Haberin Devamı
İlla ki, o görüntü geliyor gözlerimin önüne...
Yüzlerce binlerce kareden, yaşanmış onca anıdan, paylaşılmış bir meslek, paralel yaşanmış bir hayattan illa ki o tek görüntü, o tek gece...
Sanırım Savaş’ın hayatını en basit anlatan, en nahif, en içten an o an...
Hayatın amacı orada saklı çünkü...
O Atina gecesinde...
Plaka’da...
Orkestranın Yunan müziğini damarlarımıza şırıngaladığı anlarda, gecenin ve şarabın etkisiyle, amaçlarımızı, hedeflerimizi ve yaşam şifremizi geceyle bütünleştirmiştik...
Hayattaki hedeflerimiz şarabın tadında, gazetecilikteki başarılarımız tavernanın müziğinde bir enstantane olup çıkmıştı...
Masada resim çekiyordu sürekli; Nikon marka fotoğraf makinesiyle...
Beyrut’ta bombalanarak havaya uçan insanların cesetlerini çekmekten gelen Nikon marka fotoğraf makinesiyle...
Aynı parmaklar ölümlerin sekiz dokuz saat ertesinde bir Atina gecesinin eğlencesinde deklanşöre basıyordu...
Ortadoğu’nun kan kokan coğrafyalarından fotoğraf makinesine sinen barutun kokusunu değilse de kendisini hissediyordum, masada yemek yerken, şarap içerken...
Ölümüne muhabir, ölümüne gazeteci, hayata inat ölümüne bir meslek boheminin içinde yaşadığımız günlerden geçiyorduk...
Atina’da “etrafımda kümelenmiş, görünmez bir psikolojik savaşın, görünmeyen soğuk yüzünü” hissediyordum;
Sürekli takipler, telefon dinlemeler, bitmek bilmeyen tecritler arasında...
İnsanlar ölüyordu etrafımda...
Yakın arkadaşlar, meslektaşlar, bize uzak olmayan tanıdıklar...
Su bardaklarına bolca konmuş kırmızı buruk şaraplardan içiyorduk, Yunan ve Ortadoğu mezelerinin serpiştirildiği bohem masada... Ölümle kol kola gazetecilik yapıyor, ölümle dalga geçiyor, yaptığımız gazeteciliği ölüme meydan okuyan bir iksir zannediyorduk...
- “Bize bir şey olmaz... Biz ölüm anını ve yaşamın her tadını resimlemek için özel görevle, Tanrı ve evren tarafından görevlendirilmiş gazeteci sıfatlı misyonerleriz...”
Nikon marka fotoğraf makinesini garsona vermişti...
- “Resmimizi çeksene...” diye...
Sonra ben kendi fotoğraf makinemi vermiştim garsona; bir de benim fotoğraf makinemden “bizi çeksin” diye...
Garibime gitmişti durum...
Dünyaya servis edilmekte olan “en sansasyonel savaş fotoğrafların” sahipleri, kendi şarap masalarındaki fotoğraflarını, durumdan bihaber alelade bir garson gencin parmaklarındaki hünere bırakıyorlar diye...
Garson, hiç oralı olmamıştı...
Karşısındaki profesyonellerin “hayat hikayeleri” onu ilgilendirmiyordu...
Söylendiği gibi resmi çekti makineleri geri verdi...
Kendimizi gerçek birer kahraman, bir gazetecilik misyoneri, Abdi İpekçi ve nice meslek şehidi gazetecinin kanını yerde bırakmayan bir bayrak koşucusu olarak hissediyorduk...
O günlerde ne o A Takımı’nı, ne ben Ateş Hattı’nı ya da haber bültenini yapmaktaydım...
A Takımı’nın ismi, Ateş Hattı markası beyinlerimize bile düşmemişti henüz...
Ben 28 yaşlarındaydım...
O ise 33 falan...
İkimiz de biliyorduk;
“Böylesine ölümlere meydan okuyan enerji” bir gün bir şekilde patlayacak, nehirleri taşıracak, şelale olup akacaktı...
Sanırım Savaş’ın ve kendi hayatımın en nahif, en direkt, en yalın hali o Atina gecesinde vuku bulmuştu...
Sonra...
Sonra çok uzun zaman, “insanlardan hep bir fazlasını yapmaya çalışmakla” geçti Savaş’ın ve benim hayatım...
Niye insanlardan hep bir fazlasını yapmaya çalışıyorduk acaba?..
Hangi öksüz duygularımızı, gazetecilik ve “ele avuca gelmeyen acar muhabirlik” sıfatıyla harmanlayarak tatmin etmeye çalışıyorduk?..
Savaş; Ortadoğu’da tehlikeli görevler yapan bir savaş muhabirliğini...
Ben Atina’da bilumum gazete, radyo ve televizyonun tehlikeler ortasında gezinen Türk muhabirliğini kendimize kariyer olarak seçmiştik...
Savaşın ve ölümlerin ortasında bizi bu kadar güvende hissettiren acayip bir sihir vardı...
Hayatın barut, kan ve ateş dolu çemberlerinden geçen bizler değilmişiz gibi geliyordu...
Sanki biz değildik...
Fotoğraf ve yazı makinelerimiz o hayatın içindeydi...
O gece “ilerde fazla yaşamayız” diye düşündüğümüzü hatırlıyorum...
O gün etrafımızdaki ateş çemberinden değil de, ilerde bir gün bu hayatı bünye fazla kaldıramayacağından yaşlanmadan ölecektik...
Yaşadığımız hayat kaldırmayacaktı daha fazla mayın dolu hayatın psikolojik yükünü...
Bunda da “dipten gelen bir kahramanlık edası” seziliyordu...
Fazla yaşamamak da kahramanca bir şeydi...
Dün telefonda çok yakın bir arkadaşımla konuşurken, “son dakika geçiyor” dedi, “Savaş öldü...”
59 yaşındaydı Savaş...
60’ına basmasına birkaç ay kalmıştı...
Çocuklarımla restoranda tiyatro çıkışı yemek yiyorduk...
Yanımda dolu dolu üç masa vardı...
Ortalarında oturan bir hanımefendi... Tam o sırada “şarkılar eşliğinde doğum günü pastası geldi...”
Üzerinde 60 yazıyordu...
Alkış, gırla kıyamet gidiyordu...
Hanımefendi; eşi olduğunu tahmin ettiğim bey, kardeşleri, akrabaları, onlarca arkadaşı ona muhteşem bir 60. yaşgünü partisi düzenliyorlardı...
Atina gecesi geldi gözümün önüne...
Ellerinde fotoğraf makineleri, ölüme meydan okuyan kalemleri, hayatta her şeyin bir fazlasını yapmaya şartlanmış beyinleriyle iki adam oturmaktaydı bir Yunan tavernasının ahşap masa ve sandalyelerinde...
Müzik ve kırmızı şarap Yunan gecesine sihir katıyordu...
Stratos Dionunisou’nun parçasıydı söylenen...
“Ego den imouna alitis... (Ben serseri değildim)
Aliti me eksanes esi... (Sen beni serseri yaptın)
Ego den imouna ksenikstix... (Ben geceleri sabahlamazdım)
İmouna kalopedi... (İyi çocuktum ben)”
Bu şarkıyla şarabın dibini bulmuş, ölüme meydan okuyan gazeteciliğimize karşılıklı kadeh kaldırmıştık...
Tahmin ettiğimiz gibi o zaman ölmedik kardeş...
Merak etme; zaten hiç ölmeyeceğiz...

