Kıskançlık krizine giren bir kadının intikamının sınırsızlığı...

4 Ekim 2013

Zengin kocasıyla, New York’ta mükemmele yakın bir hayat yaşıyor Jasmine...Bir süre sonra gireceği “kıskançlık krizinin kadın egosunda yaratacağı sınırsız tahribatın” farkında değil...Her şeyi var...En şık kıyafetleri satın alabiliyor ve giyiyor...New York şehrinde “en mükemmel ev partilerini” veren kadınlardan biri...İyi yetişen bir oğlu, yakışıklı bir kocası, çok güzel bir evi, cinsel hayatı yerinde olan bir evliliği var...Kocası onu hiçbir şeyden mahrum etmez gözüküyor...Tek sorun, kocasının işlerinin dışardan “biraz üçkağıtçılık ve düzenbazlık” kokması...O da, o sıralarda mükemmel bir hayat yaşayan Jasmine’i pek rahatsız etmiyor...***Jasmine’in hayatı, kocasının kendisini Fransız bakıcı kızla, aldattığını öğrenmesiyle “bir anda altüst oluyor, trajik bir hal alıyor...”Aldatıldığını öğrendiği anda,kocasının aynı zamanda kocasını da tanıdıkları yakın çevrelerinden bir kadınla, spor hocasıyla, genç ve güzel kadın avukatıyla da ilişki yaşamış olduğunu öğreniyor...Kocası, genç bakıcı kadınla Paris’in ünlü bir otelinde aşk dolu bir tatil kaçamağı da yapıyor...En kötüsü ise kocası bütün bunları itiraf etmek zorunda kalırken; “Diğer kadınlarla yaşadıklarının sadece birer ilişki olduğunu” söylüyor; “Ancak bu seferkinin ciddi olduğunu ve artık karısından ayrılmak zorunda olduğunu” belirtiyor...Jasmine’in dayanamayacağı gerçek bu oluyor...***Woody Allen’in yazıp yönettiği senaryoda, çok sonraları anlıyoruz ki; Jasmine bu korkutucu gerçekle karşılaştığında, kırılan kadın egosunu tamir etmek için en korkutucu intikamlardan birini almak üzere harekete geçiyor...Kocasının düzenbazlık kokan ilişkilerini FBI’a ihbar etmek üzere telefona sarılıyor...Kocasının bir düzenbaz ve hilekar olduğunu söyleyerek, tutuklanmasını sağlıyor...Buna o sırada şahit olan oğlu annesini bir daha hiçbir zaman affetmiyor...Jasmine’in kocası hapiste intihar ediyor...Kadın, böylesine ağır yüklerin altında ezilirken, kendisine başka bir şehirde, üvey kız kardeşinin yanında yeni bir hayat kurmaya çalışıyor...***Woody Allen, Allah’tan oynamıyor filmde...İlişkiler, karamsarlıklar, umutsuzluklar ve biteviyelik; detaylarla birleştiğinde tipik bir Woody Allen filmi...- “Kendisi iyi ki filmde oynamıyor...” diye düşünüyorum...- “Bir de oynasa o melankolik haliyle filmdeki grift kadın erkek ilişkileri hiç çekilmezdi buncaWoody Allen filminden sonra...” Böylesine zeki, böylesine derin analiz yapan, böylesine ironi içeren filmlerden sonra “nedir banaWoody Allen’ı bir türlü sevdiremeyen özellik?..” diye düşünüyorum...***- “Filmin içine ve senaryosuna bir sis gibi çöken umutsuzluk ve karamsarlık beni rahatsız ediyor hiç kuşku yok ki...”Filmleri mutsuz sonla bitmiyor Allen’ın...Mutlu ya da mutsuz son değil benim derdim...Tersine hayatımı etkileyen en klasik sinema başyapıtları, mesela;Love Story mutsuz sonla bitiyordu...Dr. Jivago keza...“Leon The Professional...”Forrest Gump, Akıl Oyunları, God Father, Senden Bana Kalan, Hayat Güzeldir;Hepsi hüzünlere sevk ederek, insanın içini acıtarak biterler...Mutsuz Son, Mutlu Son’dan daha kalıcıdır duygusal perspektiften bakıldığında bir sinema seyircisi için...Ancak Woody Allen’ın filmleri mutsuz son değil, ‘umutsuz bir son’la bitiyor...Başı sonu umutsuz, içi ise karamsar bir kesit sunuyor filmlerinde Woody Allen izleyiciye...Bunu Manhattan tipi bir “ironi” ve zeki karakter çözümlemeleriyle süsleyip, bireysel hayat trajedilerinden çarpıcı öyküler çıkartıyor karşımıza...***Hayatın derin dramalarından geçiyoruz bizler ömrümüz boyunca...Fakat karanlıkların en dip yaptığı noktalarda, hayatın en ve dayanılmaz olduğunu hissettiğimiz anlarda bile, “zamanını belli olmayan bir istikbale duyduğumuz umut” yeşeriyor içimizde...O umut hayatın iksiri oluyor hepimiz için, her daim...Her şeye rağmen içimizdeki kahramanın ölmeyeceğini, ölse bile geleceğe matuf bir “mutlu son” yaratacağına olan inanç, bizi en derin hüzünlerde umutlu kılıyor...Ne yazık ki Woody Allen’da bu duygu yok...Karamsar ve karamsarlığı teğet geçebilmek için, hayata ve drama yabancı... Drama yabancı olunca, umuda ve mutluluğa da yabancı oluyor insan...***Filme gelince;Jasmine’in kocasından aldığı kadınsı intikam ve sonrasında yaşadığı kişisel trajedi; tam Woody Allen’a layık dört başı mamur bir şekilde işleniyor...- “Nasıl bakıcı bir kadınla, Paris’in ünlü Ritz otelinde kaçamak yaparsın?.. Paris’te işin olduğunu bana söylemiyor, çünkü biliyor ki Paris’e ben de onunla gitmek isteyeceğim... O ise genç bakıcı kadınla gidiyor... Gidebiliyor... Bunu bana yapabiliyor yani!..”Tanıdık bir tirad bu...Tanıdık kadınsı bir intikam da bu tiradın arkasından geliveriyor zaten...Yine tanıdık ve sürükleyici bir trajediyi peşine takarak...WOODY ALLEN OĞLUNUN FRANK SİNATRA’DAN OLDUĞUNU ÖĞRENİNCE...Woody Allen’ın kadın erkek ilişkilerinde umutsuz ve karamsar dünyasını izlediğim Blue Jasmine’den birkaç gün sonra, dün kendi evlilik hayatında patlayan bombayı görüyorum...Eski karısı Mia Farrow; Woody Allen’la evlilikleri sırasında doğan ve şimdi 25 yaşında olan oğulları Ronan’ın babasının, o zamanki kocası Woody Allen değil; ilişkisini devam ettirdiği eski eşi ünlü şarkıcı Frank Sinatra olduğunu açıklıyor...***Gerçekten; 25 yaşına gelen Ronan’ın fiziksel özellikleri, inanılmaz derecede Frank Sinatra’ya benziyor...Woody Allen ise; Mia Farrow’un evlat edindiği kızıyla, ilişkiye girmiş ve Farrow’la evliliği bitirip onunla evlenmişti...Bir kez daha anlıyorum ki; hayatta büyük sanatçıların ve yaratıcıların ortaya çıkardıkları eserler ve ürünler, büyük ölçüde kendi hayatlarından yansımalar taşıyorlar...Filmlerindeki grift kadın erkek ilişkileri, dramlar ve mutsuzluk ve umutsuz perspektifle ne kadar ilintili Woody Allen’ın kendi hayatında yaşadıkları...***Gerçekte herkes hayatında büyük dramlar yaşıyor, trajedilerden geçiyor...Bazıları bu kişisel dramlardan filmler, romanlar, şiirler, ölümsüz edebi eserler çıkarıyor...Yarattıklarıyla rehabilite oluyor...Woody Allen bunlardan biri...Bazıları yaşadıkları bu ihanetlerden, “kötülüklere gebelik tohumluyor...” Kötülük saçıyor, “kötü” oluyor ve hayat boyu kötülükler yapıp, kendileri için daha büyük kötülüklere zemin hazırlıyor...Onların enerjisi çevrelerine zarar veriyor, hayatlarından bela hiç eksik olmuyor...Bazıları ise, “hayatta karşılaşılan tüm sınavlardan, bunların ruhun gelişmesi ve tekamülü için bir araç olduğunu fark ederek” geçiyorlar... Karşılaştıkları her ibretlik dersin, ruhlarında şekillendirdiği olgunlukları sindirip, her gün daha fazla bilgeleşerek hayat yolculuğuna devam ediyorlar...Elton John’un Diana için söylediği Goodbye England’s Rose (Güle Güle İngiltere’nin Gülü) parçasını dinliyorum şimdi...Yazı biterken,parça da bitiyor...Kim bilir nerededir; ne yapıyordur Diana’nın ruhu şimdilerde?..Güle Güle İngiltere’nin Gülü diye seslenmek geliyor birden içimden ona...Bulutların üstünde gezen ruhuna...Goodbye England’s Rose...

