Hırsızlar da engelleyemiyor çocukların pasaportlarını...

Haberin Devamı

Hırsızların evin kasasını söküp götürdüğünü duyduğumda, onca şeyin arasında aklıma ilk çocuklar için yeni çıkarttığım pasaportlar geliyor...

Sömestr tatili için büyük kızım Ayşe Nazlı’yla beraber hepsine bir sürpriz planlıyorum...

Onları Los Angeles’a götürmeye karar veriyorum...

Hollywood’a...

Sinema ve şov dünyasının kalbinin attığı parıltılı şehre...

Hollywood filmlerinin çekildiği, muhteşem stüdyolara...

Animasyon dünyasının akıl almaz şovlarına...

Disneyland’e...

Hırsızlar da engelleyemiyor çocukların pasaportlarını...



Pasifik Okyanusu’nun kıyısından dünyaya meydan okuyan 7. sanatın göbeğine...

Oscar törenlerinin yapıldığı mekandan, seyrettikleri yüzlerce filmin yaşandığı caddelere, sokaklara, otellere, mahallelere, restoranlara...

Çocuk kahramanlarının orijinallerinin boy gösterdiği lunaparklara...

Çocukların küçük dünyalarını açmaya, pencerelerini genişletmeye, vizyonlarına renk katmaya karar veriyorum...

***


Sanırım en çok da; bu coğrafyadan bir süre uzaklaştırıp, kendi içinde birbirini sürekli boğazlamayan insanların dünyalarına, götürmeyi düşünüyordum...

Onlar için; o dünyalardan yeni bir gelecek, taze bir umut yeşertmeyi amaçlıyorum...

Onlar için, geleceğe birikmiş, nostaljik bir “vizyon” sağlamayı umuyorum...

Ancak eve gelen hırsızlar, her şeyimizi çaldıkları gibi “çocuklarımızın geleceğini de çalmaya” kalkıyorlar...

Aralık’ın son günleri; 4.5 yaşındaki çocuklar için çıkarttığım pasaportlar da kendi pasaportum ve vizelerimle birlikte uçup gidiyor...

***


Hayatımızı karartmak isteyenler, çocukların geleceğini de karartmak istiyorlar..

Tesadüf Ayşe Nazlı’nın o gün annesinden gelen pasaportu henüz kasaya koymamış oluyorum...

Bir tek o bu hengamenin ortasından sorunsuz kurtuluyor...

Her şey hırsızların uğursuz elleriyle çalınınca, çocuklarla, “sinema sanatının göbeğinden taze bir umut, ileriye matuf bir vizyon, geleceği inşa edecek bir tuğla” çabamız elimizden uçup gidiveriyor...

Bu kadar kısa zamanda, sil baştan onca pasaportu çıkartmak, vizeler almak, ruhsatı olmayan arabaların sahipliğini ispatlamak olacak iş değil gibi görünüyor...

***


Ne ki uğursuz hırsızların bilmediği bir şey var...

İnsanın elinden her şeyi alabiliyorsunuz...

Her şeyi imkansızlaştırdığınızı zannedebiliyorsunuz...

Ama umudunu elinden alamıyorsunuz...

Yeni bir kıpırtıyı, taze bir başlangıcı, geleceğe yönelik bir mutluluk yolculuğunu, yaşama dair bir umudun kıpırtılı vizyonunu elinden alamıyorsunuz...

Her şeyi sil baştan çıkartmak üzere, “imkansız görünene doğru” bir yolculuğa başlıyorum...

Yıllar önce Erol Aksoy’un yapmakta olduğumuz Show Haber’in, mucizesini anlatırken kullandığı aforizmada olduğu gibi:

-”Başardılar... Çünkü ‘başarmak istedikleri ‘şey’in aslında imkansız olduğunu bilmiyorlardı...”

***


48 saat geçiyor aradan...

