Haberin Devamı
-“Atina’da herkes hala senin evindeki o yılbaşı partisini anlatıyor... Bütün Türk kolonisinin o yıllardan biriktirdiği en önemli anı; senin evinde verdiğin o eğlenceli parti...” dedi Kaya Dorsan dün bana...
Öğlene doğru ona gittim...
Geçenlerde haber almıştım...
Atina’da hayatı paylaştığım, günleri geceleri yalnızlıklardan kurtardığım sevgili dostum Kaya Dorsan, ağır bir hastalığın cenderesinden geçiyordu...
Amerikan Hastanesi’nde tedavi görüyordu...
Eşi Sibel, geçenlerde hastaneden çıktıklarını söyledi...
Ankara’ya dönmeyip, Teşvikiye’de kızlarının evine taşındılar, tedaviyi buradan sürdürüyorlar...
Dün evlerine gittim...
Kaya Dorsan Türkiye’nin yabancı başkentlerde görev yapan en kıdemli basın müşaviri ve ataşelerindendi...
Meslek hayatı boyunca iki kez Atina’da, iki kez Paris’te, Beyrut’ta, Brüksel’de yirmi yıla yakın görev yaptı...
-“Hayatımda senin olduğun o ikinci Atina görevim esnasında yaşadığım samimiyeti, dostluğu, sıcaklığı ve gülmeyi hiçbir yurt dışı görevinde yaşayamadım...” dedi...
-“Hala Atina’daki bütün dostlar ‘o yıllardan arta kalan anı olarak’ evinde verdiğin o yılbaşı partisini anlatıyorlar... Partiye katıldın mı, katılmadın mı diye soruyorlar birbirine...”
Dün çok sevdiğim birine;
-“Hayatımın en trajik ve dramatik gibi görünen anları, en büyük mutluluklarımın bizzat kaynağı oldular...” demiştim...
Kaya Dorsan’ın sözünü ettiği o efsane haline gelen 1988 yılbaşısı da öyle bir yılbaşıydı...
Bir yıl önce sevgili dostuma söylediğim gibi “eşimle ayrılmaya karar vermiştik...”
Eşim 1987’nin ilk günlerinde Atina’dan İzmir’e döndü...
Eşyalarını havaalanına taşıdım...
Havaalanında öpüşerek ayrıldık...
Atina havaalanı “evliliğimizin sonuna, birlikteliğimizin vedasına” tanık oluyordu...
Havaalanında birbirimize veda ederken, ikimizden başka hiçbir tanığımız yoktu civarımızda...
87 mutsuz başlamıştı...
Öyle devam etti...
Şubat’ta berbat bir Türk-Yunan krizi patladı...
Blöf falan yapılmıyordu...
Savaş olması neredeyse kaçınılmazdı...
Evimin ve büromun içinde tek başına gece gündüz deliler gibi çalışıyor, haber ve analizler yazıyor, televizyona ve radyolara haber geçiyordum...
Gündüz İstanbul’lu Rum yardımcılarım oluyordu evde ve büroda...
Geceleri yalnızdım...
Evimin bir bölümüydü büro...
Çalışırken, gözüm arada bir kapıya gidiyordu...
Kapıyı çalacaklar ve ‘buyrun gidiyoruz’ diyeceklerdi...
O günlerde Atina’da diplomat olan Kaya Dorsan, eşi Sibel’e;
-“Götürülmemiz durumunda, bavula neler koyacağını bir planla istersen...” demişti...
Atina’da sefarette ve gazetelerde görevli birkaç Türk; muhtemelen “özel bir yerde gözaltında tutulacak ve mübadeleyle Türkiye’ye gönderilecekti...”
Büromda yalnız çalışırken, gözümün kapıya kayması ondandı...
Savaştan son dakikada cayıldı...
Hemen ertesinde o “dramatik günleri” anlatan kitabı yazdım...
“Ankara-Atina Savaşa Bir Var...”
Günlerce gecelerce, sayfalar dolusu haberi İstanbul’a, bir taraftan da kitabı yazıyordum...
Kitap bitti, son noktayı koydum Milliyet Yayınları’na gönderdim...