Devamını Oku

Milli ve gayr-ı milli...

3 Ekim 2013

Bu ülkede Sünni Müslümanlar yaşıyor...Çoğunluktalar...Kendilerini, inançlarını, duygularını düşüncelerini geçmişte yeterince ifade edememiş olduklarını düşünüyorlar...11 yıldır hükümette olan AKP “onların yaralarına en fazla merhem olan” iktidar konumunda...Türban serbestisi kamuya ve parlamentoya doğru genişliyor...İmam Hatip sayısı artıyor...İmam Hatipler üniversiteye girişlerde diğer liselerle eşit konuma getiriliyor...Toplumda türbanlının, ötekileştirilmesi bitiyor...Son yıllarda “devlet muhafazakar Sünni Müslümanları’yla” barışıyor...***Bu ülkede Alevi Müslümanlar yaşıyor...Amerikan ve İngiliz kaynaklarına göre, 12-13 milyon civarındalar...Belki bir miktar daha fazla, belki bir miktar daha az...Büyük ve kendi içinde bir dizi farklılığı olan geniş bir çevre bu...Aleviler; kendi ibadethaneleri olan cemevlerinin cami statüsünde olmasını önemsiyorlar...- “Benim ibadethanem cemevi, Sünni’nin ibadethanesi cami...” diyorlar...Devletin eşit mesafede yaklaşmasını istiyorlar...Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Sünni merkezli bir teşkilat olduğunu söylüyorlar...Devlet, “bir tarafa daha yakın durmaz” diyorlar...Kendilerini, devlet nezdinde Sünni Müslümanlar’la yeterince eşit, yeterince itibarlı ve aynı, yeterince birinci sınıf hissetmiyorlar... Bir miktar ötekileştirme, bir miktar ayrımcılık, biraz ötelenmişlik hissi içindeler...Devlet henüz Alevi Müslüman vatandaşlarıyla, Sünni Müslüman vatandaşları gibi barışmış değil...***Bu ülkede Türk kökenliler yaşıyor...Onlar kendilerini “Türk kökenli” olarak tanımlamıyorlar...Direkt olarak “Türk” diyorlar kendilerine...Oysa aynı Türk kökenliler, Kürt kökenlilere Kürt kökenli Türk demekte sakınca görmüyorlar...Onların tanımlamasına göre, Kürt kökenli Türkler var...Ama Türk kökenli Türkler yok, sadece Türkler var...Ya Kürt kökenli Türkler ya da direkt olarak Türkler var...Oysa Türklük kökenler üstü bir “milletin” adıysa, “Kürt kökenli Türk” gibi “Türk kökenli Türk“ten de söz etmek zorundayız...Bahsetmiyorsak eğer o zaman sadece Türk ve Kürt demeliyiz...Zor bir konu bu...Türk ve Kürt diye adlandırırsak, üst bir kimlik olmuyor...Millet algısında bölünme çizgisine yaklaşılıyor...Üst bir kimlik olarak “Türk”lük benimsenince, bu sefer alt milliyet olarak Türk kelimesiyle karışıklık yaratıyor...Kürtler’i ötekileştiriyor...Ortak bir nokta bulmak adına Türkiyeli diyorlar, o da “millet”i ifade etmiyor...“Millet kavramının tekliğini ayrıştırıyor...”***Oysa, bu ülkede hem Türkler hem Kürtler yaşıyor...Hem Romanlar, hem, Süryaniler, hem Lazlar, hem Çerkezler, hem Araplar, hem Rumlar, hem Ermeniler, hem Museviler, hem Süryaniler, hem Aleviler, hem Sünniler yaşıyorlar... Bizim “Yüce Türk milleti”ni, bütün etnisiteler, bu dinler, diller, aidiyetler, alt kültürler, lehçeler hep birlikte oluşturuyorlar...Hepimizin özgür ve eşit olabilmemiz için, “birilerimizin birinci sınıf, birilerimizin ise ikinci ve üçüncü sınıf olmamaları lazım...”Haydarpaşa-Karaköy şehir hatları vapurunun mazide kalmış fotoğrafı değil ki bu, “içinde oturma gruplarına göre, ‘mevki’ler oluşsun...”“Millet” bu saydığımız, gruplar, etnisiteler, dinler, mezhepler, giyimler, kuşamlar, yaşamlar ve tarzların hepsinin bir bütünü...Milli bir çizgiden, milli bir devletten söz ediyorsak, “grupların, alt kimliklerin, farklı kültürlerin” birbiriyle çatışmasını değil, bir mozaiğin parçaları olarak uyum içinde bir arada yaşamasını savunuruz...Mozaiğin renklerinden güç alırız...Mozaiği birleştirmeyi uğraşanlar,“milli”dir...Mozaiği ayrıştırmaya çalışanlar “gayr-ı milli...”***Bu ülkede dindar olmayan Sünniler de var...İçki istendiği kadar içilmesinden yanalar... Namaz kılınmamasına, dini vecibelerin yerine getirilmemesine aldırmıyorlar...Bu ülkede Alevi Bektaşiler de var...Onlar bu meselelerde, hiç dindar Sünniler gibi düşünmüyorlar...Fıkraları, bu kültürlerin ironik bir taşlaması niteliğinde...Bu ülkede şehirli küçük burjuvaziyle, Gezi Parkı’nın ilk günlerde çevreci ve özgür yaşam tarzı talep eden eylemlerle hayat bulan onların çocukları yaşıyor...Onlar da aynı milletin aidiyeti bütün fertleri...Necip Fazıl da; Ömer Hayyam’ı alıntıladığını söyleyen Fazıl Say da bu milletin sanatçısı, edebiyatçısı, yaratıcısı...Bu toplumu bir bütün halinde; demokratikleştiren, farklılıklarını kabul ederekbirleştirmeye girişen, değişikliklerden “farklı renklerde tekliğe” sinerji veren, her davranış “milli”dir...Renkleri ayırmaya, kültürleri, aidiyetleri, yaşam tarzlarını, dinleri, mezhepleri bölmeye, birbirini farklı görüp ötekileştirmeye çalışan her davranış ise “gayr-ı milli...”***Türkiye’de insanların ne olduğunu anlamak zor ve karmaşık bir proses olarak görünür...Oysa yukarıda yazılan ve söylenenlere göre, değerlendirmeye çalışırsanız eğer;76 milyon insanın ne kadar kolay tasnif edildiklerini görüp şaşıracaksınız...Milli ile gayr-ı milli iyot gibi açığa çıkıverecek...Gayr-ı millileri bir özelliklerinden daha tanırsınız...“Sizi gördüklerinde gözlerinizin içine bakamazlar...”Gayr-ı milli olduklarını bildiklerinden, bunun vicdani huzursuzluğunu üstlendiklerinden, gözler karşıdaki gözlerin içine bakamazlar... Sizin bakışlarınızdan kaçırırlar gözlerindeki beneklerini...İki şifreye hakimseniz, çevrenizi çıplak gösteren gözlüklerin konforuyla izlersiniz...Ruhlar deşifre olurken, güneş teninizi ısıtır...Hayatı seversiniz...

