“Erkek hikmetle, kadın kudretle yaratıldı...”

21 Aralık 2013

“Samimiyet edep sınırlarını aştığında laubalilik olur...***Düşündüğünün ve hissettiğinin zıddı davranışlarının adı ‘riyakarlık’tır...***Seni sevdiklerini söyleyenler; yolunda mı yürüyorlar, yollarında mı?..***İsa; kendini satacak olanı son lokmaya kadar yanından uzaklaştırmadı... Niye?..Senaryoyu ‘OKU’muştu da ondan!..***Yaşamın başında değil; sonunda kimlerle berabersin?..***Bilincin hızını duydun mu hiç?..***Bilincin hızında sıçramalar yapamıyorsan, safralarını at!..***Dün var olan bugün yok!..Bugünkü de belki yarın olmayacak!..Daha ne kadar yarın seninle olmayacak şeyler peşinde koşarak ömrünü harcayacaksın?..***Bilmek asla arınmak için yeterli değildir...***Hitabı; kalemden değil, sahibinden almaya çalış...***Azaptan kurtulup, ebedi saadete gitmek istiyorsan, verileri değerlendir... ***Yaşam ders almak içindir... Üzülmek için değil...***Kimi kavga etmede; kimi seyir etmede!..***Cehennemini;Şartlanmalarınla, duygularınla ve ellerinle tutuşturmakta olduğunun farkında mısın?..***Akıllı isen; yarınlarda değer vermeyeceğin şeyin peşinde koşarak tükenme...***İki kere ikinin beş mi-yedi mi ettiğini tartışanlarla vaktini harcama...***Neye göre yaşıyorsun?.. Neye kavuşmayı umuyorsun?..***Varlığındaki duygular biyo-kimyanın programlanmış halidir!..***Kozmik ışınların, genetiğin ve biyo-kimyanın tahakkümündeyken, hangi özgür iradeden söz edebiliyorsun?..***Soru sormanın edebi, soruda objektif olmaktır...***Objektif bakmadıkça gerçeği göremezsin;Şartlanmalardan arınmadıkça ise, objektif bakamazsın...***Dışarıda kaldırabileceğin bir perde mevcut değil...Basiretini körleştiren değer yargılarından kurtul... İlimle bak...***Dün çalışmasını yapmadığın şey için, yarın umutlanma...***Evrenin aslı ve tamamı gerçekte tümüyle ‘TEK bir BİLİNÇ’ten başka bir şey değildir...Ve senin de bu bilincin dışında asla bir varlığın mevcut değildir...Öyle ise bu boyutta kendini tanımaya çalış...***Cehennemin manevi ateşi, bilincindeki sahiplik düşüncesidir...Ki o ateşin yakılışı dünyada başlar...***İnsan için en büyük fitne;Bir şeylere sahip olduğu zannıdır...Yarın terk edeceğin şeylerin, nasıl sahibi olduğunu sanırsın ki?..***Suçlama; kendini ara...Müspet ve menfiyi de davet eden sensin...***Ya ilmini bil!..Ya haddini...***Güvenilirliğini yitirmemeye bak...Zira bir daha asla ele geçiremezsin...***Seni bir kere kandıranın bir daha kandıramayacağını sanıyorsan, bil ki yanıldın!..***Cahilin efendisi olacağına...Arifin kölesi ol; daha iyi...***Bir zamanlar sanırdım ki, karşımdaki bazıları beni sever...Fark ettirdi ki sevilen kendisiymiş!..***Edep haddini bilmektir...***Edep hakkını vermektir...***Sır tutamayana sır verilmez...***Sessizliğin gücünün farkında mısın?..***Geri adım atmasını bilmeyenler, ilerleyemezler...***Nankörlük insanların en belirgin özelliğidir...***Kaybeden aldatandır; aldatılan değil...***Verilmiş nimeti değerlendirmek fazlasını getirir...***Erkek hikmetle, kadın kudretle yaratıldı...(Ahmed Hulusi Dosttan Dosta)*****AZ ÇOKTUR!..Özyeğin Üniversitesi söyleşisi öğrencilerin bir kısmı derste olduğu için elli kişiyle başladı...Söyleşinin ortalarına doğru, bütün bir forum alanı, yüzlerce öğrenciyle tıklım tıklım dolu hale gelmişti.Hocaların dediğine göre, “konuşmayı duyan geliyordu...”Benim haber bültenlerinin ilk zamanlardaki haline benziyordu üniversite söyleşisi...***İlk haber bülteni yaptığım günlerde SHOW TV’nin o zamanki durumundan dolayı “programları ilk dakikalarda göreceli olarak az kişi izlerdi...”Programın ilerleyen dakikalarında, her geçen saniye izleyici sayısı geometrik artışla, inanılmaz bir grafikle artardı...On beş dakikalık dilimlerde 4 ratingle başlayan program, ikinci onbeş dakikada 7 ratinge, üçüncü onbeş dakikalık dilimde 10 ratinge ve dördüncü onbeş dakikada 14 ratinge fırlardı...Alışkındım, az izleyiciyle başlayıp, giderek patlayan istatistiklerle programı bitirmeye...***Uzun zamandır yazılı basın ve televizyon röportajlarından kaçıyor, hiçbir yerde görünmemeye özen gösteriyordum...Bunun sonucu üzerimdeki “kamuoyu merakı” gittikçe azalmış ben de ailem ve yakınlarımla daha huzurlu bir hayat sürmeye başlamıştım...Ayrıca, köşe yazılarının, televizyon programlarına göre daha az görünen okuyucularıyla kurduğum yoğun ilişki, daha kaliteli bir iletişim sağlıyordu...***“Az çoktu”; bunu öğrenmiştim...- “Televizyon haberlerine dönecek misiniz?..” diye sorduklarında öğrenciler şöyle cevap verdim:- “Hayır... Ben azın çok olduğunun farkındayım... Bunu değiştirmek istemiyorum...”Salonun söyleşinin devamında tıklım tıklım dolup, öğrencilerin ayakta izlemeye başlaması konusuna gelince...Bir nostaljinin geçmişte kalmış enstantanelerinden oluşan bir dejavu gibiydi...Hepsi hepsi bu...Biliyordum ki aslında “az olan çok’tur...” *****GENCECİK ÇOCUKLARIN ‘CAN’LARI...Üç seçimin arka arkaya geleceği bir döneme giriyor Türkiye...Sıcak siyaset, böyle günlerde kemik seslerinin geldiği çok ağır hesaplaşmalardan geçiyor...Ulusal ve uluslararası tüm güçler, bütün maharetlerini sergiliyorlar, sandığı etkilemek ve algıyı değiştirebilmek ve yönetebilmek için...***Elbette rüşvet, yolsuzluk ve skandallar ortaya dökülecek, siyaset birbirini alt etmek için ‘demokrasi içinde her vuruşu birbirine yapmayı deneyecek...’Bir tek konu, üç seçim boyunca bu olayın dışında tutulmalı...30 yıllık savaş, Türkiye’de 80 bin canın gitmesine neden oldu...Bu savaş onbinlerce vatan evladını annelerinin babaların bağrından söküp aldı, kara toprağa mahkum etti...***Güneydoğu’daki savaşı durdurabilmek için, çok uğraştık...Hiç olmazsa bir süredir yeni canlar yitip gitmiyor, gençler ölmüyor, hayata veda etmiyor...Korkunç savaşın kanlı yüzü görünmüyor...Son günlerde PKK’yı ve bölgeyi hareketlendirecek planlar arka arkaya yürürlüğe sokuluyor...Bu planların sonunda, ‘kan’ yeniden hortlarsa, bunun vebali ağır çok ağır olur...Siyaset “insanların hayatları, gencecik çocukların canları üzerinden yapılmaz...” ***Özyeğin Üniversitesi’nde öğrenciler bana “barış sürecinin ne olacağını” da sordular...Onlara şöyle dedim:- “Hiçbir şey size, yeni yeni gençlerin ölümlerinin haklı gerekçesi olarak görünmesin... Giden canın telafisi yok... Canın gitmesini mazur gören hiçbir politika olmaz... Tek bir devlet ve ülke içinde olmamız ve yaşayabilmemiz kaydıyla...Bu söylediğim siyasi bir şey değil...Evren ‘gençlerin, insanların binlercesinin öldüğü bir sistemi’ kabul etmez...Hiçbir zaman ‘bu haksız savaşın’ yanında yer almayın...”Alanlar için de şunu söyleyebilirim...Bunun vebali sizi terk etmez...

