Haberin Devamı
Bu sabah hayatımın en ilginç yolculuğuna çıkıyorum...
Bir baba olarak onüç saatlik uçak yolculuğuna üç çocuğumla baş başa çıkıyorum...
Bir ebeveyn olarak tek başınayım...
Biri 13, diğerleri 4.5 yaşlarında iki çocuk haricinde, beraberimizde, ne bakıcı, ne bir oyun ablası ne de bir yardımcı var...
Kaderin götürdüğü yere baş başa gidiyoruz...
Üç çocuk ve babaları...
Sömestr tatiline çıkıyoruz...
Ege’yi, Akdeniz’i geçeceğiz...
Okyanus aşacağız...
İki kıta geçeceğiz...
Sonunda bir başka okyanusun kıyısına iniş yapacağız...
İki deniz, iki okyanus ve iki kıtanın içinden ve kıyısından süzüleceğiz...
-“Deli misin sen?..” diye yargılayanlar çok oldu...
İkisi ilkokula bile başlamamış diğeri 8. sınıfta okuyan üç çocukla, bir erkeğin, kadınsız ve annesiz tek başına Amerika’ya gitmesi “delice” gelmekteydi bazılarına...
Oysa ben onları sömestrde Los Angeles’a götüreceğime söz vermiştim...
Hollywood stüdyolarını göreceklerdi...
Disneyland’de eğleneceklerdi...
Türkiye’nin çocuk akıllarına bile sağdıramadıkları gündeminden uzaklaşacaklardı...
Yepyeni bir dünyanın vizyonunu hayal dünyalarından süzüp küçük beyinlerinden içeri alacaklardı...
Yepyeni insanlar keşfedeceklerdi...
Başka kültürlerle tanışacaklardı...
Animasyonun kralını göreceklerdi...
Sinemanın sihirli dünyasının gizemli albenilerinde gezeceklerdi...
Çocuk kahramanlarla haşır neşir olacaklardı...
Onlarla resimler çektireceklerdi...
O dünyaların hayal olmadığını, gerçekte var olduğunu yaşamakta olduğunu, dokunma mesafesinde bulunduğunu hissedeceklerdi...
Onlar Amerika’ya; Los Angeles’a gideceklerdi...
Bir baba olarak benim görevim, bu sömestr tatilinde onlara bu pencereyi açmaktı...
Bu heyecanlı ve maceralı yolculukta, onlar için anılar biriktirmek, geleceğe dair vizyonlar çizmekti...
Doğrusu çok zor hazırlandık bu seyahate...
Önce evimiz soyuldu, kasamız çalındı...
Pasaportlarımız uçtu, vizelerimiz gitti...
Yılmadık yeni pasaportlar çıkarttık...
Yeni vizeler almak için uğraştık...
Seyahate çıkacağımız gün, kredi kartlarımız yok oldu...
Ruhsat çalınmıştı zaten, bu sefer ehliyet de mefta oldu...
Yine moralimizi bozmadık, Emniyet’in inanılmaz desteğiyle, bir günde yeniden ehliyet sahibi olduk...
Gidecektik...
Çünkü gitmek istiyorduk...
Çocukların annelerinden bir tanesi;
-“Nasıl bir enerji var sende?..” dedi...
O zaman fark ettim ki, “çocukların vizyonu için, içimde taşmakta olan enerji, kendi ilk gençlik yıllarımda da ayniyle vuku bulmuştu”...
O zaman da yeni dünyalar keşfetmekten, içim içime sığmıyordu...
Sonraki yıllarda zamanla o heyecanımı yitirmiş olduğumu fark etmiştim...
Şimdi çocuklar olmasa, onların yeni şeyler göreceğinin heyecanı içimi kaplamasa, benim bu kadar zorluktan ve şanssız gibi görünen olaylardan sonra, değil Amerika’ya, Ankara’ya gitmem bile mucize olurdu...
Ama öyle olmuyor işte...