Devamını Oku

Beyaz Türklerin ve alevilerin demokratikleşme paketini açıklayacak bir CHP olmayacak mı?..

2 Ekim 2013

Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı AKP’nin demokratikleşme paketinin önceliği, “dini hassasiyetleri ağır basan muhafazakar kitleyi, Kürtçe önündeki engellerin kaldırılmasını isteyen Güneydoğu’da Kürt kökenli vatandaşların yoğun yaşadığı bölgeyi, geçmişten bu yana hep bir miktar ötekileştirildiğini hisseden Romanları, mallarına mülklerine, ibadethanelerine kavuşmayı bekleyen Süryanileri tatmin etmeye yöneliktir...”Bunları demokratikleştirmeye çalışmak ayıp değil...Bunları “niye demokratikleştiriyorsun” diye tukaka etmek de demokratik muhalefet değil...CHP; Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı “Demokratikleşme Paketi”ni beğenmek zorunda değil...Muhalefet partisi olmak, iktidarın hık deyicisi olmak anlamına gelmiyor...CHP’yi “Demokratikleşme paketine nasıl olup da karşı çıkarsın?..” diye eleştirmek doğru değil...***Mesele şu;CHP eğer Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı “Demokratikleşme Paketi”ni eksik buluyorsa, hiç vakit kaybetmeden “Türkiye’de tukaka edildiğini düşünen, sahil şeritlerindeki vatandaşlarımızı, yaşam tarzını özgürce yaşayamadığını düşünen şehirli küçük burjuvaziyi, artık önemsenmediğini düşünen Beyaz Türkleri, Sünnilere öncelik verildiğini söyleyenAlevileri, sansüre ve baskıya uğradığını düşünen gazetecileri, yazarları, sanatçıları içine alan bir demokratikleşme paketi hazırlayıp topluma sunmalıdır...”CHP ancak bunu yaparsa, toplumun demokratikleşme paketinden istifade edemediğini düşünen kesimlerini, kendi paketiyle gündeme taşırsa, “toplumsal barış özgürlük yolunda sağlıklı bir muhalefet yapmış olur...”Mesele “AKP’nin demokratikleştirdiği şeylere karşı çıkmak değildir...”Mesele; AKP’nin es geçtiği, öncelik tanımadığı, önemsemediği ya da kendi oy tabanını küstürmek istemediği için istekli davranmadığı kitlelerin ihtiyaçlarını öne çıkarmaktır...***Demokratikleşmeyse eğer konu;..CHP de, türban serbestisine ‘evet’ derken, şehirli yaşam tarzının serbestisiyle ilgili somut öneriler hazırlayıp, bunu kamuoyuyla paylaşmalıdır...İsteyenin istediği yerde yediğine içtiğine karışılmayacak, bir şehir ve mekan düzenlemesinin yapılmasını somut olarak önermelidir...Anadolu’nun birçok ilinde, oteller dışında içkili lokanta kalmamışsa, bunların yeniden nasıl oluşturabileceğinin, demokratik alt yapısını somut önerilerle sunmalıdır...Her şehirde, “İstanbul, Ankara, İzmir’deki mekanlar türü yerlerin açılmasını” istemeli ve bunun takipçisi olmalıdır...Bu yönde belediyelerden gelen kısıtlamalar varsa, bunları tespit etmeli ve giderilmesi için somut teklifler sunmalıdır...Mini eteklilerin, batılı yaşam tarzını ve kıyafetleri benimseyenlerin, kadın erkek ilişkilerinde Avrupalı normları uygulayıp, hayatı batıya dönük yaşamak isteyenlerin ihtiyaçlarına cevap verecek bir “demokratik yaşam paketi” hazırlamalıdır CHP...Alevi vatandaşların, kendilerini daha eşit, daha özgür hissedecekleri bir demokratik özgürlükler paketi modelini topluma sunmalıdır ana muhalefet...***Bu ülkede, Kürt kökenli vatandaşın daha fazla özgürleşmesine karşı çıkmak, Kürtçe’nin önündeki engelleri savunmak, muhalefet hakkı olabilir ancak demokratik değildir...İnsanları özgür ve mutlu etmeye yönelik bir tutum ve duruş olmaz bu...CHP böyle muhalefet etmemeli...Keza, “türbanın kamuda serbestisine karşı çıkmak” da artık bir “demokratik duruş” biçimi değil...Türbanlı vatandaşı rahatlatılmasına karşı çıkmayın...Açık giyimli kadınların, egzantrik giyimli erkeklerin kendilerini rahatça ifade edebildikleri kıyafetlerle ötekileştirilmediği bir demokratik düzeni önermektir CHP’nin yapması gereken...“AKP’nin verdiği özgürlükleri” eleştirmemeli CHP...“AKP’nin öncelik vermediği, ikinci planda tuttuğu, özgürlükleri ön plana çıkartarak muhalefet görevini yerine getirmelidir...”Alevi vatandaşlar, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar için “yeni bir demokratik paket sunarsa” muhalefet görevini etkin yapmış sayılır CHP...***Başkalarının özgürlüklerini engelleyerek, önleyerek, tukaka ederek, hiçbirimiz daha fazla özgür olmayız...Başkaları ne kadar özgürleşirse, biz de o kadar özgürleşme hakkını elde ederiz...Bir hücre sistemi gibidir insanoğlu...Hücreden hücreye alışveriş ne kadar fazlaysa, o kadar canlanır hücre...Akışın ve alışverişin kesildiği yerde, hayat biter...CHP; “AKP’nin demokratikleşme paketinde eksik kalan, öncelik verilmeyen, sonraya bırakılan, ne varsa, harekete geçip, öncelik almalıdır...”Böylesi bir demokrasi ve muhalefet anlayışı, hayatı herkes için daha arzu edilir ve özgür kılacaktır...Kendi özgürlüklerini yaşayan insanlar, başkalarının özgürlüklerini kıskanmayacaktır...Haset değil, gıpta galebe çalacaktır...Hayatın demokratik şifresi buradadır... KITLIK ZİHNİYETİ...Başkalarının özgürlüğünü isterseniz, kendiniz de daha fazla özgürleşirsiniz...Başkalarının eşitliğini isterseniz, kendiniz daha fazla eşit yaşarsınız...Başkalarını ne kadar ötekileştirmezseniz, siz de o kadar ötekileşmezsiniz...Stephen Covey 45 baskı yapan “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabında “Kıtlık ve Bolluk Zihniyeti” ile ilgili şu satırları yazar;“Kazan/Kazan için gerekli olan Bolluk Zihniyeti’dir...Yani ortada herkese yetecek kadar bir şeyler olduğu paradigması...Çoğu kişi Kıtlık Zihniyeti’ne sımsıkı bağlıdır...Onlar hayatta her şeyin bir miktar olduğunu düşünürler...Sanki dünyada tek bir pasta vardır ve biri o pastadan büyük bir dilim alacak olursa, başkalarına daha az kalacaktır...Kıtlık Zihniyeti hayatın sıfır-toplam paradigmasıdır...Birinin kazancının ötekinin kaybı olduğu varsayımına dayanır...***Kıtlık Zihniyeti’ne sahip olan insanlar, şöhret ve başarıyı; güç ya da kazancı, bunların sağlanmasına yardım eden kişilerle paylaşmakta bile güçlük çekerler...Başkalarının, yakın dost ve ortaklarının başarılarına sevinmekte zorlanırlar...Birisi özel bir itibar; ya da şans eseri bir şey kazandığında veya dikkat çekici bir başarıya ulaştığında, kendilerinden bir şey alınmış gibi hissederler...Başkalarının başarılarına sevindiklerini söylerler, ama aslında içlerini bir kurt kemirir...Kendileriyle ilgili değer yargılarının kaynağı kıyaslanmalardır...Bir başarısı, bir dereceye kadar onların başarısızlığı anlamına gelir...Sadece belirli sayıda öğrenci “A” alabilir, sadece bir kişi “bir numara” olabilir...‘Kazanmak’ sadece ‘yenmek’ anlamına gelir...***Buna karşın Bolluk Zihniyeti “ortada herkese yetecek kadar bir şeylerin olduğu paradigmasıdır...”Genel Zafer, başkalarını yenerek zafer kazanmak anlamına gelmez...İlgili herkese yarar sağlayan, birlikte çalışmak, birlikte iletişim kurmak, aynı insanların bağımsızca çalışarak yapamayacakları şeyleri birlikte gerçekleştirmek anlamına gelir...Genel Zafer, Bolluk Zihniyeti paradigmasının eseridir...”AKP de CHP de MHP de BDP de, Bolluk Zihniyeti’nin Genel Zafer’inin bir parçası olabilirlerse, toplumu özgürleştirirler...Kıtlık Zihniyeti’nin “benim kazancım, karşımdakinin kaybıdır” paradigmasıyla hareket ederlerse, kendileri ve ülke kaybeder...

