Benim hikayem siyah... Hayatta mutluluk vermektir; almak değil...

Haberin Devamı

Pazar günlerini “tek ebeveyn pozisyonunda üç çocuklu bir baba”, “çocuklaşmakta olan yaşlı bir anne babanın yegane evladı” olarak yaşamaya çalışıyorum...

Beş yaşını süren çocuklara, hayatı aktarmak için uğraşırken, 85 yaşındaki yaşlı anne babayı hayattan koparmamaya, onlara hayatın kalan mütevazı renklerini sunmaya çabalıyorum...

Bazen yoruluyorum...

Hangi birine hangi katkıyı vereceğimi şaşırıyorum...

Kimin hayatına dokunmam gerektiğini kestiremiyorum bazen...

Dört beş parçaya bölünüyorum, umutsuzca çabalıyorum...

Önceki gün de böyle bir Pazar gününü yaşıyordum...

Çocuklarla kahvaltı, çizgi film, tiyatro, Pazar yemeği, derken, minikleri oyuna verip, kendime bir “film için parantez” açabilir miyim diye düşünüyordum...

Hayat böyle anlarda, mucizesini size kendi elleriyle sunar...

“Benim Dünyam...” filmi izlenmek üzere orada öyle duruyordu...

***


- “Gözyaşları sular seller oluyor, bir öykü bu kadar mı acıklı ve dokunaklı olur?..” dendiğini duyuyordum filmle ilgili...

Filmin halkla ilişkilercileri günler öncesinden beni aramışlardı...

Filmin galasına çağırmak için...

Ne ki; uzun zamandır hayatta başkalarının yaptığı programlara uyma şansım kalmamıştı...

Ne bir gala, ne bir sergi açılışı, ne bir akşam yemeği, ne bir dost daveti, ne bir eğlence, ne bir doğum günü, hatta ne bir cenaze...

Kendi dünyamın medcezirli boforları, dalgaları, fırtınalarının altında, kılı kırk yararak yarattığım anlara göre, hayata kendimi ve çevremdekileri yetiştirmeye çalışıyordum...

***


Uğur Yücel gibi ustaların ustası oyuncu filmin hem yönetmeni hem başrol oyuncusuydu...

Beren Saat gibi, genç ve güzel yetenek de yanı başında başrolde...

Benim Hikayem Siyah; “inanılmaz bir hikaye, insanın içindeki bütün nasırları eriten bir dram, almanın değil, vermenin mutluluk olduğunu içinizi yumuşatarak anlatan ibretlik bir öyküydü...”

Sahneler duyguyla kurgulanmış, öykü inanılmaz bir sıcaklıkta, insanın içine ağlatarak yumuşatan, gözyaşı dökerek kirlerden temizleyen bir akışla sunulmuştu...

Benim Hikayem Siyah’tan çıktığımda; hayata yeniden geldiğimi düşünüyordum...

O filmin kahramanı Mahir Hoca’yı oynayabilecek en iyi oyuncu Uğur Yücel’di Türkiye’de...

O oynamıştı...

Beren Saat kendisini popüler dizi film oyuncusu muamelesiyle itibarsızlaştırmaya çalışanlara inat, yıllanmış tiyatro sanatçısı gibi oynuyordu...

Onun âmâ ve sağır çocukluğunu oynayan Melis Mutluç, filme Beren Saat kadar damgasını vuracak ölçüde başarı bir profil çiziyordu...

***


Akşam eve geldim...

Film uğruna Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin ilk onbeş dakikasını kaçırmıştım...

Fark etmezdi...

Böyle bir film için, değil bir derbi on derbiyi kaçırmaya razıydım...

Öylesine sıcak ve sevgi dolu bir filmdi izlediğim...

Maç biter bitmez, film üzerine eleştirileri okumaya giriştim...

- “Bollywood filmi Siyah’ın kopyası Benim Dünyam filmi” türünden eleştiriler vardı...

Böyle eserlerde, filmlerde hep yapılırdı senaryonun “alıntı, hatta çalıntı” olduğu söylentileri...

Bu kez Hint filmi Siyah’ın yönetmeni de bizzat konuşmuştu...

- “Film uyarlama bile değil, bizzat kopya... Belirtilmesi ve iznimizin alınması gerekirdi... Biz de 1962 yapımı bir Amerikan filminden uyarladık... Ancak belirttik... Üstelik bizimki uyarlamaydı, bu bizzat kopyası...” diyordu...

2005 yılı Bollywood filmi Siyah’ı bilgisayardan indirdim...

İzlemeye koyuldum...

Acaba öyle miydi gerçekten; kopyası mıydı Hint filminin Benim Dünyam?..

***


İlk onbeş dakikayı seyrettim...

Yetmişti...

“Evet” film direkt olarak 2005 yılı Hint yapımı Bollywood filmi olan Siyah’ın aynısıydı...

