Amerika’da alkol...

Haberin Devamı

“Hafta sonlarında beyzbol, futbol maçları var... Kulüp fanları maçları izlerken, fazla miktarda bira tüketiyorlar...

Özellikle Pazar günleri yollarda alkol kontrolü fazlalaşır...

Diğer günlerde pek içkili araba kullanma ihtimali olmadığından, kontroller seyrekleşir...”

***


Los Angeles, Newyork’la beraber Amerika’nın “yaşam kalitesi standardı en yüksek yerleşim birimlerinden biri...”

Burada da Türkiye’nin bir bölümünde olduğu gibi, akşam yemekleri bir iki kadeh kırmızı şarap eşliğinde yeniyor...

Kırmızı şarap, “sağlıklı içki sayıldığından”, bir iki kadehlik kullanımı teşvik ediliyor...

Zaten masalarda akşam saatlerinde, kırmızı şarap dışında alkollü veya alkolsüz bir içki görmek pek mümkün değil...

Beyaz şarap bile hissedilir oranda gözden düşmüş buralarda...

***


Günlerce, haftalarca hatta aylarca süren “alkollü içki tartışmaları” geliyor aklıma...

Bu tartışmalar buralarda hiç yaşanmıyor...

Gittiğim mekanlarda dikkatlice etrafı süzüyorum...

İki kadehin üzerinde içene pek rastlamıyorum...

Şarap şişeleri gidip gelmiyor masalarda...

Şaraplar dolup boşalmıyor bitmemecesine...

***


Los Angeles’ta taksi kullanımı çok az...

Şehir birbirinden bağımsız ve uzak, o kadar fazla birimden oluşuyor ki, 50-60 kilometre mesafedeki yerlere, taksiyle gitmek akıl karı gelmiyor...

Herkes arabalı...

Arabaların bazı yollarda tek kişiyle kullanılmaması için, değişik teşvikler uyguluyorlar...

Şoför mahallinin yanında en az bir kişi varsa, bazı yollarda onlara tercihli sol şerit tahsis ediliyor...

Böylece hızlı gidebiliyor ve trafiğe kalmıyorlar...

Tek başına yolculuk eden sürücüler ise, diğer şeritlerde trafiğin içinde ilerlemek zorunda kalıyorlar...

Bazı uyanıklar, “şişme bebek” koyuyorlar yanlarına iki kişi gözüksünler ve tercihli sol şeridi kullanabilsinler diye...

***


Sonuçta akşam bir yerlere gidenler, eve dönüşü kendi arabalarıyla yapıyorlar...

Bir kadehten, hadi diyelim iki kadehten fazla içki almıyorlar...

Pazar günleri futbol ve beyzbol fanları hariç...

Onlar maçlarını bira içerek seyrediyor ve Pazar günleri çokça sarhoş oluyorlar...

Trafik güvenliğini tehdit ettikleri için, kontrole tabi tutuluyorlar...

***


Burada kimse alkollü araç kullanımına getirilen ağır yasaklar için, ‘ne yapmaya çalışıyorsunuz?..’ diye sormuyor...

“İrtica” gibi tehlikelerden bahsederseniz size “deli” muamelesi çekeceklerinden emin olabilirsiniz...

Fakat madalyonun bir de öteki yüzü var...

Hayat dini referanslarla yürümüyor buralarda...

“Gereklilik” üzerinde her şey tartışılıyor ve sonuca bağlanıyor...

Bir kurallar ülkesi Los Angeles ve bağlı olduğu Kalifornia...

Kuralların insanlar ve hayat üzerindeki etkisini hemen hissediyorsunuz...

-“Ben yaptım oldu...” gibi safsataların geçerli olmadığı yerler buralar...

***


Trafikte bile korna çalıp, bağırmıyorlar...

Hayat sakin, huzurlu ve barışçı gidiyor Pasifik sahillerinde...

HANGİ SABAH PROGRAMI?..

Günlük konuşmalarımızda Avrupa’dan ya da Amerika’dan söz açıldığında çoğumuz aynı tepkiyi veririz:

-“Arkadaş bizim bir günde yaşadığımız olayları onlar on senede yaşamıyorlar...

Fazla huzur ve sakinlik var oralarda...

Hiç bize göre değil...

Hayatın heyecanı kalmamış onlarda...

Yaprak kımıldamıyor...

Olay yok, heyecan yok...

Adrenalin salgılanmıyor...

Hiç bize göre değil...

Onlar bizdeki olayları gördüklerinde küçük dillerini yutar gibi oluyorlar...

Biz oralarda yaşayamayız...

Ölü gibi yaşıyor onlar...

Daha doğrusu yaşamıyorlar...”

***


Böyle diye diye, birbirini boğazlayan, yok etmek için can atan, kendisi gibi düşünmeyen herkesi vatana ihanetten içeri tıkmaya çalışan, sürekli kavgalı, hep geçimsiz, birbirinin celladı insanlar haline geldik...

Bu durumdan heyecan duyup, mutlu olanlar var mı bilmem...