Devamını Oku

“Muhafazakar oyları türbanla arttırım... Silahı bırakmanın karşılığı BDP’ye hazine yardımıdır...”

1 Ekim 2013

Bir konuşmanın, eylemin, tavrın ve duruşun gizli kodları aslında göründüğü yerde değil, görünmediği yerlerdedir...Gezi Parkı olayları esnasında, CNN International, Der Spiegel ve batılı uluslararası medya olağandışı hareketlenmeler gösterince; “Gezi Parkı olaylarının, gizli kodlarını aktarmaya” çalışmıştım...Hayatın gizli kodları, gösterilmek istenende değil, gösterilmek istenmeyendedir...Gezi Parkı olaylarında öyle davrandıysam;Tayyip Erdoğan için farklı davranmak, gazeteciliğe yakışmaz...Demokratikleşme Paketi denilen şeyin gizli kodlarını aktarayım size farklı bir pencereden... Tayyip Erdoğan’ın uzun bir hazırlık çalışmasından sonra açıkladığı “Demokratikleşme Paketi“nde “seçimler öncesi ana mesaj verilen iki büyük kitle ve merkez var...”***Birinci ve en vurucu hamleyi, “yüzde 50’lik oy tabanına yönelik” yapıyorlar...En can alıcı hamle “kamuda türban yasağının kalkması”dır...Tayyip Erdoğan; 2014 yerel ve 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine “Kamu’da türban yasağını kaldıran lider” olarak gitmeye hazırlanıyor...Polis, ordu ve yargı mensupları dışında “Kamuda türban yasağını” kaldıracağını açıklamak, 11 yıllık iktidarının sonunda, Cumhurbaşkanlığı’na giderken ‘size verdiğim sözlerin hepsini tuttum’ demek...Cumhurbaşkanlığı’na “bu sözü yerine getirmiş olmanın” huzuruyla gitmek istiyor...Onu 11 yıl önce iktidara getiren tabanın “bu vefayı unutmayacağını” biliyor...Gülen Cemaati tabanının da, bunu gözden ırak tutmayacağının bilincinde...Can alıcı bir seçim hamlesidir bu...Kendi tabanını konsolide eder...Cemaat tabanını alır...Sandığı kendisi açısından “peak noktaya çıkartır...”***İkinci ana hamle; “Seçimlere Kürt açılımındaki temel stratejisi bozulmadan ve sorun yaşamadan gitmesi” meselesidir...Kürt sorunu ve Kürt açılımı “hiçbir şekilde riske edilmek istenmiyor...”Erdoğan “silahların yeniden ateşleneceği, ülkeyi kan gölüne çevireceği bir muammaya” kapıları sıkı sıkıya kapalı tutmak için, BDP’ye ve PKK’yı etkileyen merkezlere altı temel mesaj veriyor... 1) BDP’ye Hazine’den para yardımı yapılacak...Genel seçimlerde yüzde 7’yi bulamayan BDP Hazine yardımından istifade edemiyordu...Yüzde 3 oyu yeterli hale getiren hazine yardımı, BDP’yi sistemin içine alıyor ve paranın kaynağına ulaştırıyor...Bu çok önemli sayılacak bir nokta...Ancak dahası var...***2) Kürtçe dili ve değişik lehçelerde özel okulların eğitim yapmalarına olanak sağlayarak, “devlet okullarında olmasa da özel okullarda Kürtçe ana dilde eğitimin önünü açıyor...”Kürt kökenli vatandaşlar “özel okul” kelimesine sempati duymayabilir...Ancak Kürtçe’nin Türkiye’de ana dilde eğitim yapılan bir dil haline gelmesi reddedilemeyecek bir karar...3) Kürtçe şehir ve köy isimlerinin, yeniden o merkezlere verilecek olması...Tunceli’nin Dersim olması gibi...4) İlkokullardan “Türküm, doğruyum, çalışkanım” şeklinde başlayan andın kaldırılacak olması...Andın ilkokullarda okutulmaması, “Türk kelimesini bir etnisite adı olarak gören Kürt kökenli vatandaşlar için önemli bir mesaj yerine geçiyor...”***5) Kürtçe dil ve lehçelerde propaganda yapma hakkı...6) Sadece BDP’de uygulanan eşbaşkan sisteminin yasalarla Türk siyasi hayatına sokulması... Bunu örnekleyerek, BDP’nin siyasi uygulamalarından her partinin istifade edebileceğini belirtmesi...Bu altı mesaj, PKK’yı etkileyen merkezler ile BDP’ye, “silah bırakılarak yapılacak siyasetin, demokratik koşullarını ve alt yapısını” hazırlıyor...***Tayyip Erdoğan, kendisini iktidara getiren yüzde 50’lik oy tabanına; “kamuda türban yasağını kaldırarak” en önemli mesajı veriyor...Ateşkes yapıp, Kürt açılımıyla sürdürdüğü; 30 yıllık savaşa son vermek isteyen ana stratejisinin ise “ağlarını” örüyor...Seçimlere rahat gitmek için iki ana unsuru kontrol altına almayı amaçlıyor...Muhafazakar kitle ve güneydoğu...Paketin iki ana hedefi bu iki kesimi konsolide etmektir...Birini kendi isminin altında...Diğerini ise, “ateşkesi bozmadan, ovada, siyaset yapmasını BDP çatısı altında sağlamaya çalışarak...”Demokratikleşme paketi AKP ve BDP’yi garanti altına alıyor...Elbette bu oyların Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Tayyip Erdoğan’ın akmasının önünü açarak...***Geriye Alevi açılımı ve şehir küçük burjuvazisi ile Beyaz Türkler konusu kalıyor...Paketin özellikle nakıs bırakılan tarafları buralar...Alevi açılımının yapılacağının işaretleri veriliyor...Mesajlar karışmasın diye, bu mesele ayrı bir pakete bırakılıyor...Yürüyüş ve gösteri yasasında ise ufak iyileştirmelerle yetinilerek, Beyaz Türkler’le, henüz kalıcı bir ateşkese gidilmediği gösteriliyor...- “Yumruklar sıkılıyken, tokalaşma olmaz...” sözü Beyaz Türkler’e ve büyük sermayeye yönelik beklenti mesajlarıdır...Heybeliada Ruhban Okulu gibi konular da, son aylarda ilişkileri iyice geren “Avrupa Birliği’ne mesajlar...”***Elbette bu bir demokratikleşme paketi...Fakat arka arkaya üç genel seçim kazanmış bir siyasetçinin, attığı her adımın, uyguladığı her strateji ve taktiğin, sandıkta bir karşılığının olması doğaldır...Oyla gelen ve oyla gidecek olanlar, oyu düşünmeden ve onu en salimane yöntemlerle sandığa sokmadan rahat etmezler...Tayyip Erdoğan demokratikmleşme paketini açıklarken, tam da böyle bir politikacı gibi hareket ediyor...Bunu iyi anlayabilmek için seçim barajı önerilerini iyi incelemek gerekiyor...HER ÜÇ SEÇİM ÖNERİSİ DE AKP’YE YARIYOR...“Bak bir de AKP’ye seçim barajını indirmez diyorlardı, yüzde 7 bile değil yüzde 5’e indirmişler seçim barajını Türkiye genelinde...” diyorum ilk dinlediğimde...Üzerinde biraz çalışınca ise şöyle düşünüyorum:- “Ben muhalefetin yerinde olsam, yüzde 10 barajının kalkmasını hiç istemem...”Daraltılmış yüzde 5 barajı da, dar bölge barajsız sistemi de “iki büyük partili sisteme” doğru gidişin başlangıcı...İki büyük partili sistem, orta vadede Başkanlık sisteminin temeli...***Detaylara boğmak istemiyorum...Daraltılmış bölge ile yüzde 5 barajında, iki büyük partinin avantajı artıyor...Dar bölge barajsız sistemde ise, esasen büyük parti kazanıyor...Barajın olup olmaması fark etmiyor...İki seçim sistemi de milletvekilliklerinin iki ana nehre akmasına yol açıyor...Bu seçim sistemleriyle MHP parlamentoda grup bile kuramaz...AKP Türkiye’nin bütününde avantajlı olur...CHP Batı ile sahil şeridinde, BDP ise Güneydoğu’da avantajlı olur...***Sonuç şu;Son aylarda ciddi bir “sokak muhalefetiyle karşılaşan” ve gündemi istediği gibi yönlendiremeyen Tayyip Erdoğan; seçim öncesi kendi tabanını konsolide edecek, ittifaklarına nefes aldıracak, dışarıda oluşan lobilerin koalisyonuna karşı, sandık gücünü motive edecek bir “demokratikleşme paketiyle” misilleme yapıyor...İyi hazırlanmış bir seçim paketi bu aynı zamanda...Bu pakete göre;Beyaz Türkler ve büyük sermaye rahatlamak için daha bekleyecekler...Onlar paketin en sonunda ve küçük jestler kumluğunda oynamak zorunda kaldılar...Yumrukları karşılıklı sıkmak yerine, açmak ve tokalaşmak gerekiyor...