Çocuklarınla gençlik yıllarına dönüyor, onların macera istekleriyle sıfırlanıyor ve tazeleniyorsun...
Zor bir seyahat biliyorum...
Son zamanlarda fark ettim ki, ben kadınları taşımayı bırakmışım, kadınlar artık beni taşıyorlar...
Bankada kartların aynı gün çıkmasından, vizelerin alınmasına, ehliyetin bir günde gelmesinden, üç çocuklu kıtalararası yolculuğun başından sonuna hazırlanışına kadar her şeyde bildik bilmedik, tanıdık tanımadık kadınlar beni taşımaktalar...
Sanıyorum ilgi çekici bir proje halini aldım ben kadınlar için...
İçin için, bir baba olarak çocuklarıma hayatı aktarma mecrasında mucizevi başarılar kazanmamı arzu ediyor kadınlar...
Ben bir şey istemeden onlar kendiliğinden bana yardım ediyorlar...
Evren inanılmaz bir şekilde önce kadınlar, sonra da adam gibi adamlar eliyle bana ve çocuklarıma yardım ediyor...
Maceramızın gerçekleşmesi için, bütün güçler seferber oluyor...
Bunu hissediyorum...
Her şeyin, bunca aksaklığa karşın, “mucizevi bir şekilde gerçekleşmesinden” anlıyorum bunu...
Geçen gün, çok sevdiğim bir arkadaşımla konuşurken, aniden geldi aklıma Sezen’in o çok sevdiğim parçası...
-“Gidiyorum; Bütün aşklar yüreğimde...
Gidiyorum kokun hala üzerimde...
Sana korkular bıraktım...
Bir de yeni başlangıçlar...
Bir kendim bir ben gidiyorum...”
Normalde böyle seyahatler öncesi bu parçayı söylemekten mazoşist zevkler alırdım...
Olağandışı seyahatler iyice taçlanırdı ruhumda benim bu şarkılarla...
Durumumu hafif dramatize etmekten keyif alır;
Duygusallığın girdaplarından nostaljik tatlar çıkartırdım...
Çocuklarımla baş başa olacak bu Amerika gezisi tam Sezen’in parçasına cuk oturuyor gibiydi...
Ancak sonra anladım ki ben artık o eski ben değilim...
Tersine...
Bu seyahatten dram değil, evrensel bir sinerji çıkartmaktayım...
Beni bu seyahate taşıyan bütün kadınlara teşekkür ediyorum şimdi...
Başta çocuklarımın iki muhteşem annelerine...
Sonra bana bu seyahati sağlayan, beni ve çocuklarımı taşıyan bütün kadınlara...
Artık kadınları taşımadığımı fark ediyorum...
Artık kadınların beni taşıdığını hissediyorum...
İnanılmaz bir ‘duygu’ bu...
Bir erkek olarak ilk kez kadınlarla ilgili tüm manevi yüklerimden kurtulduğumu hissediyorum...
Dayanılmaz bir hafiflik var üzerimde...
Robbie Williams’ın “hayatının rüyası Londra’da Royal Albert Hall’da verdiği konserdir...
O konseri verdiği gece, hayatı boyunca unutamayacağı gece olacaktır”...
Gecenin son parçasına gelindiğinde şöyle bir söz söyler:
-“Bu gece böylesine muhteşem bir izleyici topluluğu oluşturduğunuz için teşekkür ederim... Düşlerimi gerçekleştirdiğiniz bu gece için teşekkürler size...”
Robbie Williams’ın Royal Albert Hall’daki sözleri sanırım, “kadınlara korkular ve yeni başlangıçlar bırakan tezat durumlardan daha fazla ilgimi çekiyor şimdi...”
Ruhumu Robbie Williams’ın I did it my way‘i daha fazla anlatıyor bugün...
-“Tüm kadınlara ve adam gibi adamlara teşekkür ederim...
Çocuklarımla bu seyahati bana armağan ettiğiniz için...
Düşlerimizin gerçekleşmesine katkıda bulunduğunuz için...”

