Haberin Devamı
Trafik kazasında öldüğünde, şu soruyu sormamıştım kafamda; - “Paris gibi bir şehirde insan öldüren trafik kazası sayısı senede kaçtır acaba?.. Paris’in göbeğinde bir trafik kazasının ölümle sonuçlanması binde bir görülür... Ne enteresan ki, bu inanılmaz tesadüf Prenses Diana’yı buldu!!!”
Es geçmiştim bu soruyu...
Diana’nın ölümüyle Ada’da oluşan duygusallığı yaşatmak daha ağır basmıştı 1997 Ağustos’unun son gününde...
Paris’teki ölümden hemen sonra, Lütfiye Pekcan’la kameraman Ediz‘i Londra’ya göndermiştim...
Dünyanın neredeyse tüm çiçekleriyle kaplı cenazesinden canlı yayın yapmak için...
Elton John’un Diana için söylediği “Candle In The Wind”i dinlerken ağlamak gelmişti o sırada içimden...
Birçok aşk yaşadığını biliyordum Diana‘nın kısa hayatında...
Fakat Pakistanlı doktorla yaşadığı gibi aşk yaşadığını hiç tahmin etmemiştim...
Bu kadar ünlü prenses bir kadının “aşk acısından” vücudunun böylesine parçalandığını, aşkı uğruna bu denli büyük şeyleri göze aldığını bilemezdim...
Dün Diana filmini izlerken, Prenses’in ne kadar deli divane bir “aşık” olduğunu, aşkı uğruna göze almadığı hiçbir şeyin olmadığını fark ettim...
Kadınlar hakkında “Aşkları için erkeklerden çok daha fazlasını göze alırlar” denir...
Tüm kadınlar için geçerli midir
bilemem; farklı örneklerine de rastladım...
Fakat itiraf etmeliyim ki; “Diana için, sonuna kadar geçerli bu yargı...”
Bir hastanede tesadüfen karşılaştığı Pakistanlı doktor Hasat Khan’a ilgi duyuyor...
En yakın arkadaşına; ilgi duyma nedenini şöyle açıklayacaktır:
- “Bana Diana gibi davranmayan tek adam oydu... Beni tanıdığından bile şüpheliydim...”
Diana’nın içinde bulunduğu duruma ve konuma göre, hayatında rezervleri, mahremiyetleri, kariyer tutkuları ve ailevi öncelikleri olan sıradan bir doktor Hasat Khan...
Zampara ve ünlü olmaya çalışan playboy tipli doktorlardan değil...
Pakistan’da yaşayan geniş ailesinin büyük çabasıyla iyi eğitim aldırdığı çok iyi bir cerrah...
Amacı; “kendi mahremiyetini bozmadan, annesinin onayladığı bir kadınla evlenip aile sahibi olmak ve işini daha iyi yaparak hayatını idame ettirmek...”
Dünyanın en ünlü kadınının ve Prenses’in tam zıttı bir hayatı var onun...
Aşk tam da böyle bir şeydir işte...
Böyle anlarda gelir, vurur ve hayatları tarumar edip, mağdurunu acılar içine gark ederek uzaklaşıverir hayatlarımızdan...
Yarım kalarak...
Yarım kaldığı yerde acılar tohumlayarak...
Prenses de doktorla bir hayat kurabilmek için, bütün hayatını altüst etmeyi göze alıyor...
Boşanmayı, çocuklarını bir kenara koyup, onunla gözlerden uzak yaşayabileceği başka bir ülkeye gitmeyi tasarlıyor...
Amerika’da iyi bir hastanede doktorluk yapabilmesi için tüm olanaklarını ve bağlantılarını harekete geçiriyor...
Kimselere görünmeden, ailesinden onay alabilmek için, yalnız başına kalkıp Hasat Khan’ın Pakistan’daki ailesinin evine gidiyor...
Orada günlerce, annesine, babasına, babaannesine ve tüm aileye kendini sevdirmeye çalışıyor...
Onlarla yaşıyor, onların hayatının bir parçası oluyor ve onların saygısını kazanıyor...
Londra sokakları ve caddelerinde geceler boyu, aşkı uğruna, yalnız başına onurunu ve gururunu hiçe sayan o kadar çok “sürünmesi” var ki; “insanın içini burkuyor...”
Fakat aşık olan bir kadın o...
Bazen bir kadın; aşkı uğruna hiçbir erkeğin hiçbir zaman yapamayacağı kadar büyük fedakarlıklar yapar...
Hayatını tutkusu ve aşkı için hiçe sayar...
Erkeğin değeceğine inanıyorsa
“varoluş yasalarını hiçe sayar, pragmatizmi, oportunizmi, aristokrasiyi, sarayı hiçe sayar...”
Dünyanın kanununu yeniden yazar...
Aşkının ve tutkusunun peşinden gitmek uğruna...
Diana filmi, bir kadının prenses de olsa, İngiliz Sarayı’nın veliahtı çocukları ve Prens kocası da olsa, değerli ve uğruna mücadele edilecek olarak bulduğu sıradan bir erkek için, erkekten çok daha fazla şeyleri göze alabileceğini anlatan derin duygusal örgülerle bezenmiş bir aşk filmi...
Jacques Brel’in “Ne me quitte pas” parçasını hayatımda yüzlerce belki binlerce kez dinledim...
Her seferinde “içim taştı” romantizmin doruklarının yaşandığı o parçada...
Ne var ki; “Ne me quitte pas”yı
Diana filmindeki kadar, içim cız ederek hiç dinlememiştim...
Şimdi yine Jacques Brel’i indirdim... Ne me quitte pas’yı dinliyorum...
Bir de Elton John ister şimdi...
Cenazesinde kilisede Prenses Diana için söylediği “Candle In The Wind”ini dinleme zamanı şimdi...
Seni ne kadar sevdiğimi çok geç anladım Diana!..