Devamını Oku

Aşkı uğruna bir erkekten çok daha fazlasını göze alan kadın...

29 Eylül 2013

Trafik kazasında öldüğünde, şu soruyu sormamıştım kafamda; - “Paris gibi bir şehirde insan öldüren trafik kazası sayısı senede kaçtır acaba?.. Paris’in göbeğinde bir trafik kazasının ölümle sonuçlanması binde bir görülür... Ne enteresan ki, bu inanılmaz tesadüf Prenses Diana’yı buldu!!!”Es geçmiştim bu soruyu...Diana’nın ölümüyle Ada’da oluşan duygusallığı yaşatmak daha ağır basmıştı 1997 Ağustos’unun son gününde...Paris’teki ölümden hemen sonra, Lütfiye Pekcan’la kameraman Ediz‘i Londra’ya göndermiştim...Dünyanın neredeyse tüm çiçekleriyle kaplı cenazesinden canlı yayın yapmak için...Elton John’un Diana için söylediği “Candle In The Wind”i dinlerken ağlamak gelmişti o sırada içimden...***Birçok aşk yaşadığını biliyordum Diana‘nın kısa hayatında...Fakat Pakistanlı doktorla yaşadığı gibi aşk yaşadığını hiç tahmin etmemiştim...Bu kadar ünlü prenses bir kadının “aşk acısından” vücudunun böylesine parçalandığını, aşkı uğruna bu denli büyük şeyleri göze aldığını bilemezdim...Dün Diana filmini izlerken, Prenses’in ne kadar deli divane bir “aşık” olduğunu, aşkı uğruna göze almadığı hiçbir şeyin olmadığını fark ettim...Kadınlar hakkında “Aşkları için erkeklerden çok daha fazlasını göze alırlar” denir...Tüm kadınlar için geçerli midirbilemem; farklı örneklerine de rastladım...Fakat itiraf etmeliyim ki; “Diana için, sonuna kadar geçerli bu yargı...”Bir hastanede tesadüfen karşılaştığı Pakistanlı doktor Hasat Khan’a ilgi duyuyor...En yakın arkadaşına; ilgi duyma nedenini şöyle açıklayacaktır:- “Bana Diana gibi davranmayan tek adam oydu... Beni tanıdığından bile şüpheliydim...”Diana’nın içinde bulunduğu duruma ve konuma göre, hayatında rezervleri, mahremiyetleri, kariyer tutkuları ve ailevi öncelikleri olan sıradan bir doktor Hasat Khan...***Zampara ve ünlü olmaya çalışan playboy tipli doktorlardan değil...Pakistan’da yaşayan geniş ailesinin büyük çabasıyla iyi eğitim aldırdığı çok iyi bir cerrah...Amacı; “kendi mahremiyetini bozmadan, annesinin onayladığı bir kadınla evlenip aile sahibi olmak ve işini daha iyi yaparak hayatını idame ettirmek...”Dünyanın en ünlü kadınının ve Prenses’in tam zıttı bir hayatı var onun...Aşk tam da böyle bir şeydir işte...Böyle anlarda gelir, vurur ve hayatları tarumar edip, mağdurunu acılar içine gark ederek uzaklaşıverir hayatlarımızdan...Yarım kalarak...Yarım kaldığı yerde acılar tohumlayarak...Prenses de doktorla bir hayat kurabilmek için, bütün hayatını altüst etmeyi göze alıyor...Boşanmayı, çocuklarını bir kenara koyup, onunla gözlerden uzak yaşayabileceği başka bir ülkeye gitmeyi tasarlıyor...Amerika’da iyi bir hastanede doktorluk yapabilmesi için tüm olanaklarını ve bağlantılarını harekete geçiriyor...Kimselere görünmeden, ailesinden onay alabilmek için, yalnız başına kalkıp Hasat Khan’ın Pakistan’daki ailesinin evine gidiyor...Orada günlerce, annesine, babasına, babaannesine ve tüm aileye kendini sevdirmeye çalışıyor...Onlarla yaşıyor, onların hayatının bir parçası oluyor ve onların saygısını kazanıyor...***Londra sokakları ve caddelerinde geceler boyu, aşkı uğruna, yalnız başına onurunu ve gururunu hiçe sayan o kadar çok “sürünmesi” var ki; “insanın içini burkuyor...”Fakat aşık olan bir kadın o...Bazen bir kadın; aşkı uğruna hiçbir erkeğin hiçbir zaman yapamayacağı kadar büyük fedakarlıklar yapar...Hayatını tutkusu ve aşkı için hiçe sayar...Erkeğin değeceğine inanıyorsa“varoluş yasalarını hiçe sayar, pragmatizmi, oportunizmi, aristokrasiyi, sarayı hiçe sayar...”Dünyanın kanununu yeniden yazar...Aşkının ve tutkusunun peşinden gitmek uğruna...***Diana filmi, bir kadının prenses de olsa, İngiliz Sarayı’nın veliahtı çocukları ve Prens kocası da olsa, değerli ve uğruna mücadele edilecek olarak bulduğu sıradan bir erkek için, erkekten çok daha fazla şeyleri göze alabileceğini anlatan derin duygusal örgülerle bezenmiş bir aşk filmi...Jacques Brel’in “Ne me quitte pas” parçasını hayatımda yüzlerce belki binlerce kez dinledim...Her seferinde “içim taştı” romantizmin doruklarının yaşandığı o parçada...Ne var ki; “Ne me quitte pas”yıDiana filmindeki kadar, içim cız ederek hiç dinlememiştim...Şimdi yine Jacques Brel’i indirdim... Ne me quitte pas’yı dinliyorum...Bir de Elton John ister şimdi...Cenazesinde kilisede Prenses Diana için söylediği “Candle In The Wind”ini dinleme zamanı şimdi...Seni ne kadar sevdiğimi çok geç anladım Diana!..

