Haberin Devamı
Dün akşam yazıyı yazarken, telefonum çaldı...
Bir arkadaşım;
-“Merak etme...” diye girdi söze;
-“Babanın tansiyonu düştü... Baş dönmesinden hastaneye kaldırdılar...
Tetkikleri yapılıyor... Merak edecek bir şey yok... Bir gün daha kalacak...”
Haberi aldığım saatte Los Angeles’ta saat sabahın 8’iydi...
Gazeteye yazımı yazıyordum...
Odada çocuklar oyuncakları “piknik yapıyormuşcasına” havlunun üzerine sermiş oyun oynuyorlardı...
Babamı telefona verip veremeyeceğini sordum arkadaşıma...
-“Veriyorum” dedi...
Babamın sesi gayet iyi geliyordu...
Halinden fazla bir sorununun olmadığı anlaşılıyordu...
Fakat ben babamla konuşurken ilginç bir şeyi fark ettim...
Bizim ailenin genlerinde kendi durumunu önemsememek ve kendi zor durumda olsa bile karşısındakini üzmemek duygusu gelişmişti...
Baktım babam durumunu anlatmak yerine, benim merak etmemem ve üzülmemem gerektiğini anlatıyor...
Hiçbir şeyinin olmadığını, gayet iyi olduğunu söylüyor...
Konuşma bir süre bu minvalde devam etti...
Babamla konuşma bittikten sonra, aile geleneğinin bendeki tezahürünün örnekleri aklıma geldi...
Bunun bir aile geleneğinden kaynaklandığını bilmiyordum...
“Sevgililerle vedalaşırken” kendi durumumu dert etmez, çoğu zaman onların potansiyel üzüntüsüne üzüntü yapardım...
Neredeyse kendimi bırakıp, onları teselli etmeye çalışırdım...
O anda birisi çıkıp da deseydi;
-“Arkadaş sen beni teselli etmeye uğraşmak yerine, niye kendi derdine yanmıyorsun?.. Sen üzülmüyor musun da beni teselli ediyorsun?..”
Nasıl cevap verirdim bilmiyorum...
Üzülmediğimden değil...
Başkasının üzüntüsünü, kendi üzüntümden üstün tutuyordum...
Babam da öyleymiş...
Daha doğrusu ben babam gibiymişim...
Durmadan kendisine hiçbir şey olmadığını anlatıyor, meraklanmamam ve üzülmemem gerektiğini söylüyor...
Amerika’da “babamın hastaneye kaldırıldığını” öğrenmek, beni 17-18 yaşlarıma götürüyor...
Kolej’in son yılındayım...
Sınıftan bazı arkadaşlar Amerika’daki üniversiteler için “yazışmalara başlıyorlar...”
Acceptance (kabul belgesi) gelirse, Amerika’da üniversite okumayı düşünüyorlar...
Ben o günlerde sıkı solcu olduğumdan hiç ses etmiyorum annemle babama “Ben de Amerika’ya gitmek istiyorum” diye...
Ancak dersleri boş verdiğimden, üniversite açısından pek umutvar değil durumum...
Bakıyorum ne diyecekler, ne yapacaklar, nasıl inisiyatif kullanacaklar diye...
O günlerde annemin gizli yönlendirmesiyle babam arkadaşlarıyla konuşurken benim de duyacağım şekilde açıklamalar yapıyor:
-“Çok uzak...” diyor Amerika için...
-“Gitti mi bir daha ara ki gelsin... Mümkün değil... O kadar uzağa gönderemeyiz tek çocuğu...
Ayrıca yurtdışına üniversite eğitimi için gitmesi sakıncalı... Gider orada bir kızı sever evlenir kalır...
Tek çocuk, o da Amerika’da.. Ara ki bulasın...
Üniversiteyi burada okusun... Durulsun otursun...
Sonra master, doktora için İngiltere’ye gider...
Amerika zaten olmaz... Oraya gidenler dönmüyorlar...”
Bunları söylerdi babam...
Dinlerdim...
Hiç ses çıkarmazdım...
Solculuğuma toz kondurmamaya çalışır...
İçten içe “acaba ben de mi gitsem” diye geçirir...
Ailenin beni uzaklara bırakmak istemeyen tavrını gözlemekle yetinirdim...
Arkadaşlarımdan bazıları gitti...
Dönmediler, kaldılar orada...
Babamlar şanslıydılar...
Allem edip kallem edip, tutmuşlardı beni buralarda...
35 yıl geçti aradan...