Gönderdiğim gün, askere gitmek üzere Burdur’da birliğime teslim oldum...
Bu sefer de iki ay bedelli askerlik dönemi bekliyordu beni...
Askerdeyken yakın arkadaşım Celal geldi, “boşanma avukatına vereceğim belgelerin imzalarını aldı...”
Askerdeyken boşanma evraklarını imzaladım...
Askerlik bitti, İstanbul’a geldim kitabın imza gününe katıldım ve Atina’ya döndüm...
Döndükten bir ay sonra, Celal Ankara’dan aradı...
-“Hayırlı olsun boşandınız...”
Böyle bir yıldı 87 benim için...
Sonunda “öyle bir yılbaşı partisi düzenleyeceğim ki...” dedim içimden; -“Bütün Atina orada olacak...”
Gerçekten de bu kadar Yunanlı, Amerikalı, Fransız, İngiliz gazetecinin, Türk diplomatın, İstanbul’lu Rumların, Ermenilerin bir araya geldiği bir yılbaşı partisi Atina’da düzenlenmezdi...
Dansöz de dahil her şey tamdı...
Gloria Gaynor’ın “I Will Survive” parçası o yıllarımın parçası olmaya devam ediyordu...
Yıkılmamıştım; ayaktaydım...
Kaya Dorsan’la 1988’in o yılbaşı partisini konuştuk dün...
Ona söylemedim...
Atina’dayken birkaç yıl önce yaptığım bir haberden dolayı, başıma büyük bela gelmesi muhtemel günlerin birinde, öyle bir dostluk göstermiş ve beni cellatların elinden öyle ustaca almıştı ki; onun o gizli iyiliğini hiçbir zaman unutmayacaktım...
Bazen 12 Eylül üzerine “bugün kolay yoldan ahkam kesenlere” bakarken, düşünürüm...
-“Böyle büyük laflar edebilmek için hangi bedelleri ödediler acaba?..”
Hayatın çoğalması ve zenginleşmesi, beraberken her şeyi konuşabileceğiniz, arkanızdan iş çevirmeyeceğini bildiğiniz, söylediklerinizin ileride size karşı kullanılmayacağını hissettiğiniz dostlarınızın varlığıyla doğru orantılıdır... Bunu anlamayanlar; “zenginliği” maddi refahta ararlar...
Oysa o dostlarınız size hayatta yaşamanın anlamlı bir şey olduğunu kavratırlar... Kaya Dorsan öyle bir dost...
Ne ilginçtir...
Dün şöyle diyordu:
-“Hep dostlarım yanımda rahatça konuşabilsinler istedim... Bunun onlara karşı ileride kullanılmayacağının rahatlığında istedikleri gibi bana açılmalarını arzu ettim...”
Öyleydi sevgili dostum...
Nadir bir pırlanta gibiydi...
Onu ve onun gibileri tanımayanlar, böyle dostlukların nasıl olduğunu hiç bilmeyecekler...
Ne acı bir durum onlar için!..
SEVGİ SAHİP OLMAK DEĞİL, PAYLAŞMAKTIR...
“Teşekkür ettiğinin kim olduğunu bilmediğin sürece “şükretmiş” olmazsın...”
Korku atılmadıkça vehmin terki mümkün değildir...
Nelerin varsa, kendini nelerin sahibi olarak görüyorsan, o kadar güçlü vehmin esirisin demektir...
Nerede kaldı “Vahdet”i yaşamak?..
Zulmeden zulüm bulurmuş da ‘neden zulme uğradım’ dermiş...
Gözle görüyorum dediğin şey bir hayalden başka bir şey değildir...
Hakiki görme idraktir, ilimdir...
Yumurtası içindeki civciv kasılmaktaydı...
-“Benden büyüğü yok bu dünyada...”
Kozası içindeki insana göre de, ondan daha iyi bilen yok...
Bir günahın büyüklüğü, kişinin ahiretine verdiği zararla ölçülür...
Sevgi sahip olmak değil, paylaşmaktır...
(Ahmed Hulusi Dosttan Dosta...)

