Haberin Devamı
Dubai tatilinde otelin parasını kim verdi?..
Ali Ağaoğlu mu karşıladı masrafları, yoksa başsavcı mı cebinden ödedi?..
Günlerdir faturalar gazetelerde tam sayfa yayınlanıyorlar...
Bir gün işadamının bürosundan açıklama yapılıyor...
Diğer gün savcının...
Gazetecilik hayatım boyunca hiç kimselerle akçeli ilişkilere girmedim...
Hep itina ettim...
Bir dürüstlüğüm varsa eğer; o bana “baba”dan yadigar...
Ondan bana geçmiştir...
Benim kişisel bir dahlim yok...
Gazetecilikte ahlak ve dürüstlük konusuna gelince;
Bu mesleği ta 35 yıl öncesinden gözümde öyle kutsal bir yere oturttum ki akçeli işlerle ilgilenmeyi bile “gazeteciliğe uygun düşmeyen bir faaliyet” gibi gördüm hep...
Geçenlerde 10-12 kişilik bir davette Mustafa Sarıgül’le beraber olmuştum...Uzun bir yemek yemiştik...
Konu konuya açmış sohbet esnasında, Mustafa Sarıgül yanıbaşında oturan Galatasaray Kulübü eski başkanı Faruk Süren’in hayatına yaptığı katkıları örneklerle anlatmıştı...
Koltuğa oturunca pantolon altından bacakları göstermeyen uzun çorap giyme ritüelini Galatasaray yönetiminde nasıl edindiklerini, Faruk Süren’in gusto meselesinde ne büyük roller üslendiğini anekdotlarla anlatıyordu...
O sıralarda kitabı çıkalı epey olmuştu...
Ben kitabı henüz edinmemiştim...
-“Bu anekdotlardan onlarcası kitabımda var... Yarın sana göndereyim... İstemediğin kadar anı var orada” demişti...
Ertesi gün Mustafa Sarıgül’ün kitabı geldi...
Ancak “istemediğim bir sürprizle...”
Sarıgül, bir de jest yaparak yanına kendi seçtiği bir gömleği hediye olarak göndermişti...
Yaptığı bir dostluktu, bir jestiydi, bir incelikti...
Ahlak dışı sayılabilecek bir şey yoktu...
Sarıgül’ü uzun yıllardır tanırdım, dostluğumuz vardı, hayatı zaman zaman paylaşmışlığımız da...
Yine de;
İçime sinmemişti, bana hediye edilen gömlek...
Yıllar önce SHOW Haber’i yönetiyordum...
İlk zamanlarında haber müdürüm olan bir arkadaşım odama girdi:
-“Abi...” dedi;
-“Falanca bey, sana hediye olarak bir saat göndermek istiyor... Beni aradı söyledi... Haberin olsun istedim...”
Bir anda başımdan vurulmuşa döndüm...
Söylediği kişi, “çok ünlü ve ağır abi dediğimiz türden bir kişiydi...”
Bu tip kişilerin hediyelerini almamak, onlara “saygısızlık olarak addedilirdi...”
-“Ben hediye almam...” dediğinizde, bu tavrınızı kişisel alabilirdi...
Beri taraftan; hediyeyi kabul etsem, ben bir daha uyku uyuyamaz hale gelirdim...
Ne o saati takabilir...
Ne de o saat bende durdukça, ben rahat edebilirdim...
-“Bak yavrum...” dedim...
-“Şimdi hemen arıyorsun aradaki kişiyi...
Ona benim; bu davranışından ötürü çok mütehassis olduğumu (duygulandığımı) söylüyorsun...
Mütehassis kelimesini özellikle kullanıyorsun ki ağırlığı olsun...
Ancak hayatta bir meslek ilkesi olarak hiçbir şekilde bu pahada hediyeler almadığını söylüyorsun...
Bunun kesinlikle kişisel bir mesele olmadığını, bir meslek ilkesi olduğunu asgari iki kez vurguluyorsun...”
Haber müdürü arkadaşım alı al moru mor yanımdan ayrıldı...
Yüzünün renginin değişmesinin nedeni; söyleyeceği kişilerin “ağır abi” olmalarıydı...
İçimden “Hayırlısıyla şu meseleyi bir halletsek” diye geçirirken, aniden jetonum düştü...
Bu abiler, bana böyle bir hediye vermeyi düşündüklerine göre, büyük olasılıkla bu konuyu benim odama girerek söyleyen genç haber müdürü arkadaşa da bir hediye vermişlerdi...
Haber müdürü arkadaşı odama çağırmadım bu sefer...
Kendim fırladım odadan...
Koşarcasına yanına gittim...
-“Bana bak...” dedim;
-“Sakın sana da böyle bir hediye gelmiş olmasın...”
Genç haber müdürü arkadaş, “evet” anlamında başını salladı...
-“Hemen aynı sebeple gönderilen hediyeyi iade edeceksin... Sakın almayacaksın...”
O gün hediye saat gibi pahada ağır bir hediye olunca böyle yapmıştım yapmasına da; kitapla beraber jest niyetine gelen spor gömleği ne yapacağımı bilmiyordum...