Geçen hafta; onlara “çocukları Amerika’ya tatile götüreceğimi söylediğimde” yine bir gölgenin geçtiğini fark ettim gözlerinden...
Hiç değişmemişlerdi...
Ben 50 yaşını geçmiştim, ama onlar yine değişmemişti...
-“Ne yapacaksınız ki Amerika’larda” diyorlardı...
-“Çok uzak değil mi oralar?..”
Babamla hastaneden konuşurken bunlar geçti aklımdan...
Büyük olasılıkla bu kez kendilerinin gösteremediği direnişi vücutları üzerinden gösteriyorlardı bana...
Babam her zamanki nahifliğinde konuşuyordu:
-“Beni merak etme... Her şeyim iyi... Siz iyi misiniz?..”
Annem ise durumdan vazife çıkartmakta kararlıydı her zamanki gibi...
-“Ne zaman dönüyorsunuz Amerika’dan?..”
O sırada Mina hapşırıverdi...
Kızıma döndüm “çok yaşa” dedim...
Cevap verdi:
-“Hepimize...”
*****
FIRLAYAN DOLAR VE EURO’DAN SONRA RONALDİNHO’YA ÖDENECEK MİKTAR...
Beşiktaş haftalar önce Ronaldinho’ya yıllık 6 milyon euro ödemeyi düşünüyordu...
Sadece bu para o zamanlar 18 milyon lira ediyordu...
Sonra görüşmeler 4.5-5 milyon euro bandına indi...
Ancak Beşiktaş’ın kasasından çıkacak para bununla sınırlı değil...
Bu paranın vergisi var...
Ronaldinho’nun yılda en az üç kez Brezilya’ya ailesiyle business class gidiş dönüş uçak biletleri var...
Kalacağı evin kirası, vergisi, tahsis edilecek şoför, tercüman, yardımcı gibi bir minik ordu var Ronaldinho’yla beraber düşünülmesi gereken...
Her neyse...
Şimdi söylemek istediğim çok başka...
Ronaldinho imza attığı eski kulübüyle bile bir ay sonra “anlaşmaya uymadığı” gerekçesiyle sözleşmesini fesh ediyor...
Türkiye’de ise medya allayıp pullayıp, büyük manşetlerle Ronaldinho’nun Beşiktaş’a geleceğini müjdeliyor...
Avının kokusunu almış sırtlan gibiler...
Ronaldinho’nun Beşiktaş’taki günleri de benzer haberlerle medyaya malzeme sağlayacak...
İstemedikleri kadar çok Ronaldinho haberi yapıp rating ve tiraj alacaklar...
Alsınlar...
Beşiktaş’ın meselesi medyanın ne yapacağı değil...
Beşiktaş meselesi; yönetimin sözleşme imzalarken, “medyanın allama pullamalarına rağbet etmemesi ve hata yapmaması...”
Mesele bu...
Ronaldinho’nun ilk geleceği günlerden bugüne köprülerin altından çok sular aktı...
Dolar ve euro fırladı...
Aldı başını gitti...
Nerede duracağı belli değil...
Ronaldinho, “anlaşmaya uymadı” diye bir ay içinde sözleşme fesh eden bir futbolcu...
Brezilya’daki kulübünde bunu yapan, Beşiktaş’ta neler yapmaz?..
Buna karşın Beşiktaş’ın Ronaldinho’ya karşı avantajları var...
Brezilya’lı bu saatten sonra başka bir takımla; değil bu şartlarda yarısında bile kolay kolay anlaşma yapamaz...
Beşiktaş kulübü, dolar ve euro’daki artışın boyutlarını anlatan, düzgün bir indirimle iyi bir anlaşmanın yolunu bulmalı Ronaldinho ve menajeriyle...
Amaç Ronaldinho’nun Beşiktaş’a...
Beşiktaş’ın da Ronaldinho’ya kazandırması...
Bu anlayış birlikteliği kurulursa, “Fikret Orman’ın düşlediği mutlu birliktelik gerçekleşir...”
Beşiktaş Başkanı birkaç gün önce -“Ronaldinho’nun kariyerinde bir futbolcu gelmedi bugüne kadar Türkiye’ye...” diyordu bana...
-“Ronaldinho’nun Türkiye’ye gelmesi ile birkaç yıl sonra Messi’nin Türkiye’ye gelmesi arasında hiçbir fark yok... Ronaldinho da birkaç yıl öncesinin dünyadaki Messi’si ve Ronaldo’suydu...”
Doğru fakat;
Aman anlaşmaya dikkat...