Devamını Oku

Alen ile gözaltı öncesi son konuşmamız ve gözaltıların nedeni...

28 Eylül 2013

Birkaç gün önce, telefonla konuşuyorum Alen’le... Beşiktaş-Galatasaray derbisi üzerine...Tribünleri, santim santim bilen birisi o...“Sızma var mı, sahaya atlayanlar, Beşiktaş tribünlerinin gerçek taraftarları mı, olaya dışarıdan karışanlar var mı”, bütün bunları konuşuyoruz Alen’le...- “İnfial halindeki taraftar sahaya öyle girmez Reha Abi...” diyor Alen bana...- “Öyle poz verir gibi, elinde plastik sandalyeyle, karşıki taç çizgisine kadar gidip fotoğraf çektirip geri dönmez...”- “Tanıyor musun onları?..” diye soruyorum...- “Tanımıyorum abi...” diyor, “hiçbiriyle göz aşinalığım yok...”***Alen’e “Olaylara karışanlar içinde Çarşı var mı?..” diye sormuyorum...O kendisi durumu fark edip, bir şeyler söylemek ihtiyacı duyuyor:- “Bizim Çarşı, zaten üst tribünde... Oradan sahaya inmesi imkansız...”- “Maçta mıydın?..” diye soruyorum...Öyle ya...İnönü stadındaki bütün maçlar başlamadan, stat tek bir ağızdan bir tezahüratı seslendirirdi:- “Alen sahaya... Üçlü çektir Kartal’a...”Alen tribünden sahaya gelir...Sahanın ortasından yüzünü kapalı tribüne dönerek bütün stada maç başlamadan önce üçlü çektirir...Beşiktaş tribünlerinin vazgeçilmez geleneğidir bu...- “Maça gitmedim Abi...” diyor...- “Son zamanlarda bazı tartışmalar söz konusu oldu... Yanlış anlama olmasın diye gitmedim...”***Yanlış anlama dediği şeyi biliyorum...Alen ve arkadaşları; Gezi Parkı olaylarının ilk protestolardan sonra, sürgit devam etmesinin ve olayların Beşiktaş’la beraber anılmasının kulübe zarar verdiğini düşünüyorlardı...- “Biz Beşiktaş’ız abi...” diyordu...- “Protestomuzu yapar, sonra da işimize bakarız... Gezi Parkı’nda protestomuzu yaptık... Sonra; bizim esas işimiz Beşiktaş... Beşiktaş’a zarar verdirmemeye çalışırız...”Çarşı’nın “Beşiktaşlı kimliğinden çıkıp, giderek Türkiye’nin yaşadığı türbülansta, siyasi bir kimlik aldığını” düşünüyordu...Bunu doğru bulmuyordu...- “Yanlış anlaşılır diye, maça gitmedim abi...” diyordu...***Dün gözaltılar yaşanınca, herkes Alen’in alınmasıyla, derbideki olaylar arasında bir bağlantı kurdu doğal olarak...Oysa Alen’in Beşiktaş-Galatasaray derbisindeki olaylarla bir ilgisi yok...Maçta bile değildi Alen...Bir süredir “tribünlerde pek gözükmüyor” zaten...Akşam gazetesinde köşe yazmaya başladı...Epey bir süredir tribün liderliğini bırakmayı düşündüğünü biliyorum...O zaman dünkü gözaltılar neyin nesi?..Gözaltılara gelince;Gözaltılar “tribünlere geçtiğimiz aylarda fazladan bilet verilmesiyle” ilgili... Bunu yaptığı düşünülenlerle ilgili, teknik takip yapılıyor aylardır...Fazladan bilet alan taraftarlarla, onlara bilet sağlayan kimseler hakkında bir süredir takip yapılıyor...Gözaltılar onlarla ilgili...Aslında bir çoğu Gezi Parkı olayından önce, tespit edilmişti...Ancak Gezi Parkı olayları olunca, “dur” düğmesine basıldı...Derbide olaylar olunca, “meselenin kesin üzerine gitmeye karar veren idari makamlar” gözaltı sürecini başlattılar...OKUYUCULARDAN ÖZÜR DİLİYORUM!..Pazar günü, telefonlar geliyor “Vatan İnternet sayfasında yazınız neden yok?..” diye...Bilmiyorum!..Servisteki arkadaşların Pazar sabahı uyanıp da yazıyı siteye girmeleri için saatlerin geçmesini bekliyorum...Neden sonra gelen ilk arkadaşı arayıp “yazının niye yer almadığını” soruyorum...Bana konuyu araştırıp cevap vereceğini söylüyor...Konuyu araştırıp, bana dönmesini bekliyorum...Hiç kimse aramıyor...Bana kimse dönmüyor...Yazıları okuyuculara yaygınlaştıran siteler, sabahın erken saatlerinde yazıları aldıklarından, Pazar günkü yazı okuyucu kitlelerine ulaşmakta nakıs kalıyor...Sabah yazımı görmeyen okuyucular ise, benim o gün hiç yazmadığımı düşünüyor...***Ne olduğu konusunda bana cevap verilmeyen yazının üzerinden beş gün geçiyor...Dün sabah; yine okuyucular arayıp; “yazımın internet sitesinde açılmadığını” söylüyorlar...Bir kez daha internet servisindeki arkadaşların işbaşı yapmasını bekliyorum iki üç saat...Siteler yine yazı; erken saatte sitede olmadığı için almamış oluyorlar yazıyı... Sabah erken saatlerde yazıyı okumak için açanlar, beş gün sonra ikinci kez yazıyı göremiyorlar...İnternet sitesinde yazımı okuyamayan okuyuculardan özür diliyorum... Benim onlardan özür dilemekten başka yapabileceğim pek bir şey yok çünkü!..GÜNLÜK SIKINTIMIZIN NEDENİ...Aslı Kaprol aradı... Geçen hafta alıntıladığım Psikeart dergisinden, benim eski muhabirim...- “Reha Bey teessüf ederim” dedi;- “Benim adımı Arzu Kaprol diye yazmışsınız... Aslı Kaprol değil miyim?.. Herkes modacı kuzenimle karıştırır beni... Siz de mi karıştırdınız?..”İnsan beyni bazen böyle yanlış programlama yapıyor...11 yıl önce çalıştık Aslı’yla...Fakat ben unutmam böyle şeyleri...Konu şu;Bana Aslı’yı getirdiklerinde, “Biliyor musun kim” demişlerdi; “Ünlü modacı Arzu Kaprol’un kuzeni...”- “Peki” demiştim...Fakat yaşam servisimizde benim çok sevdiğim editörüm Aslı Uğurlu da vardı...Aslı Kaprol’un ismi diğer Aslı’yla aynıydı...- “Aynı isimde iki kişi” demiştim...Gel zaman git zaman, Aslı Kaprol’un isim benzerliğini beynim, diğer muhabir Aslı’yla değil, kuzeni Arzu’yla olduğu şeklinde kayıtlara geçmiş...Yazıyı yazarken Aslı’nın ismi Arzu olmuş...***Neyse...Aslı Kaprol’un Psikeart dergisinde “ertelediğimiz” şeylerin hayatımızın gerçek stres kaynağı olduğuyla ilgili öyle ilginç bir yazı var ki, bu yazıdan küçük bir bölümü sizler için almamın zaruri olduğuna karar verdim...İşte o yazıdan bir bölüm;***“Günlük sıkıntının evrensel kaynağı ‘erteleme’dir...Erteleme; ‘Bir şeyi yapacağınız sırada; onu yapmaktan kaçınmaktır...’Onun yerine;İşe koyulmamaktır...Kitap okumaktır...Raflarımızı kitapların renklerine ve boyutlarına göre düzenlemektir...Kurşun kalemimizi açmaktır...Doğru kalemi bulmak için yarım saatimizi harcamaktır...Doğru kalemimizin yazması için on dakika uğraşmaktır...Bir fincan çay demlemektir...Erteleme; bir şeyi yapmanın en zor yolunu keşfetmektir...Bir fikirden diğerine, bir diğerine atlamaktır...E-postanızı defalarca kontrol etmektir...Mesaj yazmaktır...Pencereden dışarı bakmaktır...Televizyon izlemektir...Televizyon izlemeyi bir türlü durduramamaktır...Sigara içmektir...Bulaşıkları yıkamaktır...Çalışma masamızı toplamaktır...Bir fincan çay demlemektir...Deprem sırasında neler yapılması gerektiğini planlamaktır...Mobilyalarımızın yerini değiştirmektir...Bilgisayar oyunu oynamaktır...Çorap çekmecemizi düzenlemektir...Hülyalara dalmaktır...Bitkilerimize su vermektir...Kuşun kafesini temizlemektir...Sinek kovalamaktır...Kalem çevirmektir...Erteleme sarhoş olmaktır...Telefonun çalmasını beklemektir...‘Kaçınılmaz olan’ı engellemeye çalışmaktır...Bir şeyi hangi yolla yapacağımıza karar vermemektir...İşleri kendimiz için aşırı karmaşık hale getirmektir...Bir şeyi bitirmekten korkmaktır...Bir şeyi ne zaman ve nasıl tamamlayacağımızı bilmemektir... (Kelly 2007)”***Bu listeye iyi bakarsanız, günlük streslerinizin nereden kaynaklandığını anlarsınız...Aslında stresimizin nedeni “bekleyen işi yapmamak için, oyalandığımız bu davranışların içimizde yarattığı suçluluk duygusudur...”İyi hafta sonları...

