyor...Yeni bir yargılama süreci, kavgaya varmak üzere olan tartışmaları daha da alevlendirecek, üstüne yeni ve bitmeyecek tartışmalar yaratacak, daha sert kavgalara zemin hazırlayacak...3 Temmuz 2011’den bu yana ikibuçuk yıl geçiyor...Bu ikibuçuk yılda kamuoyu algısıyla, yargısıyla, savcısıyla, polisiyle, şikesiyle, yöneticisiyle, futbolcusuyla ve bütün bir süreciyle onlarca defa oynanıyor...Algı sürekli değişiyor...Suçlu suçsuz, suçsuz suçlu, suçlu tekrar suçsuz, suçsuz tekrar suçlu durumuna defalarca giriyor ve çıkıyor...***Başından beri, insanlarla, algılarla, yargıyla, davalarla daha fazla oynamayın diyorum...Olağanüstü dönemin olağanüstü affını çıkartıp, yepyeni ve taze bir başlangıca yelken açın diye üsteliyorum...Olağanüstü aftan yararlanacaklar, “suçlu olmadıklarını, olağanüstü dönemin mağduru olduklarını söyleyebilirler...”Bu onların mağduriyetlerini bir miktar azaltabilir...***Buna karşın “devlet ve yargı yazboz tahtası olmaktan kurtuluverir...”Aynı insanlar, aynı suçtan, aynı iddiadan dolayı, ayrı mahkemelerde, ayrı süreçlerde, ayrı yargıçlar ve ayrı savcılar tarafından yargılanmazlar...Her mahkemede değişik hüküm çıkmaz... Yargı toptan iflas etmez... Savaşmaktan ve karşı kaleye gol atmaktan pek önemsenmiyorlar son zamanlarda futbol tribünlerini biliyorum...Fakat bilmeliler ki “tribünlerdekiler insandır...”Ve futbolu iyi bilenler, bir gerçeğe çok iyi vakıftırlar;Tribünlerle oynanmaz...İLKER BAŞBUĞ HADİSESİNE DİKKAT...Aziz Yıldırım olayının bir benzeri de Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’da yaşanıyor... Dün Aziz Yıldırım’ınkine benzer ölçüde garabet bir durum Orgeneral İlker Başbuğ hadisesinde meydana geliyor...Başbuğ’un avukatları “müvekkillerinin tahliyesi için başvuruyorlar...”Savcı savunmayı haklı görüp, tahliyesi yönünde görüş bildiriyor...İddia makamı olan savcı “tahliye” talep ediyor...Savcının tahliye talep ettiği duruşmada mahkeme; “Hayır olmaz, tutuklu kaslın” diyor...***Bunlar “hukukun üstünlüğü ya da yargının bağımsızlığı ilkesi” gibi görünse de öyle değil...Esasen garabet ve güven vermez durumlar...Bu sürecin bütününde, herkes fakat en başta “yargı”nın kendisi yara alıyor...İnsanların yargıya güveni ortadan kalkıyor...Oysa yargının, toplumun kendini emniyette hissetmesinin en temel güvencesi olması gerekiyor...***Dün Brüksel’de Başbakan’ı; Avrupa Birliği yetkilileri “Yeni HSYK düzenlemesi, yargının bağımsızlığına saygı gösterecek mi göstermeyecek mi” diye terletiyorlar...Oysa sorulması gereken soru yeni HSYK düzenlemesi değil...Soruyu şöyle sormalılar;-“Böylesine bölük pörçük, kendi içinde kavgalı, bölünmüş, çelişkili ve çatışmalı bir yargı düzeniyle toplumda emniyet duygusunu nasıl sürdüreceksiniz?.. Demokrasiyi nasıl sürdüreceksiniz?..”Sorulması gereken soru bu... Bu soruyu sormadıktan ve sonuçlarını denetmedikten sonra, ne yapsanız fayda vermiyor...İstediğiniz kadar bağımsız ve bağlantısız yargı üzerine lafazanlık edin...Bir şey değişmiyor...Lafla peynir gemisi yürümüyor...Karaya oturmuş beklemeye devam ediyor...

Devamını Oku