Devamını Oku

“Gençlere rüşvet, yolsuzluk ve ahlak dışı davranışlar için ne önerirsiniz?..”

21 Aralık 2013

Etik Değerler Merkezi (EDMER) Başkanı Bülent Şenver moderatörlüğü yapıyor Özyeğin Üniversitesi’nde öğrencilerle yaptığımız söyleşide...Konu medya etiğinden yola çıkarak etik meselesini kapsayınca; Bülent Şenver çok önemli bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarını açıklıyor...Türkiye’de yapılan geniş bir kamuoyu araştırmasında gençlere soruluyor:- “Etik dışı davranmak sizin için kabul edilebilir bir davranış modeli mi?..”Bu soruya, yani ‘etik dışı davranmak kabul edilebilir bir davranış modelidir’ diyen gençlerin oranı yüzde 53’ü buluyor...Gençlerin yarısından fazlası etik dışı davranmanın bir sakınca yaratmadığını düşünüyor...Bu gençlerin yüzde 50’si ise, “Böyle davrandığını gördüğünüz kişiye karşı ne yaparsınız” sorusuna, “Hiçbir şey yapmam...” cevabı veriyor...***Bülent Şenver, bu rakamları söyleşi öncesi bana söylüyor...Durumun ne kadar acıklı olduğunu anlatmak istercesine...Söyleşi esnasında bam teli sorusunu soruyor:- “Gençlere yolsuzluk, rüşvet ve ahlak dışı davranışlar için ne önerirsiniz?.. Ne yapmalarını salık verirsiniz?..” diye soruyor... O sırada ne Bülent Şenver’in ne de söyleşide bulunan yüzlerce öğrencinin hiç beklemediği bir cevabı vereceğimi biliyorum...Şöyle diyorum:- “Hayatın karmik bedelleri var...Yaptığımız her davranış ve eylem bir süre sonra size geri döner...Etik davranmak, ahlaklı davranmak veya ahlaksız ve etik dışı davranmak, bir süre size aynen geri dönecek bir olay...Eğer kendimizi düşünüyorsak, etik ve ahlaklı davranmak durumundayız...Şimdi içinizden diyebilirsiniz ki;‘Sen bana bir milyon dolar ver bak ben nasıl harcıyorum... Nasıl keyif çatıyorum...’Çatamazsınız...Keyif çatmaya başladıktan bir süre sonra başınıza o parayı mutlulukla yiyemeyeceğiniz sorunlar çıkmaya başlar...Ayrıca parayı kendi emeğinizle kazanmadığınız için, sahip olduğunuz ve harcadığınızda gerçek bir keyif ve mutluluk yaşamazsınız...Hak edilmeden kazanılmış bir milyon dolar size önünde sonunda huzur değil, huzursuzluk kaynağı olarak döner...Karmik yasa böyledir...Değişmez...”***Bakıyorum Özyeğin Üniversitesi’nin gençleri, hala biraz tereddütteler, onlara daha açık bir örnek vermeye başlıyorum:- “Boşverin bir an için parayı, rüşveti, ahlakı ve ahlak dışı davranışları...Bir önceki sevgilinizle ilişkiniz, bir sonraki sevgilinizle ilişkinizi hamile bırakır... Etkiler...Geçmişinde sevgilisini egosuyla ezmiş olanlar, bir süre sonra karşılarında ‘egosu tarafından ezilecekleri’ bir sevgili bulurlar... Mazide ne yaptılarsa, bir süre sonra başlarına bir benzeri, ya kendi hayatlarında ya da çocuklarının hayatlarında aynen gelir...Bazılarımız başımıza gelen şeyin nedeninin farkındadır...Bazılarımızın ise farkındalığı yüksek değildir...Fark etmez...Evrenin kuralı işler...”*****“ÖLÜM YOK OLUŞ DEĞİL, MİKRODALGA BEDENE GEÇİŞTİR...”İnancınız uğruna feda edebildikleriniz kadardır...***Dalgaların kaybolmasıyla deniz kaybolmaz...***Kendine yaş veremediğin anda bilincinde;Kendini belli bir yaşta hissettiğinde ise bedeninde yaşıyorsun demektir...***‘Garip’ halini paylaşacak kimsesi olmayandır...***Dağda bir mağarada yaşayan değil;Yaşamını kimseyle paylaşmayan yalnızdır...***Yalnızlık Allah’a mahsustur derler...Niçin?.. Düşündün mü hiç?..***Organların bir varoluş sebebi de, şuurun imtihanıdır..***Şuuru bedenine tabi olanın ızdırabı asla son bulmaz...***Dünü ve yarını düşünmeden beraber olduğun kişi “Dost”undur...Dost senden Dün ve Yarın’ı silen kişidir...***Huzurla yaşamak istiyorsan; borçlu olma ve beklentilerini terk et...***‘Ölüm’ yok oluş değil; biyolojik bedenden mikrodalga bedene geçiştir...***Televizyon dalgalarında ses ve görüntü olur da; senin mikrodalga bedeninde nasıl olmaz?..***‘RUH’, beynin ürettiği dalgasal bedenin eski dillerdeki adıdır...***‘İnsanlara şükretmeyen, Hak’ka şükretmiş olmaz’ demiş sonsuzluk önderi...Şükredilmesi önerilenin kim olduğunu idrak edebiliyor musun?..***Ver fakat neticesini bekleme...Zira neticesi verilene aittir!..***Dünyada zevk ve keder geceyle gündüz gibidir...Hiçbiri sürekli değildir...***Kadrini bilirsen şükretmiş;Değerini inkar edersen küfretmiş olursun!..(AHMED HULUSİ; DOSTTAN DOSTA)*****AHLAK AHLAKSIZLIK; DEEPAK CHOPRA’NIN KARMA YASASI...“Karma hem eylem hem de o eylemin sonucudur...Sebep ve sonuç eşzamanlıdır...Her eylem kendisine geri dönen benzer bir enerji gücü yaratır...Karma, bilinçli seçimlerimizin sonucunu anlatır... Hepimiz sınırsız seçenekler yaratabiliriz... Varoluşumuzun her anında, sonsuz seçenekle dolu imkanlar denizinde yüzüyoruz...Bu seçimlerin bazılar bilinçli, bazıları ise farkında olmadan yaptıklarımızdır...Fakat Karma Yasası’ndan en iyi şekilde yararlanabilmek için seçimlerimizi her an bilinçli ve farkında olarak yapmamız gerekir...Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, şu an olan her şey geçmişteki seçimlerimizin birer sonucudur...***Herhangi bir seçim yaptığınızda kendinize iki şey sorun:Bu seçimin sonuçları ne olabilir?..Cevabını kalbinize göre hareket ederek bulacaksınız...İki; şu an yapmakta olduğum seçim bana ve etrafımdakilere mutluluk getirecek mi?..Cevabınız ‘Evet’ ise devam edin ve seçiminizi yapın.Sınırsız seçimler denizinde, o an sizi ve çevrenizdekileri mutlu edecek mevcut olan sadece tek bir seçim vardır...Ve siz onu seçtiğinizde doğru eylem kendiliğinden oluşur...Doğru eylem doğru anda gerçekleştirilen eylemdir...Doğru seçimler yapmanıza yardımcı olabilmek için evrenin çok ilginç bir mekanizması vardır...Bu mekanizma bedeninizde oluşan duyularla ilintilidir...Bedeniniz iki çeşit duyu deneyimler:Rahatlık ya da huzursuzluk (tedirginlik)...Eğer bedeninizde bir tedirginlik, huzursuzluk yoksa yapacağınız seçimle ilgili yine yola devam edin....***Peki geçmiş karmaların sizi şu an nasıl etkiledikleri konusu ne olacak?..Geçmiş karmalar için yapabileceğiniz 3 şey var.1)Karmik borçlarınızı ödemek...Bazen bu borçların ödenmesinde çok büyük acılar çekilir...Fakat Karma Yasası ‘Evrende hiçbir borç ödenmeden bitmez’ der...2) Karmanızın şeklini değiştirmek veya arzu ettiğiniz bir deneyime dönüştürmek...Bu çok ilginç bir süreçtir...Karmik borcunuzu öderken sorabilirsiniz:Bu deneyimden ne öğrenebilirim?..Bu bana niye oluyor?..Evrenin bana verdiği mesaj nedir?..Bu deneyimi diğer insanların yararı için nasıl kullanabilirim?..Bunu yaparak aslında fırsat tohumu arıyorsunuzdur ve bu fırsat tohumu sizin ‘darma’nız yani hayat amacınızdır.3)Karmanın ötesine geçerek onu aşmaktır...Karmanın titreşiminden daha yüksek bir titreşime geçmektir...Karmayı aşmamız ondan bağımsız hale gelmemiz demektir...Karmayı aşmamızın yolu, ‘Öz’ü, ruhu deneyimlemektir...Bu akan suda kirli bir çamaşır yıkamaya benzer... Her yıkayışınızda bir parça kiri temizlersiniz... Yıkamaya devam ettikçe çamaşır da temizlenmeye devam eder... Düşüncelerinizin arasındaki boşlukta daha derinlere gidip gelerek karmanızı yıkar, yani karmanızın tohumlarını dönüştürürsünüz...”