Devamını Oku

Ünal Aysal’ın amacı, 4. yıldızı Terim’e taktırtmamaktı...

27 Eylül 2013

İlk günler herkes Galatasaray Kulübü Başkanı Ünal Aysal‘a dönerek; - “Nasıl yaparsın bunu?..” diye soruyordu.- “Bu karar Galatasaray’ı altüst etmez mi?..”İyi niyetle sorulmuş saf bir soruydu bu...Ünal Aysal ve akıl hocalarının amacı zaten “Galatasaray’ı altüst etmekti...”Amaç “Galatasaray’ı altüst etmek” olduğundan, “Galatasaray’ı altüst mü edeceksiniz?..” diye sormak mantıksızdı...***Galatasaray Başkanı, akıl hocaları ve yönetimden birtakım isimler, sezon başından beri gayet bilinçli bir şekilde “Fatih Terim’i sezon bitmeden göndermeye çalışıyorlardı...”Önce sözleşme hazırlamadılar...Hoca’nın Milli Takım’ı çalıştırması gündeme gelince, “iki yıllık Milli Takım’ı hariçte bırakan sözleşme”yi uzattılar önüne...İmzalamazsa, “bu işin olmayacağını” söylediler...Hoca onlara cevap vermeyince de; “Hoca’yı Galatasaray’dan kovdular...”Sorgusuz sualsiz...İletişime geçmeden...Kendisine haber verselerdi, meselenin bir şekilde hal yoluna gireceğini biliyorlardı...Tablo açıktı...Galatasaray Başkanı, akıl hocaları ve bazı yöneticiler başından beri bu sezon Fatih Terim’siz bir Galatasaray istiyorlardı...***“Deli midir bunlar?.. Niye istemesinler?.. Sorun Hoca’nın hiyerarşiye uymaması meselesi değil mi?.. Hoca doğru ve kurumsal gerçeklere göre davransaydı bunlar olur muydu?..” diyenler, Başkan’ı, akıl hocalarını ve yönetim kurulun yakın çevresinin kafalarındaki tilkileri göremeyen saflardır...Milyarlarca dolar paraya sahip olup, ona hükmeden insanlar, “çocuk gibi davranmazlar...”- “Küstüm sana, oynamıyorum” diye hamle yapmazlar...Onların amacı; “Fatih Terim’e bu sezonu Galatasaray’da bitirtmemekti...”Fatih Terim bu sezonu beklendiği gibi şampiyon olarak bitirse ve dördüncü yıldızı taktırsaydı; “Ünal Aysal ve akıl hocaları bir daha Galatasaray’da hiçbir zaman istedikleri gibi at oynatamayacaklarını biliyorlardı...”***UEFA Şampiyonu yapmış Fatih Terim’in Galatasaray’a 4. yıldızı; en yakın rakibi Fenerbahçe’den en az üç yıl öncesinden taktıracak olması, Terim efsanesinin Aysal’ın artık hiçbir zaman idare edemeyeceği bir noktaya ulaşması anlamına gelecekti...Ünal Aysal bilerek ve isteyerek “Fatih Terim’li Galatasaray’ın 4. yıldızı formasına takmasını engelledi...”***Stratejisi bu yıl ya Fatih Terim’siz dördüncü yıldızın takılması ya da bu olmuyorsa “dördüncü yıldızın bu yıl hiç takılmamasıydı...”Aysal, Fatih Terim’siz Galatasaray’ın şampiyonluk kazanmamasını, Fatih Terim’le kazanılacak şampiyonluğa tercih ediyordu...Bunun böyle olduğunu gösteren çok açık bir gösterge var...Galatasaray yönetimi, “Fatih Terim’in bu yıl için devam eden sözleşmesini fesh etti...”Hani bir yıl için Hoca’sına “Milli Takım’da çalışma izni vermişti?..”Madem anlaşamadı, niye bu yılın sonunda sözleşmesinin bitimiyle yolları ayırmadı Terim’le Galatasaray yönetimi...Öyle ya;Sözleşmesi sezon sonunda zaten bitecek Terim‘le hiçbir şey yapmadan, herhangi bir şeyi kırıp dökmeden, Galatasaray yolları ayırmış olacaktı...Bunu yapmadı ve hiçbir şey konuşmadan varolan sözleşmenin “feshedildiği” zaptını gönderdi Hoca’nın evine...***Niye?..Çünkü bu sene Galatasaray’ın Fatih Terim’le şampiyon olmasını istemiyorlardı ve ne pahasına olursa olsun Terim’le sözleşmeyi fesh ederek, bu ihtimali ortadan kaldırdılar...Ben bu kelimeyi hemen hemen hiç kullanmam...Fakat “Galatasaray’ın bilinçli olarak şampiyon olmamasını isteyen bir yönetici olmak” hukuki olarak olmasa da, etik açıdan “Galatasaray’a ihanettir...”Fatih Terim’in 4. yıldızı Galatasaray formasına taktırmasını önlemek için, Galatasaray Başkanı, Terim‘le varolan sözleşmesini süresi dolmadan fesh etmiştir...Söylenen yaldızlı sözler, kurumsal teamüller, ‘adam yerine konmama’ gibi gerekçelerin altında yatan neden budur...Bu ahlaki açıdan bir ihanettir... Galatasaray’a, 4. yıldızı takarak kasası dolacak kulübe ve camiaya, şampiyon olarak emeklerinin karşılığını almayı bekleyen futbolculara ve şampiyonlukla mutlu olmayı hayal eden milyonlarca Galatasaraylı’ya...