Gömleği geri göndersem adamcağız;
-“Ayıp değil mi?.. Alt tarafı jest niyetine verilen bir gömlek, geri gönderilir mi?..” diyecekti ve ben cevap veremeyecektim...
Diğer yandan göndermesem, içim içimi yiyecekti...
Ne yapsam nasıl etsem de buradan bir çıkış yolu bulsaydım?..
-“Dur hele bir formül buluruz...” dedim içimden...
Gömleğe hiç dokunmadan, kutusuyla beraber yatak odamın giriş kapısının yanıbaşına bıraktım...
Öyle bir yerde duruyor ki, kapının hemen girişinde, hatırlama niyetine, unutmayayım, gargaraya gelip üzerimde kalmasın diye...
Yani gidecek gömlek...
Gidecek ama nasıl gidecek?..
“Bulacağız” diyorum içimden, “bulacağız bakalım bir formülünü...”
“Garip”in kalbi temizse, “Allah nasılsa bir yol gösterir...”
Günlerdir gazetelerde savcının uçak biletini kim ödedi, otel faturasını kim karşıladı başlıkları manşetleri süslemeye başlayınca benim için de jesti geri göndermenin zemini hasıl oldu...
Allah’ın gösterdiği çıkış formülünü uygulamanın tam zamanı şimdi:

-“Sevgili dostum Mustafa Sarıgül... Biliyorum ki jest niyetine bana gönderdiğin bir adet spor gömleğin altında bir neden aramam hiç yakışık almaz...
Fakat yine de ben bu işte rahat etmeyeceğim...
Ne seni ne de kendimi anlamsız bir töhmetin altıda tutarak daha fazla rahatsız etmeyeyim...
Bu gömleği ihtiyacı olan uygun birisine vermeniz için size göndereyim...
Hem bir “garip” mutlu olur bu sayede...
Hem de bu “garip” rahatlar sayesinde...
Sevgiler dostum...”
OLMAYAN BİR GAZETECİLER GÜNÜ...
Dün Çalışan Gazeteciler Günü’ydü...
Güya halen çalışmakta olan gazeteciler olarak bu mutlu günü idrak edeceğiz, bu güzel mesleği yapabildiğimiz için kendimizle gurur duyacağız...
Ben genç bir gazeteciyken, mesleğin biraz kıdemlileri “bu meslek öldü” derlerdi...
Nostalji yapmak, “Gazetecilik eskiden gazetecilikti... Şimdi gazetecilik falan yok...” demek tatlı bir ritüeldi eskiden de bu meslekte...
Herkes bu söylediklerinin gerçeğin sadece bir yüzü olduğunu bilir, yine deli gibi gazetecilik yapmaya devam ederdi...
Böyle söylemek biraz da “Gazetecilik öldü ama ben hala gazeteci kaldım” mealinde bir anlam ifade ederdi...
Neredeyse 35 yılım böyle geçti...
Dün gelinen noktada artık nostalji bile yapmanın anlamsızlığını fark ettim... Artık gazetecilikle ilgili hiçbir şey söylemeye gerek duymaz haldeyim...
Bu mesleğin “güç, iktidarlar, sermaye, derin lobiler ve çıkar odaklarının elinde nasıl bir araç” haline dönüştürüldüğünü acı acı izlemekteyim...
Çocuğum kalkıp da;
-“Baba ben gazeteci olmak istiyorum...” derse ne diyeceğim ki ona?..
Geçenlerde Özyeğin Üniversitesi’nde gençlere şöyle söylemiştim:
-“Gazetecilik dediğiniz şey, artık güç odaklarının, kamuoyu üzerinde milyonlarca insanın algısını yönetmek için profesyonel psikolojik savaşlarının bir aracı halini aldı...
Gazeteciler değişik güç merkezlerinin istediği biçimde kamuoyunda algı oluşturmak için psikolojik harekat yürüten aracı kişiler halini aldılar...
Hayatı ve olayları kendi bağımsız süzgecinden geçirip olabildiğince objektif yansıtma çabası diye bir şey tamamen tedavülden kalktı...
Böyle bir gazetecilik türü kalmadı...
Ya paranın ve sermayenin, ya iktidarın ya başka kitlesel güçlerin, ya da devletlerin “gazetecilik faaliyeti yapan aracı kurumlar”ı var...
Oralarda çalışanlar da gazeteci diye adlandırılıyor...
Türün eskiden görülen “sadece gazeteci” şeklindeki örnekleri “Ya hiç yoklar, ya da birkaç tane varsa ortada gözükmüyorlar, saklanıyorlar...”
Sinmiş durumdalar...
Hani büyük savaş ve felaketlerden sonra dünyada sayılı insan kaldığını gösteren bilimkurgu filmleri vardır...
Uzaylılar gelmiş ve dünyayı işgal etmiştir...
Az sayıda kalan insan soyu, mağaralarda gezegenlerini uzaylılara teslim etmemek için “umutsuz bir çabayla mücadele etmektedir...”
“Salt gazeteci” dendiğinde hep o umutsuz bilimkurgu filmlerindeki karanlık mağaralarda yaşamaya çalışan az sayıdaki insan topluluğu geliyor gözlerimin önüne...
Salt gazeteci mi kaldı ki?..
Gazeteciler günü kutlu olsun?..