Ancak yaşadıklarımız tıpkı 1978-79 yıllarındaki bölünmüşlüğümüzü, birbirimize yönelik öfkemizi, kinimizi ve intikam arzumuzu çağrıştırıyor...

***


Celladın varlığından mutlu olan...

Cellat bulunmadı mı kendine maktuller bularak cellatlığa soyunan...

Bu arada celladını da aramaktan zinhar vazgeçmeyen...

Birbirini boğazlayan...

Bundan gizli ve mazoşist bir zevk duyan...

Böyle yaşamayı da “heyecanlı ve zevkli bir yaşam tarzı” zanneden bir acayip toplum halini almaktayız...

***


Oysa kişisel barış ve huzur, hayatın gelişmesi, medeniyetin ilerlemesi için, doğayla bütünlüğün sağlanabilmesi yolunda temel meseledir...

Meditasyonla ilgilenen profesyoneller, çalıştırdıkları kişilerin güne meditasyon yaparak başlamalarını isterler...

Sabahın ilk saatlerinde meditasyon yaparak, güne kendi sesini dinleyerek başlayanlar, doğayla bütünleşir ve dingin bir şekilde hayatı yaşayabilirler...

***


Geçen gün sabahın ilk ışıklarında tesadüfen İstanbul’da televizyonu açmıştım...

Gazete manşetlerinden bir şeye bakıyordum...

Aniden, bir önceki gecenin “sürekli bağırış, çağırış ve kavgadan oluşan sıcak haber görüntüleri arka arkaya gelmeye başladı...”

-“Sabah bu haberler ve görüntülerle uyanan bir insanın gün boyu, karşısına çıkanı boğazlamaya tetiklenmesinden doğal ne olabilir ki?..” diye düşündüm...

***


Los Angeles’ta sabahın erken saatlerinden itibaren binlerce insan koşuyor, spor yapıyor sahil boyu...

Bütün bir kent, gün boyu bitmek bilmemecesine sahilde koşuyor, bisiklete biniyor, yürüyor ve streching yapıyor, plajları ve çevresini doğal spor salonu olarak kullanıyor...

Güne böyle başlayan bir kişiyle, sabah haberlerindeki “bağırtı, çığırtı, dava, duruşma, mahkeme, olay ve kavga görüntüsüyle” başlayan bir insan arasında yazla kış arasındaki kadar fark var...

***


-“Biz oralarda yaşayamayız, ölürüz” diyenler aslında doğru söylüyorlar...

Güne o kavgaları seyrederek başlayan bir kişinin, gün boyu dinginlikten, huzurdan ve barıştan keyif alması mümkün değil...

Barış ve huzur bulabilmek, hayattan bu şekilde tatlı küçük keyifler alabilmek için, önce güne doğayla bütünleşerek başlamak gerekiyor...

Uzun yürüyüşler, koşular, ter atarak vücudun endorfin dengesini sağlayan egzersizlerle, güneşin
doğuşu ile vücudun güne uyanışı arasındaki paralelliği keşfetmek gerekiyor...

Güne bu şekilde başlayan bir insanın, gün boyu başkasını boğazlamaya çalışması mümkün olmuyor...

Los Angeles’ta insanlar hayata böyle başlıyorlar...

Gün boyu, doğal stres eklendiği halde, huzur ve sakinlik azami ölçüde devam ediyor...

En azından buralarda kimsecikler;

-“Bu ne heyecansız bir hayat... Ölü gibi mi yaşıyoruz biz ne?..” diye saçmalayıp feveran etmiyor...

AKŞAM HABERLERİYLE SABAH PROGRAMLARI ARASINDAKİ FARK!..

Televizyonların haber merkezleri, gazetelere göre küçük olur... Ben de televizyon haberlerini yaparken, maalesef o dar kadronun içinde “sabah haber programlarına gereken önemi veremezdim...”

Çokça bir önceki geceden kalma, “sıcak ve olaylı haberleri” editör arkadaşlar ertesi sabaha da kullanılmaları için ‘akış’a koyarlardı...

***


Sabah haber saati programları için, ayrı ve kapsamlı bir organizasyon yapamazdık...

Akşam haberlerinde kullanılan sıcak olay görüntüleri, bağırışlar, çığırışlar, kavgalar, kazalar gün bitiminde kullanılabilirdi...

Fakat sabah uyanan bir kişinin bir önceki günün “bağırtılı, çığırtılı, kavgalı, gürültülü, kanlı, ölümlü görüntülerini izleyerek” güne başlaması çok sakıncalı oluyor...

Günün ilk algıları, insanlar üzerinde yirmidört saate egemen olur...

Sabah programlarındaki arkadaşların bu gerçeği gözönünde tutmaları gerekiyor...

Bu bir televizyon eleştirisi değil...

Öyle görmesinler...

Hep birlikte, görüntüsü daha sakin haberleri sabah bültenine koyarlarsa, herkesin günü daha huzurlu başlar... Herkes böyle yapacağı için bir rating kaybı da yaşanmaz...

İyi yayınlar...

DİĞER YENİ YAZILAR