Gazetecilikte finale doğru..

Haberin Devamı

Gün yeni yeni aydınlanıyor...

Kaliforniya saatiyle saat sabahın 6’sını gösteriyor...

Alacakaranlık saatleri...

Otel odamdayım...

Küçükler yandaki yatakta, büyük içerdeki odada uyuyor...

Daha uyanmadılar, uykuyla uyanıklık arasındalar...

Bugün Türkiye’ye dönüyoruz artık...

İki haftadır buralardayız...

Üç çocukla baş başa bir sömestr tatili yaptık...

Çok şey gördüler...

Hollywood stüdyolarını...

Dinozorları...

Disneyland’i...

Pinokyo’yu ve daha nice çocuk kahramanı tanıdılar...

Bu gezi onlara ne kattı, ya da ne katmadı, ilerde kendileri sınarlar...

Hafızalarına kaydettiklerinden, gelecekte vizyonlarının nasıl şekilleneceğini, ben görmesem de onlar görecekler...

Hepsi için iyi olur umarım...

***


Bana gelince...

Los Angeles’ta otel odamda, alacakaranlık kuşağında, otuz beş yıla yaklaşan bir meslek döneminin sonuna geldiğimi hissediyorum...

Gazetecilik dönemim bitiyor artık...

Büyük mutluluklar, gıpta edilesi başarılar, tarifsiz acılar, sınırsız hayal kırıklıkları ve sonsuz keyifler aldığım bir hayat döneminin finaline yaklaşıyorum...

Az önce, bir okuyucumun tweetiyle, Hürriyet gazetesinde Ayşe Arman’a verdiğim röportaja baktım...

Beş yıl önce, bugünlerde yapmışım o söyleşiyi...

Deniz çocuklara hamile...

Ben o sırada CNN’de Çok Farklı programına başlıyorum...

Ayşe “Kadınlarla ilişkilerden başlayarak geniş bir ufuk turu yapıyor” söyleşide...

Röportajı okuyorum... Hayatı daha derin okumaya başladığım ilk günlerin izlenimleri var sanki o röportajda...

***


Sonlara doğru;

-”CNN’deki ‘Çok Farklı’nın ne olmasını bekliyorsunuz“ diye soruyor Ayşe Arman...

-”SHOW’dayken bana ihtiyaç vardı... Öyle olduğu için yaptığım programlar uçtu... CNN’de de aynı ihtiyacın olduğunu fark edersem patlar... Yoksa bırakır giderim...”

***


Televizyonculuk hayatımın en keyif alarak yaptığım programlarından biriydi Çok Farklı...

Her gece saatlere ve kendime meydan okurcasına yapıyordum programı...

Hamile sevgilimin yanında bile kalamadan...

Yine sabahlara kadar ter dökerek...

Sonra ellinci yaşıma sayılı günler kala bir Temmuz günü, “CNN’dekilerin programımı arzu etme derecelerinin, SHOW TV’dekiler kadar olmadığını” anladım...

“Yine, yeni, yeniden” mücadeleler gerekiyordu vazgeçilmezliğimin sınırlarını belirlemem için...

***


Oysa hayat başka bir mecraya kaymıştı benim için...

Çocuklarım doğmuştu...

Temmuz güneşi benim ve çocuklarımın iliklerimizi ısıtıyordu...

Onları koklamak istiyordum...

Televizyon stüdyolarında “otuz yıldır yaptığım gibi vazgeçilmezliğin sihrini aramaktan sıkılmıştım...”

***


Artık ölümsüzlüğü doğanın ilahi dengesinde arama çağına geçmiştim...

Ne yaptığımı anlayamayan bakışlar içinde, bıraktım gittim televizyon programını...

Arkama bile bakmadım...

Şaşırdıklarının farkındaydım...

Oysa ben onların bana şaşırmalarına şaşırıyordum...

“Benden beklemekte olduğu yeni fedakarlıkları“ nasıl olup da isteyebildiklerine hayret ediyordum...

Ellerindeki televizyonun neden bu kadar “önemli ve vazgeçilmez olduğunu“ sanıyorlardı acaba?..

***


Hayatta yaşadığınız şeyler sizden hep bir şeyler talep ederler...

Mesele “talepler; doğanızı zorladığında, ruhunuzda ağırlık yaptığında, size yük gibi göründüğünde, kendinizi kullanılıyormuş hissi verdiğinde” kalbinizin sesini dinleyip kısa yoldan oradan uzamaktır...

Varsın “mücadele etmedi gitti” desinler...

Varsın “niye gittiğinizi anlayamasınlar“, ellerinde bulundurdukları şeyin vazgeçilmez olduğuna inansınlar...

Fark etmez...

Siz kendi yaşam mücadelenize adayın kendinizi...

Başkalarının sizin adınıza, sizden istediği mücadelelere değil...

***


Yaşadığımız günlerde “gazeteciliğin bir çıkmaz yola girdiğini“ görüyorum...

Zaten bir süredir, çocuklarımı gazetecilikten uzak tutma yolundaki dualardan başlayarak, üniversitesinde okuduğum 35 yıllık mesleğimden git gide uzaklaştığımın farkındayım...

Benim anladığım, benim tanıdığım, benim iliklerime kadar savunduğum; gazetecilik yapılmıyor artık Türkiye’de...

Yapılacağını da sanmıyorum uzun bir süre...

Kırgın mıyım?..

