Özyeğin Üniversitesi’nde medya etiği söyleşisi...

Haberin Devamı

Bir hafta önceydi...

Etik Değerler Merkezi Derneği (EDMER) Başkanı Bülent Şenver beni aradı...

- “Ayda bir ‘etik konulu’ söyleşiler düzenliyoruz...” dedi...

- “Bu ay Medya Etiği başlıklı söyleşiyi Özyeğin Üniversitesi’nde sizin yapmanızı rica ediyoruz...”

‘Medya etiği’ bu ülkede en fazla çarpıtılmış, en fazla manipülasyona kılıf olmuş kavramlardan birisiydi...

Güç merkezleri, karanlık odaklar, derin yapılanmalar, bütün gizli kapaklı bel altı operasyonlarını ‘medya etiği’ kavramının üzerinden yaparlardı...

***


Yaz sonu üç üniversiteden yıl içinde ders vermem istenmişti...

Baba mesleği öğretim üyeliğini tam yapmaya hazırlanırken, arka arkaya üç üniversiteden birden gelen teklifler, meydana gelen sıcak gelişmeler, kaldıramayacağım yükler, beni açmaza sokmuş projeyi bir süre ertelememe neden olmuştu...

- “Bu söyleşiye gelmeye çalışacağım Bülent Bey...” dedim...

***


Farkındaydım ki;

34 yıllık gazetecilik...

Artı üniversite, artı Berlin Gazetecilik Enstitüsü...

Artı uluslararası radyo ve televizyonların muhabirliği, artı yurt dışı görevler...

Artı televizyon yayın yönetmenliği, artı köşe yazarlığı, artı siyasi muhabirlik, artı diplomasi muhabirliği...

Artı şu artı bu, artı falanca hepsi boşa geçmiş ve yapılmış olacak...

34 yıl geceli gündüzlü, bir mesleğe vakfedilmiş bir ömür, evrene hiçbir sonucunu anlatmadan, o sonuçların değerini ve tecrübesini katmadan, boşluğa gidecek...

- “Geleceğim ve neyi isterseniz o şekilde sorulara cevap vereceğim...” dedim...

***


Özyeğin Üniversitesi’ne giderken uzun bir telefon konuşması yaptım bir arkadaşımla...

Son olayları gözden geçiriyorduk birlikte söyleşi öncesi...

Bir ara arabanın hangi yolu kullandığını göremedim...

Şoföre sormak ihtiyacı duydum:

- “Neredeyiz şu anda biz?..”

Şoför koskoca İstanbul’da benim anlayacağım tek yol tarifini verdi:

- “Beşiktaş’ın Ümraniye Nevzat Demir tesislerini şimdi geçtik... O yolun üzerindeyiz...”

***


Çekmeköy’e gittik, bozkırın ortasında muhteşem bir kampüsün içine girdik...

Harcanan paranın, yaratılan değerin mükemmelliği bütün ihtişamıyla karşımda duruyordu...

Söyleşinin yapılacağı forum salonunun kafesine götürdüler bizi...

Duvarlarda renk renk reprodüksiyonlar vardı...

Her tipten, her kılıktan, her tarzdan gençler etrafta geziyordu...

Kafasının bir tarafını kazıtmış genç bir kız, yanında Harley Davidson tarzı bir erkekle yürüyor, sımsıcak canlı renklerden oluşan bir kafe her çeşitten üniversite öğrencisini sıcak bir atmosferde ağırlıyordu...

- “Ne içersiniz?..” dediler...

- “Americano...” dedim;

- “Var mı?..”

Cevap bile vermeye gerek duymadan gidip Americano’yu getirdiler...

- “Şeker ister misiniz?..”

Kahvede şeker kullanmıyordum...

Splenda isimli sarı bir tatlandırıcı var; onu kullanıyordum kanserojen olmadığı için...

“Şimdi ayıp olur” diye düşündüm ve sormadım...

- “Splenda var mı?..” diye...

Kalktım şeker, süt ve kaşığın olduğu bölüme gittim...

Tatlandırıcılar arasında varsa alacaktım...

Yoksa esmer şeker tercih edecek, ya da şekersiz içecektim...

Bir de baktım her tarafta “özel kullandığım tatlandırıcım bulunmakta...”

- “Böyle bir kafenin benzerini ancak o da belki Etiler’de bulabilirsiniz...” dedim...

- “Şimdi gözümün önüne Mülkiye’nin çayhanesi geliyor...”

