Haberin Devamı
Üç yıl önce; 2010 yılının Kasım ayının tam ortalarıydı...
Kurban Bayramı o günlere denk düşmüştü...
Yine uzun bir Bayram tatili vardı...
Bunalmıştım...
Hayatın dip noktalarının, ta diplerine vurduğum günlerden geçmekteydim...
Minik iki çocuğumun kaderi; güzel başlasın diye; “yaşam bana mücadele edilesi güç bir sınav” veriyordu...
O güne kadar hiç tecrübe etmediğim bir sınavı...
Hiç çalışmadığım bir dersi...
Hiç tatmadığım bir tecrübeyi...
Zor geçen birkaç aydan sonra biraz soluklanabilmek, bir parça nefes alabilmek, bir nebze iç sesimi dinleyebilmek için Paris’e atmıştım kendimi...
Öyle anlarda hep yaptığım gibi...
Ruhumun gizli kalmış tapınaklarıyla, kentin gizemli arka sokakları; akortu bozulmamış bir armoniyle dans ederdi içimde...
Saine nehrinin iki yakasına kurulan kent, gizemli hüznü; ve ruhumun dalgalı melankolisiyle birlikte, yağmur olur taşardı içimden...
Alışılmış hüzünlü sokaklarından, solmuş sarı yapraklı geniş caddelerinden yürür, sokak lambalı dik merdivenlerinden çıkardım...
Paris’in en çok “bir Sonbahar kenti” olduğunu o anlarda keşfederdim...
Çiseleyen yağmur, üzerimize değil, içimize yağardı Paris’te...
Yaşamımın keskin virajlarıma tanıklık eden şehrin; o seyahatimin gecelerinden birinin, nehrin kenarındaki kuytuluğunda “hayatıma yeni dramlar, hüzünler, varoluşlar, yoksun kalışlar, kalleşlikler ve dirilişler” katacak bir tat vereceğini elbette bilmiyordum...
Oysa bilmeliydim ki orası Paris’tir...
En hüzünlü mutluluklarımın, en sevinçli huzursuzluklarımın, en emprovize tiradlarımın, en cool dramlarımın şehridir orası...
Üç yıl önceki Kurban Bayramı benim üç yıldır çıktığım son yurt dışı seyahatiydi...
O günden bugüne, üç yıldır bir kez olsun yurt dışına çıkmamıştım...
17 yaşından beri; “gitmezsem oksijensiz kalırım” diye feryat ettiğim “gurbet”, egzistansiyalist bir mecburiyetle beni “kendi memleketime” hapsetmişti...
Bayram’ın gelişi ve bugün tatilin başlayacak olması yazının izlediği çizgiyle birleşince, okuyucuya “yazar nihayet özlediği gurbete kavuşmakta” intibaını uyandıracak bir noktaya geliyor sanki...
Oysa öyle değil...
Yazı bir özlem; bir gidiş değil...
“Oksijenli gurbet yerine zaruri memleket” tatbikatı devam ediyor hala...
Kim bilir kimler gidecek bugün, üç Kurban’dır, üç Ramazan’dır, üç Noel’dir, üç yılbaşıdır, üç Paskalya’dır, üç sömestr’dir gidemediğim “hüzünlü gurbet“e...
Çocukları alıp, biraz deniz kıyısına gideyim...
Oyunlar oynasınlar, uçurtmalar uçursunlar Akdeniz’in maviliklerinde...
Ben de onlarla derin maviliklerde kaybolayım, uçsuz bucaksız kumsallarda yalın ayak koşayım, yeşilliklerden bir tutam soluyayım, mevsimin son güneşinden bir nebze nasipleneyim...
Üç yıllık zorunlu memleket ikameti devam ediyor bendenize hala...
Çokça “gurbette kalınır ve memleket özlenir...”
Bu yazı ise “memlekette kalınıp gurbetin özlendiği” bir yazı...
Çiseleyen yağmurun üstümüze değil de, içimize yağdığı şehir çok uzaklarda şimdi...
Loş lambaların, parke taşlı sokaklardan ziyade, içimizi yarı gölgeli aydınlattığı “loş şehir” nehrinin taşkınlıklarını dinliyordur muhtemelen şimdi...
Nehrin bu mevsimde hangi şiddette aktığını, kaç yıl geçerse geçsin bilebilecek müktesebattayım şükür...
Ne ki; “vaki olacak mı bilememekteyim çocuklarıma anlatabilmek...”
Nehre vuran ışıltılı kent silüetinin, babalarının hayatına damga vuran sonsuz izdüşümlerini?..
Ünal Aysal bildiği bütün duaları etmeli...
Ünal Başkan; Umarım dün geceki Türk Milli Takımı’nın Estonya maçının sonucu sizi bir nebze rahatlattı...
Bu maçtan önce, tek kelime laf etmedim...
Ne size, ne de yönetiminize...
Oysa sırat köprüsünden geçen Milli Takım’ı ve Hocası’nı “yıpratıcı bir dehlizin ortasında dımdızlak” bıraktınız...
“Fatih Terim’in Milli Takım’ı çalıştırması Galatasaray’daki performansını etkiler...” diyerek, sırat köprüsünde Milli Takım’ı çalıştıran Hoca’yı görülmemiş bir biçimde Galatasaray’dan kovarak, onun ve Milli Takım’daki talebelerinin psikolojilerini mahvettiniz...
Hoca’yı Galatasaray’dan gönderecek olsanız bile, bunu Milli maçlardan sonra yapmanız, Milli Takım’ın demoralize olmaması için gerekli şarttı...
Bunu düşünmediniz, veya düşündüyseniz “fark etmez” dediniz...
Hoca’nın Milli Takım’dan dolayı Galatasaray’daki performansını düşünürken, “Galatasaray’dan kovduğunuz Hoca’nın Milli Takım’daki performansını dikkate bile almadınız...”
Onu eleme maçlarının sonuna kadar, Galatasaray’da tutma becerisini bile gösterip, Milli Takım’a karşı o sorumluluğu duymadınız...
Milli Takım dün Estonya’yı geçti ve sıra Hollanda maçına geldi...
Sevgili Ünal Başkan...
Size tavsiyem şimdi sadece dua etmeniz...
Hollanda maçını Fatih Hoca ve talebelerinin geçmesi için, bildiğiniz bütün duaları içinizden etmeniz...
Geçemezsek çünkü, Milli Takım’ın Hocası’nı, sırat köprüsündeyken, eline sözleşme vererek kovan bir Başkan olarak, Milli Takım’ın sorumluluğu üzerinizde olacak...
Duanız kabul olur mu bilmem...
Ama dua etmeniz elzem!..