Devamını Oku

Özyeğin Üniversitesi’nde medya etiği söyleşisi...

20 Aralık 2013

Bir hafta önceydi...Etik Değerler Merkezi Derneği (EDMER) Başkanı Bülent Şenver beni aradı...- “Ayda bir ‘etik konulu’ söyleşiler düzenliyoruz...” dedi...- “Bu ay Medya Etiği başlıklı söyleşiyi Özyeğin Üniversitesi’nde sizin yapmanızı rica ediyoruz...”‘Medya etiği’ bu ülkede en fazla çarpıtılmış, en fazla manipülasyona kılıf olmuş kavramlardan birisiydi...Güç merkezleri, karanlık odaklar, derin yapılanmalar, bütün gizli kapaklı bel altı operasyonlarını ‘medya etiği’ kavramının üzerinden yaparlardı...***Yaz sonu üç üniversiteden yıl içinde ders vermem istenmişti...Baba mesleği öğretim üyeliğini tam yapmaya hazırlanırken, arka arkaya üç üniversiteden birden gelen teklifler, meydana gelen sıcak gelişmeler, kaldıramayacağım yükler, beni açmaza sokmuş projeyi bir süre ertelememe neden olmuştu...- “Bu söyleşiye gelmeye çalışacağım Bülent Bey...” dedim...***Farkındaydım ki; 34 yıllık gazetecilik...Artı üniversite, artı Berlin Gazetecilik Enstitüsü...Artı uluslararası radyo ve televizyonların muhabirliği, artı yurt dışı görevler...Artı televizyon yayın yönetmenliği, artı köşe yazarlığı, artı siyasi muhabirlik, artı diplomasi muhabirliği...Artı şu artı bu, artı falanca hepsi boşa geçmiş ve yapılmış olacak... 34 yıl geceli gündüzlü, bir mesleğe vakfedilmiş bir ömür, evrene hiçbir sonucunu anlatmadan, o sonuçların değerini ve tecrübesini katmadan, boşluğa gidecek...- “Geleceğim ve neyi isterseniz o şekilde sorulara cevap vereceğim...” dedim...***Özyeğin Üniversitesi’ne giderken uzun bir telefon konuşması yaptım bir arkadaşımla...Son olayları gözden geçiriyorduk birlikte söyleşi öncesi...Bir ara arabanın hangi yolu kullandığını göremedim...Şoföre sormak ihtiyacı duydum:- “Neredeyiz şu anda biz?..” Şoför koskoca İstanbul’da benim anlayacağım tek yol tarifini verdi:- “Beşiktaş’ın Ümraniye Nevzat Demir tesislerini şimdi geçtik... O yolun üzerindeyiz...”***Çekmeköy’e gittik, bozkırın ortasında muhteşem bir kampüsün içine girdik...Harcanan paranın, yaratılan değerin mükemmelliği bütün ihtişamıyla karşımda duruyordu...Söyleşinin yapılacağı forum salonunun kafesine götürdüler bizi...Duvarlarda renk renk reprodüksiyonlar vardı...Her tipten, her kılıktan, her tarzdan gençler etrafta geziyordu...Kafasının bir tarafını kazıtmış genç bir kız, yanında Harley Davidson tarzı bir erkekle yürüyor, sımsıcak canlı renklerden oluşan bir kafe her çeşitten üniversite öğrencisini sıcak bir atmosferde ağırlıyordu...- “Ne içersiniz?..” dediler...- “Americano...” dedim; - “Var mı?..”Cevap bile vermeye gerek duymadan gidip Americano’yu getirdiler...- “Şeker ister misiniz?..”Kahvede şeker kullanmıyordum...Splenda isimli sarı bir tatlandırıcı var; onu kullanıyordum kanserojen olmadığı için...“Şimdi ayıp olur” diye düşündüm ve sormadım...- “Splenda var mı?..” diye...Kalktım şeker, süt ve kaşığın olduğu bölüme gittim...Tatlandırıcılar arasında varsa alacaktım...Yoksa esmer şeker tercih edecek, ya da şekersiz içecektim...Bir de baktım her tarafta “özel kullandığım tatlandırıcım bulunmakta...”- “Böyle bir kafenin benzerini ancak o da belki Etiler’de bulabilirsiniz...” dedim... - “Şimdi gözümün önüne Mülkiye’nin çayhanesi geliyor...”***Zavallı bizler!..Üniversitede okuduğumuz tarihlerde Basın Yayın Yüksek Okulu, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bağlıydı...Sandalyelerin havada uçuştuğu bir kafeteryası vardı...Neredeyse her sandalyenin kafamızda bir izi vardı...Siyasal’daki “masa ve sandalyeler ise toptan kaldırılmıştı...”Sürekli havada uçuyor ve öğrencilerin arasındaki kavgalarda ağır yaralanmalara neden oluyorlar diye...Dört metrekarelik bir çay ocağından ibaretti Siyasal’ın “kafeteryası!..”Çay almak serbestti sadece...O çayı da ayakta içecektin; oturmak yasaktı...Zaten oturacak yer yoktu...Oturma! olaylara neden oluyordu!!!Yere göğe konulamayan, Türkiye’nin medar-ı iftiharı Mülkiye’nin “kafe”si o dört metrekarelik çayhaneden ibaretti işte...Çaydan başka, hiçbir şeyin bulunmadığı çayhaneden çıkar, “Önce Mülkiye sonra Türkiye” tekerlemesini söyleyenlere inanmaya devam ederdik...Yazık! günlerdi o günler...Bir gençliğin katledildiği, bir kuşağın yok edildiği, üzerinden önce kurşunların, falakaların, muştaların sonrasında da tankların geçtiği yok edilmiş bir gençlikti o gençlik...Tatlandırıcımı aldım, sulu espresso anlamına gelen Americano’mu içmeye koyuldum...Özyeğin Üniversitesi’nin muhteşem kampüsündeki öğrencilerin yüzde 70’i bursluydu...İçimdeki umut kıpırdamaya başlamıştı...- “Artık söyleşiye geçebiliriz” dedim...(Yarın devam edeceğim üniversite söyleşisine, orada yaşadıklarıma...)Ebedi ömrünle kumar oynama!..Akıl; adama terk ederse ‘deli’, adam; aklı terk ederse ‘meczup’ derler...***Yediğinin helal olup olmadığını arıyorsan ‘hızına’ bak...***Yakın bildiklerinizi bile imtihana kalkmayın...Zira bakarsınız çevrenizde kimse kalmaz!..***Kendinizde her an her şeyi terk edebilecek gücü bulduğunuzda ölüme hazırsınız demektir...***Zamanın ne kadarını dünyada bırakacağın şeylere harcıyorsun?.. Ne kadarıyla sonsuzluğa hazırlanıyorsun?..***Ebedi ömrünle kumar oynama!..***Kaybetme korkusundan harekete geçemeyenler, zaten kaybettiler...***Yaşadığın sürece iş işten geçmemiştir...***Kiminin ömrü lafla geçer...Kimininki ise yaşamının getireceği tükenmeyen zevkle...***Duyguların kabardığında aklın örtülüyorsa, bil ki hataya çok yakınsın...***Verdiğin hiçbir şey asla karşılıksız kalmaz...***Her şeyinde tasarruf yetkisi verebildiğin kaç dostun var?..***Her yiyip içen, çiftleşip uyuyan, sahip olma peşinde koşan ‘insan’ mıdır zannediyorsun?..***Sevgi karşılıksız akıştır...Karşılık beklenirse ticaret olur...***Tahsisatınız yedd-i emindedir...Vadesi geldikçe size verilecektir...***Dalga yüzeyde olur...Huzur ve sükun istiyorsanız derine dalınız...***Görüş sahanızın genişlemesini istiyorsanız, yükseliniz...***Güneş ile aranıza bulutlar girdiğinde, yönelişiniz rüzgara olsun...***Huzurda pişmanlık olmaz...***Suç;Kapıldığın şeyin ne olduğunu bilmemekle başlar...Bilmemekte ısrar ile devam eder...Hüsran ile sona erer...***Bulutları değerlendirebildiğiniz oranda ıslanmaktan kurtulursunuz...***Çekerini bilmediğiniz teraziye ağır yük koymayınız...***Altının safiyeti ve değeri ateşte belli olur...***Karşınızdakinin tehlikeli olmasını istemiyorsanız zorla istikamet vermeyiniz...***İdrakta inanç olmaz...(AHMED HULUSİ; DOSTTAN DOSTA)

