Oscar sahnesinde yaşadığım ölümsüz an

Haberin Devamı

Sahneye çıktığımda yaşadığım anı; hayatım boyunca unutamayacağımı biliyordum...

Hafızama kazınacağından emindim...

Ruhuma işleyeceğine, kalbimde kilidini sadece çocuklarımın açabileceği, mahrem bir mahzende saklanacağının farkındaydım...

Oraya esasen çocuklarım için gitmiştim...

İlk defa bir sahneye kendi işimin bir parçası olarak değil, çocukların istikbaline kazınacak bir anı olarak gitmekteydim...

O sahneye esasen olarak; onlar için çıkıyordum...

***


O ana kadar Los Angeles’ın uçsuz bucaksız Pasifik sahillerinde, plajlarında, mahallelerinde, kumsallarında dolaşmıştım...

Kafelerine, barlarına, restoranlarına girip çıkmıştım...

Pretty Woman filminin çekildiği otelin barında bulunmuş;

Richard Gere ve Julia Roberts’la filmin gerçeğini yaşarcasına şizofrenik sahneler çekmiştim...

Brad Pitt’in alışveriş için kapattığı dükkanlara dalmış, Walk of Fame’de starların isimleri üzerinde yürümüştüm...

Micheal Caine’in yanı başında öğle yemekleri yemiştim...

Paparazzilerin önünde cirit attığı, antrenman niyetine birbirini kovaladığı mekanlarda, kırmızı şaraplı öğle yemeklerini, güneşli Hollywood gününün tam ortasına denk düşürmüştüm...

***


Michael Jackson’un muamma ölümle göçtüğü evden, Elvis Presley’in sokağın hemen karşısındaki son evine, Playboy patronunun malikanesinden, Silvester Stallone’un köşküne, Jennifer Lopez’in rezidansından, Britney Spears’ın villasına her yeşillikler ve gizemler arasında sonu bilinmez yolculuklara çıkmıştım...

Unutamadığım filmlerin yaşandığı, yaratıldığı stüdyolarda dolaşmış, 7. Sanat’ın gizemli dünyasına sonsuz yolculuklar yapmıştım...

***


Yine de biliyordum ki, bu anların her biri ‘unutulmaz’ olsa da, birazdan yaşayacağım an “ölümsüz” olacaktır...

Ölümsüzlüğü benden sonra intikal edeceği kuşakla baki kalacaktır...

Hayatımda ilk kez kendim yerine, çocuklarımı hissederek çıktığım o sahne hayatımın bir dönemecidir...

Bir virajın en keskin yeridir...

Merkez kaç kuvvetinin tavan yaptığı, savrulmaya en müsait durduğum yerdir...

Bir kırılmayı ortasından yaşadığım...

Ya da bir ‘diriliş’i sil baştan mucizeyle harmanladığım sahnenin ortasındaydım şimdi...

Dolby Theater’da “yüzlerce Oscar’ın verildiği sahnenin tam ortasında öylece durmaktaydım...”

Tiyatronun görevli mihmandarı hanımefendiyi dinlemekteydim...

Oscar’ı yaşamaktaydım...

Boş koltukların önünde...

Ünlü aktör ve aktristlerin koltuklara iliştirilmiş resimleri beni izlemekteydi...

Ben onları değil, bu sefer onlar beni izliyordu...

“Resimleri”; karşılarında sahneden duran “canlı ben”e bakmaktaydı...

İçimde milyonlarca hücremin teker teker kıpırdandığını hissettim...

***


İçimde sadece benimle birlikte o sahnede, o anı yaşayan üç küçücük çocuk vardı...

İkisi kız birisi erkek üç melek...

Los Angeles “Meleklerin Şehri” demektir...

Melekler ve ben o gün Los Angeles’ta Oscar sahnesindeydik...

En saf, en temiz en meleklere yakın halimizle...

Ne zaman dördümüz bir arada, o sahnede yine birlikte oluruz kim bilir?..

Olursak acaba hangimizin cisminde olacağız?..

Hangimiz bir dahaki sefere o sahneden seslenirken, diğerlerimiz içerden dördüncümüze eşlik edecek?..

Bir daha Los Angeles’ta dördümüz birden şehrin melekleriyle bir arada olabilecek miyiz?..

Sorular uzuyordu...

***


Sahneden inip, dar koridora yöneldim...

Oscar alan sanatçıların, sahne arkasında gittiği o dar koridora seyirttim...

Siyah beyaz bir resim onca resim arasında gözüme takıldı...

1979 Ocar ödülü alan erkek ve kadın iki sanatçının bir arada çektirdiği resimdi o resim...

Dustin Hoffman ve Meryl Streep ellerinde Oscar kameraya poz vermişlerdi...

Kramer versus Kramer filminin Oscar’ını iki başrol oyuncusu olarak o filmde aldıklarını hatırladım...

Resim o anın, Oscar koridorundaki ölümsüzlüğünü belgeliyordu...

Kramer versus Kramer...

Kramer Kramer’a Karşı...

Hoşçakal Los Angeles...

Görüşmek üzere Melekler Şehri...

DİĞER YENİ YAZILAR