Haberin Devamı
Sinan Engin, Ümit Özat, Rasim Ozan Kütahyalı, Ahmet Çakar ve Ertem Şener’in “bana çok ağır sözler söyleyip, bir kısmının hakaretler ettiği” bir televizyon programının ertesi günleriydi...
Hakkımda söyledikleri sözler, avukatlara göre açık tehdit içeriyordu ve hepsi;
- “Bu sözlerin, edenler dava sonunda hapis cezasıyla cezalandırılırlar... Televizyon kanalı ağır ceza alır... Siz de tazminat kazanırsınız...” diyorlardı...
Bunca yıldır tanıdığım insanların, bana bu sözleri söylemeleri çok ağrıma gitmişti...
Değişik avukatlarla temas ediyor ve bir taraftan da sinirimin yatışmasını bekliyordum...
O günlerde çok ünlü ve çok sevgili bir dostum, bana kendisi için zamanında mucizeler yaratmış bir avukatın ismini verdi...
- “Şu kızla bir görüş...” dedi...
Ünlü avukat kızla bir yemek yedim...
Program bantlarını deşifre ettirmiş, incelemişti...
- “Hapis cezası çıkartırım... Size de tazminat kazandırırım...” diye konuşuyordu...
- “Televizyona verilecek ceza ise cabası...”
Kendisiyle yediğim uzun yemek boyunca, işi hep yokuşa sürmekte olduğumu fark etmişti...
Her yolu denedi beni tahrik etmek ve iyice öfkelendirmek için...
- “Yaptıkları açık tehdit...” diyordu...
- “Sizi kamuoyunun önünde, itibarsızlaştırıyor, açıktan tehdit ediyorlar... Bu suçların cezası ağır ve tecili yok...”
Dinliyordum ünlü avukatı...
Sonra,
- “Ben bir düşüneyim...” diyordum...
Yemeğin sonunda hala dava açmaya beni ikna edemediğini fark edince aniden şöyle deyiverdi:
- “Herkes sizin gibi davransa biz ekmeksiz kalırız...”
Açılan her davanın avukatlar için yeni bir ekmek kapısı olduğunu fark etmiştim...
Bense hayatı artık eskiden olduğu gibi almıyordum...
Bir sürü dava açılacaktı...
Bir sürü suçlama yapılacaktı...
Hapis, cezaevi, tazminat, suçlama derken, bitmek bilmez bir süreçte, karşımdakilere azap çektirecektim...
Bir türlü içime sinmiyordu...
Avukat işinde çok iyiydi...
Dosyaları incelemiş, yapılacakları sıralamıştı...
Onu gücendirmeden, bu işi yapmayacağımı söylemem gerekiyordu...
Ne yayınlayan televizyon kanalı, ne de bu arkadaşların hiçbirisine dava açmadım... Onlardan hiçbir şey talep etmedim...
Benimle konuşma, görüşme istekleri olduğunda tek bir şey söyledim:
- “Sizden bir şey istemedim... Hiçbir şey de istemeyeceğim... Geldi geçti... Ama yeniden görüşmemizi istiyorsanız, o davranışınızın hatalı olduğunu, yaptığınızdan üzgün olduğunuzu canlı yayında söyleyin... Bunu aramızdaki konuşmada söylemeniz bir şey ifade etmez... Nerede o sözleri söylediyseniz, orada bunu yapın... Bir mesele kalmaz...”
Üzerinden aylar geçti...
Bir akşam üstü telefonum çaldı...
Arayan programın moderatörü Ertem Şener’di...
Üzüntü duyduklarını, akşamki programda bunu telafi edeceklerini, hatalı olduklarını açıklayacaklarını söyledi...
Canlı yayının bir kısmını dinleyebildim, kısaca yayına katıldım...
Teşekkür ettim ve olayı kapattım...
Bu olayı hatırlamamın nedeni; rahmetli Savaş Ay kardeşimin kızından ve kızının annesinden dün aldığım cevap ve düzeltme metniydi...
Avukat elinden çıktığını tahmin ettiğim üsluba baktığımda, “En yakın arkadaşlarımdan birinin bize yadigar kalan kızına bu üslupla” cevap verdirttiriyorsa “ortada yeğenim sayılacak genç kız için sorun var demektir” dedim...
O gün o yazıyı, her zamanki üslubumdan öte bir “dikkatli kaleme almıştım...”
Hiçbir kırgınlık olmasın diye, çok ince eleyip, sık dokumuştum...
Yazmak istemediğim bir yazıydı ve kardeşimin ruhunu bunaltmak istemiyordum...