Devamını Oku

Ahmed Hulusi’den dosttan dosta...

19 Aralık 2013

“Sadece samimiyete erenler ve ona tabi olanlar Hakikat’e erecektir...***Her kapıyı açan tek anahtar vardır...SAMİMİYET!..***Aldıklarınız kadar basitliğe...Verdikleriniz kadar yüceliğe erişirsiniz...***Zirvede oturmaya; sadece verenlerin hakkı vardır...***Gerçeğin yolunda adım atanlar, şeklin ötesine geçmeyi başaranlardır...***Eriyen erendir...Ermedikçe eriyemezsin...***‘Zavallı’ yaradılışındaki gayeden bihaber olandır...***Gözlerinizi kapadığınız anda madde ötesine geçemiyorsanız, biliniz ki çileniz sürecek!..***Geçmişin telafisi olmayacağını unutmayınız...***Çıkış noktanızı, yolunuzu ve hedefinizi tespit etmiş miydiniz?..***İsmini ‘zamanın silemediği öze ermişler’ arasına sokmaya çalış...***Biliniz ki değerlendiremedikleriniz de en az değerlendirebildikleriniz kadardır...***Biliniz ki zamanı geldiğinde dahi söylenmeyecek gerçekler vardır...***Karşınızdakilerin de, size karşı dile getiremeyeceği şeyleri olduğunu unutmayınız...***Ulaşacağın cennet; aklına yön vereninki kadardır...Bu eşin de olabilir... Bir arif de...Kılavuzun kim ise, sonucunu yaşayacaksın...***Aynı anda iki alemde yaşayabiliyor musun?..*****KALP İLE DUDAK...Korkundan veya utancından değil; idrakinden dolayı işini Bilen’e bırak...***Kalbe dudakların tesir ettiğini sananlar aldanmaktadır...Kalbe tesir edenler kalplerdir...Dudaklar ancak kulağa erişebilirler...***Sonsuzluk için varolan yeryüzündeki en mükemmelin, sonluluk batağında mahvoluşu ne acıdır!..***Beynini gereğince kullanmıyorsan, tüm organların sana vebaldir...***İlhamlar yaşantına yön vermiyorsa, sen içgüdüleriyle yaşayan mahlukattansın...***Benlikteysen, sabra muhtaçsın...***Terk edemediklerin kadar perdelisin...***Kolundaki; ayağındaki zincirden ölümle kurtulabilirsin...Fakat beynindekinden asla!..***‘Koza’ gerçeğin alemine uçacak güce eriştirmiyorsa seni; ancak mezarın olur!..***Günah; ‘senin’ varlığından meydana gelir...***Sevginin kaynağı sendedir...***Sahip olduğunu sandığın her şeyden kopmanın ızdırabını tadacaksın!..***Renk kaba aittir...Orijinalliğini, ‘renksiz olmakla’ koruyabilirsin...***Ölümsüzlüğün çaresi ölmektir...***Gönülden kızmayı terk edemediyseniz, hala ‘Gerçek’ten uzaksınız...*****KORKULARIN KADAR GAFİLSİN!..Unutmayınız ki unutulmayasınız...***Samimiyete ihanet eden; felah bulmaz...***Huzur; sevgi venefretin ötesindeki alemin adıdır...***Sükut; sırrı işletmekte olanın halidir...***Hayret; sırrı görenin halidir...***Seyir; sırra erenin halidir...***Gecelerini; ‘ey gündüz hemen gel’ demekle israf etme...***Yetiştiren, koruyanve besleyen ana-babanızdır...O’nu idrake çalışın!..***Çabada hararet; Seyr’de sükun vardır...***Cehennem alevleri, gurur odunlarıyla tutuşmuştur...***Aynada arama kendini; sen sendesin...***AŞK bir yanıştır ki; yönsüzdür...***Sevginin tarifi, sebebi çoktur;Ama aşkın tarifini bilen..? ***Altın asitte saflaşır...***Duygularını yönlendiren, şartlanmalarındır...***Korkuların kadar gafilsin...SARHOŞ KİM?..Çıplak görmek istiyorsanız; soyunarak yaklaşınız...***Kötülüklerden uzaklaşmak istiyorsanız; menfaatleriyle hareket edenlerden kaçınınız...***Öğrenen değil, idrak eden uygulayıcıdır...***Gururunun sana kaybettirdiklerini hiçbir şey kaybettirmez...***Sarhoş kim mi?..Seyrinde kendini kaybeden...Mutlu mu kim?.. Dileği olmayan...Huzur mu ne?.. Gerçeğin aleminde yaşayanın hali..Budala mı kim?.. Benliğini gösterme çabasında olan...İlim mi: Özündebulunan mükemmeliyet...Akıllı mı?.. Hakikati değerlendirebilen...***Adımların seni hangi sona götürüyor; farkında mısın?..***Usta eserinden;Kişi Dost’undan tanınır...***Önce karar ver...Senin için önemli olan sonlu dünya mı?..Sonsuz ölüm ötesi mi?..***Yarin neyse ona kavuşacaksın...Topraksa toprağa...Allah’sa Allah’a...***Terk edemediğin alışkanlık; senin PUTUNDUR...***Ölü bedenleri diriltmek mi; ölü kalpleri diriltmek mi?..***Kendini beden sanıp, huy ve şartlanma ile bürünmüş nefsin akıbeti, daimi azaptır!..***Izdırapların temelini, şartlanmadan doğan, ‘sahiplik düşüncesi’ oluşturur...***Beyninize hükmetmediğiniz sürece, kadere tabisiniz...***Makrokozmos kainattır...Mikrokozmos ise beyin...***Edep haddini bilmektedir...***Varsaydığın kainatın izafiliği; ‘yok’luğundandır...***Her ne ki ‘yok’luğunu fark eder, ‘Var’lığa kavuşur!..”AHMED HULUSİ (Dosttan Dosta)

Devamını Oku

Orta yaşlı adamın ‘akıl sağlığı’ sorusu...