Sahnelerin genel konsepti, küçük kız, hocası, kız kardeşi, annesi, babası ve öykünün draması...

Filmi Hint versiyonundan izlemediyseniz, “muhteşem bir öyküyü, muhteşem bir anlatım ve oyunculukla” izleyecek, yüreğinizin sımsıcak olduğunu fark edecektiniz...

Hayatta mutluluğun “vermek” olduğunu bir kez daha anlayıp, bu hayatta niye yaşadığınızı “anlamlandıracaktınız...”

Bu katkılar, bir film için yeterdi de artardı...

Fakat filmin Hint versiyonunu izlediyseniz zaten, bu film fazla bir tat vermeyecekti çünkü çok benziyordu orijinaline...

Öykünün ve karakterlerin orijinalitesi kaybolunca, filmin albenisi de kayboluyordu...

Bu gerçeği filmin Hint versiyonunu izlerken fark ettim...

Öyküye ve karakterleri bildiğimden ilk onbeş dakikadan sonrasını izlemek gelmedi içimden...

Keşke Uğur Yücel Benim Dünyam’ı “Bollywood filmi Siyah’tan uyarladığını hatta direkt filmin Türk versiyonunu yaptığını söyleseydi...”

Küçülmezdi gözümde Uğur Yücel gibi muhteşem oyuncu ve yönetmen...

Şimdi biraz hazımsızlık yaptı hepsi o...

SENİ GÖRDÜM SAVAŞ, ULAŞ’IN BEDENİNDE...

Savaş;

Öldüğün gün, Atina’daki Plaka gecemizi yazmıştım...

Beyrut’tan Atina’ya geldiğin o geceyi...

Hayata, ölümlere, yaşadığımız ve aktarmak istediğimiz her şeye tanıklık eden o fotoğraf makineni anlatmıştım...

Garsona resmimizi çekmesi için verdiğin anı...

Garsonun umursamaz tavırla bizi çekişini...

Zamanın içinde ölümsüzleştiğimiz o fotoğraf karesini çeken makineyi...

Senin fotoğraf makineni...

Yani seni Savaş...

***


Birkaç gün önce Baba’dan Oğul’a diye bir film izliyordum...

Lunaparklarda gösteri yapan mükemmel bir motosikletçinin hayatını anlatıyordu film...

Bohem bir hayatın içinde bir gün hiç planlamadığı bir ilişkiden çocuğu olacağını öğreniyordu yaşayan en iyi olarak bilinen motosikletçi...

Kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde bebeğini iyi yaşatabilmek için, şeytana uyup, kanunsuz yollara sapıyordu...

Sonra bir banka soygunu sonucu öldürülüyordu...

Öldürülmeden önce polis tam odayı basacakken, oğlunun annesini telefonda arıyor, “çok sevdiği oğluna kendisinden hiç bahsetmemesini” istiyordu...

Oğlu onu kanunsuz bir adam olarak bilmesin istemişti ölüme giderken motosikletçi...

***


Annesi de oğluna babasından bahsetmiyor, yaşadığı adamın manevi babalığını yeterli görüyordu...

Onbeş yıl sonra hiç beklenmedik bir tesadüf sonucu oğlu, babasını öğreniyor izini takip ediyor yakın arkadaşını buluyordu...

Kanunsuz hayatın içinde ölüp giden babasının, hayatta her şeyi onun için yaptığını o anda fark ediyordu...

O gün hayatı değişiyordu genç adamın...

Bulduğu aile fotoğrafını annesine postalıyor ve yeni bir hayata yelken açıyordu...

“Zamanının en iyi motosikletçisi” olarak bilinen ve hiç tanıma fırsatı bulamadığı babası gibi bir motosiklet satın alıyordu...

Ona binerek, onunla giderek, babasının en değerlisi şeyini kendisine kılavuz ederek...

***


Dün Ulaş’ı gördüm Savaş...

Oğlunu...

Senin cenazenin başında bekliyordu...

Etraftakileri sakinleştiriyordu...

Tıpkı senin gibi...

Sanki en acılı olan o değilmiş gibi, etraftakiler senin için üzülmesinler diye onları sakinleştirmeye çalışıyordu...

Onu Beyoğlu’nda bir gece meyhanede otururken, gururla yanıma getirdiğin ve tanıştırdığın o geceyi hatırladım...

Nasıl da gurur duyuyordun oğlunla o gece...

Dün senin fotoğraf makinen vardı boynunda Ulaş’ın...

Senin en değerli şeylerin oğlun ve fotoğraf makinen aynı bedende yaşıyorlardı...

Ne kadar mutlu olduğunu anladım o an kendi cenazende...

Seni gördüm Savaş...

Kendi cenaze töreninde..

Ulaş’ın bedeninde...

Onun gözlerinin içinde...

Bize gülümsüyordun...

DİĞER YENİ YAZILAR