İlk günden beri, yeniden yargılamanın doğru bir yol olmadığını, yaratacağı sakıncaların toplumdan bir daha kolay kolay silinmeyeceğini söylüyorum...
Bu satırları yazarken karşımda televizyon kanalları canlı yayınlarını yapıyorlar... Eski Salı Pazarı’nın önünde toplanan Fenerbahçe’li taraftarlar, tıka basa doldurdukları otobüslerle Sabiha Gökçen Havaalanı’na gidiyorlar...
Sabiha Gökçen Havaalanı binlerce Fenerbahçe taraftarının toplandığı büyük bir şova sahne oluyor...
Fenerbahçe’li futbolcular Başkan’larını karşılamaya oraya gidiyorlar...
Fenerbahçe Yönetim Kurulu, Başkanı’nı uçaktan almak için havaalanına gidiyor...
“Fenerbahçe’nin ‘şikeyle’ aldığı söylenen Şampiyonluk Kupası havaalanında kaldırılıyor...
Aziz Yıldırım’ı karşılama şovu, futbolcular, taraftarlar, yönetim kuruluyla birlikte, kupayı da içine alarak bir stadyum şovuna büründürülüyor...
Aziz Yıldırım, otobüsün üzerinden taraftarlara sesleniyor...
“Yargıtay’ın kararına saygı duymadığını” söylüyor...
-“Merak ediyorum...” diyor;
-“Yargıtay’da kararı verenler paralel yargı mı, yoksa hükümetin yargısı mı?.. Bunu hala anlayamadım... Cevabı Adalet Bakanı’ndan bekliyorum...”
Bu sözlerin bu şekilde söylenmesi bile Türkiye’de yargının düştüğü vahim duruma işaret ediyor...
Sözleri söyleyen kişi Fenerbahçe kulübünün başkanı...
Onbinlerce taraftar tarafından havaalanında karşılanıyor o başkan...
Milyonlarca Fenerbahçe’linin doğal lideri o başkan...
Onun “Yargıtay kararına saygı duymadığını” söylemesi yeterince vahim...
Bununla yetinmiyor ilk yargılamanın zaten “geçersiz olduğunu” iddia ediyor...
Fenerbahçe Başkanı; milyonlarca Fenerbahçe’liye tercüman olacak şekilde bu konuşmayı yaparak, milyonların algısını yönetiyor, etkiliyor ve bu resme çerçeveliyor...
Aziz Yıldırım’ın açıklamaları, şu anda devam etmekte olan “siyasi savaş”ta taraflardan birinin işine yarıyor gözükebilir...
Ancak bu durum geçicidir...
Yargı üzerinde böylesine bozulmuş tarumar olmuş bir algı, Türkiye’nin temel dinamiklerini kökünden çatırdatıyor...
Nitekim Trabzonspor Kulübü Başkanı, karşısında kimi muhatap bulursa onunla tartışmaya giriyor...
Yeni bir yargılama süreci, kavgaya varmak üzere olan tartışmaları daha da alevlendirecek, üstüne yeni ve bitmeyecek tartışmalar yaratacak, daha sert kavgalara zemin hazırlayacak...
3 Temmuz 2011’den bu yana ikibuçuk yıl geçiyor...
Bu ikibuçuk yılda kamuoyu algısıyla, yargısıyla, savcısıyla, polisiyle, şikesiyle, yöneticisiyle, futbolcusuyla ve bütün bir süreciyle onlarca defa oynanıyor...
Algı sürekli değişiyor...
Suçlu suçsuz, suçsuz suçlu, suçlu tekrar suçsuz, suçsuz tekrar suçlu durumuna defalarca giriyor ve çıkıyor...
Başından beri, insanlarla, algılarla, yargıyla, davalarla daha fazla oynamayın diyorum...
Olağanüstü dönemin olağanüstü affını çıkartıp, yepyeni ve taze bir başlangıca yelken açın diye üsteliyorum...
Olağanüstü aftan yararlanacaklar, “suçlu olmadıklarını, olağanüstü dönemin mağduru olduklarını söyleyebilirler...”
Bu onların mağduriyetlerini bir miktar azaltabilir...
Buna karşın “devlet ve yargı yazboz tahtası olmaktan kurtuluverir...”
Aynı insanlar, aynı suçtan, aynı iddiadan dolayı, ayrı mahkemelerde, ayrı süreçlerde, ayrı yargıçlar ve ayrı savcılar tarafından yargılanmazlar...
Her mahkemede değişik hüküm çıkmaz... Yargı toptan iflas etmez...
Savaşmaktan ve karşı kaleye gol atmaktan pek önemsenmiyorlar son zamanlarda futbol tribünlerini biliyorum...
Fakat bilmeliler ki “tribünlerdekiler insandır...”
Ve futbolu iyi bilenler, bir gerçeğe çok iyi vakıftırlar;
Tribünlerle oynanmaz...
İLKER BAŞBUĞ HADİSESİNE DİKKAT...
Aziz Yıldırım olayının bir benzeri de Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’da yaşanıyor...
Dün Aziz Yıldırım’ınkine benzer ölçüde garabet bir durum Orgeneral İlker Başbuğ hadisesinde meydana geliyor...
Başbuğ’un avukatları “müvekkillerinin tahliyesi için başvuruyorlar...”
Savcı savunmayı haklı görüp, tahliyesi yönünde görüş bildiriyor...
İddia makamı olan savcı “tahliye” talep ediyor...
Savcının tahliye talep ettiği duruşmada mahkeme; “Hayır olmaz, tutuklu kaslın” diyor...
Bunlar “hukukun üstünlüğü ya da yargının bağımsızlığı ilkesi” gibi görünse de öyle değil...
Esasen garabet ve güven vermez durumlar...
Bu sürecin bütününde, herkes fakat en başta “yargı”nın kendisi yara alıyor...
İnsanların yargıya güveni ortadan kalkıyor...
Oysa yargının, toplumun kendini emniyette hissetmesinin en temel güvencesi olması gerekiyor...
Dün Brüksel’de Başbakan’ı; Avrupa Birliği yetkilileri “Yeni HSYK düzenlemesi, yargının bağımsızlığına saygı gösterecek mi göstermeyecek mi” diye terletiyorlar...
Oysa sorulması gereken soru yeni HSYK düzenlemesi değil...
Soruyu şöyle sormalılar;
-“Böylesine bölük pörçük, kendi içinde kavgalı, bölünmüş, çelişkili ve çatışmalı bir yargı düzeniyle toplumda emniyet duygusunu nasıl sürdüreceksiniz?.. Demokrasiyi nasıl sürdüreceksiniz?..”
Sorulması gereken soru bu...
Bu soruyu sormadıktan ve sonuçlarını denetmedikten sonra, ne yapsanız fayda vermiyor...
İstediğiniz kadar bağımsız ve bağlantısız yargı üzerine lafazanlık edin...
Bir şey değişmiyor...
Lafla peynir gemisi yürümüyor...
Karaya oturmuş beklemeye devam ediyor...