***Sadece kendisi kurduğuna inandığı güçlü bir kadro ve bulduğu yabancı teknik direktörle dördüncü yıldızı taktırmak istiyor Galatasaray’a Başkan...Kurumsallaşma dediği şey; “Sadece Başkan’ın ismi altında kazanılacak başarılardır...”Fatih Terim’i öne çıkartan başarıları istemiyorlar...O başarıları kendi başarıları olarak saymıyorlar...Kendi başarıları olarak saymamaları doğal...Kendilerinin değil, Galatasaray’ın yetiştirdiği değerlerin başarısıdır onlar...***Soruyu şöyle soralım;- “Bir kulüp başkanının, amacı futbol takımının birebir başarısı mıdır; yoksa bu başarının kendisinin ön plana çıkacağı bir şekilde ortaya çıkması mı?..”Ünal Aysal ikinci şıkkı seçmiştir...Kendi sistematiğinde başarı olmayacaksa, “olmasın” demiştir...Kulübün çıkarları açısından “intihar” kendi kişisel ve popüler çıkarları açısından ise kumar oynamıştır...Futbol, başarıda “yönetim, teknik adam, futbolcu, camia, taraftar ve rakipler” biçimindeki bileşkeler tam olarak oturursa ancak başarılı olunabilen bir spor dalıdır...Dişlilerden sadece birindeki tıkanıklık bile, “geliyormuş zannedilen başarıyı, alabora eder...”2003-2004 sezonunun ilk yarısının sonunda, Aralık ayında Beşiktaş yönetimi; “Siyah Beyazlılar’ın 10 yıl daha önünde kimselerin duramayacağı bir başarı grafiği yakalayacak bir takım olacağı” kehanetinde bulunuyordu...Bu kehanetten sadece dört ay sonra, tarihin en başarısız geçen ikinci devresinin ardından, yönetimi bile apar topar bırakmak zorunda kaldılar...Futbol kişisel egoların lüksünü kaldırmaz...Bunu yakında hep beraber göreceğiz...Fatih Terim efsanesini silerek Galatasaray’da efsane yaratmak isteyenler, efsane olmadan Galatasaray’dan gidecekler...Basit bir evrensel yasası var bu olayın;“Bir şeyi yok ederek o şey olamazsınız...”“Efsaneleri yok ederek, efsane olamazsınız...” da diyebilirsiniz buna siz!..ÜNAL AYSAL, CHELSEA’NİN SAHİBİ RUS MİLYARDER ROMAN ABRAMOVİÇ ZANNEDİYOR KENDİSİNİ... Fatih Terim efsanesini yıkıp, Galatasaray’a başkan olarak kendi multimilyarder damgasını vurmak isteyen Ünal Aysal‘ın bilmediği ve atladığı önemli bir gerçek var...Ünal Aysal, kendisi gibi mültimilyarder olan, Rus işadamı Roman Abramoviç’i örnek alıyor besbelli...Rus oligarkların en zenginlerinden olan Roman Abramoviç İngiliz Chelsea kulübünü alıp, dünya çapında yaptığı transferlerle adını duyurdu...Son yıllarında, istenilen başarıyı yakalayamayan Chelsea’ye, muhteşem bir kadro kurarak süper kupa kazandırdı...Premier ligin zirvesine oturttu...***Chelsea’nin süper kupayı kazanırken en önemli yıldızı Drogba’yı kadrosuna katan Ünal Aysal da belli ki Rus oligarka benzemeye çalışıyor...Chelsea denilince akla Abramoviç geliyor; takımı hangi teknik direktörün çalıştırdığı değil...Ünal Aysal da Galatasaray denince akla “Fatih Terim değil, Ünal Aysal gelsin istiyor...”Muhtemeldir ki bu yolla dünyada yeni bir isim yapmanın peşinde koşuyor...Ancak bilmediği bir gerçek var...Abramoviç Chelsea’ye başkan olmadı, Chelsea’yi satın aldı...Sadece aldığı sezon 80 milyon pound ödeyip, borçlarını kapattı, ilk yıl 120 milyon poundluk bir futbol takımı bütçesi yaptı...Bunları satın aldığı ve sahibi olduğu bir kulüp için yaptı Roman Abramoviç...Ünal Aysal Galatasaray için cebinden bir kuruş para harcamış değil...Kendisi de para harcamamış olmasıyla övünüyor...Galatasaray kulübü, Ünal Aysal‘ın tapulu malı değil...Kendisinin olmayan ve sadece başkan seçildiği bir kulüpte, 15 milyar doları aşan servetiyle Chelsea kulübünün sahibi olan bir işadamıyla aşık atması anlaşılır bir şey değil...Galatasaray henüz Ünal Aysal‘ın olmadı...Galatasaray milyonlarca taraftarın kulübü...Kimsenin olmaz...Bunu böyle bilmeli Ünal Aysal...

Devamını Oku