***


Zavallı bizler!..

Üniversitede okuduğumuz tarihlerde Basın Yayın Yüksek Okulu, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bağlıydı...

Sandalyelerin havada uçuştuğu bir kafeteryası vardı...

Neredeyse her sandalyenin kafamızda bir izi vardı...

Siyasal’daki “masa ve sandalyeler ise toptan kaldırılmıştı...”

Sürekli havada uçuyor ve öğrencilerin arasındaki kavgalarda ağır yaralanmalara neden oluyorlar diye...

Dört metrekarelik bir çay ocağından ibaretti Siyasal’ın “kafeteryası!..”

Çay almak serbestti sadece...

O çayı da ayakta içecektin; oturmak yasaktı...

Zaten oturacak yer yoktu...

Oturma! olaylara neden oluyordu!!!

Yere göğe konulamayan, Türkiye’nin medar-ı iftiharı Mülkiye’nin “kafe”si o dört metrekarelik çayhaneden ibaretti işte...

Çaydan başka, hiçbir şeyin bulunmadığı çayhaneden çıkar, “Önce Mülkiye sonra Türkiye” tekerlemesini söyleyenlere inanmaya devam ederdik...

Yazık! günlerdi o günler...

Bir gençliğin katledildiği, bir kuşağın yok edildiği, üzerinden önce kurşunların, falakaların, muştaların sonrasında da tankların geçtiği yok edilmiş bir gençlikti o gençlik...

Tatlandırıcımı aldım, sulu espresso anlamına gelen Americano’mu içmeye koyuldum...

Özyeğin Üniversitesi’nin muhteşem kampüsündeki öğrencilerin yüzde 70’i bursluydu...

İçimdeki umut kıpırdamaya başlamıştı...

- “Artık söyleşiye geçebiliriz” dedim...

(Yarın devam edeceğim üniversite söyleşisine, orada yaşadıklarıma...)


Ebedi ömrünle kumar oynama!..


Akıl; adama terk ederse ‘deli’, adam; aklı terk ederse ‘meczup’ derler...

***


Yediğinin helal olup olmadığını arıyorsan ‘hızına’ bak...

***


Yakın bildiklerinizi bile imtihana kalkmayın...

Zira bakarsınız çevrenizde kimse kalmaz!..

***


Kendinizde her an her şeyi terk edebilecek gücü bulduğunuzda ölüme hazırsınız demektir...

***


Zamanın ne kadarını dünyada bırakacağın şeylere harcıyorsun?..

Ne kadarıyla sonsuzluğa hazırlanıyorsun?..

***


Ebedi ömrünle kumar oynama!..

***


Kaybetme korkusundan harekete geçemeyenler, zaten kaybettiler...

***


Yaşadığın sürece iş işten geçmemiştir...

***


Kiminin ömrü lafla geçer...

Kimininki ise yaşamının getireceği tükenmeyen zevkle...

***


Duyguların kabardığında aklın örtülüyorsa, bil ki hataya çok yakınsın...

***


Verdiğin hiçbir şey asla karşılıksız kalmaz...

***


Her şeyinde tasarruf yetkisi verebildiğin kaç dostun var?..

***


Her yiyip içen, çiftleşip uyuyan, sahip olma peşinde koşan ‘insan’ mıdır zannediyorsun?..

***


Sevgi karşılıksız akıştır...

Karşılık beklenirse ticaret olur...

***


Tahsisatınız yedd-i emindedir...

Vadesi geldikçe size verilecektir...

***


Dalga yüzeyde olur...

Huzur ve sükun istiyorsanız derine dalınız...

***


Görüş sahanızın genişlemesini istiyorsanız, yükseliniz...

***


Güneş ile aranıza bulutlar girdiğinde, yönelişiniz rüzgara olsun...

***


Huzurda pişmanlık olmaz...

***


Suç;

Kapıldığın şeyin ne olduğunu bilmemekle başlar...

Bilmemekte ısrar ile devam eder...

Hüsran ile sona erer...

***


Bulutları değerlendirebildiğiniz oranda ıslanmaktan kurtulursunuz...

***


Çekerini bilmediğiniz teraziye ağır yük koymayınız...

***


Altının safiyeti ve değeri ateşte belli olur...

***

Karşınızdakinin tehlikeli olmasını istemiyorsanız zorla istikamet vermeyiniz...

***


İdrakta inanç olmaz...

(AHMED HULUSİ; DOSTTAN DOSTA)

DİĞER YENİ YAZILAR