Hayır değilim...

Hayata kırgın olunmaz...

Hayat böyle gelişiyor...

Öyleyse artık gazeteci sıfatımı “özenle bezenle sıkı sıkıya sarmalı, sarmalamalı nadide köşeye koyup” çocuklara nostaljik bir yadigar olarak bırakmanın zamanıdır...

***


Artık kendimi “yazıyla ve yazarlıkla ifade edebileceğim” bir döneme giriyorum...

Birçok okuyucu, “yazmayı bırakmadığına göre, neyi bırakıyorsun?..” diye düşünebilir...

Bırakmaya uğraştığım mecra “gazetecilik”...

Onu artık yapabileceğime inanmıyorum...

Korkudan değil...

Cesaretsizlikten değil...

Tırsmaktan değil...

İçimden gelmiyor artık...

Ben gazeteciliğin bu türünü bilmiyorum çünkü...

***


Psikolojik savaşlar ve harekatlar bunlar... Haber saikiyle değil, rakibini öldürme gayretiyle yapılıyor bunlar...

Ben kimseyi öldüreyim diye haber yapmadım...

Bu tür bir bilincin gazetecilik olduğuna inanmıyorum...

Basın şeref kartımı çıkarıp bakıyorum... Bir okuyucum “Ne zaman yarım kalan romanlarınız yazılacak ve satılacak?..” diye soruyor...

Yazı yazarken, romanları da yazma zamanı geldi diye düşünüyorum...

***


Basın şeref kartına gelince;

Kimbilir hangi çocuğum bunu alıp saklamak isteyecek mütevazı bir hatıra niyetine...

Onların son olarak bilmelerini isterim ki;

Babaları gazetecilik yaparken hiçbir yolsuzluğa bulaşmadı...

Hiçbir üç kağıtçılıkla, dolandırıcılıkla işi olmadı...

Tetikçilik yapmadı...

Derin merkezlerden emir ve talimat almadı...

Kimseleri içerlerde süründürmek için “yapılan ideolojik kılıflı kampanyaların bilinçli bir parçası olmadı...”

Gazetecilik ve birikimlerinin sağladıkları dışında hiçbir yerden tek kuruşluk bir kazancı olmadı...

Vicdanının sesi dışında, hiçbir şeye rağbet etmedi...

Para için tek bir haber bile yapmadı...

Sadece gazetecilik için gazetecilik yaptı... Kendisini mesleğini yaparak tatmin etti...

Çocuklarını büyütecek parayı kendiliğinden böyle kazandı...

Bu kadarını bilsinler yeter...

Basın şeref kartımı cüzdanıma yerleştiriyorum...

Yerleştirirken onu fark etmeden okşadığımı fark ediyorum...

Okşamakta olduğum o kartla birlikte 35 yılım sanırım...

MUHTEŞEM YÜZYIL VE ÇALIKUŞU BİTİYOR...

Bir okuyucum “Artık romanlarınızı yazmanın zamanının geldiğinin farkında değil misiniz?..” diye soruyor...

Zamanın geldiğinin farkındayım...

Gazete yazıları “roman yazmama engel değil...”

Esas engel olanın ne olduğunu ise biliyorum...

Edebiyatçılığın önündeki en büyük engel “hala gazeteci olduğumu düşünmem ve gazeteci gibi düşünme refleksim...”

***


Oysa artık gazetecilik refleksinin bir önemi yok yaşadığımız çevrede... Gazetecilik ve yayıncılık faaliyeti “psikolojik taarruzların, yıpratma savaşlarının, itibarsızlaştırma kampanyalarının parçası olarak seyrediyor günümüzde...”

***


İki gün önce Cengiz Semercioğlu’nun “çok önemli saydığım bir haberiyle sarsılıyorum...”

Cengiz, Muhteşem Yüzyıl ve Çalıkuşu dizilerinin yapımcısı Timur Savcı’nın mesleğe üç yıl boyunca ara verme kararı aldığını yazıyor...

Çocuklarına daha fazla zaman ayırmak ve yurt dışında yabancı dil öğrenmek için vermiş bu kararı Timur Savcı...

Timur Savcı’yı tanımıyorum...

Ancak televizyon piyasasında ayda bir milyon liradan fazla kazanan bir yapımcının, “yurt dışında yabancı dil öğrenmek ve çocuklarına daha fazla zaman ayırmak için”, buralara kadar başarıyla getirdiği işini bırakmasını gerçekçi bulmuyorum...

Kararını saygıyla karşılıyorum... Fakat kararının altında, yurt dışında yabancı dil öğrenme isteği ve çocuklarına zaman ayırma telaşından çok daha fazlasının olduğunu hissediyorum...

***


Türkiye’nin yaşadığı birbirini linç etmeye yönelik “ölümcül” kampanyalar, yaratıcı ve üretici insanları mesleklerini yapamaz hale getiriyor...

Ben bundan böyle artık gazetecilik yapamayacağımı hissediyorum...

Timur Savcı, senede milyonlarca dolar kazandığı televizyon dizilerini yarıda kesmeye karar veriyor... Tıkır tıkır işleyen bir düzeni bitirmeyi düşünüyor...

Los Angeles’tan İstanbul’a doğru yola çıkmaya sayılı saatler kaldı artık... “Zor bir coğrafya”ya doğru dönüş yoluna geçiyoruz...

DİĞER YENİ YAZILAR