18 Aralık 2013

Şu anda Türkiye’de yaşanmakta olan “adı konmamış global çaplı çok büyük bir savaş”...Bu savaş seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte giderek şiddetlenecek, büyük kırılmalara yol açacak...Bu savaşı, “bir ülkenin, normal demokratik hukuk düzeni, gelmiş geçmiş gelenekleri, oturmuş sistemi, muktesebatı eksenindeki tanımlamalarla anlatmaya çalışmak” okuyucuyu aptal yerine koymak anlamına gelir...Kendimi aldatmayayım...Boyutlarını ve içeriğini kimsenin tam olarak kestiremediği; genel anlamda AKP-Cemaat ittifakı olarak bilinen ittifak ayrışıyor...İttifakın çatırdaması, ayrışması, parçalanması, büyük bir hesaplaşmaya neden oluyor...***Olaylar bu hesaplaşmadan ibaret değil...Hesaplaşmanın ve ayrışmanın arkasında, başka ittifaklar ve saflaşmalar var...Para var; ulusal ve uluslararası sermaye var, global güçler ve talepleri var...Eksik kalan ve yeterince denetime açık olmayan bir demokratik sistem var... Bu savaş ağırlaşarak seçimlere kadar devam edecek...Yerel seçimlerde biteceğini sanıyorsanız yine aldanıyorsunuz...Bitmeyecek, tersine artacak...İlk seçimlerin sonuçlarına göre, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde etkisi, tahrip gücü ve boyutları büyüyecek...Dün sabah bu hengamenin ortasında kafamı toplayabilmek, biraz da boşaltabilmek için spor yapıyordum...Akl-ı selim sahibi olduğu her halinden belli orta yaşlı bir adamcağız yolumu çevirdi:- “Size bir şey sorabilir miyim?..” dedi...Ona cevap verebilecek durumda ve psikolojide değildim...Yolda durup dururken karşıma çıkıp; aklına aniden gelen soruları rastlaştığı insana zorunluymuşçasına metazori soran kişilere pek yanıt vermekten de hoşnut olmazdım...***Muhatabımı kırmamaya özen göstererek, cevap verebilecek konumda olmadığımı anlatmaya çalıştım...- “Spor yapıyorum...” dedim...- “Kısaysa buyrun sorun...”- “Bu ülkede akıl sağlığını yerinde tutarak yaşamak nasıl mümkün acaba?..” deyiverdi...***Soruyu soran orta yaşlı adamın siyasi görüşünü bilmiyordum...Sormadım, konu uzayacaktı...Hangi olaylara referans yaptığını da bilmiyordum...Akıl sağlığını tehdit edecek noktaya getiren olayları anlatmasını istesem mevzu kim bilir nerelere kayacaktı?..Fakat orta yaşlı adamın;“Günlük olayların gelmiş olduğu durum” hasebiyle akıl sağlığını koruma konusunda benden tavsiye isteme noktasına gelmiş olması vahimdi...O kadar içten, o kadar nahif, o kadar kısa, o kadar net ve yalın sormuştu ki soruyu...- “Bu ülkede akıl sağlığımızı yerinde tutarak yaşamak nasıl mümkün acaba?..”Kızamadım ona!..- “Bu ne biçim sorudur” diyemedim...- “Sen beni ne zannediyorsun deli doktoru falan mı” diye hakarete yeltenemedim...***Aynı tevekkülle, aynı sakinlikte, aynı nahiflik ve aynı yalınlıkta kısa ve tek cümlelik bir cevap verdim...- “Bilmiyorum...”Hafif bir gülümseme vardı; yüzümde cevabı verirken...Sevecendi yüzüm...Orta yaşlı adam sıcacık gelmişti bana... İçten, nahif, doğal bulmuştum sorusunu...Kanım ısınmıştı adamacağızın doğallığı karşısında...Aynı doğallıkla; - “Bilmiyorum” demiştim...Bana gülümsedi ve bilgece bir tavırla yanımdan süzüldü gitti...Birbirimize başkaca bir şey sormadık artık...“Müslümanlar savaşacak olsa savaşmayacak mısın Mmuhammed Ali?..”Onbir yaşındaydım annem ve babamla sabahın kör karanlığında yataktan kalktığımızda...Sabah 05’e kurmuştuk saatleri, annemler uyanmış beni de uyandırmıştı...Muhammed Ali’nin Joe Fraizer’le Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonluğu ünvan maçını izleyecektik... Bütün Türkiye ve tüm dünya delicesine Muhammed Ali’nin kazanmasını istiyordu...Çünkü elinden zorla alınmıştı Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonluğu Muhammed Ali’nin...Vietnam savaşına gitmediği için, ünvanı elinden alınmış, pasaportuna el konmuş, beş yıl hapis cezasına çarptırılmıştı...***Cumartesi gecesi Muhammed Ali’nin En Büyük Dövüşü filmini Digitürk’te görünce, Ayşe Nazlı’ya “Aman seyredelim kızım bu filmi” dedim ve çocukluk anımı anlattım...Muhammed Ali’nin beş yıllık hapis cezasının onanacağı, 70 yaşındaki yargıçlarla dolu, Amerikan Yargıtayı’nın Yüksek Mahkemesi’ne hukuk fakültesi mezunu bir gencin atanmasıyla başlıyordu olaylar...İnanılmaz bir hukuk savaşı ve mücadelesi izliyorduk film boyunca, Yargıtay mensuplarının arasında...Muhammed Ali; Amerikan’ın Vietnam savaşında; savaşmak istemiyordu, çünkü Müslümanlığı seçmişti ve savaşa inanmıyordu...Savaşa karşı Amerikan Anayasası’nda bulunan “vicdani ret” hakkını kullanmak istiyordu...Oysa yargıçlar ve ilk mahkeme, Muhammed Ali’nin “bütün savaşlara karşı olduğuna inanmıyordu...”- “Müslümanlar savaşacak olsa savaşmayacak mısın Muhammed Ali?..” diye soruyorlardı... - “Eğer savaşacaksan; o zaman savaşa bütünüyle karşı değilsin... Bu durumda vicdani ret hakkından yararlanamazsın... Sen ‘savaşa değil; Amerikan’ın Vietnam savaşına karşısın... Tek başına buna karşı olup savaşa katılmamak suç... Üstelik örnek teşkil edeceğin için, böyle bir hakkın olamaz... Adın Muhammed Ali olsa bile...” diyorlardı...***İnanılmaz film, gerçek olaylardan yola çıkan muhteşem bir hukuk savaşının yaşandığı kurguyla izleyiciye aktarılıyordu...İnsan olmak, erdemli olmak, hukukun üstünlüğünün her şeyden önemli olduğuna inanmak iki buçuk saat boyunca beni aldı Muhammed Ali’nin dünya şampiyonu olduğu günlerin Amerika’sına götürdü...Saat 05.30’da başlamıştı Joe Fraizer’le olan dünya Ağır Siklet ünvan maçı...O sabah kaybetmişti Muhammed Ali...Sonra Ken Norton’a yenilmişti... Herkes artık onun bittiğini düşünüyordu...Ancak “hukuk savaşını insanlık, erdem ve hukuk” kazandıktan bir süre sonra, Muhammed Ali bu kez ringlerde, Ken Norton’u, George Foreman’ı ve Joe Fraizer’i arka arkaya devirerek yeniden dünya ağır siklet boks şampiyonu oldu... ***Hayatta kaybetmiş gibi göründüğünüz anlarda sakın ola pes etmeyin, henüz nihai olarak kaybetmiş sayılmazsınız...Eğer gerçekten haklıysanız davanızda, insanlığınızda, adalet anlayışınızda ve insanlara olan davranışınızda, hayat ringde de hukuk savaşında da yüzünüzü güldürecektir...Azmetmeniz, haklılığınıza inanmanız ve pes etmemeniz şarttır...İlk gece sabaha karşı yenildiği halde, ondan sonraki bütün maçlarını seyrettim üç kişilik çekirdek aile efradının bir ferdi olarak...Annemle babamın okul zamanı, sabahın 05’inde televizyon seyretmem için izin verdikleri yegane olay Muhammed Ali’nin maçlarıydı...Kim bilir?..Belki de onun için, “maç bitti sen de bittin” dediklerinde, pek aldırmadım etraftakilere...Çocukluk kahramanımı dinledim içimin bir yerlerinde...Muhammed Ali bitti dendiği bütün zamanlarda, bitmediğini göstermişti hep...“Kelebek gibi uçar... Arı gibi sokan” bu adam, ringde iki kez dünya şampiyonluğunu geri aldı rakiplerinden...Hukuk savaşını inanılmaz bir mücadeleyle kazandı, bütün yargıçları mat ederek...Onun filmidir Muhammed Ali’nin En Büyük Dövüşü...Digitürk’e girip, mutlaka izleyin filmi kanallarında...Yeni bir film; ve Muhammed Ali’yle birlikte esasen “hukuk”u, ve hukuk adamlarını anlatan bir muhteşem film...