Bu sabah taşımakta zorlandığım onlarca belgeyi koltuğumun altına alıp, üç çocuğumla birlikte Amerikan Konsolosluğu’na gidiyorum...

35 yıllık gazetecilik hayatımda bugüne kadar hiçbir konsoloslukta ‘vize alma’ görüşmesine girdiğimi hatırlamıyorum...

Onlar “gazetecilere” bugüne kadar “olağan insanların” işiymiş gibi gelirdi...

Şimdi üç çocuğuma, onlarla birlikte, kendi pasaportum da çalındığı ve yenilendiği için, kendime vize almak yolunda Amerikan Konsolosluğu’na gidiyorum...

Orada vize görüşmelerini yapan konsolosluk yetkililerinin çocuklarım ve kendi adıma soracakları soruları yanıtlayacağım...

***



Çocuklar gazeteci değil...

Onlar her kapıyı açtığını zanneden medya dünyasının, şizofrenik ‘gazetecilik mecrasından gelme’ güce tapan, egosantrik, ve patlak egolu ‘Tanrı’larından değiller henüz şükür ki...

Bir aile onlar...

Sömestr tatilini Amerika’yı görerek, Los Angeles’ı yaşayarak geçirmeye uğraşan, babalarıyla başbaşa, bu küçük yaşta, fantastik bir maceraya atılmaya hazırlanan minik dünyaları olan çocuklar onlar...

***


Buralardan sıkıldılar...

Hep hesaplaşma, hep çatışma, hep istikbale matuf kapışma...

Biraz çocukluklarını biraz da ilk gençliklerini, renkli bir pencereden yaşamanın heyecanını duyuyorlar...

Bu coğrafyanın hesaplaşmalarının sonu gelmez karmaşasından uzakta, Pasifik kıyılarında sanatın sonsuz ufuklarında; bir istikbalin fenerini minik elleriyle tutmaya çalışıyorlar...

“Heyecanlı yolculuktan” şimdilik notlar bunlar...

İLK HEYECANIM...

Kendi başıma İngiltere’ye gittiğim 19-20 yaşlarım aklıma geliyor şimdi...

Tıpkı bugünkü gibi;

1978’in o günlerinde de sıkılmış, bunalmış bir taze umut arar olmuştum...

Uçağa bindiğimde annemin pantolonumun içine diktiği dolarları çıkarmıştım...

Hepsi hepsi 700-800 dolardı...

Oradaki harçlığım ve okul paramın ikinci taksiti...

Okumak için, o kadarcık dövizi bile çıkartırken sorun olabilirdi...

Onun için her ihtimale karşı pantolonumuzun iç cebine dikerdi ailelerimiz paraları...

Sonra uçakta o dikişleri çıkartır, İngiltere’ye girişte sorun çıkmasın diye paraları cepten çıkartarak ne kadar çok olduğunu göstermeye hazırlanırdık...

***


Kural şöyleydi:

Türkiye’den çıkarken dövizimiz yok gözükecekti...

İngiltere’ye girerken de ‘dövizimiz çok...’

Alırlar mı almazlar mı, hep heyecan içinde seyahat ederdik uçaklarda...

Ya almazlarsa Türkiye’ye ilk uçakla nasıl dönecektik?..

Havaalanında giriş yapamadan nasıl bekleyecektik?..

O zaman da “yaşadığımız coğrafyanın bitmek tükenmek bilmeyen hesaplaşmaları ve çatışmaları”ndan gına gelmiş, İngiltere’de ya da bir yerlerde ‘bir parça istikbal ve barış’ arar olmuştuk...

35 yıl sonra çocuklarımla, benzer duygularla okyanusu aşmaya gidiyoruz...

Umarım “hoş bulacağız” seni Los Angeles...

İçimdeki kıpırtılar öyle söylüyor çünkü...

35 yıl önce Londra’ya giden 19 yaşındaki gençte olduğu gibi...

DİĞER YENİ YAZILAR