Alen ile gözaltı öncesi son konuşmamız ve gözaltıların nedeni...

Haberin Devamı

Birkaç gün önce, telefonla konuşuyorum Alen’le... Beşiktaş-Galatasaray derbisi üzerine...

Tribünleri, santim santim bilen birisi o...

“Sızma var mı, sahaya atlayanlar, Beşiktaş tribünlerinin gerçek taraftarları mı, olaya dışarıdan karışanlar var mı”, bütün bunları konuşuyoruz Alen’le...

- “İnfial halindeki taraftar sahaya öyle girmez Reha Abi...” diyor Alen bana...

- “Öyle poz verir gibi, elinde plastik sandalyeyle, karşıki taç çizgisine kadar gidip fotoğraf çektirip geri dönmez...”

- “Tanıyor musun onları?..” diye soruyorum...

- “Tanımıyorum abi...” diyor, “hiçbiriyle göz aşinalığım yok...”

***


Alen’e “Olaylara karışanlar içinde Çarşı var mı?..” diye sormuyorum...

O kendisi durumu fark edip, bir şeyler söylemek ihtiyacı duyuyor:

- “Bizim Çarşı, zaten üst tribünde... Oradan sahaya inmesi imkansız...”

- “Maçta mıydın?..” diye soruyorum...

Öyle ya...

İnönü stadındaki bütün maçlar başlamadan, stat tek bir ağızdan bir tezahüratı seslendirirdi:

- “Alen sahaya... Üçlü çektir Kartal’a...”

Alen tribünden sahaya gelir...

Sahanın ortasından yüzünü kapalı tribüne dönerek bütün stada maç başlamadan önce üçlü çektirir...

Beşiktaş tribünlerinin vazgeçilmez geleneğidir bu...

- “Maça gitmedim Abi...” diyor...

- “Son zamanlarda bazı tartışmalar söz konusu oldu... Yanlış anlama olmasın diye gitmedim...”

***


Yanlış anlama dediği şeyi biliyorum...

Alen ve arkadaşları; Gezi Parkı olaylarının ilk protestolardan sonra, sürgit devam etmesinin ve olayların Beşiktaş’la beraber anılmasının kulübe zarar verdiğini düşünüyorlardı...

- “Biz Beşiktaş’ız abi...” diyordu...

- “Protestomuzu yapar, sonra da işimize bakarız... Gezi Parkı’nda protestomuzu yaptık... Sonra; bizim esas işimiz Beşiktaş... Beşiktaş’a zarar verdirmemeye çalışırız...”

Çarşı’nın “Beşiktaşlı kimliğinden çıkıp, giderek Türkiye’nin yaşadığı türbülansta, siyasi bir kimlik aldığını” düşünüyordu...

Bunu doğru bulmuyordu...

- “Yanlış anlaşılır diye, maça gitmedim abi...” diyordu...

***


Dün gözaltılar yaşanınca, herkes Alen’in alınmasıyla, derbideki olaylar arasında bir bağlantı kurdu doğal olarak...

Oysa Alen’in Beşiktaş-Galatasaray derbisindeki olaylarla bir ilgisi yok...

Maçta bile değildi Alen...

Bir süredir “tribünlerde pek gözükmüyor” zaten...

Akşam gazetesinde köşe yazmaya başladı...

Epey bir süredir tribün liderliğini bırakmayı düşündüğünü biliyorum...

O zaman dünkü gözaltılar neyin nesi?..

Gözaltılara gelince;

Gözaltılar “tribünlere geçtiğimiz aylarda fazladan bilet verilmesiyle” ilgili... Bunu yaptığı düşünülenlerle ilgili, teknik takip yapılıyor aylardır...

Fazladan bilet alan taraftarlarla, onlara bilet sağlayan kimseler hakkında bir süredir takip yapılıyor...

Gözaltılar onlarla ilgili...

Aslında bir çoğu Gezi Parkı olayından önce, tespit edilmişti...

Ancak Gezi Parkı olayları olunca, “dur” düğmesine basıldı...

Derbide olaylar olunca, “meselenin kesin üzerine gitmeye karar veren idari makamlar” gözaltı sürecini başlattılar...

OKUYUCULARDAN ÖZÜR DİLİYORUM!..

Pazar günü, telefonlar geliyor “Vatan İnternet sayfasında yazınız neden yok?..” diye...

Bilmiyorum!..

Servisteki arkadaşların Pazar sabahı uyanıp da yazıyı siteye girmeleri için saatlerin geçmesini bekliyorum...

Neden sonra gelen ilk arkadaşı arayıp “yazının niye yer almadığını” soruyorum...

Bana konuyu araştırıp cevap vereceğini söylüyor...

Konuyu araştırıp, bana dönmesini bekliyorum...

Hiç kimse aramıyor...

Bana kimse dönmüyor...

Yazıları okuyuculara yaygınlaştıran siteler, sabahın erken saatlerinde yazıları aldıklarından, Pazar günkü yazı okuyucu kitlelerine ulaşmakta nakıs kalıyor...