Devamını Oku

Ferrari’de ne oluyorsa, Fernandes’de de o oluyor!.. Anlayan anlar...

17 Aralık 2013

İlginç bir şekilde, kendisine her yıl için önerilen 3.1 milyon euro’yu kabul etmiyor Fernandes...Bu para kura göre değişse de artı eksi 8 milyon Türk Lirası civarında bir para...Üç yıl için Fernandes yaklaşık 9.3 milyon euro, yani 25 milyon lira para alacak...Bu para Avrupa liglerinde futbol oynayan futbocuların yüzde 80’inden fazlası için, çok büyük bir para...Yüzde 20’lik bölümde; Christian Ronaldo, Messi gibi “çok nadir bulunan nadide futbolcular“ var ki, Fernandes de o kadar büyük çapta bir futbolcu değil...***Buna karşın Portekiz’li enteresan bir biçimde Beşiktaş kulübünün, kendisine önerdiği rakamı kabul etmiyor...Sözleşmesi sezon sonu bitecek onu bekliyor...4.2 milyon euro, yani yıllık yaklaşık 12 milyon lirada diretiyor...Futbolcuyla kulüp pazarlıklarına girmem...Doğal ki, bütün futbocular gibi Fernandes de bir profesyonel ve “en yüksek paraya oynamak isteyecek...”Burada tartışma yok...Soru şurada;“Fernandes’e sezon sonu için; kim nasıl bir teklifte bulunuyor ki, Portekiz’li 3.1 milyon euro gibi kendi klasındaki bir futbolcu için astronomik sayılacak bir rakamı kabul etmek istemiyor?..”***Fernandes için Türkiye dışında 3.1 milyon euro’dan fazlasını gözden çıkartacak bir kulüp yok...O paraya Katar‘da oynayabilir belki...Fakat hiçbir Katar kulübü şimdiden Fernandes için pazarlığa başlamaz...Böyle bir sistem Katar kulüplerinin fıtratında yok...Ayrıca Fernandes Katar kulübüne gitmek uğruna, bunları yapmaz...O zaman tek bir alternatif kalıyor geriye... Fernandes’i Türkiye’de bir kulüp, gelecek sezon için istiyor...İsterken de “bonservisiyle Beşiktaş’tan alamayacağını bildiği için, yeni sözleşmeyi imzalamamasını istiyor Portekiz’linin...”Fernandes’in, görüşme yaptığı Türkiye’deki kulüpler, “sözleşme imzalama telkinlerinde” bulunuyorlar...Fernandes de bu yönde hareket ediyor...Bana ulaşan bazı bilgilerle birleştiğinde, bu konu gayet açık ve kuşku götürmez bir hale bürünüyor...***Meselenin bu yanı da profesyonel futbolun gerekleri içinde addedilebilir...Başka kulüpler Beşiktaş‘ın futbolcusuyla görüşebilirler...Bu da çok etik olmasa da anlaşılabilir...Fakat bir olay var ki, ne profesyonel futbol, ne etik hiçbir kural ve değer, olayı haklı çıkaracak güçte değil...Fernandes iki hafta önceki Fenerbahçe maçından bu yana, üç haftadır hiç oynamıyor...Beşiktaş son üç haftadır Fernandes’le çıktığı maçları 11 kişi değil, bir eksikle 10 kişi oynuyor...Fenerbahçe derbisinde herkes “10 kişi kalan Fenerbahçe karşısında, Beşiktaş’ın 11 kişiyle nasıl olup da galibiyeti koruyamadığını sorguluyor...”Sorgulamaya gerek yok...Beşiktaş o maçta başından itibaren 10 kişi oynuyor...Sonraki hafta da aynı...Önceki gün Kasımpaşa maçında da keza...***Fernandes‘in kulağına birileri; “Sen oynama... Böylece elden çıkartılman kolaylaşır... Sorun olmadan Beşiktaş’tan koparsın...” diye fısıldıyor...Profesyonel bir futbolcu, 4.2 milyon euro yani yaklaşık 12 milyon lirayı bir sene için talep edebilir...Profeyonel bir futbolcu, o düzeyde olmasa da, teklif aldıysa fiyatında da uçabilir...Fakat profesyonel bir futbolcu, bu rakamları telaffuz ederken, “takımda oynamamayı, takımını eksik, 10 kişi bırakmayı seçmez...”Bu ahlaki bir davranış değil...***Guti Beşiktaş’ta 10 numara oynarken, Fernandes savunma önünde ön libero oynatılmaya çalışılıyordu...Bunu futbolu çok iyi bilen Schuster yapıyordu...Dilimde tüy bitmişti, o sıralarda genç Fernandes‘in, yaşlanmış ve futbola doymuş Guti’nin yerinde oynaması gerektiğini söylemekten...Schuster değil, ama Carvalhal Fernandes’i forvet arkasına çekmiş ve burada patlatmıştı...Gün gelmiş Beşiktaş yönetimine “Fernandes’i Türkiye’de bir kulübe satarsanız, Beşiktaş’ın büyüklüğünü tartışma konusu yaparsanız...” diye eleştiride bulunmuştum...***Beşiktaş’la Fernandes’in birlikteliğini, onun gönderilmesinin düşünüldüğü ilk günlerden bu yana en fazla savunan kişiyim... Maalesef gelinen nokta; Ferrari’de ne oluyorsa, Fernandes’de de aynısı oluyor...Ferrari de iyi bir futbolcuydu...Son günleri ve gidişi bir dramdır Beşiktaş için...Fernandes de büyük katkılar yaptı fakat...Onun Beşiktaş’tan gidişi de her geçen gün Ferrari‘ye benzemekte...Anlayan anlıyordur...Fazla söze hacet var mı ki?..*****MAÇLARDA İKİNCİ TOP...Dün Beşiktaş Başkanı Fikret Orman Kasımpaşa maçında hakemin kural hatası yaptığını söylüyor ve maçın tekrarını istiyor...Maç oynanırken, tribünlerden atılan ya da futbolcunun saha içinde bilinçli şekilde tuttuğu ikinci top olayı Türkiye’de son zamanlarda sürekli gündeme geliyor...Tribünlerin sahaya yaklaştırılmasıyla, top oyunda ve bir takım hücumdayken, gol tehlikesinin belirdiği durumlarda, ara ara ikinci topun saha dışından oyuna sokul- duğunu görüyorum... ***Bunun sürekli yapıldığını ilk kez Şükrü Saraçoğlu’nda oynanan bir Fenerbahçe-Beşiktaş derbisinde görmüştüm...Sonrası her sahada ve tribünde çorap söküğü gibi geldi...Kasımpaşa-Beşiktaş maçında hakem “düdük çalmaya önceden karar vermiş olsa bile, düdüğünü fiili olarak Kasımpaşa’lı futbolcu elindeki topu oyundaki topa fırlattıktan sonra çalıyor...”Bu durumda kural hatası açıktır...Maç yeniden oynanmalı...***Fakat daha önemlisi şu;İkinci top olayı, fiili bir “belden aşağı savunma biçimi” haline geldi...Ya tribünlerden, ya saha dışından sürekli bir ikinci top atılarak, oyunun durdurulması ve gol tehlikesinin bertaraf edilmesi amaçlanıyor...Bu bilinçli bir politika olarak yürürlüğe konmaya başlandı...Verilecek bir maç tekrarı kararı, oyunda beliren ikinci top vakalarını, kökten kaldıracak nitelikte olmalı...Türk futboluna yeni bir adet geldi...Buna; “Gol tehlikelerinde sahaya sürülen ikinci top vakası...” diyebiliriz...*****HAKAN ŞÜKÜR VE CEMAAT...AKP Milletvekili Hakan Şükür‘ün, partisinden istifa ettiğini belirttiği açıklamasını okudum dün...Şükür’ün açıklaması bence Cemaat tabanına Hakan Şükür gibi ağırlıklı bir ismin üzerinden verilen bir mesaj gibi...Hakan Şükür sadece istifa etmiyor...AKP-Cemaat tartışmasında, “neden AKP’den ayrılmak zorunda kal- dığını” da anlatıyor...***Bu davranışla, Hakan Şükür gibi Fethullah Hoca’ya yakın bir politikacı üzerinden Cemaat, tabanına ve kendisine sempati duyan insanlara “Bazı istisnai yerel adaylar dışında AKP’ye oy atmayacağını” ilan ediyor...Hakan Şükür’ün tam seçim öncesi, “dershane konusundan başlayarak farklılıkları dile getirmesi ve istifa etmesinin arkasında yatan gerçek bu...”Merakım şu şimdi;Acun dershane konusunda hükümetten yana tavır alıyor...Hakan Şükür ise; Cemaatten...Peki Gökhan Şükür?..O Hakan Şükür’ün kardeşi...Acun Ilıcalı’nın da ortağı olur...Zor durumda olsa gerek...