Dün o yazıya gelen cevaba baktım...
İçim daraldı...
Hiçbir yasal müeyyidesi olamasa da, yeğenim sayılacak bir genç kızın altında imzası bulunan mektubu aynen yayınlamaya karar verdim bu köşede...
Sanem’e bu mektubu kaleme aldıran avukat, acaba farkında mıydı, genç kızın abisi sayılacak babasının en yakın arkadaşlarından biriyle, böyle bir yazışma tekniğinin ona hiçbir yarar sağlamayacağının...
Sevgili Sanem bana, bize, babasının bütün arkadaşlarına babandan yadigardı...
Ona kırılmak mevz-u bahis olmazdı...
Yine de abisi olarak ona bir tavsiyede bulunmalıydım...
Avukatlar meslekleri gereği, davalaşmaktan ekmek yerler...
Bu onların mesleğini sürdürmelerinin gereğiydi...
Haklıydılar kendi açılarından...
Ancak bizim arkadaşlıklarımız, dostluklarımız bu hesaplaşmalardan ve davalaşmalardan çok öte anlamlar taşırdı...
Hayat dostlar ve kardeşler arasında, “içinde sıcaklık ve sevgi barındırmayan cevap ve düzeltme haklarının uygulanmasından” çok daha ötelerde bir anlam içerirdi...
Keşke beni telefonla arasa anlatsaydı derdini...
Ben onun abisiydim...
Savaş Ay’ın kızına, babasının en yakın arkadaşlarından birine “cevap ve düzeltme hakkı” diye noterden avukat kanalıyla yazı göndermek yakışmazdı...
Çocuklarıma vasiyetimdir...
Gerçekten arkadaşım dediğim kimseye, benim ölümümden sonra “cevap ve düzeltme hakkı” gibi saçmalıklara girmesinler...
Benim arkadaşlarım, onların abisi, ablası, teyzesi, amcasıdır...
Açarlar telefonu konuşurlar...
Çözerler sorunlarını...
Çözemezlerse de, canları sağolsun çözemezler...
Babalarının anısına ihanet etmesinler...
Babalarının arkadaşlarıyla “mahkemeler üzerinden davalaşmasın, noterler üzerinden ihbarlaşmasınlar...”
CEVAP VE DÜZELTME TALEBİ...
Türkan Demir Hanım’la, Savaş Ay kardeşimin kızı Sanem Dolun Ay’ın cevap ve düzeltme talebinde bulunduğu metin aşağıdaki metindir...
Bir yasal zorunluluğu yok...
Ama benim için vicdani bir sorumluluktur...
Aynen yayınlamak boyun borcumdur...
“Yazıda geçen bilgi ve anlatımlar tamamen gerçek dışıdır...
Şöyle ki;
Sanem Dolun Ay’ın annesi Türkan Demir’in, Savaş Ay’ın hastalığı esnasında evine tedbir koydurduğu tamamen gerçek dışıdır...
Bir kimse hayattayken, evine mirasçıları tarafından bu şekilde müdahale edilmesi mümkün olmadığı gibi, Türkan Hanım’ın böyle yasal başvurusu hiçbir zaman olmamıştır...
Bu nedenle Savaş Ay’ın kızıyla görüşmeyi kestiği ve miras hakkını oğlunda tuttuğu da doğru değildir...
İddia edilen olaylar hiç yaşanmamıştır...
Gerçekliği sorgulanmamış, aktarma bilgiler kullanılarak yazılmış işbu yazı ile henüz 16 yaşındaki müvekkil küçüğüm, babası Savaş Ay ile ilgili hatıraları, kamuoyuna yanlış aktarılarak müvekkilin kişilik hakları zedelenmektedir...
Müvekkil Türkan Demir ile Savaş Ay arasında miras ya da parasal konulara ilişkin hiçbir çatışma yaşanmadığı gibi, müvekkil küçük ile babası arasındaki ilişki de ancak sevgi bağı olarak tanımlanabilir... Bahsedildiği gibi aralarında bir kırgınlık, küskünlük de bulunmamaktaydı...
Bu açıklamanın, 5187 sayılı basın kanunu’nun 14. maddesine istinaden aynı sayfada, aynı sütunlarda, aynı puntolarla, aynı şekilde yayınlanmasını kanuni haklarımız saklı kalmak suretiyle rica ederiz...”
Tanrı seni korusun, kem gözlerden saklasın Sanem’cik...
Sen iste...
Bu sütunlar zaten senin...