Sabah yazımı görmeyen okuyucular ise, benim o gün hiç yazmadığımı düşünüyor...

***


Ne olduğu konusunda bana cevap verilmeyen yazının üzerinden beş gün geçiyor...

Dün sabah; yine okuyucular arayıp; “yazımın internet sitesinde açılmadığını” söylüyorlar...

Bir kez daha internet servisindeki arkadaşların işbaşı yapmasını bekliyorum iki üç saat...

Siteler yine yazı; erken saatte sitede olmadığı için almamış oluyorlar yazıyı... Sabah erken saatlerde yazıyı okumak için açanlar, beş gün sonra ikinci kez yazıyı göremiyorlar...

İnternet sitesinde yazımı okuyamayan okuyuculardan özür diliyorum... Benim onlardan özür dilemekten başka yapabileceğim pek bir şey yok çünkü!..



GÜNLÜK SIKINTIMIZIN NEDENİ...

Aslı Kaprol aradı... Geçen hafta alıntıladığım Psikeart dergisinden, benim eski muhabirim...

- “Reha Bey teessüf ederim” dedi;

- “Benim adımı Arzu Kaprol diye yazmışsınız... Aslı Kaprol değil miyim?.. Herkes modacı kuzenimle karıştırır beni... Siz de mi karıştırdınız?..”

İnsan beyni bazen böyle yanlış programlama yapıyor...

11 yıl önce çalıştık Aslı’yla...

Fakat ben unutmam böyle şeyleri...

Konu şu;

Bana Aslı’yı getirdiklerinde, “Biliyor musun kim” demişlerdi; “Ünlü modacı Arzu Kaprol’un kuzeni...”

- “Peki” demiştim...

Fakat yaşam servisimizde benim çok sevdiğim editörüm Aslı Uğurlu da vardı...

Aslı Kaprol’un ismi diğer Aslı’yla aynıydı...

- “Aynı isimde iki kişi” demiştim...

Gel zaman git zaman, Aslı Kaprol’un isim benzerliğini beynim, diğer muhabir Aslı’yla değil, kuzeni Arzu’yla olduğu şeklinde kayıtlara geçmiş...

Yazıyı yazarken Aslı’nın ismi Arzu olmuş...

***


Neyse...

Aslı Kaprol’un Psikeart dergisinde “ertelediğimiz” şeylerin hayatımızın gerçek stres kaynağı olduğuyla ilgili öyle ilginç bir yazı var ki, bu yazıdan küçük bir bölümü sizler için almamın zaruri olduğuna karar verdim...

İşte o yazıdan bir bölüm;

***


“Günlük sıkıntının evrensel kaynağı ‘erteleme’dir...

Erteleme; ‘Bir şeyi yapacağınız sırada; onu yapmaktan kaçınmaktır...’

Onun yerine;

İşe koyulmamaktır...

Kitap okumaktır...

Raflarımızı kitapların renklerine ve boyutlarına göre düzenlemektir...

Kurşun kalemimizi açmaktır...

Doğru kalemi bulmak için yarım saatimizi harcamaktır...

Doğru kalemimizin yazması için on dakika uğraşmaktır...

Bir fincan çay demlemektir...

Erteleme; bir şeyi yapmanın en zor yolunu keşfetmektir...

Bir fikirden diğerine, bir diğerine atlamaktır...

E-postanızı defalarca kontrol etmektir...

Mesaj yazmaktır...

Pencereden dışarı bakmaktır...

Televizyon izlemektir...

Televizyon izlemeyi bir türlü durduramamaktır...

Sigara içmektir...

Bulaşıkları yıkamaktır...

Çalışma masamızı toplamaktır...

Bir fincan çay demlemektir...

Deprem sırasında neler yapılması gerektiğini planlamaktır...

Mobilyalarımızın yerini değiştirmektir...

Bilgisayar oyunu oynamaktır...

Çorap çekmecemizi düzenlemektir...

Hülyalara dalmaktır...

Bitkilerimize su vermektir...

Kuşun kafesini temizlemektir...

Sinek kovalamaktır...

Kalem çevirmektir...

Erteleme sarhoş olmaktır...

Telefonun çalmasını beklemektir...

‘Kaçınılmaz olan’ı engellemeye çalışmaktır...

Bir şeyi hangi yolla yapacağımıza karar vermemektir...

İşleri kendimiz için aşırı karmaşık hale getirmektir...

Bir şeyi bitirmekten korkmaktır...

Bir şeyi ne zaman ve nasıl tamamlayacağımızı bilmemektir... (Kelly 2007)”

***


Bu listeye iyi bakarsanız, günlük streslerinizin nereden kaynaklandığını anlarsınız...

Aslında stresimizin nedeni “bekleyen işi yapmamak için, oyalandığımız bu davranışların içimizde yarattığı suçluluk duygusudur...”

İyi hafta sonları...

DİĞER YENİ YAZILAR