Devamını Oku

“Sana aşık değilim artık... Başkasını seviyorum...”

15 Aralık 2013

Hayatın, aşkın ve ilişkinin en dramatik sözcükleri şu olsa gerek: Eşinizden, sevgilinizden, aşık olduğunuz kişiden duyacağınız “Sana aşık değilim artık... Başkasını seviyorum...”Yol Ayrımı kitabının yazarı Mustafa Topkara “Eşi, sevgilisi başka birine aşık olarak o ilişkiden ayrılan kişiler kendilerini sorgulamadan bu olayı geçiştirmeye çalışırlarsa; ayrılığın acısı hayat boyu iz bırakır...” diyor...“Yapılacak içsel bir sorgulamada, aslında bu ayrılık sürecinin ve biçiminin hiç de sürpriz olmadığı kişi tarafından görülecektir...Kişinin içini görebilmesi, anlayabilmesi, aynı zamanda karşısındakinin durumunu da anlamasını sağlayacaktır...Onun tarafından ayrılmayı, terk edilmek olarak algılamayacak, onun başka birisine aşık olmasını bir tercih olarak görmeyecektir...İç görü kazanılmazsa, karşıya, kendine öfke, beklenti, kendine güvensizlik uzun zaman devam edecektir...Hayatı boyunca karşısındakini suçlayıp karşı cinse güvensizlik besleyecektir...Bu durum onun sonraki ilişkilerini de sıkıntılı hale getirecektir...İç görü gerçekte her şeyin zaten orada var olduğunu fark etmenizi sağlar...Karşı tarafı suçlamaktan kişiyi çekip alır ve sorunlarını çözmek için kendine dönmesini sağlar...”*****DUYGULARIN BİTMESİ... KIRILMA...Psikolog Mustafa Topkara bir aşk ilişkisinde “duyguların bitmesi sürecini” şöyle açıklıyor:“Duygu yitimi, kişinin karşısındakini tanımasıyla ve ilişki için harcanan emekle ortaya çıkar...Kişinin kendisini anlatmak için harcadığı çaba, karşısındaki tarafından algılanmazsa ve sorun aynı şekilde devam ederse, bir süre sonra kişi bunun sadece bir durum değil; karşısındakinin kişilik yapısının bir ürünü olduğunu anlar...Durumun karşısındaki istemediği sürece değişmeyeceğini fark ederse, ilişkiye olan inancını kaybeder...İlişkiden beklentileri kırılır...”***Topkara’ya göre; “Sorunların bir gün çözüleceği, karşısındaki tarafından bir gün anlaşılacağıyla ilgili beklentilerin karşılanmaması kişiyi ilişkiden soğutur...‘Kırılma’ denen durum gerçekte budur...Duygularda insanı kötü hissettiren ‘acz’ durumu değil; kişinin ilişkiden ‘beklentisinin azalması’ ilişkiden geri çekilmesidir...İlişki süresince karşımızdakini ‘umma’ fırsatını elde etmiş oluruz...Onu tanımadan önce onda hoşumuza giden çekici olan pek çok özellik, tanıdıktan sonra bazen olumsuz bir boyut izler...Bazen de tam tersi olur...Kişiler ilişkide kendilerini açtıklarında, karşılarındakini anlamak için gerçekten çaba harcadıklarında karşısındakinden soğumak yerine, daha fazla yakınlaşır, ilişkiyi derinleştirebilirler...***Duygu yitiminin (kırılmanın), ilişkiye yansıması önemlidir...Çoğu zaman korkularımızdan dolayı duygularımızı ilişkiye yansıtmayız...Duygu yitiminin ilişkiye yansıtılması, bizi ilişkide ‘özgür’ hissettirir...Duygularımızın azaldığı, ya da artık bir duygu hissetmediğimiz biriyle ilişki, onu kaybetmekten korktuğumuz, yalnızlıktan, yarının belirsizliğinden, pişman olmaktan, kendimizi değersiz hissetmekten korktuğumuz için sürdürülür...Bu sürdürüş, karşımızdakine olan olumsuz duygularımızı daha çok derinleştirir...Onu kaybetmekten korktuğumuz için, duygularımızı açamayız...Onun bizi anlayıp ilişkiden çekilmesini bekleriz...Bu durum bizim kendimizi daha çok baskı altına almamıza neden olur...İlişki içinde daha çok boğuluruz...Kendimizi özgür hissetmemeye başlarız...Sorunun bizden değil, onun bizi daraltmasından ya da davranışlarıyla rahatsız etmesinden kaynaklandığını düşünürüz...Bu korkularımızla kendi ellerimizle kendimizi köşeye sıkıştırırız...***Karşımızdakiyle konuştuğumuzda ise, kendimizi yeniden özgür hissederiz...İlişki yeniden canlanır...İlişki bitse de yeni bir ilişki için sağlıklı bir zemin hazırlanmış olur...”*****ALDATMANIN SONRASINDA HEMEN AYRILMA SAĞLIKSIZ...Yol Ayrımı kitabında son günlerde “ilişkilerde aldatma ve aldatılma olaylarıyla ilgili” çok çarpıcı bulduğum bir tespit var...Okuyucuyla paylaşayım özel önem verilen o bölümü: “Aldatmalar; ayrılıkların en önemli nedenini oluştursalar bile, ilişkilerin aldatmalar yoluyla bitmesi sağlıksızdır...***Bu durumun kişilere ve ilişkilere etkisi travmatiktir...Aldatma nedeniyle bitmiş ilişkiler, aldatmanın bizzat kendisinden çok daha fazla zarar verir...Taraflardan birine derin bir güvensizlik ve öfke bırakır...Diğerine derin bir suçluluk ve pişmanlık hissi...Bu iki duygunun kişiye verdiği zararların biri diğerinden az değildir...İki tarafın da geçmişe saplanmasına ve sonraki ilişkilerini sağlıklı yaşamamalarına neden olur...İki tarafın derinde yatan, beklentileri ve özlemleri üzerinde yarattığı ağır hasarı hesaba katmasak bile...***Sevdiğiniz birinden, onu severken aldatıldığınız için ayrılmak, bunun muhasebesini yapamamak, ayrılık sonrası da travmatik güvensizliklerin yansımasına neden olacaktır...Kalıcı bir öfke durumu, uzun süreli pişmanlık, hayatın askıya alınması gibi sorunları beraberinde getirecektir...”

Devamını Oku

Ayrılık

14 Aralık 2013

Mustafa Topkara’nın “Yol Ayrımı” kitabını okumaya başladığımda, aşk ve ilişkiler üzerine yazılmış yüz binlerce kitap olmasına rağmen, “ayrılık” yazılan kitapların ne kadar az olduğunu fark ettim...‘Yol Ayrımı’ kitabından bazı bölümleri bu Cumartesi sizin için seçtim...Ayrılıklar hakkında bir parça fikir edinmek ve kendimizi tanıma sürecine katkıda bulunmak için...***‘Tolga ayrılığı eşi Ebru’yla birlikte başlayan süreçte üç ilişkiyi arka arkaya yaşamış, bu ilişkide iki farklı ayrılık süreci geçirmişti...Eşi Ebru’yla olan evliliğinde evi terk eden o olmuştu...Ebru’ya ayrılmak istediğini söylemiş ve evden gitmişti...Bu ayrılık Sevda’yla ilişkisinin başlamasından iki ay sonra olmuştu...Sevda’yla ilişkisinden önce de evliliğinde mutlu değildi...Ancak ilişkiden de çıkamıyordu...Ne ilişkideki sorunları çözecek güveni vardı...Ne de ilişkiyi bitirecek özgüveni...Ebru’yu kaybetme korkusu, suçlanma yargılanma korkusu ilişkideki sorunlarını ve beklentilerini açmasına engel oluyordu...Bu sorunların pek çoğunun farkında bile değildi...***Korkularından dolayı Ebru’yla sorunlarını çözemiyordu...Aynı korkular ondan ayrılmasının önündeki engeldiler aynı zamanda...Ebru’yu kaybetmekten korkuyordu...Kaybetme korkusu hem sorunların çözümünde hem de ayrılığın önündeki en büyük engeldi...Bu yüzden mutsuz sürdürdüğü evlilikten uzun süre çıkamamıştı...Sevda’nın varlığı ona güç vermiş, kendine güvenini arttırmış ve ilişkiden bu yolla çıkabilmişti... Ancak çözemediği pek çok sorun, eksik bıraktığı çabalar derinde bir yerlerde içinde kalmış ve onu geçmişe bağlamıştı...***Sevda’yla yaşamaya başladığı ilişki, Ebru’yla var olan ilişkisinden güç alarak yaşadığı bir ilişkiydi...Bu yüzden de Sevda’ya karşı ne hissettiğini tam olarak bilemedi... En yoğun hissettiği ise güvensizlikti...En başından itibaren derinden gelen güvensizlik ilişkinin altını oymuştu...Tolga evliydi ve Sevda, evli bir adamla ilişki yaşıyordu...Bunu neden yapıyordu?..Neden herkes gibi kendine eş adayı olabilecek birini aramak yerine, Tolga’yla kendisini değersiz hissettiği bu ilişkinin içine girmişti?..Bu soru, onun ilişkiye ve Sevda’ya güvenmesine engel oldu...Bu güvensizlik hissi, Sevda’ya yaklaşırken yakasını bırakmadı...Birine güvenmezseniz; onun her davranışına kuşkuyla bakarsınız...Bu da ilişkiyi yaşanmaz hale getirir...Yaşadığınız ilişki, ilişkiyi bitirir...***Tolga’nın Sevda’yla ilişkisini duyduğu güvensizlik mi bitirdi?..Yoksa Sevda zaten güvenilir ve açık biri değil miydi?..Tolga uzun zaman bu sorunun cevabını veremedi kendi kendine...Ne zaman ki kendini anladı...O zaman Sevda’yla ilgili sorunun ne olduğunu gördü...’***Ayrılık nedeni ve süreci, sizin sonraki süreçlerde ilişkilerinizde ne yaşayacağınızı, nasıl ilişkiler geliştireceğinizi, ne tür sorunlarla boğuşacağınızı gösterir... ‘Neden’ üzerinden, geçmişte bitirilen ilişkinin nasıl bir ilişki olduğu, ne yaşandığını nasıl bittiğini, bu ilişkinin gelecekte hayatımıza nasıl yansıyacağını görebiliriz... Son sözümBürosunda onlarca ziyaretçisine tedavi uygulayan psikolog Mustafa Topkara’ın “Yol Ayrımı” kitabı, ayrılmalara, aldatmalara çok daha geniş bir bakış açısı getiriyor...Benim ayrılmalar ve aldatmalarla ilgili söyleyeceğim söz ise kısaca şu;Eğer kendinizi dikkatlice analiz ederseniz, “aldatmalarda esas sinirlendiğiniz, yıkıldığınız, hayal kırıklığına uğradığınız şeyin”, aldatma olayının kendisinden ziyade, bunun zamanında size söylenmemiş olmasında ve arkanızdan dolap çevrildiğini anlamanızda yattığını çıkartırsınız...Siz aslında “aldatılmaktan çok size yalan söylenmiş olmasına, partnerinizin arkanızdan oyun çevirmiş olmasına” içerliyor ve bunu kabul edemiyorsunuz...***Örneğin evli bir adamla aşk yaşayan kadın, eğer adamın evli olduğunu biliyorsa, erkek eşine gittiğinde kendisini aldatılmış hissetmez...Bu durumu baştan bildiği için, “erkeğin evine gitmesi ve karısının yanında olması” onda başka hisler uyandırsa da aldatılmışlık hissi uyandırmaz...Neden uyandırmadığını düşünün...Kadının baştan adamın evli olduğunu bildiği için, bunu bir aldatma olarak görmediğini fark edeceksiniz...Aldatma, arkadan oynanan oyun olduğunda yıkıcı haline gelir... Yalan söylendiğinde, bir dolap çevrildiği sonradan ortaya çıktığında “gerçek ve tahripkar bir anlama bürünür...”Başka birine aşık olma...Süren bir ilişkide taraflardan birinin başka birine aşık olarak ilişkiyi bitirmek istemesi, sıkça karşılaştığımız durumlardan birisidir...Taraflardan birinin başka birine aşık olması, ilişkiyi bitiren sorun olarak görülse de; bu algı tam olarak gerçeği yansıtmaz...Bu tıpkı aldatma gibi ertelenmiş pek çok ilişki sorununun sonucu olarak ortaya çıkar...İlişkinin bitmesinin nedeni olarak, kişinin başkasına aşık olduğu için suçlu ve sorumlu sayılması gerçeği yasıtmaz... Başka birine aşık olma durumu söz konusuysa, aşık olan tarafın ilişki içindeki duygularında bir sorun var demektir...***Duyguları azalan taraf, bu azalma sürecini izleyememiştir...Süren ilişki taraflardan birinin isteğiyle ve ilgisiyle sürüyorsa, diğer taraf sırf sevildiği için o ilişkiyi sürdürüyorsa onun başka birine aşık olarak bu ilişkiden çıkması kaçınılmaz bir sonuçtur...İlişkiyi niçin yaşıyoruz?..Paylaşmak, yalnızlığımızı gidermek, anlaşılmak, kendimizi bir cins olarak değerli, önemsenen biri gibi hissetmek için...İlişki karşımızdakinden bunları alamadığımızda sona erer... Aldatma aldatılma...“Aldatmalar ayrılıkların istatistiksel olarak önemli bir bölümünü oluştururlar...Çözülemeyen sorunlar kişileri aldatmaya götürür...Aldatmanın nasıl algılanması gerektiği ve ilişki içindeki konumu ayrı bir konudur...Aldatmayı kişilik sorununa dönüştürmek, ilişkiyi yürümez hale getiren önemli konulardan biridir...Kişilik yapılarındaki sorunlar nedeniyle aldatmanın yarattığı güven sorunu; aldatma sonrasında neredeyse en az önemsenen konu haline gelir...Diğer kişiyle kıyas, çevre tarafından zayıf bir kişi olarak algılanma, yargılanma korkusu öne çıkar...Diğer kişiyle kıyaslanmanın getirdiği yetersizlik hisleri; çevre tarafından aldatılmış olmasına rağmen ilişkiyi sürdürüyor olduğunu düşünmesiyle ilgili yargılanma korkusu, kişilerin bu davranışı hissettiklerinden daha farklı tepki vermelerine neden olur... ***Aldatmaların ilişkileri yıpratan asıl noktaları işlendiğinde, sorunun güvenden çok kişilik yapımız ve çevremizle kurduğumuz ilişkilerde yattığı görülecektir...Kişiler üzerinde baskı hissetmemiş olsalar, aldatma davranışı daha katlanılır bir durumdur... O ilişkideki pek çok sorunun konuşulmasına ve belki de çözülmesine olanak sağlayan bir sürece dönüşebilir...***İlişkide kendimiz gibi olmaktan korktuğumuz için, ilişki içindeki eksikliklerimizi, mutsuzluklarımızı ikinci ilişkilerle gidermeye çalışırız...Aldatma sadece duygusal ve cinsel bir süreç değildir...Aldatmalar ilişkide tek başına var olmakta zorlanan bizlerin dayanak noktalarıdır...Hepimizin sorunudur...Aldatma üzerindeki kişisel sorunlarımız, çevre tarafından yargılanma korkumuz ne kadar azalırsa, aldatmaların ilişkiler üzerindeki baskısı da o oranda azalacaktır...”

Devamını Oku